MUHAMMED
BAYRAK
| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
|
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir. |
| Forum İstatistikleri |
» Toplam Üye: 5 » En Son Üye: Ahmed » Toplam Konular: 2,137 » Toplam Yorumlar: 2,441 Ayrıntılı İstatistikler |
| Forumda Ara |
|
(Gelişmiş Arama) |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Hz Yakub Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Yâkub Aleyhisselâmın Soyu Ve İsimleri:
Yâkub b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmlardır.[1] Yâkub Aleyhisselâmın Annesi: Refaka´dır. [2]
Yâkub Aleyhisselâmın, kardeşi Ays ile ikiz olarak doğarken, elini, Aysın ökçesinden tutmuş olduğu halde, arkasından doğduğu için, Yâkub diye anıldığı[3] ve kardeşi Ays, tarafından öldürülmek korkusuyla, Dayısının yanına gitmek üzere, gündüzleri saklanıp geceleri yürüdüğü için de, kendisine İsrail adı verildiği rivayet edilir. [4]
Yâkub Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Yâkub Aleyhisselâm: kılsız vücutlu[5], zayıf yapılı, ağır başlı, vakarlı, uzun boy-lu[6], güzel yüzlü idi. Kardeşi Ays´dan daha güzel konuşurdu.[7]
İshak Aleyhisselâmın Yâkub Aleyhisselâma Tebşir Ve Tavsiyeleri:
İshak Aleyhisselâm; oğlu Yâkub Aleyhisselâma:
"Allah, seni, Peygamber yapacak, oğullarının soyundan Peygamberler çıkaracak, sende hayır ve bereket vücuda getirecektir!" dedi. [8]
Ken´anlılardan hiç bir kadınla evlenmemesini, Feddan´da oturan Dayısı Leban´ın yanına gitmesini[9], onun kızları ile evlenmesini emir ve tavsiye etmişti.[10]
Zâten Annesi de, dayısının yanına gitmesini tavsiye etmişti.[11]
Bunun üzerine, Yâkub Aleyhisselâm, Feddan´a doğru yönelip gitti.
Yolun bazı kesiminde, gece karanlığı çökünce, bir taşı, yastık yaparak yatıp geceledi.
Uyurken rü´yâsında: başucunda, gök kapılarından bir kapıya doğru bir merdiven kurulduğunu, ve Meleklerin, ondan indiğini ve onun içinde göğe çıktığını gördü.
Yüce Allah, ona:
"Muhakkak, Allah, ben´im. Ben´den başka hiç bir ilâh yoktur.
Ben, senin İlâh´ın´ım ve Atalarının da, İlâh´ıyım!
Şüphesiz ki: seni ve senin zürriyetini ve senden sonrakileri bu Arz-ı mukad-des´e, vâris kıldım.
Orayı, sana ve onlara mübarek kıldım.
Kitabı, Hikmeti ve Peygamberliği de, sizlere nasib kıldım.
Sonra, ben, senin yanındayım ve seni, o mekâna erişinceye kadar koruyacağım.
Orada, içinde, senin ve zürriyetinin bana ibadet edeceğiniz bir Beyt de, yap ki, o, Beytülmakdis´dir." diye Vahy etti.[12]
Yâkub Aleyhisselâm; önce, Dayısı Leban´ın büyük kızı Leyya ile, sonradan da, küçük kızı Râhil ile evlendi. Leyya´dan:
1) Rubil,
2) Yehuza,
3) Şem´un,
4) Lavi adlarındaki oğulları doğdu.
Râhil´den de:
1) Yûsuf,
2) Bünyamin adındaki oğlu doğdu. [13]
Leyya ile Râhil; Yâkub Aleyhisselâmla evlenirlerken, babaları Leban, onlara, çehiz olarak, birer Câriye (kadın köle) hediye etmişti.
Onlar da, bunları, Yâkub Aleyhisselâma, oğlan doğursunlar diye, hediye etmişlerdi.
Bunların her birinden de, Yâkub Aleyhisselâmın üçer oğlu daha doğmuştu. [14]
Yâkub Aleyhisselâmın on ikiyi bulan oğulları[15], İsrail oğulları, Esbat diye anılırlar. [16]
Yâkub Aleyhisselamın Sey Ah Atları, Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:
Yâkub Aleyhisselâm; Harran´da yirmi yıl oturduktan sonra, Ken´an iline gitmesi, kendisine emrolununca, oradan ayrılıp Oraşalıma (Beytülmakdis´e) geldi.
Orada, bir tarla satın alıp çadırını kurdu.
Sahra mevkiinde yüksek ve sağlamca bir Beyt (Mâbed) yaptırıp ona İl adını verdi.
Sonra, Babası İshak Aleyhisselâmın Kenan ilindeki Habrun kariyesine gidip orada oturdu.
İshak Aleyhisselâm vefat edince, onu, Babası İbrahim Aleyhisselâmın Mağaradaki kabrinin yanına gömdü.
Yâkub Aleyhisselâm, babasının vefatından sonra, onun yerine geçti. [17]
Yâkub Aleyhisselâmın Peygamberliği ve Faziletleri hakkında Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:
"Ona (İbrahim´e), İshak´ı, üstelik bir de, Yâkub´u ihsan ettik, ve her birini, Salih (Zat)ler yaptık.
Onları, Emrimiz (Vahyimiz)le doğru yolu gösterecek Rehberler kıldık.
Hayırlı işler yapmayı, dosdoğru namaz kılmayı, zekât vermeyi kendilerine Vahy ettik.
Onlar, bize ibadet edicilerdi." (Enbiyâ: 72-73)
"Biz, ona, İshak ile Yâkub ´u da, ihsan ettik.
Peygamberliği ve Kitapları, onun zürriyetine tahsis ettik.
Dünyada ona, mükâfatını verdik.
Gerçekten, o, Âhirette de, her halde, Salih insanlardandır. [18]
"Çünkü, onlar (İbrahim, İshak ve Yâkub), bizim katımızda, gerçekten, hayırlı (Zatlardandı."[19]
Tâbûtussekîne´nin Yâkub Aleyhisselama Teslim Edilişi:
Rivayete göre: Tâbut: tarak yapılan Şimşad (Cimşir) ağacından yapılmış bir sandık olup altundan levhalarla kaplanmıştı.
Vefatına kadar Âdem Aleyhisselâmın yanında, ondan sonra da, vefatına kadar Şis Aleyhisselâmın yanında bulunmuştu.
Tâbut´a, İbrahim Aleyhisseiâma kadar Âdem Aleyhisselâmın oğulları, zaman zaman vâris olagelmişler, İbrahim Aleyhisselâm vefat edince, Tâbut, İbrahim Aleyhisselâmın büyük oğlu İsmail Aleyhisselâmın yanında kalmış, o da, vefat ettiği zaman, oğlu Kaydar´ın yanında bulunmuştu.
İshak Aleyhisselâmın oğulları, Kaydar´a: "Peygamberlik, sizden başka tarafa çevirildi. Sizin (Tâbut içindeki) bir tek Nûr´dan (Muhammed Aleyhisselâmın Nûr´-undan) başka nasibiniz yoktur. Tâbut´u, bize ver!" demişlerdi.
Kaydar ise; Tâbutu, onlara vermeğe yanaşmamış ve: "O, bana, Babamın Vasiyetidir. Ben, onu, hiç kimseye vermem" demiştir.
Kaydar, bir gün, Tâbut´u, açmağa gitmiş, Tâbut´un açılması, kendisine güçle-şince, semâdan, bir seslenicinin:
"Ey Kaydar! Vaz geç! O Tâbut´u, açmağa, senin için yol yoktur! O, Peygambere vasiyet edilmiştir. Onu, Peygamberden başkası açamaz.
Sen, onu, Amcanın oğlu, Allah´ın İsrail´i Yâkub´a ver!" diye seslenmesi üzerine, Kaydar, Tâbut´u, omuzuna alarak, o zaman, Yâkub Aleyhisselâmın oturduğu Ken´an iline doğru yollanmış.
Kaydar yaklaştığı zaman, Tâbut, seslenmeğe başlamış. Yâkub Aleyhisselâm, oğullarına:
"Allâha yemin ederim ki: Kaydar, Tâbût´la size geliyor! Kalkınız, ona doğru varınız!" demiş.
Yâkub Aleyhisselâmla oğulları, ayağa kalkarak onu karşılamışlar. Yâkub Aleyhisselâm, onu görünce, ağlayarak ona doğru koşmuş ve:
"Ey Kaydar! Ben, ne diye senin yüzünün rengini solmuş, gücünü zayıflamış görüyorum
Sen, düşman zulmüne mi uğradın Yoksa, Baban İsmail´den sonra, başına bir kötülük mü geldi " diye sordu.
Kaydar:
Ben, ne düşman zulmüne uğradım, ne de benim başıma bir kötülük geldi.
Fakat, sırtımda taşıdığım, Muhammed´in Nûr´u, bana çok ağır geldi.
Bunun için benzim sarardı, bacaklarım, zayıfladı!" demiş.
Yâkub Aleyhisselâm:
"İshak´ın kızlarından nikâhın altında bulunan var mı " diye sormuş.
Kaydar:
"Yoktur. Fakat, Cürhümî Araplarından Âminlerden bir kadınla evliyim." diye cevap vermiş.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Ne güzel! Ne güzel! Muhammed Aleyhisselâmın şerefi için, Allah, Onu, iffetli Arap kadınlarından başkasından çıkarmayacaktır.
Ey Kaydar! Ben, seni, bir müjde ile müjdeleyeceğim!" demiş.
Kaydar:
"Nedir o müjde " diye sormuş.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Bil ki: Âminlerden olan zevcen, dün gece bir oğlan doğurdu!" demiş.
Kaydar:
"Ey Amcamın oğlu! Sen, Şam toprağındasın, o ise, Harem toprağındadır. Sana, bunu, ne bildirdi " demiş.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Ben, gök kapılarının açıldığını gördüm!
Gökle yer arasında Ay gibi yuvarlak bir Nûr gördüm!
Meleklerin, semâdan, bereketle ve rahmetle indiklerini gördüm!
Anladım ki: bu, Muhammed Aleyhisselâm içindir!" demiş.
Kaydar, Tâbut´u, Amcasının oğlu Yâkub Aleyhisselâma teslim edip ailesinin yanına dönünce, onu, bir oğlan çocuğu doğurmuş bularak ona, Hamel ismini vermiştir.[20]
Yâkub Aleyhisselâmın, elli yıl, halkı, Yüce Allah´a itaat ve ibadete davetle meşgul Olduğu[21] ve kendisinin, Sâm b.Nuh Aleyhisselâmdan sonra, Mescid-i Aksâ´nın yenileyicileri arasında bulunduğu da, bildirilir. [22]
Yâkub Aleyhisselâmın Yûsuf Aleyhisselâmdan Dolayı Üzüntülere Düşüşü:
Yâkub Aleyhisselâm: zayıflamış[23], yaşlanmıştı.
Kaşları[24], gözlerinin[25] yanaklarının yumrusu[26] üzerine düşer, onları, bezle kaldırırdı.[27]
Bir gün, ona bir komşusu:
"Ey Yâkub! Sende gördüğüm şu başına gelen hal nedir "[28]
(İhtiyar olmadan) ihtiyarladın! Tükendin, gittin![29]
Sen (bu gidişle) Babanın[30], kardeşinin[31] eriştiği yaşa bile erişemeyeceksin!" dedi.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Zamanın uzunluğu ve üzüntülerin çokluğu!" dedi.[32]
Yüce Allah:
"Ey Yâkub![33]Sen, Beni, yaratığıma şikâyet mi ediyorsun !" diye Vahy edince, Yâkub Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Ben, bir hatâ işledim! Onu, bana, bağışla!" dedi.
Yüce Allah:
"Bağışladım!" buyurdu.
Bundan sonra Yâkub Aleyhisselâm, derdini soranlara:
"Ben, taşan kederimi ve üzüntümü, yalnız Allâha şikâyet ve arz ederim!" derdi.[34]
Yâkub Aleyhisselâmın Bütün Ev Halkıyla Birlikte Mısır´a Gidişi Yâkub Aleyhisselâmın Suçlu Oğulları İçin Allah´a Yalvarışı
Yâkub Aleyhisselâmın Oğullarına Vasiyette Bulunuşu ve Vefatı bahisleri (Yûsuf Aleyhisselâma aid bölümdedir.)
Ken’an diyârında, yâni Fenike denilen Sayda, Sûr ve Beyrut ile Filistin ve Sûriye’nin bir kısmından ibâret olan bölgede yaşayan insanlara gönderilen peygamber. İsmi Yakub olup İbrânicede Saffetullah, yâni “Allahü teâlânın sâf ve temiz kıldığı kul” mânâsına gelmektedir. Diğer adı İsrail olup “Allah’ın kulu” mânâsına gelmektedir. İbrahim aleyhisselamın küçük oğlu olan İshak aleyhisselamın oğludur.
Yakub aleyhisselamın on iki oğlu vardı. Bu yüzden, onun on iki oğlunun torunlarına Benî İsrail, yâni İsrailoğulları denilmiştir. Oğullarından her birinin sülâlesine “Sıbt”, hepsine birden torunlar mânâsına gelen “Esbât” denir. Sonradan Yahudi adı verilmiştir. Yakub aleyhisselamın neslinden birçok peygamber geldi: Musa, Harun, Davud, Süleyman, Zekeriyya, Yahya ve İsa aleyhimüsselâm bunlardandır.
Yakub aleyhisselam Şam’da veya Medyen’de doğdu. Onun Iys isminde bir kardeşi vardı. Çocukluğu babasının yanında geçti. Babası İshak aleyhisselam, Yakub aleyhisselam için; “Yâ Rabbî! Neslimden peygamber geleceğini buyurmuştun. O vâdini bu oğlumdan zuhûr ettir.” diye dua etti. Onun soyundan nice peygamberler göndermesi için Allahü teâlâya niyâzda bulundu.
Yakub aleyhisselam babasının vefatından sonra annesinin tavsiyesi üzerine Harran’da bulunan dayısının yanına gitti. Orada uzun müddet kaldı. Dayısının büyük kızı Leya ile evlendi. Bu evlilikten Rabil, Şemun, Lâvi, Yehûda, İsâhar ve Zablûn adlı oğulları ile Dînar isimli kızı doğdu. İbrahim aleyhisselamın bildirdiği dinde iki kız kardeşle evlenmek câiz olduğundan ilk evliliğinden yedi sene sonra dayısının küçük kızı Râhil ile de evlendi. Bu hanımından da Bünyamin ve Yusuf adlı iki oğlu oldu. Belhe ve Zülfâ adlı iki câriyesi vardı. Belhe adlı câriyeden Dân ve Neftâle, Zülfâ adlı câriyesinden de Câd ve Âşir adlı oğulları doğdu. Böylece on iki oğlu oldu.
Kırk sene kadar dayısının yanında kalan ve ona hizmet eden Yakub aleyhisselama Allahü teâlâdan Vahy gelip Ken’an diyârı ahâlisine peygamber olarak vâzifelendirildiği bildirildi. Dayısından izin alarak hanımları, oğulları ve kendisine tâbi olanlarla birlikte Harran’dan ayrılıp Ken’an diyârına geldi ve oraya yerleşti. Kendisi ve oğulları için evler yaptırdı. Bu sırada Yusuf ve Bünyamin adlı oğullarının annesi olan Râhil vefat etti.
Yakub aleyhisselam insanları Hak dîne ve tek olan Allahü teâlâya inanmaya ve O’na ibâdet etmeye dâvet etti. Ken’an diyârı ahâlisinden çok kimse ona îmân etti. Ken’an diyârını idâre eden Şüceym bin Dâran isimli kral, Yakub aleyhisselama karşı çıktıysa da başarılı olamadı.
Yakub aleyhisselam anneleri vefat etmiş olan oğulları Bünyamin ve hazret-i Yusuf’u diğer oğullarından çok seviyordu. Çünkü bu ikisi anne şefkâtinden mahrûm kalmışlardı. Yakub aleyhisselamın özellikle hazret-i Yusuf’a karşı aşırı muhabbeti olduğu için onu bütün oğullarından üstün tutuyor ve yanından ayırmıyordu. Hazret-i Yusuf yedi yaşındayken rüyâsında on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettiklerini gördü. Bu rüyâsını babasına anlattı. Rüyâ tâbirini iyi bilen Yakub aleyhisselam oğluna ileride büyük nîmetlere kavuşacağını ve kendisine peygamberlik verileceğini söyleyerek rüyâsını kardeşlerine anlatmamasını tavsiye etti.
Yakub aleyhisselamın oğlu Yusuf’a karşı aşırı muhabbet göstermesini kıskanan diğer oğulları onu hased ettiler. Hazret-i Yusuf’a berâberce tuzak kurup onu öldürmek istediler. Babalarından korktukları için de ne şekilde kötülük yapacaklarını tespit edemediler.
Daha sonra kendi aralarında konuşup Yusuf aleyhisselamı yol üzerindeki bir kuyuya atmayı kararlaştırdılar. Yusuf aleyhisselamı babalarından alıp, berâberlerinde götürebilmek için hîleye başvurdular. Yusuf aleyhisselamı alıp kıra götürdüler ve kervanların geçtiği yolun kenârındaki bir kuyuya attılar. Sırtındaki gömleğini çıkarıp kestikleri bir hayvanın kanıyla boyadılar. Akşam olunca da kanlı gömleği babalarına getirip; “Biz kırda yarış ederken, Yusuf’u eşyâlarımızın yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş.” dediler.
Yakub aleyhisselam kana bulanmış fakat hiç yırtık ve çizgi bile olmayan gömleğe bakıp oğlu Yusuf’u kurt yemediğini ve onun hayatta olduğunu anladı. Diğer oğullarına o kurdun Yusuf’uma karşı şefkâti sizden fazlaymış. Vallahi bugüne kadar bu kurt gibi yumuşak huylu bir kurt görmedim. Oğlumu yemiş de sırtından gömleğini bile yırtmamış. Bu söyledikleriniz yalandır. Yusuf’a ne ettinizse siz ettiniz. Fakat elimden ne gelir. Benim için sabr etmekten güzel bir şey yoktur” dedi. İçli içli ağlayıp, kalbini Allahü teâlâya bağladı ve oturdu. Yusuf aleyhisselamın ayrılığından dolayı üzülüyor, fakat bu üzüntüsünü kimseye bildirmiyor, hâlinden de kimseye şikâyette bulunmuyor, oğluna kavuşacağı günü hasretle bekliyordu. Hasret ve üzüntüsü sebebiyle ağlamasından dolayı gözlerine ak inmiş göremez olmuştu.
Atıldığı kuyudan bir kervancı tarafından çıkarılan ve Mısır’a götürülerek bir köle diye satılan Yusuf aleyhisselam, Mısır Mâliye Nâzırı tarafından satın alındı. Mâliye Nâzırının sarayında özel olarak büyütülen Yusuf aleyhisselam, Nâzırın ölümünden sonra Mâliye Nâzırı oldu. Aldığı ekonomik tedbirler sâyesinde, yedi sene müddetle devâm eden kıtlık esnâsında Mısır halkının rahat ve refâh içinde yaşamasını sağladı.
Yakub aleyhisselam Bünyamin dışındaki oğullarını buğday ve erzak almak üzere Mısır’a gönderdi. Yusuf aleyhisselam onları tanıdı ve ikrâmlarda bulunarak erzak verdirdi. İkinci defâ gelişlerinde kardeşleri Bünyamin’i de getirmelerini söyledi. Onlar da ikinci gelişlerinde kardeşleri Bünyamin’i getirdiler. Kendi anne-baba bir kardeşi olan Bünyamin’i bir tedbirle yanında alıkoydu. Yakub aleyhisselamın oğulları üçüncü defâ Mısır’a gidince Yusuf aleyhisselam kendini onlara tanıttı. Gömleğini babası Yakub aleyhisselama gönderdi. Babasını ve bütün akrabâlarını da Mısır’a dâvet etti. Yakub aleyhisselam gömleği yüzüne gözüne sürünce gözleri açıldı.
Yakub aleyhisselam oğlunun dâveti üzerine bütün akrabâsını alarak Mısır’a gidip oğlu Yusuf aleyhisselama kavuştu. Yusuf aleyhisselam babasına ve yanındakilere büyük ikrâmlarda bulundu. Kardeşlerini affettiğini bildirdi. Yakub aleyhisselam oğlu hazret-i Yusuf’a kavuştuktan sonra oğullarıyla birlikte on seneden fazla Mısır’da yaşadı. İyice ihtiyarlayınca oğullarını başına toplayıp, vasiyette bulundu. Oğullarından, tek olan Allahü teâlâya ibâdet edeceklerine dâir söz aldıktan sonra vefat etti. Oğulları cenâze namazını kıldılar. Vasiyeti üzerine Kudüs yakınlarındaki Halîl-ür-Rahmân’da bulunan babası İshak aleyhisselamın yanına defnedildi. Rivâyete göre burada dört kabir vardır. Bunlar İbrahim aleyhisselama, İshak aleyhisselama, Sâre vâlidemize ve Yakub aleyhisselamâ âittir.
Yakub aleyhisselam dedesi İbrahim aleyhisselama gönderilen kitaptaki (sahifelerdeki) emir ve yasakları insanlara tebliğ etti.
Yakub aleyhisselam Allahü teâlânın seçtiği, kendi zamânında yaşayan insanların sûret (görünüş) ve sîret (huy ve yaşayış) yönünden en üstünüydü. Buğday benizli, uzun boylu, nâzik yapılı bir bedene sâhipti. Babası, İshak aleyhisselam gibi halim selîm, yumuşak huylu, doğru sözlü, kerim ve cömertti. Kur’ân-ı kerîmde Yâkub aleyhisselamın, dinde kuvvetli olduğu, ihlâs sâhibi olduğu, sâlihlerden olduğu, bitmeyen güzel bir sabra sâhip olduğu, seçkin ve hayırlı kimselerden olduğu ve rüyâ tâbirini iyi bildiği açıklanmıştır.
Yakub aleyhisselamın beş çeşit mucizesi vardı:
1. Duâsı bereketiyle bir koyunun karnından dört kuzu doğmuştu. Bir kavim gelip, Ey Allah’ın peygamberi, geçen sene koyunlarımız hiç doğurmadı. Cenâb-ı Hakka dua ediniz, hem bu seneki, hem de geçen seneki kuzuları birden versin, diye ricâ ettiler. Yakub aleyhisselam dua edince, her bir koyundan dörder tâne doğmak sûretiyle koyunları çoğaldı.
2. Sesi sürekli olup, üç konaklık yerden bile duyulurdu. Düşman askerine bağırdığı zaman korkularından hep kaçarlardı.
3. Hazret-i Yakub’un attığı şey, pek uzaklara giderdi. Oğullarını Amâlika kavmiyle muhârebeye gönderince, muhârebe esnâsında Yehûda adlı oğlunun, süngü ve mızrakla silâhı parçalanmıştı. Yehûda, silâhım kırıldı babacığım, bir silâh gönderiniz, diye seslendiği anda, hazret-i Yakub işitip, bir dağ başından önceki gibi bir silâh attı ve seslendi. Yehûda sesini işitip, silâhı aldı ve hemen düşmana saldırdı ve gâlib geldi. Halbuki aralarında 360 km’lik mesâfe vardı.
4. Yakub aleyhisselamın duası bereketiyle büyük ve küçük dağlar yerlerinden kalkmışlardır. Ken’an ahâlisini dîne dâvet ettiği vakit, orada bulunup, yörenin iki tarafını darlaştıran dağların başka yere naklolunmasıyla, yerlerinin geniş bir saha olmasını istemişlerdi. Yakub aleyhisselam dua edince, murâdları hâsıl olup, yerleri geniş ve düzlük olup havası da gâyet güzel olarak Hicaz’da en güzel yer olarak tanınmıştır.
5. Ken’an ahâlisini îmâna dâvet ettiği vakit, oturdukları yerlerde bulunan dağlık ve taşlık yerlerin, bütün tepe ve taşların toprak olmasını teklif etmişlerdi. Yakub aleyhisselam dua edince, diledikleri gibi olmuştur.
Yakub aleyhisselamın en büyüğü Rabil olmak üzere Şem’un, Lâvî, Yehûda, Zablun (Yâlun), İsâhar, Dân, Neftâli, Âşir, Cad, Yusuf ve Bünyamin adlı on iki oğlu vardı. İsrailoğulları bu on iki oğlunun neslinden çoğalmışlardır. Yusuf aleyhisselamdan sonra akılca en üstün olan Yehûdânın neslinden Davud aleyhisselam ve Benî İsrail (İsrailoğulları) hükümdarları gelmiştir. Bu sebeple İsrailoğullarına genel olarak Yahudi de denilmiştir. İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerin çoğu da Yusuf aleyhisselamın neslindendir. Kur’ân-ı kerîmde zikr edilen Talut da Bünyamin’in neslindendir.
Kur’ân-ı kerîmde Yusuf sûresinde ve Bakara sûresi 132, 133, 140; Âl-i İmrân sûresi 84-93; Nisâ sûresi 163; En’âm sûresi 84; Hûd sûresi 71; Meryem sûresi 6, 49, 58’inci âyetlerinde Yakub aleyhisselamdan ve fazîletlerinden bahsedilmektedir
Yâkub Aleyhisselâmın Soyu Ve İsimleri:
Yâkub b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmlardır.[1] Yâkub Aleyhisselâmın Annesi: Refaka´dır. [2]
Yâkub Aleyhisselâmın, kardeşi Ays ile ikiz olarak doğarken, elini, Aysın ökçesinden tutmuş olduğu halde, arkasından doğduğu için, Yâkub diye anıldığı[3] ve kardeşi Ays, tarafından öldürülmek korkusuyla, Dayısının yanına gitmek üzere, gündüzleri saklanıp geceleri yürüdüğü için de, kendisine İsrail adı verildiği rivayet edilir. [4]
Yâkub Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Yâkub Aleyhisselâm: kılsız vücutlu[5], zayıf yapılı, ağır başlı, vakarlı, uzun boy-lu[6], güzel yüzlü idi. Kardeşi Ays´dan daha güzel konuşurdu.[7]
İshak Aleyhisselâmın Yâkub Aleyhisselâma Tebşir Ve Tavsiyeleri:
İshak Aleyhisselâm; oğlu Yâkub Aleyhisselâma:
"Allah, seni, Peygamber yapacak, oğullarının soyundan Peygamberler çıkaracak, sende hayır ve bereket vücuda getirecektir!" dedi. [8]
Ken´anlılardan hiç bir kadınla evlenmemesini, Feddan´da oturan Dayısı Leban´ın yanına gitmesini[9], onun kızları ile evlenmesini emir ve tavsiye etmişti.[10]
Zâten Annesi de, dayısının yanına gitmesini tavsiye etmişti.[11]
Bunun üzerine, Yâkub Aleyhisselâm, Feddan´a doğru yönelip gitti.
Yolun bazı kesiminde, gece karanlığı çökünce, bir taşı, yastık yaparak yatıp geceledi.
Uyurken rü´yâsında: başucunda, gök kapılarından bir kapıya doğru bir merdiven kurulduğunu, ve Meleklerin, ondan indiğini ve onun içinde göğe çıktığını gördü.
Yüce Allah, ona:
"Muhakkak, Allah, ben´im. Ben´den başka hiç bir ilâh yoktur.
Ben, senin İlâh´ın´ım ve Atalarının da, İlâh´ıyım!
Şüphesiz ki: seni ve senin zürriyetini ve senden sonrakileri bu Arz-ı mukad-des´e, vâris kıldım.
Orayı, sana ve onlara mübarek kıldım.
Kitabı, Hikmeti ve Peygamberliği de, sizlere nasib kıldım.
Sonra, ben, senin yanındayım ve seni, o mekâna erişinceye kadar koruyacağım.
Orada, içinde, senin ve zürriyetinin bana ibadet edeceğiniz bir Beyt de, yap ki, o, Beytülmakdis´dir." diye Vahy etti.[12]
Yâkub Aleyhisselâm; önce, Dayısı Leban´ın büyük kızı Leyya ile, sonradan da, küçük kızı Râhil ile evlendi. Leyya´dan:
1) Rubil,
2) Yehuza,
3) Şem´un,
4) Lavi adlarındaki oğulları doğdu.
Râhil´den de:
1) Yûsuf,
2) Bünyamin adındaki oğlu doğdu. [13]
Leyya ile Râhil; Yâkub Aleyhisselâmla evlenirlerken, babaları Leban, onlara, çehiz olarak, birer Câriye (kadın köle) hediye etmişti.
Onlar da, bunları, Yâkub Aleyhisselâma, oğlan doğursunlar diye, hediye etmişlerdi.
Bunların her birinden de, Yâkub Aleyhisselâmın üçer oğlu daha doğmuştu. [14]
Yâkub Aleyhisselâmın on ikiyi bulan oğulları[15], İsrail oğulları, Esbat diye anılırlar. [16]
Yâkub Aleyhisselamın Sey Ah Atları, Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:
Yâkub Aleyhisselâm; Harran´da yirmi yıl oturduktan sonra, Ken´an iline gitmesi, kendisine emrolununca, oradan ayrılıp Oraşalıma (Beytülmakdis´e) geldi.
Orada, bir tarla satın alıp çadırını kurdu.
Sahra mevkiinde yüksek ve sağlamca bir Beyt (Mâbed) yaptırıp ona İl adını verdi.
Sonra, Babası İshak Aleyhisselâmın Kenan ilindeki Habrun kariyesine gidip orada oturdu.
İshak Aleyhisselâm vefat edince, onu, Babası İbrahim Aleyhisselâmın Mağaradaki kabrinin yanına gömdü.
Yâkub Aleyhisselâm, babasının vefatından sonra, onun yerine geçti. [17]
Yâkub Aleyhisselâmın Peygamberliği ve Faziletleri hakkında Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:
"Ona (İbrahim´e), İshak´ı, üstelik bir de, Yâkub´u ihsan ettik, ve her birini, Salih (Zat)ler yaptık.
Onları, Emrimiz (Vahyimiz)le doğru yolu gösterecek Rehberler kıldık.
Hayırlı işler yapmayı, dosdoğru namaz kılmayı, zekât vermeyi kendilerine Vahy ettik.
Onlar, bize ibadet edicilerdi." (Enbiyâ: 72-73)
"Biz, ona, İshak ile Yâkub ´u da, ihsan ettik.
Peygamberliği ve Kitapları, onun zürriyetine tahsis ettik.
Dünyada ona, mükâfatını verdik.
Gerçekten, o, Âhirette de, her halde, Salih insanlardandır. [18]
"Çünkü, onlar (İbrahim, İshak ve Yâkub), bizim katımızda, gerçekten, hayırlı (Zatlardandı."[19]
Tâbûtussekîne´nin Yâkub Aleyhisselama Teslim Edilişi:
Rivayete göre: Tâbut: tarak yapılan Şimşad (Cimşir) ağacından yapılmış bir sandık olup altundan levhalarla kaplanmıştı.
Vefatına kadar Âdem Aleyhisselâmın yanında, ondan sonra da, vefatına kadar Şis Aleyhisselâmın yanında bulunmuştu.
Tâbut´a, İbrahim Aleyhisseiâma kadar Âdem Aleyhisselâmın oğulları, zaman zaman vâris olagelmişler, İbrahim Aleyhisselâm vefat edince, Tâbut, İbrahim Aleyhisselâmın büyük oğlu İsmail Aleyhisselâmın yanında kalmış, o da, vefat ettiği zaman, oğlu Kaydar´ın yanında bulunmuştu.
İshak Aleyhisselâmın oğulları, Kaydar´a: "Peygamberlik, sizden başka tarafa çevirildi. Sizin (Tâbut içindeki) bir tek Nûr´dan (Muhammed Aleyhisselâmın Nûr´-undan) başka nasibiniz yoktur. Tâbut´u, bize ver!" demişlerdi.
Kaydar ise; Tâbutu, onlara vermeğe yanaşmamış ve: "O, bana, Babamın Vasiyetidir. Ben, onu, hiç kimseye vermem" demiştir.
Kaydar, bir gün, Tâbut´u, açmağa gitmiş, Tâbut´un açılması, kendisine güçle-şince, semâdan, bir seslenicinin:
"Ey Kaydar! Vaz geç! O Tâbut´u, açmağa, senin için yol yoktur! O, Peygambere vasiyet edilmiştir. Onu, Peygamberden başkası açamaz.
Sen, onu, Amcanın oğlu, Allah´ın İsrail´i Yâkub´a ver!" diye seslenmesi üzerine, Kaydar, Tâbut´u, omuzuna alarak, o zaman, Yâkub Aleyhisselâmın oturduğu Ken´an iline doğru yollanmış.
Kaydar yaklaştığı zaman, Tâbut, seslenmeğe başlamış. Yâkub Aleyhisselâm, oğullarına:
"Allâha yemin ederim ki: Kaydar, Tâbût´la size geliyor! Kalkınız, ona doğru varınız!" demiş.
Yâkub Aleyhisselâmla oğulları, ayağa kalkarak onu karşılamışlar. Yâkub Aleyhisselâm, onu görünce, ağlayarak ona doğru koşmuş ve:
"Ey Kaydar! Ben, ne diye senin yüzünün rengini solmuş, gücünü zayıflamış görüyorum
Sen, düşman zulmüne mi uğradın Yoksa, Baban İsmail´den sonra, başına bir kötülük mü geldi " diye sordu.
Kaydar:
Ben, ne düşman zulmüne uğradım, ne de benim başıma bir kötülük geldi.
Fakat, sırtımda taşıdığım, Muhammed´in Nûr´u, bana çok ağır geldi.
Bunun için benzim sarardı, bacaklarım, zayıfladı!" demiş.
Yâkub Aleyhisselâm:
"İshak´ın kızlarından nikâhın altında bulunan var mı " diye sormuş.
Kaydar:
"Yoktur. Fakat, Cürhümî Araplarından Âminlerden bir kadınla evliyim." diye cevap vermiş.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Ne güzel! Ne güzel! Muhammed Aleyhisselâmın şerefi için, Allah, Onu, iffetli Arap kadınlarından başkasından çıkarmayacaktır.
Ey Kaydar! Ben, seni, bir müjde ile müjdeleyeceğim!" demiş.
Kaydar:
"Nedir o müjde " diye sormuş.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Bil ki: Âminlerden olan zevcen, dün gece bir oğlan doğurdu!" demiş.
Kaydar:
"Ey Amcamın oğlu! Sen, Şam toprağındasın, o ise, Harem toprağındadır. Sana, bunu, ne bildirdi " demiş.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Ben, gök kapılarının açıldığını gördüm!
Gökle yer arasında Ay gibi yuvarlak bir Nûr gördüm!
Meleklerin, semâdan, bereketle ve rahmetle indiklerini gördüm!
Anladım ki: bu, Muhammed Aleyhisselâm içindir!" demiş.
Kaydar, Tâbut´u, Amcasının oğlu Yâkub Aleyhisselâma teslim edip ailesinin yanına dönünce, onu, bir oğlan çocuğu doğurmuş bularak ona, Hamel ismini vermiştir.[20]
Yâkub Aleyhisselâmın, elli yıl, halkı, Yüce Allah´a itaat ve ibadete davetle meşgul Olduğu[21] ve kendisinin, Sâm b.Nuh Aleyhisselâmdan sonra, Mescid-i Aksâ´nın yenileyicileri arasında bulunduğu da, bildirilir. [22]
Yâkub Aleyhisselâmın Yûsuf Aleyhisselâmdan Dolayı Üzüntülere Düşüşü:
Yâkub Aleyhisselâm: zayıflamış[23], yaşlanmıştı.
Kaşları[24], gözlerinin[25] yanaklarının yumrusu[26] üzerine düşer, onları, bezle kaldırırdı.[27]
Bir gün, ona bir komşusu:
"Ey Yâkub! Sende gördüğüm şu başına gelen hal nedir "[28]
(İhtiyar olmadan) ihtiyarladın! Tükendin, gittin![29]
Sen (bu gidişle) Babanın[30], kardeşinin[31] eriştiği yaşa bile erişemeyeceksin!" dedi.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Zamanın uzunluğu ve üzüntülerin çokluğu!" dedi.[32]
Yüce Allah:
"Ey Yâkub![33]Sen, Beni, yaratığıma şikâyet mi ediyorsun !" diye Vahy edince, Yâkub Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Ben, bir hatâ işledim! Onu, bana, bağışla!" dedi.
Yüce Allah:
"Bağışladım!" buyurdu.
Bundan sonra Yâkub Aleyhisselâm, derdini soranlara:
"Ben, taşan kederimi ve üzüntümü, yalnız Allâha şikâyet ve arz ederim!" derdi.[34]
Yâkub Aleyhisselâmın Bütün Ev Halkıyla Birlikte Mısır´a Gidişi Yâkub Aleyhisselâmın Suçlu Oğulları İçin Allah´a Yalvarışı
Yâkub Aleyhisselâmın Oğullarına Vasiyette Bulunuşu ve Vefatı bahisleri (Yûsuf Aleyhisselâma aid bölümdedir.)
Ken’an diyârında, yâni Fenike denilen Sayda, Sûr ve Beyrut ile Filistin ve Sûriye’nin bir kısmından ibâret olan bölgede yaşayan insanlara gönderilen peygamber. İsmi Yakub olup İbrânicede Saffetullah, yâni “Allahü teâlânın sâf ve temiz kıldığı kul” mânâsına gelmektedir. Diğer adı İsrail olup “Allah’ın kulu” mânâsına gelmektedir. İbrahim aleyhisselamın küçük oğlu olan İshak aleyhisselamın oğludur.
Yakub aleyhisselamın on iki oğlu vardı. Bu yüzden, onun on iki oğlunun torunlarına Benî İsrail, yâni İsrailoğulları denilmiştir. Oğullarından her birinin sülâlesine “Sıbt”, hepsine birden torunlar mânâsına gelen “Esbât” denir. Sonradan Yahudi adı verilmiştir. Yakub aleyhisselamın neslinden birçok peygamber geldi: Musa, Harun, Davud, Süleyman, Zekeriyya, Yahya ve İsa aleyhimüsselâm bunlardandır.
Yakub aleyhisselam Şam’da veya Medyen’de doğdu. Onun Iys isminde bir kardeşi vardı. Çocukluğu babasının yanında geçti. Babası İshak aleyhisselam, Yakub aleyhisselam için; “Yâ Rabbî! Neslimden peygamber geleceğini buyurmuştun. O vâdini bu oğlumdan zuhûr ettir.” diye dua etti. Onun soyundan nice peygamberler göndermesi için Allahü teâlâya niyâzda bulundu.
Yakub aleyhisselam babasının vefatından sonra annesinin tavsiyesi üzerine Harran’da bulunan dayısının yanına gitti. Orada uzun müddet kaldı. Dayısının büyük kızı Leya ile evlendi. Bu evlilikten Rabil, Şemun, Lâvi, Yehûda, İsâhar ve Zablûn adlı oğulları ile Dînar isimli kızı doğdu. İbrahim aleyhisselamın bildirdiği dinde iki kız kardeşle evlenmek câiz olduğundan ilk evliliğinden yedi sene sonra dayısının küçük kızı Râhil ile de evlendi. Bu hanımından da Bünyamin ve Yusuf adlı iki oğlu oldu. Belhe ve Zülfâ adlı iki câriyesi vardı. Belhe adlı câriyeden Dân ve Neftâle, Zülfâ adlı câriyesinden de Câd ve Âşir adlı oğulları doğdu. Böylece on iki oğlu oldu.
Kırk sene kadar dayısının yanında kalan ve ona hizmet eden Yakub aleyhisselama Allahü teâlâdan Vahy gelip Ken’an diyârı ahâlisine peygamber olarak vâzifelendirildiği bildirildi. Dayısından izin alarak hanımları, oğulları ve kendisine tâbi olanlarla birlikte Harran’dan ayrılıp Ken’an diyârına geldi ve oraya yerleşti. Kendisi ve oğulları için evler yaptırdı. Bu sırada Yusuf ve Bünyamin adlı oğullarının annesi olan Râhil vefat etti.
Yakub aleyhisselam insanları Hak dîne ve tek olan Allahü teâlâya inanmaya ve O’na ibâdet etmeye dâvet etti. Ken’an diyârı ahâlisinden çok kimse ona îmân etti. Ken’an diyârını idâre eden Şüceym bin Dâran isimli kral, Yakub aleyhisselama karşı çıktıysa da başarılı olamadı.
Yakub aleyhisselam anneleri vefat etmiş olan oğulları Bünyamin ve hazret-i Yusuf’u diğer oğullarından çok seviyordu. Çünkü bu ikisi anne şefkâtinden mahrûm kalmışlardı. Yakub aleyhisselamın özellikle hazret-i Yusuf’a karşı aşırı muhabbeti olduğu için onu bütün oğullarından üstün tutuyor ve yanından ayırmıyordu. Hazret-i Yusuf yedi yaşındayken rüyâsında on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettiklerini gördü. Bu rüyâsını babasına anlattı. Rüyâ tâbirini iyi bilen Yakub aleyhisselam oğluna ileride büyük nîmetlere kavuşacağını ve kendisine peygamberlik verileceğini söyleyerek rüyâsını kardeşlerine anlatmamasını tavsiye etti.
Yakub aleyhisselamın oğlu Yusuf’a karşı aşırı muhabbet göstermesini kıskanan diğer oğulları onu hased ettiler. Hazret-i Yusuf’a berâberce tuzak kurup onu öldürmek istediler. Babalarından korktukları için de ne şekilde kötülük yapacaklarını tespit edemediler.
Daha sonra kendi aralarında konuşup Yusuf aleyhisselamı yol üzerindeki bir kuyuya atmayı kararlaştırdılar. Yusuf aleyhisselamı babalarından alıp, berâberlerinde götürebilmek için hîleye başvurdular. Yusuf aleyhisselamı alıp kıra götürdüler ve kervanların geçtiği yolun kenârındaki bir kuyuya attılar. Sırtındaki gömleğini çıkarıp kestikleri bir hayvanın kanıyla boyadılar. Akşam olunca da kanlı gömleği babalarına getirip; “Biz kırda yarış ederken, Yusuf’u eşyâlarımızın yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş.” dediler.
Yakub aleyhisselam kana bulanmış fakat hiç yırtık ve çizgi bile olmayan gömleğe bakıp oğlu Yusuf’u kurt yemediğini ve onun hayatta olduğunu anladı. Diğer oğullarına o kurdun Yusuf’uma karşı şefkâti sizden fazlaymış. Vallahi bugüne kadar bu kurt gibi yumuşak huylu bir kurt görmedim. Oğlumu yemiş de sırtından gömleğini bile yırtmamış. Bu söyledikleriniz yalandır. Yusuf’a ne ettinizse siz ettiniz. Fakat elimden ne gelir. Benim için sabr etmekten güzel bir şey yoktur” dedi. İçli içli ağlayıp, kalbini Allahü teâlâya bağladı ve oturdu. Yusuf aleyhisselamın ayrılığından dolayı üzülüyor, fakat bu üzüntüsünü kimseye bildirmiyor, hâlinden de kimseye şikâyette bulunmuyor, oğluna kavuşacağı günü hasretle bekliyordu. Hasret ve üzüntüsü sebebiyle ağlamasından dolayı gözlerine ak inmiş göremez olmuştu.
Atıldığı kuyudan bir kervancı tarafından çıkarılan ve Mısır’a götürülerek bir köle diye satılan Yusuf aleyhisselam, Mısır Mâliye Nâzırı tarafından satın alındı. Mâliye Nâzırının sarayında özel olarak büyütülen Yusuf aleyhisselam, Nâzırın ölümünden sonra Mâliye Nâzırı oldu. Aldığı ekonomik tedbirler sâyesinde, yedi sene müddetle devâm eden kıtlık esnâsında Mısır halkının rahat ve refâh içinde yaşamasını sağladı.
Yakub aleyhisselam Bünyamin dışındaki oğullarını buğday ve erzak almak üzere Mısır’a gönderdi. Yusuf aleyhisselam onları tanıdı ve ikrâmlarda bulunarak erzak verdirdi. İkinci defâ gelişlerinde kardeşleri Bünyamin’i de getirmelerini söyledi. Onlar da ikinci gelişlerinde kardeşleri Bünyamin’i getirdiler. Kendi anne-baba bir kardeşi olan Bünyamin’i bir tedbirle yanında alıkoydu. Yakub aleyhisselamın oğulları üçüncü defâ Mısır’a gidince Yusuf aleyhisselam kendini onlara tanıttı. Gömleğini babası Yakub aleyhisselama gönderdi. Babasını ve bütün akrabâlarını da Mısır’a dâvet etti. Yakub aleyhisselam gömleği yüzüne gözüne sürünce gözleri açıldı.
Yakub aleyhisselam oğlunun dâveti üzerine bütün akrabâsını alarak Mısır’a gidip oğlu Yusuf aleyhisselama kavuştu. Yusuf aleyhisselam babasına ve yanındakilere büyük ikrâmlarda bulundu. Kardeşlerini affettiğini bildirdi. Yakub aleyhisselam oğlu hazret-i Yusuf’a kavuştuktan sonra oğullarıyla birlikte on seneden fazla Mısır’da yaşadı. İyice ihtiyarlayınca oğullarını başına toplayıp, vasiyette bulundu. Oğullarından, tek olan Allahü teâlâya ibâdet edeceklerine dâir söz aldıktan sonra vefat etti. Oğulları cenâze namazını kıldılar. Vasiyeti üzerine Kudüs yakınlarındaki Halîl-ür-Rahmân’da bulunan babası İshak aleyhisselamın yanına defnedildi. Rivâyete göre burada dört kabir vardır. Bunlar İbrahim aleyhisselama, İshak aleyhisselama, Sâre vâlidemize ve Yakub aleyhisselamâ âittir.
Yakub aleyhisselam dedesi İbrahim aleyhisselama gönderilen kitaptaki (sahifelerdeki) emir ve yasakları insanlara tebliğ etti.
Yakub aleyhisselam Allahü teâlânın seçtiği, kendi zamânında yaşayan insanların sûret (görünüş) ve sîret (huy ve yaşayış) yönünden en üstünüydü. Buğday benizli, uzun boylu, nâzik yapılı bir bedene sâhipti. Babası, İshak aleyhisselam gibi halim selîm, yumuşak huylu, doğru sözlü, kerim ve cömertti. Kur’ân-ı kerîmde Yâkub aleyhisselamın, dinde kuvvetli olduğu, ihlâs sâhibi olduğu, sâlihlerden olduğu, bitmeyen güzel bir sabra sâhip olduğu, seçkin ve hayırlı kimselerden olduğu ve rüyâ tâbirini iyi bildiği açıklanmıştır.
Yakub aleyhisselamın beş çeşit mucizesi vardı:
1. Duâsı bereketiyle bir koyunun karnından dört kuzu doğmuştu. Bir kavim gelip, Ey Allah’ın peygamberi, geçen sene koyunlarımız hiç doğurmadı. Cenâb-ı Hakka dua ediniz, hem bu seneki, hem de geçen seneki kuzuları birden versin, diye ricâ ettiler. Yakub aleyhisselam dua edince, her bir koyundan dörder tâne doğmak sûretiyle koyunları çoğaldı.
2. Sesi sürekli olup, üç konaklık yerden bile duyulurdu. Düşman askerine bağırdığı zaman korkularından hep kaçarlardı.
3. Hazret-i Yakub’un attığı şey, pek uzaklara giderdi. Oğullarını Amâlika kavmiyle muhârebeye gönderince, muhârebe esnâsında Yehûda adlı oğlunun, süngü ve mızrakla silâhı parçalanmıştı. Yehûda, silâhım kırıldı babacığım, bir silâh gönderiniz, diye seslendiği anda, hazret-i Yakub işitip, bir dağ başından önceki gibi bir silâh attı ve seslendi. Yehûda sesini işitip, silâhı aldı ve hemen düşmana saldırdı ve gâlib geldi. Halbuki aralarında 360 km’lik mesâfe vardı.
4. Yakub aleyhisselamın duası bereketiyle büyük ve küçük dağlar yerlerinden kalkmışlardır. Ken’an ahâlisini dîne dâvet ettiği vakit, orada bulunup, yörenin iki tarafını darlaştıran dağların başka yere naklolunmasıyla, yerlerinin geniş bir saha olmasını istemişlerdi. Yakub aleyhisselam dua edince, murâdları hâsıl olup, yerleri geniş ve düzlük olup havası da gâyet güzel olarak Hicaz’da en güzel yer olarak tanınmıştır.
5. Ken’an ahâlisini îmâna dâvet ettiği vakit, oturdukları yerlerde bulunan dağlık ve taşlık yerlerin, bütün tepe ve taşların toprak olmasını teklif etmişlerdi. Yakub aleyhisselam dua edince, diledikleri gibi olmuştur.
Yakub aleyhisselamın en büyüğü Rabil olmak üzere Şem’un, Lâvî, Yehûda, Zablun (Yâlun), İsâhar, Dân, Neftâli, Âşir, Cad, Yusuf ve Bünyamin adlı on iki oğlu vardı. İsrailoğulları bu on iki oğlunun neslinden çoğalmışlardır. Yusuf aleyhisselamdan sonra akılca en üstün olan Yehûdânın neslinden Davud aleyhisselam ve Benî İsrail (İsrailoğulları) hükümdarları gelmiştir. Bu sebeple İsrailoğullarına genel olarak Yahudi de denilmiştir. İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerin çoğu da Yusuf aleyhisselamın neslindendir. Kur’ân-ı kerîmde zikr edilen Talut da Bünyamin’in neslindendir.
Kur’ân-ı kerîmde Yusuf sûresinde ve Bakara sûresi 132, 133, 140; Âl-i İmrân sûresi 84-93; Nisâ sûresi 163; En’âm sûresi 84; Hûd sûresi 71; Meryem sûresi 6, 49, 58’inci âyetlerinde Yakub aleyhisselamdan ve fazîletlerinden bahsedilmektedir
Hz Yusuf Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Yûsuf Aleyhisselâmın Soyu:
Yûsuf b. Yâkub, b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmlardır.[1] Yûsuf Aleyhisselâmın annesi: Râhıl bint-i Leban´dır. [2]
Yûsuf Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Yûsuf Aleyhisselâm; ak tenli, güzel yüzlü, kıvırcık saçlı, büyük gözlü, ince burunlu, kalın pazulu, kalın bacaklı, düz karınlı, düz göbekli idi ve yanağı, benli ıdi. [3]
Yûsuf Aleyhisselâm, suretçe, Âdem Aleyhisselâmı andırırdı.
Yüzü, güneş gibi parlardı. [4]
Kendisine, güzelliğin yarısı verilmişti[5]
Yûsuf Aleyhisselâmın Başına Gelenler:
Yûsuf Aleyhisselâm, annesi Râhıl´den doğunca, babası, baksın diye, onu, Halasına vermişti.
Yûsuf Aleyhisselâmın ilk ibtilâsı, İshak Aleyhisselâmın kızı olan bu halası ile
başladı.
Yıllar, geçmiş, Yûsuf Aleyhisselâm, gezer dolaşır olmuştu.[6]
Babası da, Halası da, Yûsuf Aleyhisselâmı, son derece seviyorlardı. [7]
Yâkub Aleyhisselâm; kız kardeşine:
"Ey kardeşim! Yûsuf´u, artık, bana teslim et!
Vallahi, onun, benden bir saat bile uzak kalmasına dayanamıyorum dedi.
Kız kardeşi de:
"Vallahi, ben de, onu, bir saat bile terk edemem!" diyerek red cevabı verdi.
Yâkub Aleyhisselâm, Yûsuf Aleyhisselamı, almak için, ısrar edince, kız kardeşi:
"Bari, onu, bir kaç gün, benim yanımda bırak ta, belki, bu, beni teselli eder."
dedi. [8]
Yâkub Aleyhisselâm, onun yanından çıkıp gittikten sonra[9], Hala hanım, Is-hak Aleyhisselamın büyük çocuğu olması dolayısıyla yanında bulundurduğu kuşağını, Yûsuf Aleyhisselamın -elbisesinin altından- beline, bağladı. Sonra da:
"Kuşak, kayboldu, bakınız! Onu, kim almış " dedi.
Ev halkının üzerleri aranınca, kuşak, Yûsuf Aleyhisselamın yanında (belinde bağlı) bulundu. [10]
Onların mezhebine göre: hırsızı, mal sahibi, tutar, hiç kimse, kendisine itirazda bulunamazdı. [11] Bunun için, Hala hanım:
"Vallahi, ben, Yûsuf hakkında, istediğimi, yapabilirim!" dedi.
Yakub Aleyhisselâm gelince, hâdiseyi, ona da, anlattı.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Yûsuf, şayet, böyle bir şey yapmışsa, O, sana, teslim edilmiş olur. Benim elimden bir şey gelmez!" dedi. [12]
Hala hanım da, ölünceye kadar, Yûsuf Aleyhisselamı, yanında tuttu.
Yâkub Aleyhisselâm, ancak, onun ölümünden sonra, Yûsuf Aleyhisselamı, yanına alabildi. [13]
Yûsuf Aleyhisselâm, Yâkub Aleyhisselâma, oğullarından, en sevgilisi idi.
Yûsuf Aleyhisselamın annesi Râhıl da, Yâkub Aleyhisselâma, kadınlarından, en sevgili olanı idi. [14]
Yûsuf Aleyhisselamın, üvey annelerinden doğma kardeşleri, Babalarının, Yûsuf Aleyhisselamı, gerek çocukluğu ve gerek gençliği çağında böyle ço^sevdiği-ni ve onun üzerine titrediğini gördükçe, onu, kıskanmağa başladılar. [15]
Yûsuf Aleyhisselamın kardeşleri ile olan ibretli macerası, Kur´ân´ı Kerimde de, genişçe anlatılır. [16]
Yûsuf Aleyhisselâm, rü´yaîinda, on bir yıldızla güneş ve ay´ın, kendisine, secde ettiklerini görüp bunu, babasına anlatmıştı. Yâkub Aleyhisselâm, ona:
"Ey Oğulcuğum! Rü´yanı, kardeşlerine, anlatma! Sonra, sana, tuzak kurarlar.
Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır!" demiş[17], rü´yâsını yormuştu. [18]
Yâkub Aleyhisselâmın karısı Leyya hatun.Yûsüf Aleyhisselâmın, Babasına söylediklerini, dinlemiş, işitmişti.
Yâkub Aleyhisselâm, ona:
"Yûsuf´un söylediklerini, gizli tut, oğullarına haber verme!" diye tenbih etti. Leyya da: "Olur!" dedi.
Yâkub Aleyhisselâmın oğulları, otlaktan geldikleri ve gizli tutulması emir ve tenbih edilen rü´yâ, kendilerine haber verildiği zaman[19], Yûsuf Aleyhisselâma o kadar kızdılar ki, şah damarları, şişti, tüyleri, diken diken oldu. [20]
Annelerine:
"Güneş, Babamızdan başkası değildir! Ay, senden başkası değildir! Yıldızlar da, bizden başkası değildir!
Hiç kuşkusuz, Râhıl´ın oğlu, üzerimize hükümdar olmak: Ben, sizin Seyi-dinizim [21]
Sizler, benim kölemsiniz! [22] demek istiyor!" dediler. [23]
Yûsuf Aleyhisselâma karşı kalblerinde taşıdıkları kıskançlık ve kini, büsbütün artırdılar. [24]
Onu, öldürmek veya uzak ve ıssız bir yere atmak suretiyle, kendisinden kurtulup Babalarının teveccühünü ve sevgisini, kendilerine münhasır kılmak istediler.
İçlerinde en faziletlisi ve en akıllısı olan Yehuza[25]:
"Yûsuf´u, öldürmeyiniz!
Çünkü, adam öldürmek, büyük ve ağır bir suçtur.
Onu, bir kuyuya bırakınız da, oradan gelip geçen yolcu kafilesinden biri, onu, bulup alsın, götürsün!
Yapacaksanız, böyle yapınız!" dedi.[26]
Yûsuf Aleyhisselâmı, öldürmeyecekleri hakkında onlardan, kesin söz aldı. [27]
Yâkub Aleyhisselâmın huzuruna çıkıp Yûsuf Aleyhisselâmı, kendileriyle birlikte kıra göndermesi için konuşmayı kararlaştırdıkları zaman, Yâkub Aleyhisselâmın en büyük oğlu Rubil:
"Babanız, Yûsuf hakkında, size güvenmeyecektir.
Fakat, Yûsuf´un yanına varıp kendisinin önünde oyun oynayalım.
Bizim nasıl neşelendiğimizi, oynadığımızı, görünce, bizimle gitmeye heveslenir." dedi.
Gidip önünde gülüşe gülüşe oyun oynadılar ve onu, kendileriyle birlikte oynamağa heveslendirdiler.
Yûsuf Aleyhisselâm, onlara:
"Ey kardeşlerim! Siz, otlak yerinizde de, hep böyle oynar mısınız " diye sordu.
"Evet! Ey Yûsuf! Eğer, bizim otlak yerlerimizde oynadığımızı görseydin, sen de, yanımızda bulunmayı arzu ederdin!" dediler.
O kadar heveslendirdiler ki, bunu, kendisi, onlardan istemeğe başladı ve:
"Ey kardeşlerim! Beni, Babama götürünüz de, sizinle göndermesini isteyiniz!" dedi. [28]
"Ey Yûsuf! Sen, bizimle gidip oynamak, avlanmak istiyor musun " dediler.
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Evet! İsterim!" dedi.
"Öyle ise, seni, bizimle birlikte göndermesini, Babandan iste!" dediler. [29]
Onlar; Yâkub Aleyhisselâmın yanına gidip önünde durdular.
Kendisinden, bir şey isteyecekleri zaman, böyle yaparlardı.
Yakub Aleyhisselâm, karşısında sıralandıklarını görünce, onlara:
"Nedir hacetiniz, isteğiniz " diye sordu.
Yûsuf Aleyhisselâmın, kendileriyle birlikte kıra gidip bol bol yemesine, oynamasına müsâade etmesini istediler ve onu, iyice koruyacaklarını bildirdiler.
Yâkub Aleyhisselâm, onların gaflete dalıp Yûsuf Aleyhisselâmı, kurda yedirmelerinden korktuğunu söyledi.
Onlar, kendilerinin güçlü bir topluluk olduğunu, böyle bir musibetin asla vuku´ bulamayacağını ileri sürdüler.
Yâkub Aleyhisselâma, oğullarına kurt tehlikesinden bahsettiren, kendisinin, o sıralarda görmüş olduğu bir rü´yâ idi.
Yâkub Aleyhisselâm, rü´yâsında, bir dağ başında, öldürmek için, Yûsuf Aley-hısselâmın üzerine, on kurdun saldırdığını, onlardan bir kurdun ise, onu, koruduğunu, sonra, yer yarılıp içine girdiğini, ancak, üç gün sonra, oradan çıkabildiğini görmüş, bunun için, Yûsuf Aleyhisselâm hakkında kurd korkusuna düşmüş[30], oğullarına: "Onu, kurt yemesinden korkuyorum!" demişti. [31]
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Babacığım! Beni, onlarla gönder!" dedi.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Sen de, bunu, onlarla birlikte gitmeyi istiyor musun " diye sordu.
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Evet!" deyince, Yâkub Aleyhisselâm, onun da, kardeşleriyle birlikte gitmesine izin verdi.
Yûsuf Aleyhisselâm, elbisesini giydi. [32]
Yâkub Aleyhisselâm, onu kardeşleriyle birlikte gönderdi.
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, yapmacık ikramlar göstererek götürdüler.
Otlak yerine vardıkları zaman, düşmanlıklarını, açığa vurdular, onu, dövmeğe başladılar.
kardeşlerinden biri, Yûsuf Aleyhisselâmı döver, Yûsuf Aleyhiselâm, başka birini, imdadına çağırır, o da, gelip yardım yerine, onu, döverdi!
Kendisine, onlardan, bir acıyanını görmedi. Yûsuf Aleyhisselâmı, öldüresiye dövdüler. [33]
Yâkub Aleyhisselâmdan, Yûsuf Aleyhisselâm için aldıkları yiyeceği, köpeklerine yedirdiler.
Yûsuf Aleyhisselâm, son derece susamıştı. Onlara:
"Öldürmeden önce, bana, azıcık su içiriniz!" diye yalvardığı halde, su da, içir-mediler! Onlardan hiç birinin, kendisine acımadığını görünce:
"Ey Babacığım! Ey Yâkub! Câriye oğullarının, Senin oğluna yaptıklarını[34] bilmiyor musun ! [35] Bir bilsen! [36]
Ey Babacığım! Onlar, Senin ahdini bozdular, vasiyetini, zayi ettiler!" [37] diyerek feryad ediyordu. [38]
Rubil, hemen tutup onu, öldürmek için, göğsünün üzerine yatırdı. "Ey Râhıl´ın oğlu! Rü´yâna söyle de, seni, kurtarsın!" dedi. Yûsuf Aleyhisselâm, Yehuza´dan istimdad etti, yardım diledi. [39]
Yûsuf Aleyhisselâmın Teyzesinin oğlu olup diğerlerine nazaran Yûsuf Aleyhisselâm hakkında biraz daha insaflı, biraz daha ileri görüşlü olan Yehuza[40], onlara:
"Siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında bana kesin söz vermiş değil-miydiniz ! [41]
Onu, kuyuya, bırakınız!" deyince[42], Yûsuf Aleyhisselâmı, bırakmak için, kuyunun yanına sürüyüp götürdüler! [43]
Bu kuyu; Medyen ile Mısır arasında[44], Beytülmakdis bölgesinde yeri, belli[45], Yâkub Aleyhisselâmın evine üç fersahlık uzaklıkta idi.
Korkunç, karanlık, dibi geniş, ağzı dar, içine bırakılan, dibine kolayca düşüp helak olur, içinden çıkmak, düşen için, imkânsız, suyu, tuzlu bir kuyu idi.
Bu kuyu, Sâm b. Nuh Aleyhisselâmın kazdığı kuyulardandı. Ahzan Kuyusu diye de, anılırdı.
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, bu kuyuya bırakmak maksadı ile[46], kuyunun içine sarkıttıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, kuyunun kenarına elleriyle tutunmuştu.
Bunun üzerine, onun ellerini, boynuna bağladılar.
Üzerindeki gömleğini de, soyduktan sonra, kendisini, kuyuya sarkıttılar. [47]
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Kardeşlerim! Gömleğimi, bana geri veriniz! Kuyuda, onunla örtüneyim. [48]
Kuyudaki haşeratı, onunla tutup kendimden defedeyim! [49]
Ölümümden sonra da, o, bana, kefen olsun!" dedi. [50]
Kardeşleri:
"Güneşi, Ay´ı ve on bir yıldızı, çağır da, seni, oraya alıştırıcı olsunlar!" dedileı
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Ben, hiç bir şey göremiyorum!" dedi.
Onu, kuyunun yansına varıncaya kadar sarkıtıp ölsün diye birden bırakıverdiler!
Yûsuf Aleyhisselâm, kuyudaki suyun içine düştü.
Kuyudaki bir kayanın üzerine çıkıp dikildi. [51]
Kardeşleri, kuyuya bıraktıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, ağlıyordu.[52]
Kuyunun başındaki kardeşleri, ona, seslenince, Yûsuf Aleyhisselâm onların merhamete geldiklerini sanıp cevap vermişti.
Hemen, üzerine, bir kaya parçası bırakıp onu, öldürmek istediler. Yehuza, kalktı, onları, böyle yapmaktan men etti ve:
"Hani, siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında, bana kesin söz vermiştiniz! "
dedi. [53]
Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuya bırakıldığı zaman, on yedi yaşında idi. [54]
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, kuyuya bıraktıktan sonra, hemen davarların cinden bir kuzu veya oğlak kesip kanını, Yûsuf Aleyhisselâmın gömleğine bulaştırdılar. Kestiklerinin etini de, yediler. [55]
Akşamleyin, ağlayarak ve Yûsuf Aleyhisselâmı kurt yediğini anarak babalarının yanına geldiler[56]
Yâkub Aleyhisselâm, yolun üst tarafında oturup Yûsuf Aleyhisselâmı, ne zaman getirecekler diye onları, bekleyip duruyordu.
Oğulları yaklaşıp hep birden ağlayarak seslerini yükseltince, Yâkub Aleyhisselâm, onların, bir musibete uğradıklarını anladı.
Yanına geldikleri zaman, Yâkub Aleyhisselâmın önünde yakalarını yırttılar ve ağladılar.
Yâkub Aleyhisselâm, korktu ve:
"Ey oğullarım! Size, ne oldu Yûsuf, nerede " diye sordu.
Kurt, yediğini ve onun kanlı gömleğini getirdiklerini söyledikleri zaman´[57]
"Gösteriniz bana onun gömleğini " dedi.
Gösterdiler.
"Vallahi, ben, bugüne kadar, bundan daha yumuşak huylu kurt görmedim!
Oğlumu, yemiş de, onun gömleğini, yırtıp parçalamamış! " diyerek feryad etti ve bayıldı.
Uzunca bir müddet sonra, ayıldı.
Ayıldığı zaman, çok ağladı. Sonra da, gömleği alıp kokladı, öptü. [58] Yüzüne ve gözlerine sürdü. [59]
Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuda üç gün kaldı. [60]
Yehuza, her gün, Yûsuf Aleyhisselâma -kardeşlerinden gizlice- yemek getirirdi. [61]
Dördüncü gün, Medyen´den gelip Mısıra gitmek isterken, yollarını şaşıran bir yolcu kafilesi, kuyunun yakınına geldiler, kondular.
Medyen halkından, Araplardan Mâlik b. Za´r adındaki bir adamı, kendileri için, su aramağa gönderdiler.
Adam, kuyuya kovayı salınca, Yûsuf Aleyhisselâm, kovanın ipine yapıştı.
Kova, kuyunun ağzına erişince, Mâlik, Yûsuf Aleyhisselâmı görüp[62] arkadaşlarına, bir genç bulduğunu müjdeledi. [63]
Yehuza, yine, Yûsuf Aleyhisselâma yemek getirmişti. Onu, kuyuda göremeyince, bakıp Malik´le arkadaşlarının yanında bulunduğunu gördü, Hemen dönüp bunu, kardeşlerine haber verdi.
Hepsi, Mâlik´in yanına geldiler. [64]
"Bu, bizden kaçan kölemizdir!" dediler. [65]
Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşlerinin, kendisini, ondan alınca, öldürmelerinden korkup halini gizledi. [66]
Malik:
"Öyle ise, ben, onu, sizden satın alayım!" dedi.
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, Malik´e[67], yirmi[68] veya yirmi iki dirheme, ya da, kırk dirheme sattılar[69]
Malik ve arkadaşları, Yûsuf Aleyhisselâmı, satın alıp giderlerken[70], Yûsuf Aleyhisselâmın kardeşleri, onlara:
"Onu, sımsıkı bağlayınız ki[71], kaçmasın! [72] Çünkü, o kaçaktır, hırsızdır, yalancıdır!
Biz, onun, size işleyeceği kusurlardan ve ayıplarından uzaklaşmış bulunuyoruz!" dediler.
Malik, Yûsuf Aleyhisselâmı, deveye bindirip Mısır´a götürdü.
Yûsuf Aleyhisselâm; annesinin yolda bulunan kabrini görünce, kendisini, deveden kabre atmamağa kadir olamadı.
Kabrin üzerine kapandı ve:
"Ey annem! Ey Râhıl! Başını, yerin altındaki topraktan kaldırıp oğlun Yûsüf´e bakta, onun, senden sonra ne belâlara uğradığını bir gör!
Ey anneciğim! Düştüğüm za´f ve zilleti bir görmüş olsaydın, bana, ne kadar acırdın!
Ey anneciğim! gömleğimi, nasıl soyduklarını, beni, nasıl bağladıklarını, yüzümü, nasıl tokatladıklarını, taşlarla, beni, nasıl taşladıklarını, kuyunun içine nasıl bıraktıklarını, bana, hiç acımadıklarını,
Beni, köle gibi nasıl sattıklarını,
Beni, esir gibi nasıl taşıdıklarını bir görseydin!" diyordu.
Malik; devenin üzerinde, Yûsuf Aleyhisselâmı, göremeyince, yolcu kafilesine:
"Haberiniz olsun ki: Uşak, ailesine dönmüş!" diyerek bağırdı.
Kafile halkı, arayıp Yûsuf Aleyhiselâmı, kabrin üzerinde buldular.
İçlerinden birisi; Yûsuf Aleyhisselâmın üzerine dikilip:
"Ey Uşak! Efendilerin, bize senin, kaçak, hırsız olduğunu, haber vermişlerdi.
Biz, senin şu yaptığını görünceye kadar, buna, inanmamıştık!" dedi.
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Vallahi, ben, kaçmış değilim.
Fakat, siz annemin kabrine yol uğratınca, kendimi, onun kabrinin üzerine atmamağa kadir olamadım!" dedi.
Malik, hemen elini kaldırıp Yûsuf Aleyhisselâmın yüzüne bir şamar indirdi ve çekip devesinin üzerine bindirdi.
Mısır´a varıncaya kadar da, kendisini, bağlı bulundurdular. Malik, Mısır´a varınca, ona, yıkanmasını emr etti.
Yusuf Aleyhisselâm, yıkandı. [73] Malik, ona, güzel bir elbise giydirdi ve onu satışa çıkardı. [74]
Mısır çarşısında bulunan kimseler, Yûsuf Aleyhisselâmın bedelini yükseltmeğe, artırmağa başladılar. [75]
Mısır Azîz´i[76] Kutfîr veya Utfîr -ki, Mısır Hazineleri Bakanı idi[77] Yûsuf Aley-hisselâmı, Malik´ten, yirmi Dinar (altun) [78] ve bir çift ayakkabı ile iki beyaz elbise karşılığında[79] satın alıp[80] evine götürdü. [81]
Karısı Râil´e:
"Bu genç, olgunluk çağına, bizim görmekte olduğumuz işleri anlayacak bir yaşa gelince, bize yararlı, yardımcı olur, ya da, onu, oğul ediniriz." dedi.
Mısır Azîz´i, kadınlarla münâsebette bulunmayan bir zat idi.
Karısı ise, hem güzel, hem de, devlet ve dünya nimetleri içinde yaşayan bir kadındı. [82]
Yûsuf Aleyhisselâmın Hanım Efendiyle Başı Dertte:
Yûsuf Aleyhisselâmın yüzünün güzelliği, Hanım Efendinin kalbine, onun sevgisini düşürmüştü. [83]
En sonunda, bir gün, onu, kendisiyle temasa heveslendirmek maksadı ile, Yûsuf Aleyhiselâmın güzelliklerini anmağa başladı:
"Ey Yûsuf! Saçın, ne kadar güzel!" dedi.
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Cesedimden, ilk dökülecek şey, odur!" dedi.
Hanım Efendi:
"Ey Yûsuf! Gözlerin, ne kadar güzel!" dedi.
"Cesedimden, ilk önce, yere akacak şey, o´dur!" dedi. Hanım Efend´r.
"Ey Yûsuf! Yüzün, ne kadar güzel!" dedi, Yûsuf Aleyhisselâm:
"O, toprak içindir, toprak, onu, yiyecektir!" dedi. [84]
Kur´ân-I Kerimin Yûsuf Aleyhisselâm Hakkındaki Açıklaması:
Yüce Allah; Yûsuf Aleyhisselâmın gördüğü rü´yâdan itibaren başından geçenleri şöyle açıklar:
"Bir vakit, Yûsuf, Babasına:
Babacığım! Gerçekten, ben, rü´yâda, on bir yıldızla güneş ve ay´ı gördüm. Gördüm ki, onlar, bana, secde edicilerdir! demişti.
(Babası Yâkub):
Oğulcağızım! Rü´yânı, kardeşlerine anlatma! dedi.
Sonra, sana, bir tuzak kurarlar.
Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır.
Rabb´in, seni, öylece (rü´yada gördüğün gibi) beğenip seçecek (Peygamber yapacak, mülk´ü saltanata erdirecek)
Sana, rü´yâ tabirine ait bilgi verecek. Sana karşı da, Yâkub Hanedanına karşı da, nimetlerini -daha önce de, Ataların İbrahim´e ve İshak´a tamamladığı gibi- tamamlayacaktır.
Şüphesiz ki, Rabb´in, her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet Sahibidir.
And olsun ki: Yûsuf´un ve kardeşlerinin haberlerinde (onları) soranlar için, nice ibretler vardır.
Hani, onlar (o kardeşler) şöyle demişlerdi:
Yûsuf´la kardeşi (Bünyamin), Babasının yanında, muhakkak, bizden daha sevgilidir.
Halbuki, biz (birbirimizi destekleyen güçlü) bir cemâatiz. Babamız, her halde, açık bir yanılgı içindedir. Yûsuf´u, öldürünüz!
Yahud, onu (uzak ve ıssız) bir yere atınız ki, Babanızın teveccühü, yalnız size münhasır olsun ve siz, ondan sonra, sâlih bir zümre olasınız!
İçlerinden, bir sözcü:
Yûsuf´u, öldürmeyiniz! Onu, bir kuyunun dibine bırakınız da, bir yolcu kafilesinden biri, onu (yitik olarak) alsın!
Eğer (mutlaka) yapacaksanız (böyle yapınız!) dedi.
Bunun üzerine;
Ey Babamız! Sen, bize, Yûsuf´u, ne diye inanmıyorsun
Halbuki, biz, onun en hayrhâhlarıyız!
Yarın, onu, bizimle birlikte (kır´a) gönder de, bol bol yesin, oynasın.
Şüphesiz, biz, onun koruyucularıyız! dediler.
(Babaları):
Onu götürmeniz, muhakkak ki, beni, tasaya düşürür.
Siz, kendisinden gafil bulunurken, onu, kurt (gelip) yemesinden korkarım! dedi.
And olsun ki: bizim (güçlü) bir cemâat olmamıza rağmen, onu, kurt yerse, bu takdirde, biz de, hüsrana uğrayanlardan oluruz! dediler.
Nihayet, vaktâ ki, onu, götürdüler.
Onu, kuyunun dibine bırakmayı, kararlaştırdılar.
Biz de, kendisine (Yûsuf´a) and olsun ki: Sen, onlara, hiç farkında değillerken (bir gün), bu işlerini, haber vereceksin! diye Vahy ettik.
(Yûsuf´un kardeşleri) akşamleyin, ağlaya ağlaya Babalarına geldiler:
Ey Babamız! Hakikaten, biz gittik, yarış edecektik.
Yûsuf´u da, eşyamızın yanında bırakmıştık. (Bir de ne görelim!!!)
Onu, kurt, yemiş!
Biz, doğru söyleyenler olsak ta, (biliyoruz ki) Sen, bize inanıcı değilsin! dediler.
Bir de, üstüne yalancıktan bir kan (bulaştırılmış olan) gömleğini getirdiler.
(Yâkub):
Hayır! Nefisleriniz, sizi aldatıp (böyle büyük) bir işe sürüklemiş!
Artık, (bana düşen) güzel bir sabırdır.
Sizin şu anlatışınıza karşı, yardıma sığınılacak (ancak) Allâh´dır! dedi.
Bir yolcu kafilesi gelip Sakalarını (kuyu başına) yolladılar.
O da, kovasını, saldı.
ÂH Müjde! İşte, bir Civan! dedi.
Onu, bir ticaret malı gibi sakladılar.
Allah ise, ne yapacaklarını, pekâlâ bilici idi.
Onu, değersiz bir bahaya, bir kaç dirheme sattılar.
Onlar, bunun hakkında rağbetsiz idiler.
Onu, satın alan bir Mısırlı, karısına:
Bunun Makamını (katımızda) şerefli tut!
Umulur ki: bize yararı, olur, yahud, onu, evlad ediniriz! dedi.
İşte, Yûsuf´u, böylece (Mısır) arz(ın)da, yerleştirdik ve ona, rü´yânın tâbirini (yorumunu) öğrettik.
Allah, emrinde (hâkim ve) galibdir.
Fakat, insanların çoğu (bunu) bilmezler.
O, tam ergenlik çağına girince, kendisine hüküm ve ilim verdik.
İşte, iyi hareket eden insanları, biz, böyle mükâfatlandırırız.
Onun bulunduğu evdeki (kadın) onun nefsinden murad almak istedi.
Kapıları, sımsıkı kapadı ve:
Sana, söylüyorum: beri gel! dedi.
O ise:
Allah´a, sığınırım! Doğrusu, o (Mısır Azîz´i), benim Efendim´dir.
O, bana, güzel bir mevki vermiştir.
Hakikat, şudur ki: zâlimler, asla felah bulmaz! dedi.
O (kadın) ise, and olsun ki, ona, niyeti kurmuştu.
Eğer, Rabb´inin Burhanını, görmemiş olsaydı, (belki Yûsuf´da) onu, kasdetmiş gitmişti.
İşte, Biz, ondan fenalığı ve fuhşu, bertaraf edelim diye böyle (Burhan gönderdik). Çünkü, o, (tâatta) Ihlâsa erdirilmiş kullanmadandı.
İkisi de (Yûsuf, ondan kaçıp kurtulmak, kadın da, onu tutup bırakmamak için) kapıya doğru koştular.
O (kadın), bunu, gömleğini, arkasından (tutup) boylu boyunca yırttı. Kapının yanında (kadının) Efendisine rastgeldiler. (Suçunu kapatmak maksadiyle kadın, kocasına):
Zevcene, kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan, yahud acıklı bir azabdan başka ne olabilir dedi.
Yûsuf:
O, kendisi, benim nefsimden murad almak istedi! dedi.
Onun (kadının) yakınlarından bir şahid de, şehâdet etti ki:
Eğer, gömleği, önünden yırtıldı ise, (kadın) doğru söylemiştir, bu ise, yalancılardandır.
(Yok) eğer, gömleği, arkadan yırtıldı ise, (kadın) yalan söylemiştir.
Bu ise, doğru söyley idlerdendir." dedi.
Vaktâ ki (zevci, Yûsuf´un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu gördü ve:
Şüphesiz ki: bu, sizin (siz kadınların) fendinizdendir.
Çünki, sizin fendiniz, büyüktür.
Yûsuf! Sen, bundan (bu meseleyi söylemekten) vazgeç!
(Ey kadın!) Sen de, günahına istiğfar et! Çünkü, sen, gerçekten, günahkârlardan oldun! dedi.
Şehirdeki bir kısım kadınlar:
Azîz´in karısı, delikanlısının nefsinden murad almak istiyormuş! Sevgi, yüreğinin zarına işlemiş!
Görüyoruz ki: o, muhakkak, apaçık bir sapıklıktadır! dediler.
Vaktâ ki, (kadın) onların, gizliden gizliye yaptıkları dedikoduları, işitti.
Kendilerine (dâvetci) yolladı.
Onlar için (rahatça) yaslanacak bir yer (bir de, sofra) hazırladı.
Onlardan, her birine (etleri, meyvaları kesmek için) birer bıçak verdi.
(Yûsuf´a):
Çık karşılarına! dedi.
Şimdi, onlar, bunu görünce, kendisini, büyük bir varlık olarak tanıdılar. (Hayranlıklarından) ellerini, kestiler ve:
Sübhânâllâh! Bu, bir beşer değildir
Bu, çok şerefli bir Melek´ten başkası değildir! dediler.
(Kadın):
İşte, beni, kendisi hakkında ayıpladığınız, şu gördüğünüz (Zat)dır.
And ederim ki: onun nefsinden ben murad almak istedim de, o, nâmuskârlık gösterip redd et)di.
Yemin ederim ki: eğer, o, kendisine emredeceğimi, yapmazsa, her halde, Zindana atılacak ve her halde zillete uğrayacaklardan olacaktır!" dedi.
(Yûsuf):
"Ey Rabb´im! Zindan, bana, bunların davet edegeldikleri şey(i işlemek)den daha sevgilidir.
Eğer, Sen, bunların tuzaklarını, benden döndürmezsen (belki) onlara meyi eder, câhillerden olurum!" dedi.
Bunun üzerine, Rabb´i, onun duasını kabul etti, ve onların tuzaklarını, kendisinden savdı.
Çünkü, O, hakkıyle işitenin, her şeyi bilenin ta kendisidir.
Sonra, bütün o delilleri gördüklerinin ardından, mutlaka, onu, bir zamana kadar Zindana atmaları reyi onlara zahir oldu.
Onunla birlikte Zindana iki de, delikanlı girdi. Bunlardan birisi:
Ben, rü´yamda, kendimi şarap(üzüm) sıkıyor gördüm! dedi. Öbürü de:
Ben de, rü´yamda, kendimi, başımda ekmek götürüyor, kuşlarda, ondan (kek-meleyip) yiyor! gördüm.
Bize, bunun tabirini, haber ver.
Çünkü, biz, seni, iyilik edenlerden görüyoruz." dedi.
(Yûsuf):
Size, rızıklanacağınız bir taam gelecek oldu mu, ben, muhakkak, onun ne olduğunu, size daha gelmezden önce, haber veririm.
Bu, Rabb´imin, bana öğrettiği ilimlerdendir.
Çünkü, ben, Allah´a inanmaz bir kavmin dinini -ki, onlar, Âhireti inkâr edenlerin 2 kendisidirler- terk ettim.
Atalarım İbrahim´in, İshak´ın, Yâkub´un dinine uydum. Allah´a, her hangi bir şeyi ortak katmamız, bizim için (doğru) olmaz. Bu (Tevhid), bize ve insanlara, Allah´ın lütuf ve inâyetindendir. Fakat, insanların çoğu (buna) şükretmezler.
Ey zindan arkadaşlarım! Darma dağınık bir çok düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa, hepsine ve her şeye galib ve Kahhâr olan bir tek Allah mı
Sizin, onu bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları (kuru) adlardan başkası değildir.
Allah, bunlara, hiç bir Burhan indirmemiştir.
Hüküm, Allâh´dan başkasının değildir.
O, kendisinden gayrısına ibadet etmemenizi emreylemistir.
Dosdoğru din, işte, budur.
Fakat, insanların çoğu bilmezler.
Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyalarınızın yorumuna gelince):
Biriniz, Efendisine şarap içirecek, diğeri ise, asılıp tepesinden kuşlar, yiyecektir!
işte, hakkında fetva istemekte olduğunuz mesele (böylece) olup bitmiştir! dedi.
(Yûsuf), bu ikisinden kurtulacağını bildiği kimseye:
Beni, Efendinin yanında an! dedi.
Fakat, şeytan, Efendisine anmayı, ona, unutturdu da, (bu yüzden Yûsuf) daha nice yıllar, zindanda kaldı.
(Bir gün) Kral:
Ben, rü´yâmda yedi arık (inek)in yemekte olduğu yedi semiz inekle yedi yeşil oaşak ve diğer (yedi) kuru (başak) görüyorum!
Ey ileri gelenler (Kâhinler)! Eğer, rü´yâ, tâbir ediyorsanız, benim bu rü´yâmı da, nallediniz! dedi.
Onlar da:
"(Bunlar) karma karışık düşlerdir."
Biz, böyle düşlerin tabirini bilici (kimse)ler değiliz! dediler. (Zindandaki) iki (arkadaş)dan, kurtulanı, nice zaman sonra (Yûsuf´u) hatırladı da: Ben, size, onun tâbirini haber vereyim. Beni, hemen gönderiniz! dedi. (Zindana gidip):
Yûsuf! Ey çok doğru sözlü! Kendisini, yedi arık (inek) yemekte olan yedi semiz inekle yedi yeşil ve diğer (yedi) kuru başak hakkında bize bir fetva ver.
Ümid ederim ki: insanlara (isabetli cevabınızla) dönerim.
Belki (bu suretle) onlar, (Senin yüce kadrini) bilirler, (dedi)
(Yûsuf):
"Yedi yıl âdet veçhile ekin ekiniz.
Yiyeceğiniz az bir miktar hâriç olmak üzere, biçtiklerinizi, başağında bırakınız.
Sonra, bunun ardından yedi kurak (yıl) gelecek.
(Tohumluk için) saklayacağınız az bir miktar hariç olmak üzere, önceden biriktirdiklerinizi, yeyip götürecek.
Sonra, bunun ardından da, bir yıl gelecek ki, insanlar, o zaman, yağmura kavuşacak ve o zaman sıkıp sağacaklar!" dedi.
(Bunu duyan) Kral:
"Onu (Yûsuf´u) bana getiriniz!" dedi.
Bunun üzerine, ona Elçi gelince:
"Efendine dön de, ellerini kesen o kadınların zoru ne idi Kendisine sor
Şüphe yok ki, benim Rabb´im, onların fendini, hakkıyla bilicidir." dedi.
(Kral, o kadınları toplayıp):
Yûsuf´un nefsinden murad almak istediğiniz zaman, ne halde idiniz " diye sordu.
(Kadınlar):
Hâşâ! Allah için, biz, onun hakkında bir kötülük bilmiyoruz!" dediler.
Azîz´in karısı da:
"Şimdi, hak meydana çıktı.
Ben, onun nefsinden murad almak istedim.
O ise, seksiz, şüphesiz, doğru söyleyenlerdendir!" dedi.
(Elçi gelip de, Yûsuf´a bu kesin itirafı naklettikten sonra, o, dedi ki: benim) bu (itirafa lüzum görüşüm, Azîz´in) gıyabında kendisine hakîkaten hainlik yapmadığımı ve Allah´ın, hâinlerin hilesini, hiç şüphesiz, muvaffakiyete erdirmeyeceğini, onun da, bilmesi içindi.
(Bununla beraber) ben, nefsimi, tebrie etmem.
Çünkü, nefis, muhakkak ki, olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir.
Meğer ki, Rabb´imin esirgemiş bulunduğu (bir nefis) ola.
Zira, Rabb´im, çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.
Kral:
"Getiriniz onu, bana!
Onu, kendime hâs bir (Müsteşar) edineyim!" dedi.
Onunla konuşunca da:
Sen, bugünfden itibaren) bizim katımızda mühim bir mevkii sahibisin! Emin (bir -rıüsteşar)sın! dedi.
(Yûsuf):
Beni, memleketin hazineleri üzerine (Memur) et!
Çünkü, ben, onları, iyice korumaya muktedir ve (bütün tasarruf şekillerine) vâkı-´tm! dedi.
İşte, o yerde Yûsuf´a, böyle bir kudret (ve şeref) verdik. O, neresini, isterse, orada, konaklardı.
Biz, rahmetimizi, kimi dilersek, ona nasîb ederiz. İyi hareket edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz.
İman edip te, takvada devam edenlere hâs olan Âhiret mükâfatı ise, daha hayırlıdır.
Yûsuf´un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. (Yûsuf) onları, hemen tanıdı. Onlar ise, bunu, tanımıyorlardı. Vaktâ ki, (Yûsuf), onların (zahire) yüklerini hazırladı. Bana, baba bir erkek kardeşinizi de, getiriniz. Görmüyor musunuz (size) tam ölçek veriyorum. Ben misafirperverlerin (Konukseverlerin) hayırlısıyım.
Eğer, onu, bana getirmezseniz, artık, benim yanımda, size hiç bir kile yok! (boşuna) bana yaklaşmayınız! dedi.
Onu, Babasından istemeye çalışırız ve her halde (bunu) yaparız, dediler. (Yûsuf) uşaklarına:
Onların sermayelerini[85] yüklerinin içine koyuveriniz. Olur ki, ailelerine döndükleri zaman, bunun, farkına varırlar da, belki, yine (buraya) dönerler! demişti.
Bu suretle Babalarına döndükleri zaman: "Ey Babamız! Bizden, ölçek, men olundu.
Bu sefer, kardeşimizi de, bizimle birlikte yolla da, ölçek alalım.
Biz, her halde, onu, muhafaza edicileriz!" dediler.
(Yâkub):
"Ben, size, onu inanırmıyım
Meğer ki, bundan önce, kardeşi (Yûsuf´u) inandığım gibi ola.
Allah, en hayırlı koruyucudur.
O, Esirgeyicilerin de, Esirgeyiçişidir!" dedi.
Meta´larını (zahire yüklerini) açtıkları zaman, sermayelerini, kendilerine geri gönderilmiş buldular.
Ey Babamız! Daha ne istiyoruz İşte, sermayemiz de, bize iade edilmiş!
(Biz, onunla tekrar) ailemize zahire getiririz.
Kardeşimizi, koruruz. Bir deve yükü zahire de, artırırız.
Bu seferki aldığımız, az bir ölçektir. (Bize yetmez!) dediler.
(Yâkub):
"Etrafınız kuşatılmadıkça (çaresiz kalmadıkça) onu, bana, her halde getireceğinize dâir Allah´dan bana sağlam bir taahhüd verilinceye kadar, onu sizinle birlikte, kabil değil, gönderemem!" dedi.
Artık, Babalarına te´minatlarını verince, o da:
Allah, benim ve sizin bu dileklerimize Vekil (şâhid olsun!) dedi.
(Hareketleri esnasında da):
"Oğullarım! (Mısıra) Hepiniz, bir kapıdan girmeyiniz!
Ayrı ayrı kapılardan giriniz.
(Bununla beraber, bu sözümle) Allâh(ın kazâsın)dan hiç bir şeyi üzerinizden gi-deremem!
Hüküm, Allâh´dan başkasının değildir.
Ben, ancak, Ona güvenip dayandım.
Tevekkül edenler de, yalnız Ona güvenip dayanmalıdır!" dedi.
Vaktâ ki, onlar, (Mısır´a) babalarının, kendilerine emrettiği veçhile, girdiler.
Bu, Allah´ın (Kazasından) hiç bir şeyi, onların üzerinden gideremedi.
Sâdece, Yâkub´un nefsindeki dileği, meydana çıkarmış oldu.
Şüphe yok ki, (Yâkub), kendisini (Vahy ile) öğrettiğimiz için, bir ilim sahibi idi.
Ancak, insanların bir çoğu (Kader´in Sırrını) bilmezler.
(Kardeşler) Yûsuf´un huzuruna girince, o, kardeşini, kendi yanına aldı.[86] (Ona):
Ben, senin kardeşinim. Onların (geçmişte bizlere) yapmış olduklarına tasalanma! dedi.
Vaktâ ki, (Yûsuf) onların (zahire) yüklerini hazırladı.
Su kabını, öz kardeşinin yükü içine koydu.
Sonra, bir Münâdî, arkalarından şöyle bağırdı:
Ey Kafile! (Durunuz!) Siz, seksiz, şüphesiz hırsızlarsınız!
(Yâkub´un oğulları) onlara, dönerek:
Ne kaybettiniz (Ne arıyorsunuz ) diye sordular.
Kralın su kabını, kaybettik, dediler.
Onu, getirene, bir deve yükü (bahşiş) var! Ben de, buna, kefilim!
(Yâkub´un oğulları):
Allah! Allah! (bizim hüviyetimizi, ahlâkımızı) siz de, öğrenmişsinizdir.
Biz, bu yere, and olsun ki, fesad çıkarmak için gelmedik.
Biz, hırsız kimseler de, değiliz! dediler.
Şimdi, yalancı olursanız (çalanın) cezası, nedir dediler.
Onun cezası: yükünde (hırsızlık mal) bulunan kimsenin kendisidir.
İşte, o kimse, bunun cezasıdır.
Biz (memleketimizde) zâlimleri (hırsızları) böyle cezalandırırız! dediler.
Bunun üzerine (Yûsuf), kardeşinin kabından evvel, onların kablarını (aramağa) başladı.
Nihayet, onu, kardeşinin kabından çıkardı.
İşte, biz, Yûsuf için, böyle bir tedbir kullandık.
Yoksa, o, Kralın dinine göre: kardeşi (esir olarak) tutabilecek değildi.
Meğer ki, Allâhın iradesi ola.
Biz, kimi dilersek, onu, nice derecelerle yükseltiriz.
Her ilim sahibinin üstünde, daha iyi bilen vardır.
(Yâkub´un oğulları):
Eğer, o, çalmış bulunuyorsa, onun, bundan önce, bir kardeşi de, çalmıştı! Dediler.[87]
O vakit, Yûsuf, bu (sözü) içine gizledi. Bu(nun hakikatini) onlara açıklamadı.
(Kendi kendine):
Sizin durumunuz, daha kötüdür.
Allah, sizin anlatmakta olduğunuzun mâhiyetini, çok iyi bilendir! dedi.
(Yâkub´un oğulları):
Ey Azız!´ Gerçekten, bunun, çok ihtiyar bir Babası var.
Binâenaleyh, onun yerine, (bizden) birimizi, alıkoy!
Seni, muhakkak, iyilik edenlerden görüyoruz! dediler.
(Yûsuf):
"Eşyamızı, nezdinde bulduğumuz kimseden başkasını yakalamamızdan Allah´a sığınırız.
Çünkü, o takdirde, elbette zâlimler olmuş oluruz!" dedi.
Vaktâ ki, ondan ümidlerini kestiler, fısıldaşarak bir tarafa çekildiler.
Büyükleri:
"Babanızın, sizden, Allah adıyla teminat almış olduğunu, daha önce de, Yûsuf hakkında kusur işlediğinizi bitmediniz mi
Artık, ben, ya Babam, bana izin verinceye, yahud benim için Allah hükmedin-ceye kadar, buradan katiyen ayrılmam!
O, hâkimlerin hayırlısıdır!
Siz, dönünüz, Babanıza da,
Ey Babamız! Oğlun, inan ki, hırsızlık etti.
Biz, bildiğimizden başkasına şâhidlik yapmadık.
Gayb´ın bekçileri de, değildik.
(İstersen) içinde bulunduğumuz (ve döndüğümüz) şehir (Mısır halkına) da, aralarında geldiğimiz kervana da sor!
Biz, seksiz, şüphesiz doğru söyley idleriz! deyiniz!" dedi.
(´.´)
(Bunun üzerine, Yâkub):
"Hayır! Sizi, nefisleriniz aldatıp (böyle büyük) bir işe sürüklemiş.
Artık (bana düşen), güzel bir sabırdır.
Allah´ın, onların hepsini birden bana getirmesi, yakın bir ümiddir.
Gerçek, şudur ki: her şeyi bilen, yegâne hüküm (ve hikmet) sahibi olan ancak Odur!" dedi.
Onlardan yüz çevirdi ve:
Ey Yûsuf´un üstünde (titreyen) tasam! (Gel, şimdi tam gelmen zamanıdır!) dedi /e hüzün ve kederinden, gözlerine ak düştü.
(Bununla beraber) O, artık, gamını, tamamen yutmakta idi. Sen, dediler, hâlâ, Yûsuf´u, anıp duruyorsun.
And olsun ki; sonunda, ya kederinden hastalanıp eriyeceksin, ya da, helake uğrayanlardan olacaksın!
(Yâkub da):
"Ben, taşan kederimi, mahzurluğumu, yalnız Allah´a şikâyet ediyorum!
Ben, sizin bilemeyeceğiniz nice şeyleri de -Allah tarafından- biliyorum!
Oğullarım! Gidiniz! Yûsuf´la kardeşinden (bütün duygularınızla) bir haber araş-
nrınız!
Allah´ın rahmetinden de, ümidinizi kesmeyiniz!
Çünkü, gerçek şudur ki: kâfirler güruhundan başkası, Allah´ın rahmetinden ümidini kesmez!" dedi.
Bunun üzerine (Yâkub´un oğulları, tekrar Mısır´a gidip Yûsuf´un) huzuruna çıktıkları zaman:
"Ey Aziz! Bizi de, ailemizi de, darlık bastı.
Pek ehemmiyetsiz bir sermaye ile geldik.
Bize, yine, tam ölçek ver!
Hakkımızda, ayrıca lütufkârlık ta, et!
Çünkü, Allah, lütuf kârları, mükâfatlandırır!" dediler.
(Yûsuf):
"Siz (henüz) cahil kimseler iken, Yûsuf´a ve kardeşine neler yaptığınızı, biliyor musunuz " dedi.
(Kardeşleri):
"Âââ! dediler, Sen´misin gerçekten, Yûsüf´musun Sen !"
Oda:
"Ben, dedi, Yûsuf´um bu da, kardeşim!
Allah, bize, (selâmet ve kerametle) lütfetti.
Çünkü, hakikat şu ki, kim, (Allah´dan) korkar, (belâlara) katlanırsa, her halde, Allah, iyi bereket edenlerin mükâfatını, zayi etmez."
(Kardeşleri):
"Allah´a yemin ederiz ki: Allah, Seni, gerçekten, bizden üstün kılmıştır.
Biz, doğrusu, (sana yaptığımız hareketlerde) suçlu idik!" dediler.
(Yûsuf) de:
"Size, bu gün, hiç bir başa kakma ve ayıplama yok!
Sizi, Allah, yarlıgasın!
O, Esirgeyicilerden daha Esirgeyicidir!
Şu benim gömleğimi, götürünüz de, onu, Babamın yüzüne koyunuz. İyice görür (hale) gelir.
Bütün ailenizi de, bana, getiriniz!" dedi. Vaktâ ki, kafile, (Mısırdan) ayrıldı, (Öteden) Babaları (Yâkub):
"Bana, bunak demezseniz, inanınız ki: (şimdi) Yûsuf´un kokusunu, duyuyorum!" dedi.[88]
(Yanındakiler):
"Allah´a yemin ederiz ki: Sen, hâlâ, eski yanılgında (ber devâm)sın" dediler.
Fakat, müjdeci gelip te, onu, (Yâkub´un) yüzüne koyduğu, o da, derhal (yeni baştan) görür bir hale geldiği zaman;
"Ben, size, bilmediğiniz şeyleri -Allâh´dan- muhakkak, biliyorumdur! demedim mi " dedi.
(Mısırdan gelen oğulları):
"Ey Babamız! Bizim için (günahlarımıza) istiğfar ediver. Biz, hakîkaten, suçlular idik " dediler. (Yâkub):
"Sizin için, Rabb´ime, sonra, istiğfar ederim. Hakîkat, şu ki: O, çok yarlıgayıcı, çok Esirgeyicidir!" dedi. [89]
Yâkub Aleyhisselâmla Bütün Ev Halkının Mısır´a Gelişi:
Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşlerine:
"Bütün Ev halkınızı da, bana, getiriniz!" deyip[90] bir takım teçhizatla iki yüz sinek devesi gönderdi. [91]
Yâkub Aleyhisselâm; yetmiş[92] veya yetmiş iki[93], ya da, seksen üç[94] nü-fusluk ev halkıyla birlikte[95]´, Mısır´a yaklaştıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, Mısır´ın Büyük Kralı ile konuştu.
Dört bin askerin başında ve Mısırlılardan bir çok süvariler de, yanında bulun-auğu halde[96], şehrin dışında Yâkub Aleyhisselâmı, karşıladı.´[97]
Yâkub Aleyhisselâm, oğlu Yehûza´ya dayanarak yaya yürümekte idi.
Yâkub Aleyhisselâm; askerler ve süvarilerle halkın başında, Yûsuf Aleyhisse-âmın geldiğini görünce:
"Ey Yehûza! Bu, Mısırın Büyük Firavunu mu " diye sordu.
Yehûza:
"Hayır! Bu, oğlun Yûsüf´dur!" dedi.
Baba, oğul, birbirlerine yaklaştıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, Ona, selâm vermek istedi ve Yâkub Aleyhisselâm, buna daha lâyık ve müstahık idiyse de,
"Selâm olsun sana ey hüzün ve tasaları gideren!" diye kendisi, önce, ona, selâm verdi. [98]
Yâkub Aleyhisselâm, Mısır´a gelip kral´a dua edince, yüce Allah Mısır´daki kıtlığın kalanını da, kaldırdı. [99]
Yûsuf Aleyhisselâmın Rüyasının Gerçekleşmesi:
Yüce Allah; Yûsuf Aleyhisselâmın rü´yâsının nasıl gerçekleştiğini de, şöyle açıklar:
"Sonra, vaktâ ki, onlar (Yûsuf´un) nezdine girdiler. O, Babasını ve Anasını, kucakladı. (Yanına aldı) ve: inşâallâh, hepiniz, emîn emîn Mısır´da sakin olunuz! dedi. Babasını ve Anasını, Tahtının üstüne çıkartıp oturttu.
Hepsi, onun için secde ettiler.[100]
(Yûsuf):
Ey Babam! dedi, işte, bu, evvelce gördüğüm rü´yânın gerçekleşmesidir.
Gerçekten, Rabb´im, onu, doğru çıkardı. Bana, iyilik etti.
Çünkü, beni, zindandan çıkardı.
Şeytan, benimle kardeşlerimizin arasını bozduktan sonra da, O, sizi, çölden getirdi.
Şüphesiz ki, Rabb´im, dilediği şeyleri, çok güzel, çok ince tedbir edendir.
Hakkıyle bilen, tam hikmet sahibi olan O´dur.
Yâ Rab! Sen, bana mülk(ü saltanat) ve sözlerin te´vîlinden bir ilim verdin.
Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, Âhirette de, benim Yâr´im, Sensin!
Benim canımı, Müslüman olarak al!
Beni, Sâlihler´e kat! [101]
Yâkub Aleyhisselâmın Suçlu Oğulları İçin İstiğfar Edişi:
Yüce Allah; Yâkub Aleyhisselâmın ev halkını Mısır´da topladığı zaman, suçlu oğulları, birbirlerine:
"Şeyh Yâkub´a ve Yûsuf´a, neler yaptığınızı, biliyorsunuz değil mi " diye sorup,
"Evet! dediler, eğer, onlar, sizin suçlarınızı, bağışlarlarsa, Rabb´inizle olan durumunuz nasıl olacak
İşinizin doğrulması, düzelmesi, Şeyh´e gitmenizdir!" dediler.
Yâkub Aleyhisselâmın yanına varıp önüne oturdular.
Yûsuf Aleyhisselâm da, Babasının yanında oturuyordu.
"Ey Babamız! Biz, sana, şimdiye kadar gelmediğimiz bir iş hakkında geldik.
Başımıza, şimdiye kadar bir benzeri daha gelmeyen bir iş geldi!
Peygamberler, halkın en merhametlisidirler!" dediler.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Ey oğulcuklarım! Ne var başınızda " diye sordu.
"Bizim tarafımızdan sana ve kardeşimiz Yûsüf´e karşı yapılmış olanları, biliyorsun değil mi " dediler.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Evet! Biliyorum!" dedi. "Sizler, bizi affettiniz değil mi " dediler. Yâkub Aleyhisselâmla Yûsuf Aleyhisselâm: "Evet!" dediler.
"Eğer, Yüce Allah, bizleri, affetmeyecek olursa, sizin, bizleri affetmeniz, bizi Allah´ın azabından kurtarmaz!" dediler.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Ey oğulcuklarım! Benden, ne yapmamı istiyorsunuz " diye sordu.
"Bizim için, Allah´a dua etmeni, Allah tarafından vahiy geldiği zaman, bizi, af-´etmesini, kendisinden dilemeni, istiyoruz.
Eğer, dileğin kabul edilir de, hepimiz affedilirsek, gözlerimiz aydın ve kalbleri-miz mutmain ve müsterih olacaktır.
Aksi takdirde, bizim için dünyada ebediyen göz aydınlığı ve sevinç olmayacaktır!" dediler.
Bunun üzerine, Yâkub Aleyhisselâm, ayağa kalkıp kıbleye yöneldi.
Yûsuf Aleyhisselâm da, Onun arkasında ayakta durdu.
Kardeşlerin hepsi de, zelil ve huşulu olarak ikisinin arkasında ayakta durdular.
Yâkub Aleyhisselâm, dua etti.
Yûsuf Aleyhisselâm da, âmîn! dedi.
Uzun yıllardan sonra, Yâkub Aleyhisselâmın vefatına yakın, Cebrail Aleyhisselâm gelip oğulları hakkındaki duasının kabul edildiğini, onların, yaptıkları şey-terden affedildiklerini müjdeledi.[102]
Yâkub Aleyhisselâmın Çocuklarına Vasiyeti Ve Vefatı:
Yâkub Aleyhisselâm; bütün ev halkıyla birlikte Mısır´a geldikten sonra, Yûsuf Aleyhisselâmın yanında on yedi yıl oturdu.[103]
Yâkub Aleyhisselâm, ölüm döşeğine düşünce, oğullarına:
"Benden (vefatımdan) sonra, neye ibadet edeceksiniz " diye sorduğu zaman:
"Senin İlâhına ve Babaların İbrahim´in, İsmail´in, İshak´ın bir tek İlâh olan Allah´ına ibadet edeceğiz! Biz, Ona teslim olmuş (Müslüman)larız!" dediler.[104]
"Ey oğullarım! Allah, sizin için (İslâm) dini(ni) beğenip seçti.
O halde, siz de, ancak, Müslümanlar olarak can veriniz!" (dedi).[105]
Yâkub Aleyhisselâm, vefat edeceği sırada, bütün oğulları ve oğullarının oğulları toplandı.
Yâkub Aleyhisselâm, onlara bereket duası yaptı. Onlardan her birisi için birer söz söyledi.
Kılıcını ve yay´ını, Yûsuf Aleyhisselâma verdi. [106]
Cesedinin götürülüp Babası ishak Aleyhisselâmın kabirinin yanına gömülmesini, ona vasiyet etti. [107]
Yâkub Aleyhisselâm, yüz kırk yedi yaşında vefat etti. [108] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun!
Mısır halkı, ona, yetmiş gün ağladılar. [109]
Yûsuf Aleyhisselâm, doktorlara emretti: Babasının cesedini, güzel koku ile ko-kuladılar.
Cesed, kırk gün, koku içinde bekletildi. [110]
Yûsuf Aleyhisselâm, Babasının, saç´dan tâbut´a konulan[111] cesedini, ev halkının yanına gömmeğe gitmek üzere, Mısır Kralından izin istedi. İzin verilince´[112], yanında, askerler, kardeşleri ve Mısırlıların büyükleri olduğu halde, gitti. [113] Hab-run´a vardı. [114]
Ays b. İshak Amca´nın vefatı da, o güne rastladığı için, bir anneden ikiz olarak doğdukları gibi, Yâkub Aleyhisselâmla Ays b. İshak Aleyhisselâm, aynı günde bir kabre de, birlikte gömüldüler. [115]
Yûsuf Aleyhisselâma, orada, yedi gün baş sağlığı dilendikten sonra yurdlarına döndüler.
Yûsuf Aleyhisselâmın kardeşleri de, Babasından dolayı, Yûsuf Aleyhisselâma taziyede bulundular. [116]
Yâkub Aleyhisselâmın defninden boşaldıktan sonra, Yûsuf Aleyhisselâm: "Benimle birlikte Mısır´a dönünüz!" deyince, kardeşleri, korktular. "Babamız, sana, bizim suçumuzu, bağışlamanı, tavsiye etmişti ya! " dediler. Yûsuf Aleyhisselâm:
"Siz, benden korkmayınız!
Çünkü, ben, Allâh´dan korkan bir kimseyim!" dedi.
Bunun üzerine, kalbleri rahatlaşan kardeşleri, Mısıra döndüler ve orada oturdular. [117]
Yûsuf Aleyhisselâmın Mâliye Vezirliği:
Yûsuf Aleyhisselâm, Mısır´a on yedi yaşında gelmişti.
Mısır Azîz´inin evinde on üç yıl kaldı.
Otuz yaşında bulunduğu sırada, Mâliye Vezîri oldu. [118]
Yûsuf Aleyhisselâm, Mısır´da vazifesini, adaletle yerine gteirdiği için, kadın erkek... herkesin sevgisini kazandı. [119]
Kendisi, kıtlık günlerinde, doyasıya yemek yemezdi. [120]
"Yer yüzünün hazineleri elinde iken, ne için aç duruyor, karnını doyuramıyorsun " denildiği zaman:
"Tok olursam, [121] açları, unuturum diye korkarım" derdi. [122]
Yûsuf Aleyhisselâm; Kralın aşçısına, Krala, geceli gündüzlü bir günde öğle vaktinde bir kere yemek vermesini emretti.
Bununla da, Kral´m, açlığı tadıp açları, unutmamasını ve muhtaçlara ihsanda bulunmasını sağlamak istedi.
Aşçı, böyle yaptı.
Artık, Kralların, yemeklerinin, gün ortasında verilmesi âdet oldu. [123]
Yûsuf Aleyhisselâmın Kıtlık Yıllarında Halkı Hükümete Besleten Bir Uygulaması:
Gelen ilk kuraklık ve kıtlık yılı, bolluk yıllarında hazırlanan her şeyi silip süpürüp yok etti.
Mısır halkı, bu ilk yılda, bütün altun ve gümüşlerini verip Yûsuf Aleyhisselâm´-dan, yiyecek satın aldılar.
Mısır´da ne bir dirhem, ne de, bir dinar kaldı. Hepsini, böylece, Devlet aldı.
Halk, ikinci yılda, bütün zinet eşyalarını, takımlarını verip Devletten, yiyecek satın aldıiar.
Halkın elinde bir şey kalmadı.
Halk, üçüncü yılda, büyük küçük baş hayvanlarını verip Devletten yiyecek satın aldılar.
Dördüncü yılda, halk, bütün erkek, kadın kölelerini verip Devletten, yiyecek satın aldılar.
Halkın elinden alınmadık ne bir erkek, ne de, bir köle kadın kaldı.
Beşinci yılda, halk, arazi, akar ve evlerini verip Devletten, yiyecek satın aldılar.
Halkın elinde hiç bir mülk kalmadı.
Altıncı yılda, halk, çocuklarını verip Devletten, buğday veya arpa satın alır oldular.
Hiç bir kimsenin köle olmadık ne oğlan, ne de, kız çocuğu kalmadı. Yedinci yılda, halk canlarını, Devlete satıp Devletten, yiyecek satın aldılar. Mısır´da Kralın eline geçmeyen ne bir hür, ne de, erkek veya kadın köle kaldı.
Bundan sonra, Yûsuf Aleyhisselâm, bu icrâatını, nasıl bulduğunu sorup takdir ve tasvip ile karşıladığını söyleyen Mısır Kralı Firavun Reyyan´a:
"Ben, Allah´ı ve Seni şâhid tutarım ki: Bütün Mısır halkını âzâd ettim ve kendilerine, mülklerini, akarlarını, kölelerini ve oğullarını geri verdim!" dedi.
Halk, Yûsuf Aleyhisselâmın bu işinden hayretlere düştüler:
"Vallahi, biz, bundan daha şanlı ve daha büyük bir Vezîr görmedik! dediler. [124]
Yûsuf Aleyhisselâmın Evlenmesi Ve Doğan Çocukları:
Mısır Kralı; Yûsuf Aleyhisselâmı, ölen Vezîr´in karısı Rail[125] ile evlendirdi. Yûsuf Aleyhisselâm, Râil´e:
"Senin, vaktiyle benden istemiş olduğun şeyden, böylesi, daha hayırlı değil midir " dedi.
Râil:
"Ey dost! Sen, beni, kınama!
Gördüğün gibi, ben, devlet ve dünya nimetleri içinde yaşayan güzel bir kadın idim.
Efendimin ise, kadınlarla teması yoktu.
Allah, seni de, olduğun gibi, güzel suret ve heyette yaratmıştı. Gördüğün gibi, nefsim, bana, galebe çalmıştı!" dedi. Yûsuf Aleyhisselâmın, Râil´i, bakire bulduğu da, söylenir.
Yûsuf Aleyhisselâmın, Râil´den, Efrâim ve Mîşa´ adındaki oğulları doğ-muştur. [126] Efrâim; Yûşa´ b. Nün, b. Efrâim Aleyhisselâmın dedesidir.
Mîşa´ın da, Mûsâ adında bir oğlu olup kendisi, Mûsâ b. İmran Aleyhisseiâm-dan önce Peygamber olmuştu.
Tevrat Ehli ise, Hızır Aleyhisselâmı arayan Mûsâ b. İmran Aleyhisselâmın, bu, Mûsâ b. Mîşa´ olduğunu zan ve iddia etmekle[127], ağır bir yanılgıya düşmüşler, yalan söylemişlerdir. [128]
Yûsuf Aleyhisselâmın Peygamberliği Ve Bazı Faziletleri:
Yûsuf Aleyhisselâm; daha on yedi yaşında bulunduğu ve kuyuya bırakıldığı sırada[129], İlâhî Vahy´e mazhar kılınmış[130], Rabb´i tarafından beğenilip seçil-miş[131], tâatta ihlâsa erdirilmiş kullardan1[132] bir Peygamberdi[133].
Amr b. Imlak, b. Lavez, b. Sâm soyundan gelen Mısır kralı İkinci Firavun[134]´ Reyyan b. Velîd´i, Allah´a imana davet edip iman ettirmişti.
Onun ölümünden sonra, yerine aynı soydan gelen Kabus b. Musab b. Muâvi-ye´yi de, imana davet etmiş ise de, ona, kabul ettirememişti[135]
Kendisi, kâfir[136] ve zorba idi. [137]
Yûsuf Aleyhisselâm, Kral´a ve ileri gelenlerine apaçık burhanlar getirdiği halde, onlar, onun getirdiği şeyler hakkında hep şüphe edip durdular.
Hattâ, Yûsuf Aleyhisselâm, vefat edince de:
"Bundan sonra, Allah, asla Peygamber göndermez!" dediler.
Allah, haddi aşan şüpheci kimseleri, işte, böyle şaşırtır. [138]
Yûsuf Aleyhisselâmın Vefatı:
Yûsuf Aleyhisselâm; Babası Yâkub Aleyhisselâmın vefatından sonra, yirmi üç yıl daha yaşadı.[139]
Yûsuf Aleyhisselâm; vefatı yaklaştığı sırada, İsrail oğulları kavminden seksen erkeği yanına topladı.
Onlara; ecelinin geldiğini, yakında vefat edeceğini, Kıbtîlerden tanrılık iddiasında bulunacak bir zorbanın kral olup İsrail oğullarının doğan erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını, bırakacağını ve İsrail oğullarına işkencenin en kötüsünü tattıracağını, saltanatının, uzun müddet süreceğini, sonra, İsrail oğullarından La-vi b. Yâkub´un oğullarından Mûsâ b. İmran adında, uzun boylu, kıvırcık saçlı, esmer tenli bir zat çıkacağını, Yüce Allah´ın, onun eliyle İsrail oğullarını, Kıbtî Fira-vun´un elinden kurtaracağını haber verdi.[140]
Mısırdan çıkıp giderlerken, cesedini, Babalarının yanına gömülmek üzere, yanlarında götürmelerini vasiyet[141], kardeşi Yehuza´yı da, İsrail oğullarının üzerine Halîfe tayin etti. [142]
Yûsuf Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, yüz yirmi yaşında idi. [143] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun!
Yûsuf Aleyhisselâmın cesedi, kokulanıp mermer bir tabut içine konuldu. [144] Nil nehrinin kenarına gömüldü. [145]
Üzerine, su salınıp kabir, su altında, bırakıldı. [146]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Yûsuf Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması:
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâm-la birlikte üçüncü kat göğe yükseldiler.
Cebrail Aleyhisselâm, göğün kapısını çaldı, göğün bekçisine:
"Aç!" dedi.
"Sen, kimsin " denildi.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Cebrail´im!" dedi.
"Yanında kimse var mı " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi.
"O (Mîrac için) gönderildi mi " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Gönderildi!" dedi.
Kapı, açılınca, kendisine, güzelliğin yarısı verilmiş olan Yûsuf Aleyhisselâmla karşı-
laştılar. [147]
Peygamberimiz Aleyhisselâm:
"Ey Cebrail! Kim bu " diye sordu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu, senin kardeşin Yûsuf b. Yâkub (Aleyhisselâm)dır. [148]
Selâm ver ona!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, selâm verdi.
O da, Peygamberimiz Aleyhisselâma mukabele ettikten sonra:
"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dedi.
Yûsuf Aleyhisselâmın Soyu:
Yûsuf b. Yâkub, b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmlardır.[1] Yûsuf Aleyhisselâmın annesi: Râhıl bint-i Leban´dır. [2]
Yûsuf Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Yûsuf Aleyhisselâm; ak tenli, güzel yüzlü, kıvırcık saçlı, büyük gözlü, ince burunlu, kalın pazulu, kalın bacaklı, düz karınlı, düz göbekli idi ve yanağı, benli ıdi. [3]
Yûsuf Aleyhisselâm, suretçe, Âdem Aleyhisselâmı andırırdı.
Yüzü, güneş gibi parlardı. [4]
Kendisine, güzelliğin yarısı verilmişti[5]
Yûsuf Aleyhisselâmın Başına Gelenler:
Yûsuf Aleyhisselâm, annesi Râhıl´den doğunca, babası, baksın diye, onu, Halasına vermişti.
Yûsuf Aleyhisselâmın ilk ibtilâsı, İshak Aleyhisselâmın kızı olan bu halası ile
başladı.
Yıllar, geçmiş, Yûsuf Aleyhisselâm, gezer dolaşır olmuştu.[6]
Babası da, Halası da, Yûsuf Aleyhisselâmı, son derece seviyorlardı. [7]
Yâkub Aleyhisselâm; kız kardeşine:
"Ey kardeşim! Yûsuf´u, artık, bana teslim et!
Vallahi, onun, benden bir saat bile uzak kalmasına dayanamıyorum dedi.
Kız kardeşi de:
"Vallahi, ben de, onu, bir saat bile terk edemem!" diyerek red cevabı verdi.
Yâkub Aleyhisselâm, Yûsuf Aleyhisselamı, almak için, ısrar edince, kız kardeşi:
"Bari, onu, bir kaç gün, benim yanımda bırak ta, belki, bu, beni teselli eder."
dedi. [8]
Yâkub Aleyhisselâm, onun yanından çıkıp gittikten sonra[9], Hala hanım, Is-hak Aleyhisselamın büyük çocuğu olması dolayısıyla yanında bulundurduğu kuşağını, Yûsuf Aleyhisselamın -elbisesinin altından- beline, bağladı. Sonra da:
"Kuşak, kayboldu, bakınız! Onu, kim almış " dedi.
Ev halkının üzerleri aranınca, kuşak, Yûsuf Aleyhisselamın yanında (belinde bağlı) bulundu. [10]
Onların mezhebine göre: hırsızı, mal sahibi, tutar, hiç kimse, kendisine itirazda bulunamazdı. [11] Bunun için, Hala hanım:
"Vallahi, ben, Yûsuf hakkında, istediğimi, yapabilirim!" dedi.
Yakub Aleyhisselâm gelince, hâdiseyi, ona da, anlattı.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Yûsuf, şayet, böyle bir şey yapmışsa, O, sana, teslim edilmiş olur. Benim elimden bir şey gelmez!" dedi. [12]
Hala hanım da, ölünceye kadar, Yûsuf Aleyhisselamı, yanında tuttu.
Yâkub Aleyhisselâm, ancak, onun ölümünden sonra, Yûsuf Aleyhisselamı, yanına alabildi. [13]
Yûsuf Aleyhisselâm, Yâkub Aleyhisselâma, oğullarından, en sevgilisi idi.
Yûsuf Aleyhisselamın annesi Râhıl da, Yâkub Aleyhisselâma, kadınlarından, en sevgili olanı idi. [14]
Yûsuf Aleyhisselamın, üvey annelerinden doğma kardeşleri, Babalarının, Yûsuf Aleyhisselamı, gerek çocukluğu ve gerek gençliği çağında böyle ço^sevdiği-ni ve onun üzerine titrediğini gördükçe, onu, kıskanmağa başladılar. [15]
Yûsuf Aleyhisselamın kardeşleri ile olan ibretli macerası, Kur´ân´ı Kerimde de, genişçe anlatılır. [16]
Yûsuf Aleyhisselâm, rü´yaîinda, on bir yıldızla güneş ve ay´ın, kendisine, secde ettiklerini görüp bunu, babasına anlatmıştı. Yâkub Aleyhisselâm, ona:
"Ey Oğulcuğum! Rü´yanı, kardeşlerine, anlatma! Sonra, sana, tuzak kurarlar.
Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır!" demiş[17], rü´yâsını yormuştu. [18]
Yâkub Aleyhisselâmın karısı Leyya hatun.Yûsüf Aleyhisselâmın, Babasına söylediklerini, dinlemiş, işitmişti.
Yâkub Aleyhisselâm, ona:
"Yûsuf´un söylediklerini, gizli tut, oğullarına haber verme!" diye tenbih etti. Leyya da: "Olur!" dedi.
Yâkub Aleyhisselâmın oğulları, otlaktan geldikleri ve gizli tutulması emir ve tenbih edilen rü´yâ, kendilerine haber verildiği zaman[19], Yûsuf Aleyhisselâma o kadar kızdılar ki, şah damarları, şişti, tüyleri, diken diken oldu. [20]
Annelerine:
"Güneş, Babamızdan başkası değildir! Ay, senden başkası değildir! Yıldızlar da, bizden başkası değildir!
Hiç kuşkusuz, Râhıl´ın oğlu, üzerimize hükümdar olmak: Ben, sizin Seyi-dinizim [21]
Sizler, benim kölemsiniz! [22] demek istiyor!" dediler. [23]
Yûsuf Aleyhisselâma karşı kalblerinde taşıdıkları kıskançlık ve kini, büsbütün artırdılar. [24]
Onu, öldürmek veya uzak ve ıssız bir yere atmak suretiyle, kendisinden kurtulup Babalarının teveccühünü ve sevgisini, kendilerine münhasır kılmak istediler.
İçlerinde en faziletlisi ve en akıllısı olan Yehuza[25]:
"Yûsuf´u, öldürmeyiniz!
Çünkü, adam öldürmek, büyük ve ağır bir suçtur.
Onu, bir kuyuya bırakınız da, oradan gelip geçen yolcu kafilesinden biri, onu, bulup alsın, götürsün!
Yapacaksanız, böyle yapınız!" dedi.[26]
Yûsuf Aleyhisselâmı, öldürmeyecekleri hakkında onlardan, kesin söz aldı. [27]
Yâkub Aleyhisselâmın huzuruna çıkıp Yûsuf Aleyhisselâmı, kendileriyle birlikte kıra göndermesi için konuşmayı kararlaştırdıkları zaman, Yâkub Aleyhisselâmın en büyük oğlu Rubil:
"Babanız, Yûsuf hakkında, size güvenmeyecektir.
Fakat, Yûsuf´un yanına varıp kendisinin önünde oyun oynayalım.
Bizim nasıl neşelendiğimizi, oynadığımızı, görünce, bizimle gitmeye heveslenir." dedi.
Gidip önünde gülüşe gülüşe oyun oynadılar ve onu, kendileriyle birlikte oynamağa heveslendirdiler.
Yûsuf Aleyhisselâm, onlara:
"Ey kardeşlerim! Siz, otlak yerinizde de, hep böyle oynar mısınız " diye sordu.
"Evet! Ey Yûsuf! Eğer, bizim otlak yerlerimizde oynadığımızı görseydin, sen de, yanımızda bulunmayı arzu ederdin!" dediler.
O kadar heveslendirdiler ki, bunu, kendisi, onlardan istemeğe başladı ve:
"Ey kardeşlerim! Beni, Babama götürünüz de, sizinle göndermesini isteyiniz!" dedi. [28]
"Ey Yûsuf! Sen, bizimle gidip oynamak, avlanmak istiyor musun " dediler.
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Evet! İsterim!" dedi.
"Öyle ise, seni, bizimle birlikte göndermesini, Babandan iste!" dediler. [29]
Onlar; Yâkub Aleyhisselâmın yanına gidip önünde durdular.
Kendisinden, bir şey isteyecekleri zaman, böyle yaparlardı.
Yakub Aleyhisselâm, karşısında sıralandıklarını görünce, onlara:
"Nedir hacetiniz, isteğiniz " diye sordu.
Yûsuf Aleyhisselâmın, kendileriyle birlikte kıra gidip bol bol yemesine, oynamasına müsâade etmesini istediler ve onu, iyice koruyacaklarını bildirdiler.
Yâkub Aleyhisselâm, onların gaflete dalıp Yûsuf Aleyhisselâmı, kurda yedirmelerinden korktuğunu söyledi.
Onlar, kendilerinin güçlü bir topluluk olduğunu, böyle bir musibetin asla vuku´ bulamayacağını ileri sürdüler.
Yâkub Aleyhisselâma, oğullarına kurt tehlikesinden bahsettiren, kendisinin, o sıralarda görmüş olduğu bir rü´yâ idi.
Yâkub Aleyhisselâm, rü´yâsında, bir dağ başında, öldürmek için, Yûsuf Aley-hısselâmın üzerine, on kurdun saldırdığını, onlardan bir kurdun ise, onu, koruduğunu, sonra, yer yarılıp içine girdiğini, ancak, üç gün sonra, oradan çıkabildiğini görmüş, bunun için, Yûsuf Aleyhisselâm hakkında kurd korkusuna düşmüş[30], oğullarına: "Onu, kurt yemesinden korkuyorum!" demişti. [31]
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Babacığım! Beni, onlarla gönder!" dedi.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Sen de, bunu, onlarla birlikte gitmeyi istiyor musun " diye sordu.
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Evet!" deyince, Yâkub Aleyhisselâm, onun da, kardeşleriyle birlikte gitmesine izin verdi.
Yûsuf Aleyhisselâm, elbisesini giydi. [32]
Yâkub Aleyhisselâm, onu kardeşleriyle birlikte gönderdi.
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, yapmacık ikramlar göstererek götürdüler.
Otlak yerine vardıkları zaman, düşmanlıklarını, açığa vurdular, onu, dövmeğe başladılar.
kardeşlerinden biri, Yûsuf Aleyhisselâmı döver, Yûsuf Aleyhiselâm, başka birini, imdadına çağırır, o da, gelip yardım yerine, onu, döverdi!
Kendisine, onlardan, bir acıyanını görmedi. Yûsuf Aleyhisselâmı, öldüresiye dövdüler. [33]
Yâkub Aleyhisselâmdan, Yûsuf Aleyhisselâm için aldıkları yiyeceği, köpeklerine yedirdiler.
Yûsuf Aleyhisselâm, son derece susamıştı. Onlara:
"Öldürmeden önce, bana, azıcık su içiriniz!" diye yalvardığı halde, su da, içir-mediler! Onlardan hiç birinin, kendisine acımadığını görünce:
"Ey Babacığım! Ey Yâkub! Câriye oğullarının, Senin oğluna yaptıklarını[34] bilmiyor musun ! [35] Bir bilsen! [36]
Ey Babacığım! Onlar, Senin ahdini bozdular, vasiyetini, zayi ettiler!" [37] diyerek feryad ediyordu. [38]
Rubil, hemen tutup onu, öldürmek için, göğsünün üzerine yatırdı. "Ey Râhıl´ın oğlu! Rü´yâna söyle de, seni, kurtarsın!" dedi. Yûsuf Aleyhisselâm, Yehuza´dan istimdad etti, yardım diledi. [39]
Yûsuf Aleyhisselâmın Teyzesinin oğlu olup diğerlerine nazaran Yûsuf Aleyhisselâm hakkında biraz daha insaflı, biraz daha ileri görüşlü olan Yehuza[40], onlara:
"Siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında bana kesin söz vermiş değil-miydiniz ! [41]
Onu, kuyuya, bırakınız!" deyince[42], Yûsuf Aleyhisselâmı, bırakmak için, kuyunun yanına sürüyüp götürdüler! [43]
Bu kuyu; Medyen ile Mısır arasında[44], Beytülmakdis bölgesinde yeri, belli[45], Yâkub Aleyhisselâmın evine üç fersahlık uzaklıkta idi.
Korkunç, karanlık, dibi geniş, ağzı dar, içine bırakılan, dibine kolayca düşüp helak olur, içinden çıkmak, düşen için, imkânsız, suyu, tuzlu bir kuyu idi.
Bu kuyu, Sâm b. Nuh Aleyhisselâmın kazdığı kuyulardandı. Ahzan Kuyusu diye de, anılırdı.
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, bu kuyuya bırakmak maksadı ile[46], kuyunun içine sarkıttıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, kuyunun kenarına elleriyle tutunmuştu.
Bunun üzerine, onun ellerini, boynuna bağladılar.
Üzerindeki gömleğini de, soyduktan sonra, kendisini, kuyuya sarkıttılar. [47]
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Kardeşlerim! Gömleğimi, bana geri veriniz! Kuyuda, onunla örtüneyim. [48]
Kuyudaki haşeratı, onunla tutup kendimden defedeyim! [49]
Ölümümden sonra da, o, bana, kefen olsun!" dedi. [50]
Kardeşleri:
"Güneşi, Ay´ı ve on bir yıldızı, çağır da, seni, oraya alıştırıcı olsunlar!" dedileı
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Ben, hiç bir şey göremiyorum!" dedi.
Onu, kuyunun yansına varıncaya kadar sarkıtıp ölsün diye birden bırakıverdiler!
Yûsuf Aleyhisselâm, kuyudaki suyun içine düştü.
Kuyudaki bir kayanın üzerine çıkıp dikildi. [51]
Kardeşleri, kuyuya bıraktıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, ağlıyordu.[52]
Kuyunun başındaki kardeşleri, ona, seslenince, Yûsuf Aleyhisselâm onların merhamete geldiklerini sanıp cevap vermişti.
Hemen, üzerine, bir kaya parçası bırakıp onu, öldürmek istediler. Yehuza, kalktı, onları, böyle yapmaktan men etti ve:
"Hani, siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında, bana kesin söz vermiştiniz! "
dedi. [53]
Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuya bırakıldığı zaman, on yedi yaşında idi. [54]
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, kuyuya bıraktıktan sonra, hemen davarların cinden bir kuzu veya oğlak kesip kanını, Yûsuf Aleyhisselâmın gömleğine bulaştırdılar. Kestiklerinin etini de, yediler. [55]
Akşamleyin, ağlayarak ve Yûsuf Aleyhisselâmı kurt yediğini anarak babalarının yanına geldiler[56]
Yâkub Aleyhisselâm, yolun üst tarafında oturup Yûsuf Aleyhisselâmı, ne zaman getirecekler diye onları, bekleyip duruyordu.
Oğulları yaklaşıp hep birden ağlayarak seslerini yükseltince, Yâkub Aleyhisselâm, onların, bir musibete uğradıklarını anladı.
Yanına geldikleri zaman, Yâkub Aleyhisselâmın önünde yakalarını yırttılar ve ağladılar.
Yâkub Aleyhisselâm, korktu ve:
"Ey oğullarım! Size, ne oldu Yûsuf, nerede " diye sordu.
Kurt, yediğini ve onun kanlı gömleğini getirdiklerini söyledikleri zaman´[57]
"Gösteriniz bana onun gömleğini " dedi.
Gösterdiler.
"Vallahi, ben, bugüne kadar, bundan daha yumuşak huylu kurt görmedim!
Oğlumu, yemiş de, onun gömleğini, yırtıp parçalamamış! " diyerek feryad etti ve bayıldı.
Uzunca bir müddet sonra, ayıldı.
Ayıldığı zaman, çok ağladı. Sonra da, gömleği alıp kokladı, öptü. [58] Yüzüne ve gözlerine sürdü. [59]
Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuda üç gün kaldı. [60]
Yehuza, her gün, Yûsuf Aleyhisselâma -kardeşlerinden gizlice- yemek getirirdi. [61]
Dördüncü gün, Medyen´den gelip Mısıra gitmek isterken, yollarını şaşıran bir yolcu kafilesi, kuyunun yakınına geldiler, kondular.
Medyen halkından, Araplardan Mâlik b. Za´r adındaki bir adamı, kendileri için, su aramağa gönderdiler.
Adam, kuyuya kovayı salınca, Yûsuf Aleyhisselâm, kovanın ipine yapıştı.
Kova, kuyunun ağzına erişince, Mâlik, Yûsuf Aleyhisselâmı görüp[62] arkadaşlarına, bir genç bulduğunu müjdeledi. [63]
Yehuza, yine, Yûsuf Aleyhisselâma yemek getirmişti. Onu, kuyuda göremeyince, bakıp Malik´le arkadaşlarının yanında bulunduğunu gördü, Hemen dönüp bunu, kardeşlerine haber verdi.
Hepsi, Mâlik´in yanına geldiler. [64]
"Bu, bizden kaçan kölemizdir!" dediler. [65]
Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşlerinin, kendisini, ondan alınca, öldürmelerinden korkup halini gizledi. [66]
Malik:
"Öyle ise, ben, onu, sizden satın alayım!" dedi.
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, Malik´e[67], yirmi[68] veya yirmi iki dirheme, ya da, kırk dirheme sattılar[69]
Malik ve arkadaşları, Yûsuf Aleyhisselâmı, satın alıp giderlerken[70], Yûsuf Aleyhisselâmın kardeşleri, onlara:
"Onu, sımsıkı bağlayınız ki[71], kaçmasın! [72] Çünkü, o kaçaktır, hırsızdır, yalancıdır!
Biz, onun, size işleyeceği kusurlardan ve ayıplarından uzaklaşmış bulunuyoruz!" dediler.
Malik, Yûsuf Aleyhisselâmı, deveye bindirip Mısır´a götürdü.
Yûsuf Aleyhisselâm; annesinin yolda bulunan kabrini görünce, kendisini, deveden kabre atmamağa kadir olamadı.
Kabrin üzerine kapandı ve:
"Ey annem! Ey Râhıl! Başını, yerin altındaki topraktan kaldırıp oğlun Yûsüf´e bakta, onun, senden sonra ne belâlara uğradığını bir gör!
Ey anneciğim! Düştüğüm za´f ve zilleti bir görmüş olsaydın, bana, ne kadar acırdın!
Ey anneciğim! gömleğimi, nasıl soyduklarını, beni, nasıl bağladıklarını, yüzümü, nasıl tokatladıklarını, taşlarla, beni, nasıl taşladıklarını, kuyunun içine nasıl bıraktıklarını, bana, hiç acımadıklarını,
Beni, köle gibi nasıl sattıklarını,
Beni, esir gibi nasıl taşıdıklarını bir görseydin!" diyordu.
Malik; devenin üzerinde, Yûsuf Aleyhisselâmı, göremeyince, yolcu kafilesine:
"Haberiniz olsun ki: Uşak, ailesine dönmüş!" diyerek bağırdı.
Kafile halkı, arayıp Yûsuf Aleyhiselâmı, kabrin üzerinde buldular.
İçlerinden birisi; Yûsuf Aleyhisselâmın üzerine dikilip:
"Ey Uşak! Efendilerin, bize senin, kaçak, hırsız olduğunu, haber vermişlerdi.
Biz, senin şu yaptığını görünceye kadar, buna, inanmamıştık!" dedi.
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Vallahi, ben, kaçmış değilim.
Fakat, siz annemin kabrine yol uğratınca, kendimi, onun kabrinin üzerine atmamağa kadir olamadım!" dedi.
Malik, hemen elini kaldırıp Yûsuf Aleyhisselâmın yüzüne bir şamar indirdi ve çekip devesinin üzerine bindirdi.
Mısır´a varıncaya kadar da, kendisini, bağlı bulundurdular. Malik, Mısır´a varınca, ona, yıkanmasını emr etti.
Yusuf Aleyhisselâm, yıkandı. [73] Malik, ona, güzel bir elbise giydirdi ve onu satışa çıkardı. [74]
Mısır çarşısında bulunan kimseler, Yûsuf Aleyhisselâmın bedelini yükseltmeğe, artırmağa başladılar. [75]
Mısır Azîz´i[76] Kutfîr veya Utfîr -ki, Mısır Hazineleri Bakanı idi[77] Yûsuf Aley-hisselâmı, Malik´ten, yirmi Dinar (altun) [78] ve bir çift ayakkabı ile iki beyaz elbise karşılığında[79] satın alıp[80] evine götürdü. [81]
Karısı Râil´e:
"Bu genç, olgunluk çağına, bizim görmekte olduğumuz işleri anlayacak bir yaşa gelince, bize yararlı, yardımcı olur, ya da, onu, oğul ediniriz." dedi.
Mısır Azîz´i, kadınlarla münâsebette bulunmayan bir zat idi.
Karısı ise, hem güzel, hem de, devlet ve dünya nimetleri içinde yaşayan bir kadındı. [82]
Yûsuf Aleyhisselâmın Hanım Efendiyle Başı Dertte:
Yûsuf Aleyhisselâmın yüzünün güzelliği, Hanım Efendinin kalbine, onun sevgisini düşürmüştü. [83]
En sonunda, bir gün, onu, kendisiyle temasa heveslendirmek maksadı ile, Yûsuf Aleyhiselâmın güzelliklerini anmağa başladı:
"Ey Yûsuf! Saçın, ne kadar güzel!" dedi.
Yûsuf Aleyhisselâm:
"Cesedimden, ilk dökülecek şey, odur!" dedi.
Hanım Efendi:
"Ey Yûsuf! Gözlerin, ne kadar güzel!" dedi.
"Cesedimden, ilk önce, yere akacak şey, o´dur!" dedi. Hanım Efend´r.
"Ey Yûsuf! Yüzün, ne kadar güzel!" dedi, Yûsuf Aleyhisselâm:
"O, toprak içindir, toprak, onu, yiyecektir!" dedi. [84]
Kur´ân-I Kerimin Yûsuf Aleyhisselâm Hakkındaki Açıklaması:
Yüce Allah; Yûsuf Aleyhisselâmın gördüğü rü´yâdan itibaren başından geçenleri şöyle açıklar:
"Bir vakit, Yûsuf, Babasına:
Babacığım! Gerçekten, ben, rü´yâda, on bir yıldızla güneş ve ay´ı gördüm. Gördüm ki, onlar, bana, secde edicilerdir! demişti.
(Babası Yâkub):
Oğulcağızım! Rü´yânı, kardeşlerine anlatma! dedi.
Sonra, sana, bir tuzak kurarlar.
Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır.
Rabb´in, seni, öylece (rü´yada gördüğün gibi) beğenip seçecek (Peygamber yapacak, mülk´ü saltanata erdirecek)
Sana, rü´yâ tabirine ait bilgi verecek. Sana karşı da, Yâkub Hanedanına karşı da, nimetlerini -daha önce de, Ataların İbrahim´e ve İshak´a tamamladığı gibi- tamamlayacaktır.
Şüphesiz ki, Rabb´in, her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet Sahibidir.
And olsun ki: Yûsuf´un ve kardeşlerinin haberlerinde (onları) soranlar için, nice ibretler vardır.
Hani, onlar (o kardeşler) şöyle demişlerdi:
Yûsuf´la kardeşi (Bünyamin), Babasının yanında, muhakkak, bizden daha sevgilidir.
Halbuki, biz (birbirimizi destekleyen güçlü) bir cemâatiz. Babamız, her halde, açık bir yanılgı içindedir. Yûsuf´u, öldürünüz!
Yahud, onu (uzak ve ıssız) bir yere atınız ki, Babanızın teveccühü, yalnız size münhasır olsun ve siz, ondan sonra, sâlih bir zümre olasınız!
İçlerinden, bir sözcü:
Yûsuf´u, öldürmeyiniz! Onu, bir kuyunun dibine bırakınız da, bir yolcu kafilesinden biri, onu (yitik olarak) alsın!
Eğer (mutlaka) yapacaksanız (böyle yapınız!) dedi.
Bunun üzerine;
Ey Babamız! Sen, bize, Yûsuf´u, ne diye inanmıyorsun
Halbuki, biz, onun en hayrhâhlarıyız!
Yarın, onu, bizimle birlikte (kır´a) gönder de, bol bol yesin, oynasın.
Şüphesiz, biz, onun koruyucularıyız! dediler.
(Babaları):
Onu götürmeniz, muhakkak ki, beni, tasaya düşürür.
Siz, kendisinden gafil bulunurken, onu, kurt (gelip) yemesinden korkarım! dedi.
And olsun ki: bizim (güçlü) bir cemâat olmamıza rağmen, onu, kurt yerse, bu takdirde, biz de, hüsrana uğrayanlardan oluruz! dediler.
Nihayet, vaktâ ki, onu, götürdüler.
Onu, kuyunun dibine bırakmayı, kararlaştırdılar.
Biz de, kendisine (Yûsuf´a) and olsun ki: Sen, onlara, hiç farkında değillerken (bir gün), bu işlerini, haber vereceksin! diye Vahy ettik.
(Yûsuf´un kardeşleri) akşamleyin, ağlaya ağlaya Babalarına geldiler:
Ey Babamız! Hakikaten, biz gittik, yarış edecektik.
Yûsuf´u da, eşyamızın yanında bırakmıştık. (Bir de ne görelim!!!)
Onu, kurt, yemiş!
Biz, doğru söyleyenler olsak ta, (biliyoruz ki) Sen, bize inanıcı değilsin! dediler.
Bir de, üstüne yalancıktan bir kan (bulaştırılmış olan) gömleğini getirdiler.
(Yâkub):
Hayır! Nefisleriniz, sizi aldatıp (böyle büyük) bir işe sürüklemiş!
Artık, (bana düşen) güzel bir sabırdır.
Sizin şu anlatışınıza karşı, yardıma sığınılacak (ancak) Allâh´dır! dedi.
Bir yolcu kafilesi gelip Sakalarını (kuyu başına) yolladılar.
O da, kovasını, saldı.
ÂH Müjde! İşte, bir Civan! dedi.
Onu, bir ticaret malı gibi sakladılar.
Allah ise, ne yapacaklarını, pekâlâ bilici idi.
Onu, değersiz bir bahaya, bir kaç dirheme sattılar.
Onlar, bunun hakkında rağbetsiz idiler.
Onu, satın alan bir Mısırlı, karısına:
Bunun Makamını (katımızda) şerefli tut!
Umulur ki: bize yararı, olur, yahud, onu, evlad ediniriz! dedi.
İşte, Yûsuf´u, böylece (Mısır) arz(ın)da, yerleştirdik ve ona, rü´yânın tâbirini (yorumunu) öğrettik.
Allah, emrinde (hâkim ve) galibdir.
Fakat, insanların çoğu (bunu) bilmezler.
O, tam ergenlik çağına girince, kendisine hüküm ve ilim verdik.
İşte, iyi hareket eden insanları, biz, böyle mükâfatlandırırız.
Onun bulunduğu evdeki (kadın) onun nefsinden murad almak istedi.
Kapıları, sımsıkı kapadı ve:
Sana, söylüyorum: beri gel! dedi.
O ise:
Allah´a, sığınırım! Doğrusu, o (Mısır Azîz´i), benim Efendim´dir.
O, bana, güzel bir mevki vermiştir.
Hakikat, şudur ki: zâlimler, asla felah bulmaz! dedi.
O (kadın) ise, and olsun ki, ona, niyeti kurmuştu.
Eğer, Rabb´inin Burhanını, görmemiş olsaydı, (belki Yûsuf´da) onu, kasdetmiş gitmişti.
İşte, Biz, ondan fenalığı ve fuhşu, bertaraf edelim diye böyle (Burhan gönderdik). Çünkü, o, (tâatta) Ihlâsa erdirilmiş kullanmadandı.
İkisi de (Yûsuf, ondan kaçıp kurtulmak, kadın da, onu tutup bırakmamak için) kapıya doğru koştular.
O (kadın), bunu, gömleğini, arkasından (tutup) boylu boyunca yırttı. Kapının yanında (kadının) Efendisine rastgeldiler. (Suçunu kapatmak maksadiyle kadın, kocasına):
Zevcene, kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan, yahud acıklı bir azabdan başka ne olabilir dedi.
Yûsuf:
O, kendisi, benim nefsimden murad almak istedi! dedi.
Onun (kadının) yakınlarından bir şahid de, şehâdet etti ki:
Eğer, gömleği, önünden yırtıldı ise, (kadın) doğru söylemiştir, bu ise, yalancılardandır.
(Yok) eğer, gömleği, arkadan yırtıldı ise, (kadın) yalan söylemiştir.
Bu ise, doğru söyley idlerdendir." dedi.
Vaktâ ki (zevci, Yûsuf´un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu gördü ve:
Şüphesiz ki: bu, sizin (siz kadınların) fendinizdendir.
Çünki, sizin fendiniz, büyüktür.
Yûsuf! Sen, bundan (bu meseleyi söylemekten) vazgeç!
(Ey kadın!) Sen de, günahına istiğfar et! Çünkü, sen, gerçekten, günahkârlardan oldun! dedi.
Şehirdeki bir kısım kadınlar:
Azîz´in karısı, delikanlısının nefsinden murad almak istiyormuş! Sevgi, yüreğinin zarına işlemiş!
Görüyoruz ki: o, muhakkak, apaçık bir sapıklıktadır! dediler.
Vaktâ ki, (kadın) onların, gizliden gizliye yaptıkları dedikoduları, işitti.
Kendilerine (dâvetci) yolladı.
Onlar için (rahatça) yaslanacak bir yer (bir de, sofra) hazırladı.
Onlardan, her birine (etleri, meyvaları kesmek için) birer bıçak verdi.
(Yûsuf´a):
Çık karşılarına! dedi.
Şimdi, onlar, bunu görünce, kendisini, büyük bir varlık olarak tanıdılar. (Hayranlıklarından) ellerini, kestiler ve:
Sübhânâllâh! Bu, bir beşer değildir
Bu, çok şerefli bir Melek´ten başkası değildir! dediler.
(Kadın):
İşte, beni, kendisi hakkında ayıpladığınız, şu gördüğünüz (Zat)dır.
And ederim ki: onun nefsinden ben murad almak istedim de, o, nâmuskârlık gösterip redd et)di.
Yemin ederim ki: eğer, o, kendisine emredeceğimi, yapmazsa, her halde, Zindana atılacak ve her halde zillete uğrayacaklardan olacaktır!" dedi.
(Yûsuf):
"Ey Rabb´im! Zindan, bana, bunların davet edegeldikleri şey(i işlemek)den daha sevgilidir.
Eğer, Sen, bunların tuzaklarını, benden döndürmezsen (belki) onlara meyi eder, câhillerden olurum!" dedi.
Bunun üzerine, Rabb´i, onun duasını kabul etti, ve onların tuzaklarını, kendisinden savdı.
Çünkü, O, hakkıyle işitenin, her şeyi bilenin ta kendisidir.
Sonra, bütün o delilleri gördüklerinin ardından, mutlaka, onu, bir zamana kadar Zindana atmaları reyi onlara zahir oldu.
Onunla birlikte Zindana iki de, delikanlı girdi. Bunlardan birisi:
Ben, rü´yamda, kendimi şarap(üzüm) sıkıyor gördüm! dedi. Öbürü de:
Ben de, rü´yamda, kendimi, başımda ekmek götürüyor, kuşlarda, ondan (kek-meleyip) yiyor! gördüm.
Bize, bunun tabirini, haber ver.
Çünkü, biz, seni, iyilik edenlerden görüyoruz." dedi.
(Yûsuf):
Size, rızıklanacağınız bir taam gelecek oldu mu, ben, muhakkak, onun ne olduğunu, size daha gelmezden önce, haber veririm.
Bu, Rabb´imin, bana öğrettiği ilimlerdendir.
Çünkü, ben, Allah´a inanmaz bir kavmin dinini -ki, onlar, Âhireti inkâr edenlerin 2 kendisidirler- terk ettim.
Atalarım İbrahim´in, İshak´ın, Yâkub´un dinine uydum. Allah´a, her hangi bir şeyi ortak katmamız, bizim için (doğru) olmaz. Bu (Tevhid), bize ve insanlara, Allah´ın lütuf ve inâyetindendir. Fakat, insanların çoğu (buna) şükretmezler.
Ey zindan arkadaşlarım! Darma dağınık bir çok düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa, hepsine ve her şeye galib ve Kahhâr olan bir tek Allah mı
Sizin, onu bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları (kuru) adlardan başkası değildir.
Allah, bunlara, hiç bir Burhan indirmemiştir.
Hüküm, Allâh´dan başkasının değildir.
O, kendisinden gayrısına ibadet etmemenizi emreylemistir.
Dosdoğru din, işte, budur.
Fakat, insanların çoğu bilmezler.
Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyalarınızın yorumuna gelince):
Biriniz, Efendisine şarap içirecek, diğeri ise, asılıp tepesinden kuşlar, yiyecektir!
işte, hakkında fetva istemekte olduğunuz mesele (böylece) olup bitmiştir! dedi.
(Yûsuf), bu ikisinden kurtulacağını bildiği kimseye:
Beni, Efendinin yanında an! dedi.
Fakat, şeytan, Efendisine anmayı, ona, unutturdu da, (bu yüzden Yûsuf) daha nice yıllar, zindanda kaldı.
(Bir gün) Kral:
Ben, rü´yâmda yedi arık (inek)in yemekte olduğu yedi semiz inekle yedi yeşil oaşak ve diğer (yedi) kuru (başak) görüyorum!
Ey ileri gelenler (Kâhinler)! Eğer, rü´yâ, tâbir ediyorsanız, benim bu rü´yâmı da, nallediniz! dedi.
Onlar da:
"(Bunlar) karma karışık düşlerdir."
Biz, böyle düşlerin tabirini bilici (kimse)ler değiliz! dediler. (Zindandaki) iki (arkadaş)dan, kurtulanı, nice zaman sonra (Yûsuf´u) hatırladı da: Ben, size, onun tâbirini haber vereyim. Beni, hemen gönderiniz! dedi. (Zindana gidip):
Yûsuf! Ey çok doğru sözlü! Kendisini, yedi arık (inek) yemekte olan yedi semiz inekle yedi yeşil ve diğer (yedi) kuru başak hakkında bize bir fetva ver.
Ümid ederim ki: insanlara (isabetli cevabınızla) dönerim.
Belki (bu suretle) onlar, (Senin yüce kadrini) bilirler, (dedi)
(Yûsuf):
"Yedi yıl âdet veçhile ekin ekiniz.
Yiyeceğiniz az bir miktar hâriç olmak üzere, biçtiklerinizi, başağında bırakınız.
Sonra, bunun ardından yedi kurak (yıl) gelecek.
(Tohumluk için) saklayacağınız az bir miktar hariç olmak üzere, önceden biriktirdiklerinizi, yeyip götürecek.
Sonra, bunun ardından da, bir yıl gelecek ki, insanlar, o zaman, yağmura kavuşacak ve o zaman sıkıp sağacaklar!" dedi.
(Bunu duyan) Kral:
"Onu (Yûsuf´u) bana getiriniz!" dedi.
Bunun üzerine, ona Elçi gelince:
"Efendine dön de, ellerini kesen o kadınların zoru ne idi Kendisine sor
Şüphe yok ki, benim Rabb´im, onların fendini, hakkıyla bilicidir." dedi.
(Kral, o kadınları toplayıp):
Yûsuf´un nefsinden murad almak istediğiniz zaman, ne halde idiniz " diye sordu.
(Kadınlar):
Hâşâ! Allah için, biz, onun hakkında bir kötülük bilmiyoruz!" dediler.
Azîz´in karısı da:
"Şimdi, hak meydana çıktı.
Ben, onun nefsinden murad almak istedim.
O ise, seksiz, şüphesiz, doğru söyleyenlerdendir!" dedi.
(Elçi gelip de, Yûsuf´a bu kesin itirafı naklettikten sonra, o, dedi ki: benim) bu (itirafa lüzum görüşüm, Azîz´in) gıyabında kendisine hakîkaten hainlik yapmadığımı ve Allah´ın, hâinlerin hilesini, hiç şüphesiz, muvaffakiyete erdirmeyeceğini, onun da, bilmesi içindi.
(Bununla beraber) ben, nefsimi, tebrie etmem.
Çünkü, nefis, muhakkak ki, olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir.
Meğer ki, Rabb´imin esirgemiş bulunduğu (bir nefis) ola.
Zira, Rabb´im, çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.
Kral:
"Getiriniz onu, bana!
Onu, kendime hâs bir (Müsteşar) edineyim!" dedi.
Onunla konuşunca da:
Sen, bugünfden itibaren) bizim katımızda mühim bir mevkii sahibisin! Emin (bir -rıüsteşar)sın! dedi.
(Yûsuf):
Beni, memleketin hazineleri üzerine (Memur) et!
Çünkü, ben, onları, iyice korumaya muktedir ve (bütün tasarruf şekillerine) vâkı-´tm! dedi.
İşte, o yerde Yûsuf´a, böyle bir kudret (ve şeref) verdik. O, neresini, isterse, orada, konaklardı.
Biz, rahmetimizi, kimi dilersek, ona nasîb ederiz. İyi hareket edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz.
İman edip te, takvada devam edenlere hâs olan Âhiret mükâfatı ise, daha hayırlıdır.
Yûsuf´un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. (Yûsuf) onları, hemen tanıdı. Onlar ise, bunu, tanımıyorlardı. Vaktâ ki, (Yûsuf), onların (zahire) yüklerini hazırladı. Bana, baba bir erkek kardeşinizi de, getiriniz. Görmüyor musunuz (size) tam ölçek veriyorum. Ben misafirperverlerin (Konukseverlerin) hayırlısıyım.
Eğer, onu, bana getirmezseniz, artık, benim yanımda, size hiç bir kile yok! (boşuna) bana yaklaşmayınız! dedi.
Onu, Babasından istemeye çalışırız ve her halde (bunu) yaparız, dediler. (Yûsuf) uşaklarına:
Onların sermayelerini[85] yüklerinin içine koyuveriniz. Olur ki, ailelerine döndükleri zaman, bunun, farkına varırlar da, belki, yine (buraya) dönerler! demişti.
Bu suretle Babalarına döndükleri zaman: "Ey Babamız! Bizden, ölçek, men olundu.
Bu sefer, kardeşimizi de, bizimle birlikte yolla da, ölçek alalım.
Biz, her halde, onu, muhafaza edicileriz!" dediler.
(Yâkub):
"Ben, size, onu inanırmıyım
Meğer ki, bundan önce, kardeşi (Yûsuf´u) inandığım gibi ola.
Allah, en hayırlı koruyucudur.
O, Esirgeyicilerin de, Esirgeyiçişidir!" dedi.
Meta´larını (zahire yüklerini) açtıkları zaman, sermayelerini, kendilerine geri gönderilmiş buldular.
Ey Babamız! Daha ne istiyoruz İşte, sermayemiz de, bize iade edilmiş!
(Biz, onunla tekrar) ailemize zahire getiririz.
Kardeşimizi, koruruz. Bir deve yükü zahire de, artırırız.
Bu seferki aldığımız, az bir ölçektir. (Bize yetmez!) dediler.
(Yâkub):
"Etrafınız kuşatılmadıkça (çaresiz kalmadıkça) onu, bana, her halde getireceğinize dâir Allah´dan bana sağlam bir taahhüd verilinceye kadar, onu sizinle birlikte, kabil değil, gönderemem!" dedi.
Artık, Babalarına te´minatlarını verince, o da:
Allah, benim ve sizin bu dileklerimize Vekil (şâhid olsun!) dedi.
(Hareketleri esnasında da):
"Oğullarım! (Mısıra) Hepiniz, bir kapıdan girmeyiniz!
Ayrı ayrı kapılardan giriniz.
(Bununla beraber, bu sözümle) Allâh(ın kazâsın)dan hiç bir şeyi üzerinizden gi-deremem!
Hüküm, Allâh´dan başkasının değildir.
Ben, ancak, Ona güvenip dayandım.
Tevekkül edenler de, yalnız Ona güvenip dayanmalıdır!" dedi.
Vaktâ ki, onlar, (Mısır´a) babalarının, kendilerine emrettiği veçhile, girdiler.
Bu, Allah´ın (Kazasından) hiç bir şeyi, onların üzerinden gideremedi.
Sâdece, Yâkub´un nefsindeki dileği, meydana çıkarmış oldu.
Şüphe yok ki, (Yâkub), kendisini (Vahy ile) öğrettiğimiz için, bir ilim sahibi idi.
Ancak, insanların bir çoğu (Kader´in Sırrını) bilmezler.
(Kardeşler) Yûsuf´un huzuruna girince, o, kardeşini, kendi yanına aldı.[86] (Ona):
Ben, senin kardeşinim. Onların (geçmişte bizlere) yapmış olduklarına tasalanma! dedi.
Vaktâ ki, (Yûsuf) onların (zahire) yüklerini hazırladı.
Su kabını, öz kardeşinin yükü içine koydu.
Sonra, bir Münâdî, arkalarından şöyle bağırdı:
Ey Kafile! (Durunuz!) Siz, seksiz, şüphesiz hırsızlarsınız!
(Yâkub´un oğulları) onlara, dönerek:
Ne kaybettiniz (Ne arıyorsunuz ) diye sordular.
Kralın su kabını, kaybettik, dediler.
Onu, getirene, bir deve yükü (bahşiş) var! Ben de, buna, kefilim!
(Yâkub´un oğulları):
Allah! Allah! (bizim hüviyetimizi, ahlâkımızı) siz de, öğrenmişsinizdir.
Biz, bu yere, and olsun ki, fesad çıkarmak için gelmedik.
Biz, hırsız kimseler de, değiliz! dediler.
Şimdi, yalancı olursanız (çalanın) cezası, nedir dediler.
Onun cezası: yükünde (hırsızlık mal) bulunan kimsenin kendisidir.
İşte, o kimse, bunun cezasıdır.
Biz (memleketimizde) zâlimleri (hırsızları) böyle cezalandırırız! dediler.
Bunun üzerine (Yûsuf), kardeşinin kabından evvel, onların kablarını (aramağa) başladı.
Nihayet, onu, kardeşinin kabından çıkardı.
İşte, biz, Yûsuf için, böyle bir tedbir kullandık.
Yoksa, o, Kralın dinine göre: kardeşi (esir olarak) tutabilecek değildi.
Meğer ki, Allâhın iradesi ola.
Biz, kimi dilersek, onu, nice derecelerle yükseltiriz.
Her ilim sahibinin üstünde, daha iyi bilen vardır.
(Yâkub´un oğulları):
Eğer, o, çalmış bulunuyorsa, onun, bundan önce, bir kardeşi de, çalmıştı! Dediler.[87]
O vakit, Yûsuf, bu (sözü) içine gizledi. Bu(nun hakikatini) onlara açıklamadı.
(Kendi kendine):
Sizin durumunuz, daha kötüdür.
Allah, sizin anlatmakta olduğunuzun mâhiyetini, çok iyi bilendir! dedi.
(Yâkub´un oğulları):
Ey Azız!´ Gerçekten, bunun, çok ihtiyar bir Babası var.
Binâenaleyh, onun yerine, (bizden) birimizi, alıkoy!
Seni, muhakkak, iyilik edenlerden görüyoruz! dediler.
(Yûsuf):
"Eşyamızı, nezdinde bulduğumuz kimseden başkasını yakalamamızdan Allah´a sığınırız.
Çünkü, o takdirde, elbette zâlimler olmuş oluruz!" dedi.
Vaktâ ki, ondan ümidlerini kestiler, fısıldaşarak bir tarafa çekildiler.
Büyükleri:
"Babanızın, sizden, Allah adıyla teminat almış olduğunu, daha önce de, Yûsuf hakkında kusur işlediğinizi bitmediniz mi
Artık, ben, ya Babam, bana izin verinceye, yahud benim için Allah hükmedin-ceye kadar, buradan katiyen ayrılmam!
O, hâkimlerin hayırlısıdır!
Siz, dönünüz, Babanıza da,
Ey Babamız! Oğlun, inan ki, hırsızlık etti.
Biz, bildiğimizden başkasına şâhidlik yapmadık.
Gayb´ın bekçileri de, değildik.
(İstersen) içinde bulunduğumuz (ve döndüğümüz) şehir (Mısır halkına) da, aralarında geldiğimiz kervana da sor!
Biz, seksiz, şüphesiz doğru söyley idleriz! deyiniz!" dedi.
(´.´)
(Bunun üzerine, Yâkub):
"Hayır! Sizi, nefisleriniz aldatıp (böyle büyük) bir işe sürüklemiş.
Artık (bana düşen), güzel bir sabırdır.
Allah´ın, onların hepsini birden bana getirmesi, yakın bir ümiddir.
Gerçek, şudur ki: her şeyi bilen, yegâne hüküm (ve hikmet) sahibi olan ancak Odur!" dedi.
Onlardan yüz çevirdi ve:
Ey Yûsuf´un üstünde (titreyen) tasam! (Gel, şimdi tam gelmen zamanıdır!) dedi /e hüzün ve kederinden, gözlerine ak düştü.
(Bununla beraber) O, artık, gamını, tamamen yutmakta idi. Sen, dediler, hâlâ, Yûsuf´u, anıp duruyorsun.
And olsun ki; sonunda, ya kederinden hastalanıp eriyeceksin, ya da, helake uğrayanlardan olacaksın!
(Yâkub da):
"Ben, taşan kederimi, mahzurluğumu, yalnız Allah´a şikâyet ediyorum!
Ben, sizin bilemeyeceğiniz nice şeyleri de -Allah tarafından- biliyorum!
Oğullarım! Gidiniz! Yûsuf´la kardeşinden (bütün duygularınızla) bir haber araş-
nrınız!
Allah´ın rahmetinden de, ümidinizi kesmeyiniz!
Çünkü, gerçek şudur ki: kâfirler güruhundan başkası, Allah´ın rahmetinden ümidini kesmez!" dedi.
Bunun üzerine (Yâkub´un oğulları, tekrar Mısır´a gidip Yûsuf´un) huzuruna çıktıkları zaman:
"Ey Aziz! Bizi de, ailemizi de, darlık bastı.
Pek ehemmiyetsiz bir sermaye ile geldik.
Bize, yine, tam ölçek ver!
Hakkımızda, ayrıca lütufkârlık ta, et!
Çünkü, Allah, lütuf kârları, mükâfatlandırır!" dediler.
(Yûsuf):
"Siz (henüz) cahil kimseler iken, Yûsuf´a ve kardeşine neler yaptığınızı, biliyor musunuz " dedi.
(Kardeşleri):
"Âââ! dediler, Sen´misin gerçekten, Yûsüf´musun Sen !"
Oda:
"Ben, dedi, Yûsuf´um bu da, kardeşim!
Allah, bize, (selâmet ve kerametle) lütfetti.
Çünkü, hakikat şu ki, kim, (Allah´dan) korkar, (belâlara) katlanırsa, her halde, Allah, iyi bereket edenlerin mükâfatını, zayi etmez."
(Kardeşleri):
"Allah´a yemin ederiz ki: Allah, Seni, gerçekten, bizden üstün kılmıştır.
Biz, doğrusu, (sana yaptığımız hareketlerde) suçlu idik!" dediler.
(Yûsuf) de:
"Size, bu gün, hiç bir başa kakma ve ayıplama yok!
Sizi, Allah, yarlıgasın!
O, Esirgeyicilerden daha Esirgeyicidir!
Şu benim gömleğimi, götürünüz de, onu, Babamın yüzüne koyunuz. İyice görür (hale) gelir.
Bütün ailenizi de, bana, getiriniz!" dedi. Vaktâ ki, kafile, (Mısırdan) ayrıldı, (Öteden) Babaları (Yâkub):
"Bana, bunak demezseniz, inanınız ki: (şimdi) Yûsuf´un kokusunu, duyuyorum!" dedi.[88]
(Yanındakiler):
"Allah´a yemin ederiz ki: Sen, hâlâ, eski yanılgında (ber devâm)sın" dediler.
Fakat, müjdeci gelip te, onu, (Yâkub´un) yüzüne koyduğu, o da, derhal (yeni baştan) görür bir hale geldiği zaman;
"Ben, size, bilmediğiniz şeyleri -Allâh´dan- muhakkak, biliyorumdur! demedim mi " dedi.
(Mısırdan gelen oğulları):
"Ey Babamız! Bizim için (günahlarımıza) istiğfar ediver. Biz, hakîkaten, suçlular idik " dediler. (Yâkub):
"Sizin için, Rabb´ime, sonra, istiğfar ederim. Hakîkat, şu ki: O, çok yarlıgayıcı, çok Esirgeyicidir!" dedi. [89]
Yâkub Aleyhisselâmla Bütün Ev Halkının Mısır´a Gelişi:
Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşlerine:
"Bütün Ev halkınızı da, bana, getiriniz!" deyip[90] bir takım teçhizatla iki yüz sinek devesi gönderdi. [91]
Yâkub Aleyhisselâm; yetmiş[92] veya yetmiş iki[93], ya da, seksen üç[94] nü-fusluk ev halkıyla birlikte[95]´, Mısır´a yaklaştıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, Mısır´ın Büyük Kralı ile konuştu.
Dört bin askerin başında ve Mısırlılardan bir çok süvariler de, yanında bulun-auğu halde[96], şehrin dışında Yâkub Aleyhisselâmı, karşıladı.´[97]
Yâkub Aleyhisselâm, oğlu Yehûza´ya dayanarak yaya yürümekte idi.
Yâkub Aleyhisselâm; askerler ve süvarilerle halkın başında, Yûsuf Aleyhisse-âmın geldiğini görünce:
"Ey Yehûza! Bu, Mısırın Büyük Firavunu mu " diye sordu.
Yehûza:
"Hayır! Bu, oğlun Yûsüf´dur!" dedi.
Baba, oğul, birbirlerine yaklaştıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, Ona, selâm vermek istedi ve Yâkub Aleyhisselâm, buna daha lâyık ve müstahık idiyse de,
"Selâm olsun sana ey hüzün ve tasaları gideren!" diye kendisi, önce, ona, selâm verdi. [98]
Yâkub Aleyhisselâm, Mısır´a gelip kral´a dua edince, yüce Allah Mısır´daki kıtlığın kalanını da, kaldırdı. [99]
Yûsuf Aleyhisselâmın Rüyasının Gerçekleşmesi:
Yüce Allah; Yûsuf Aleyhisselâmın rü´yâsının nasıl gerçekleştiğini de, şöyle açıklar:
"Sonra, vaktâ ki, onlar (Yûsuf´un) nezdine girdiler. O, Babasını ve Anasını, kucakladı. (Yanına aldı) ve: inşâallâh, hepiniz, emîn emîn Mısır´da sakin olunuz! dedi. Babasını ve Anasını, Tahtının üstüne çıkartıp oturttu.
Hepsi, onun için secde ettiler.[100]
(Yûsuf):
Ey Babam! dedi, işte, bu, evvelce gördüğüm rü´yânın gerçekleşmesidir.
Gerçekten, Rabb´im, onu, doğru çıkardı. Bana, iyilik etti.
Çünkü, beni, zindandan çıkardı.
Şeytan, benimle kardeşlerimizin arasını bozduktan sonra da, O, sizi, çölden getirdi.
Şüphesiz ki, Rabb´im, dilediği şeyleri, çok güzel, çok ince tedbir edendir.
Hakkıyle bilen, tam hikmet sahibi olan O´dur.
Yâ Rab! Sen, bana mülk(ü saltanat) ve sözlerin te´vîlinden bir ilim verdin.
Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, Âhirette de, benim Yâr´im, Sensin!
Benim canımı, Müslüman olarak al!
Beni, Sâlihler´e kat! [101]
Yâkub Aleyhisselâmın Suçlu Oğulları İçin İstiğfar Edişi:
Yüce Allah; Yâkub Aleyhisselâmın ev halkını Mısır´da topladığı zaman, suçlu oğulları, birbirlerine:
"Şeyh Yâkub´a ve Yûsuf´a, neler yaptığınızı, biliyorsunuz değil mi " diye sorup,
"Evet! dediler, eğer, onlar, sizin suçlarınızı, bağışlarlarsa, Rabb´inizle olan durumunuz nasıl olacak
İşinizin doğrulması, düzelmesi, Şeyh´e gitmenizdir!" dediler.
Yâkub Aleyhisselâmın yanına varıp önüne oturdular.
Yûsuf Aleyhisselâm da, Babasının yanında oturuyordu.
"Ey Babamız! Biz, sana, şimdiye kadar gelmediğimiz bir iş hakkında geldik.
Başımıza, şimdiye kadar bir benzeri daha gelmeyen bir iş geldi!
Peygamberler, halkın en merhametlisidirler!" dediler.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Ey oğulcuklarım! Ne var başınızda " diye sordu.
"Bizim tarafımızdan sana ve kardeşimiz Yûsüf´e karşı yapılmış olanları, biliyorsun değil mi " dediler.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Evet! Biliyorum!" dedi. "Sizler, bizi affettiniz değil mi " dediler. Yâkub Aleyhisselâmla Yûsuf Aleyhisselâm: "Evet!" dediler.
"Eğer, Yüce Allah, bizleri, affetmeyecek olursa, sizin, bizleri affetmeniz, bizi Allah´ın azabından kurtarmaz!" dediler.
Yâkub Aleyhisselâm:
"Ey oğulcuklarım! Benden, ne yapmamı istiyorsunuz " diye sordu.
"Bizim için, Allah´a dua etmeni, Allah tarafından vahiy geldiği zaman, bizi, af-´etmesini, kendisinden dilemeni, istiyoruz.
Eğer, dileğin kabul edilir de, hepimiz affedilirsek, gözlerimiz aydın ve kalbleri-miz mutmain ve müsterih olacaktır.
Aksi takdirde, bizim için dünyada ebediyen göz aydınlığı ve sevinç olmayacaktır!" dediler.
Bunun üzerine, Yâkub Aleyhisselâm, ayağa kalkıp kıbleye yöneldi.
Yûsuf Aleyhisselâm da, Onun arkasında ayakta durdu.
Kardeşlerin hepsi de, zelil ve huşulu olarak ikisinin arkasında ayakta durdular.
Yâkub Aleyhisselâm, dua etti.
Yûsuf Aleyhisselâm da, âmîn! dedi.
Uzun yıllardan sonra, Yâkub Aleyhisselâmın vefatına yakın, Cebrail Aleyhisselâm gelip oğulları hakkındaki duasının kabul edildiğini, onların, yaptıkları şey-terden affedildiklerini müjdeledi.[102]
Yâkub Aleyhisselâmın Çocuklarına Vasiyeti Ve Vefatı:
Yâkub Aleyhisselâm; bütün ev halkıyla birlikte Mısır´a geldikten sonra, Yûsuf Aleyhisselâmın yanında on yedi yıl oturdu.[103]
Yâkub Aleyhisselâm, ölüm döşeğine düşünce, oğullarına:
"Benden (vefatımdan) sonra, neye ibadet edeceksiniz " diye sorduğu zaman:
"Senin İlâhına ve Babaların İbrahim´in, İsmail´in, İshak´ın bir tek İlâh olan Allah´ına ibadet edeceğiz! Biz, Ona teslim olmuş (Müslüman)larız!" dediler.[104]
"Ey oğullarım! Allah, sizin için (İslâm) dini(ni) beğenip seçti.
O halde, siz de, ancak, Müslümanlar olarak can veriniz!" (dedi).[105]
Yâkub Aleyhisselâm, vefat edeceği sırada, bütün oğulları ve oğullarının oğulları toplandı.
Yâkub Aleyhisselâm, onlara bereket duası yaptı. Onlardan her birisi için birer söz söyledi.
Kılıcını ve yay´ını, Yûsuf Aleyhisselâma verdi. [106]
Cesedinin götürülüp Babası ishak Aleyhisselâmın kabirinin yanına gömülmesini, ona vasiyet etti. [107]
Yâkub Aleyhisselâm, yüz kırk yedi yaşında vefat etti. [108] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun!
Mısır halkı, ona, yetmiş gün ağladılar. [109]
Yûsuf Aleyhisselâm, doktorlara emretti: Babasının cesedini, güzel koku ile ko-kuladılar.
Cesed, kırk gün, koku içinde bekletildi. [110]
Yûsuf Aleyhisselâm, Babasının, saç´dan tâbut´a konulan[111] cesedini, ev halkının yanına gömmeğe gitmek üzere, Mısır Kralından izin istedi. İzin verilince´[112], yanında, askerler, kardeşleri ve Mısırlıların büyükleri olduğu halde, gitti. [113] Hab-run´a vardı. [114]
Ays b. İshak Amca´nın vefatı da, o güne rastladığı için, bir anneden ikiz olarak doğdukları gibi, Yâkub Aleyhisselâmla Ays b. İshak Aleyhisselâm, aynı günde bir kabre de, birlikte gömüldüler. [115]
Yûsuf Aleyhisselâma, orada, yedi gün baş sağlığı dilendikten sonra yurdlarına döndüler.
Yûsuf Aleyhisselâmın kardeşleri de, Babasından dolayı, Yûsuf Aleyhisselâma taziyede bulundular. [116]
Yâkub Aleyhisselâmın defninden boşaldıktan sonra, Yûsuf Aleyhisselâm: "Benimle birlikte Mısır´a dönünüz!" deyince, kardeşleri, korktular. "Babamız, sana, bizim suçumuzu, bağışlamanı, tavsiye etmişti ya! " dediler. Yûsuf Aleyhisselâm:
"Siz, benden korkmayınız!
Çünkü, ben, Allâh´dan korkan bir kimseyim!" dedi.
Bunun üzerine, kalbleri rahatlaşan kardeşleri, Mısıra döndüler ve orada oturdular. [117]
Yûsuf Aleyhisselâmın Mâliye Vezirliği:
Yûsuf Aleyhisselâm, Mısır´a on yedi yaşında gelmişti.
Mısır Azîz´inin evinde on üç yıl kaldı.
Otuz yaşında bulunduğu sırada, Mâliye Vezîri oldu. [118]
Yûsuf Aleyhisselâm, Mısır´da vazifesini, adaletle yerine gteirdiği için, kadın erkek... herkesin sevgisini kazandı. [119]
Kendisi, kıtlık günlerinde, doyasıya yemek yemezdi. [120]
"Yer yüzünün hazineleri elinde iken, ne için aç duruyor, karnını doyuramıyorsun " denildiği zaman:
"Tok olursam, [121] açları, unuturum diye korkarım" derdi. [122]
Yûsuf Aleyhisselâm; Kralın aşçısına, Krala, geceli gündüzlü bir günde öğle vaktinde bir kere yemek vermesini emretti.
Bununla da, Kral´m, açlığı tadıp açları, unutmamasını ve muhtaçlara ihsanda bulunmasını sağlamak istedi.
Aşçı, böyle yaptı.
Artık, Kralların, yemeklerinin, gün ortasında verilmesi âdet oldu. [123]
Yûsuf Aleyhisselâmın Kıtlık Yıllarında Halkı Hükümete Besleten Bir Uygulaması:
Gelen ilk kuraklık ve kıtlık yılı, bolluk yıllarında hazırlanan her şeyi silip süpürüp yok etti.
Mısır halkı, bu ilk yılda, bütün altun ve gümüşlerini verip Yûsuf Aleyhisselâm´-dan, yiyecek satın aldılar.
Mısır´da ne bir dirhem, ne de, bir dinar kaldı. Hepsini, böylece, Devlet aldı.
Halk, ikinci yılda, bütün zinet eşyalarını, takımlarını verip Devletten, yiyecek satın aldıiar.
Halkın elinde bir şey kalmadı.
Halk, üçüncü yılda, büyük küçük baş hayvanlarını verip Devletten yiyecek satın aldılar.
Dördüncü yılda, halk, bütün erkek, kadın kölelerini verip Devletten, yiyecek satın aldılar.
Halkın elinden alınmadık ne bir erkek, ne de, bir köle kadın kaldı.
Beşinci yılda, halk, arazi, akar ve evlerini verip Devletten, yiyecek satın aldılar.
Halkın elinde hiç bir mülk kalmadı.
Altıncı yılda, halk, çocuklarını verip Devletten, buğday veya arpa satın alır oldular.
Hiç bir kimsenin köle olmadık ne oğlan, ne de, kız çocuğu kalmadı. Yedinci yılda, halk canlarını, Devlete satıp Devletten, yiyecek satın aldılar. Mısır´da Kralın eline geçmeyen ne bir hür, ne de, erkek veya kadın köle kaldı.
Bundan sonra, Yûsuf Aleyhisselâm, bu icrâatını, nasıl bulduğunu sorup takdir ve tasvip ile karşıladığını söyleyen Mısır Kralı Firavun Reyyan´a:
"Ben, Allah´ı ve Seni şâhid tutarım ki: Bütün Mısır halkını âzâd ettim ve kendilerine, mülklerini, akarlarını, kölelerini ve oğullarını geri verdim!" dedi.
Halk, Yûsuf Aleyhisselâmın bu işinden hayretlere düştüler:
"Vallahi, biz, bundan daha şanlı ve daha büyük bir Vezîr görmedik! dediler. [124]
Yûsuf Aleyhisselâmın Evlenmesi Ve Doğan Çocukları:
Mısır Kralı; Yûsuf Aleyhisselâmı, ölen Vezîr´in karısı Rail[125] ile evlendirdi. Yûsuf Aleyhisselâm, Râil´e:
"Senin, vaktiyle benden istemiş olduğun şeyden, böylesi, daha hayırlı değil midir " dedi.
Râil:
"Ey dost! Sen, beni, kınama!
Gördüğün gibi, ben, devlet ve dünya nimetleri içinde yaşayan güzel bir kadın idim.
Efendimin ise, kadınlarla teması yoktu.
Allah, seni de, olduğun gibi, güzel suret ve heyette yaratmıştı. Gördüğün gibi, nefsim, bana, galebe çalmıştı!" dedi. Yûsuf Aleyhisselâmın, Râil´i, bakire bulduğu da, söylenir.
Yûsuf Aleyhisselâmın, Râil´den, Efrâim ve Mîşa´ adındaki oğulları doğ-muştur. [126] Efrâim; Yûşa´ b. Nün, b. Efrâim Aleyhisselâmın dedesidir.
Mîşa´ın da, Mûsâ adında bir oğlu olup kendisi, Mûsâ b. İmran Aleyhisseiâm-dan önce Peygamber olmuştu.
Tevrat Ehli ise, Hızır Aleyhisselâmı arayan Mûsâ b. İmran Aleyhisselâmın, bu, Mûsâ b. Mîşa´ olduğunu zan ve iddia etmekle[127], ağır bir yanılgıya düşmüşler, yalan söylemişlerdir. [128]
Yûsuf Aleyhisselâmın Peygamberliği Ve Bazı Faziletleri:
Yûsuf Aleyhisselâm; daha on yedi yaşında bulunduğu ve kuyuya bırakıldığı sırada[129], İlâhî Vahy´e mazhar kılınmış[130], Rabb´i tarafından beğenilip seçil-miş[131], tâatta ihlâsa erdirilmiş kullardan1[132] bir Peygamberdi[133].
Amr b. Imlak, b. Lavez, b. Sâm soyundan gelen Mısır kralı İkinci Firavun[134]´ Reyyan b. Velîd´i, Allah´a imana davet edip iman ettirmişti.
Onun ölümünden sonra, yerine aynı soydan gelen Kabus b. Musab b. Muâvi-ye´yi de, imana davet etmiş ise de, ona, kabul ettirememişti[135]
Kendisi, kâfir[136] ve zorba idi. [137]
Yûsuf Aleyhisselâm, Kral´a ve ileri gelenlerine apaçık burhanlar getirdiği halde, onlar, onun getirdiği şeyler hakkında hep şüphe edip durdular.
Hattâ, Yûsuf Aleyhisselâm, vefat edince de:
"Bundan sonra, Allah, asla Peygamber göndermez!" dediler.
Allah, haddi aşan şüpheci kimseleri, işte, böyle şaşırtır. [138]
Yûsuf Aleyhisselâmın Vefatı:
Yûsuf Aleyhisselâm; Babası Yâkub Aleyhisselâmın vefatından sonra, yirmi üç yıl daha yaşadı.[139]
Yûsuf Aleyhisselâm; vefatı yaklaştığı sırada, İsrail oğulları kavminden seksen erkeği yanına topladı.
Onlara; ecelinin geldiğini, yakında vefat edeceğini, Kıbtîlerden tanrılık iddiasında bulunacak bir zorbanın kral olup İsrail oğullarının doğan erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını, bırakacağını ve İsrail oğullarına işkencenin en kötüsünü tattıracağını, saltanatının, uzun müddet süreceğini, sonra, İsrail oğullarından La-vi b. Yâkub´un oğullarından Mûsâ b. İmran adında, uzun boylu, kıvırcık saçlı, esmer tenli bir zat çıkacağını, Yüce Allah´ın, onun eliyle İsrail oğullarını, Kıbtî Fira-vun´un elinden kurtaracağını haber verdi.[140]
Mısırdan çıkıp giderlerken, cesedini, Babalarının yanına gömülmek üzere, yanlarında götürmelerini vasiyet[141], kardeşi Yehuza´yı da, İsrail oğullarının üzerine Halîfe tayin etti. [142]
Yûsuf Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, yüz yirmi yaşında idi. [143] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun!
Yûsuf Aleyhisselâmın cesedi, kokulanıp mermer bir tabut içine konuldu. [144] Nil nehrinin kenarına gömüldü. [145]
Üzerine, su salınıp kabir, su altında, bırakıldı. [146]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Yûsuf Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması:
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâm-la birlikte üçüncü kat göğe yükseldiler.
Cebrail Aleyhisselâm, göğün kapısını çaldı, göğün bekçisine:
"Aç!" dedi.
"Sen, kimsin " denildi.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Cebrail´im!" dedi.
"Yanında kimse var mı " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi.
"O (Mîrac için) gönderildi mi " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Gönderildi!" dedi.
Kapı, açılınca, kendisine, güzelliğin yarısı verilmiş olan Yûsuf Aleyhisselâmla karşı-
laştılar. [147]
Peygamberimiz Aleyhisselâm:
"Ey Cebrail! Kim bu " diye sordu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu, senin kardeşin Yûsuf b. Yâkub (Aleyhisselâm)dır. [148]
Selâm ver ona!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, selâm verdi.
O da, Peygamberimiz Aleyhisselâma mukabele ettikten sonra:
"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dedi.
Hz Eyyub Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Eyyûb Aleyhisselâmın Soyu:
Eyyûb b. Mûs[1], b. Ra´vil[2], veya Razıh[3] veya Rizah[4] veya Zirah[5], b. Ays b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmlardır. [6]
Eyyûb Aleyhisselâmın annesi, Lut Aleyhisselâmın kızı idi[7]
Eyyûb Aleyhisselâmın babası Mûs; Nemrud´un, İbrahim Aleyhisselâmı ateşi atıp yakmak istediği gün, İbrahim Aleyhisselâma iman edenlerdendi.[8]
Eyyûb Aleyhisselâm, Yâkub Aleyhisselâmın zamanında idi. [9] ve Onun Leyyı adındaki kızı ile de, evlenmişti. [10]
Eyyûb Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Eyyûb Aleyhisselâm; uzun boylu, kıvırcık saçlı[11], güzel[12], büyük[13] gözlü, büyük başlı[14], geniş göğüslü, kalın kollu, kalın bacaklı, kısa boyunlu idi. [15]
Eyyûb Aleyhisselâmın Yurdu, Serveti Ve Oğulları:
Eyyûb Aleyhisselâmın yurdu: Şam´ın Dımaşk ile Câbiye arasındaki Ürdün beldelerinden olan[16] Beseniye nahiyesi idi. [17]
Şam´ın Beseniye köyünün doğu ve batısı arasında bulunan her şeyi[18], dağları, ovaları[19], içindekilerle birlikte[20] deve, sığır, davar, at, merkep, her cins mal[21], Eyyûb Aleyhisselâma âitti. [22]
Kendisinin, o köyde, çobanları ile birlikte, bin koyunu,
Beş yüz öküzü,
Her öküzün, birer sürücüsü köle,
Her kölenin de, karısı, çocukları, malları,
Her öküzün, çift âletini taşıyan dişi merkebi,
Her merkebin, iki, üç, dört, beş ve daha fazla sıpası bulunmakta idi. [23]
Yüce Allah, ona, erkek, kadın bir çok ev halkı da, ihsan etmişti. [24]
On üç erkek evlâdı vardı. [25]
Eyyûb Aleyhisselâmın Peygamberliği Ve Bazı Faziletleri:
Eyyûb Aleyhisselâm; İbrahim, İsmail, İshak, Yâkub, Esbat ve İsâ Aleyhisselâm-lar gibi, İlâhî Vahy´e mazhar olmuş[26], Yüce Allah tarafından seçilip ona da, Peygamberlik verilmişti. [27]
Kendisine Peygamberlik verilişi, Yâkub Aleyhisselâmın zamanında idi. [28] Eyyûb Aleyhisselâmın dini, İbrahim Aleyhisselâmın Tevhid dini idi. [29]
Eyyûb Aleyhisselâmın Şerîatı: Yüce Allanın Birliğine iman ve insanlar arasını düzeltmekti. [30]
Dâvud Aleyhisselâma göre: Eyyûb Aleyhisselâm: insanların, en halîm ve uslusu, insanların, en sabırlısı ve öfkelerini, en çok yeneni idi. [31]
Eyyûb Aleyhisselâm; yoksullar, züğürtler için, çok merhametli idi.
Yetimlere, dullara bakar, konukları, ağırlar, bunları da, Allah´ın, kendisine vermiş olduğu nimetlerin şükrânesi olarak yapardı. [32]
Eyyûb Aleyhisselâm, konuksuz, gecelemez, yoksul bulundurmadıkça, yemek yemez[33], açların karınlarını doyurmadıkça, kendi karnını doyurmaz, çıplakları, giydirmedikçe, kendisi, giyinmezdi. [34] Dulları, giydirir, kuşatırdı. [35]
Eyyûb Aleyhisselâmın İbtilâya[36] Uğrayışı:
Eyyûb Aleyhisselâmın ibtilâya uğramasına türlü sebepler gösterilir.
Bu cümleden olmak üzere: Beseniye halkı, zorbalardan bir zorba olan ve halka zulmeden krallarının huzuruna varıp onunla konuştukları ve kendisine, ağır sözler söyledikleri halde, Eyyûb Aleyhisselâmın -ekinleri, hakkında- ondan çekinerek, konuşmasında yumuşak davrandığı, Mârufu, emretmediği, işlediği zulüm hakkında, zâlimi, uyarmadığı rivayet edilir. [37]
Şam toprağında kuraklık, kıtlık olup ta, Mısır Kralı Firavun: "Bize gel! Bizim yanımızda, senin için, bolluk, genişlik vardır!" diye yazı gönderince, Eyyûb Aleyhisselâm; çoluk çocukları, atları, küçük büyük baş hayvanları ile birlikte kalkıp Mısır´a gider. [38]
Firavun, onlara, yiyecekler, elbiseler[39] ve yerler ayırıp verir. [40]
Eyyûb Aleyhisselâm, Firavun´un yanında bulunduğu sırada, Şuayb Aleyhisselâm gelip içeri girer ve:
"Ey Firavun! Gök halkı, yer halkı, denizler ve dağlar halkı, kızınca, Allah´ın da, gazaba geleceğinden korkmaz mısın " der.
Eyyûb Aleyhisselâm ise, susar, konuşmaz. [41]
Eyyûb ve Şuayb Aleyhisselâmlar, Firavun´un yanından çıkınca, Yüce Allah, Eyyûb Âleyhisselâma:
"Ey Eyyûb! Sen, Firavun´un ülkesine gittiğin için, sustun[42]
İbtilâ´ya hazırlan!" diye Vahy eder.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Ben, yetim´in geçimini, üzerime almadım mı
Garîb´i, barındırmadım mı
Ac´ı, doyurmadım mı
Dul´a, yardımcı olmağa çalışmadım mı " der.
O sırada; içinden, on binlerce yıldırımlar, korkunç gök gürlemeleri duyulan bir bulut geçer ve bulutun içinden:
"Ey Eyyûb! Bunu, sana yaptıran kim´di " denilir.
Eyyûb Aleyhisselâm; hemen, bir avuç toprak alıp başının üzerine koyarak:
"Sen´din yâ Rab!" der.
Yüce Allah, ona:
"İbtilâya hazırlan!" diye Vahy eder. [43]
Bunun üzerine, Eyyûb Aleyhisselâmın bütün serveti yok olur. [44]
Üzerlerine, ev yıkılıp bütün oğulları, ölür! [45]
Fakat, o, bunlara rağmen, hep Yüce Allah´a hamd´ü senada bulunmaktan, ibâdete devamdan, verdiğine şükür, uğradığı ibtilâya sabredip katlanmaktan ay-rılmaz. [46]
"Zâten, onlar, Allah´a âitt. Onları, bize emânet olarak vermişti. Onları, ister bırakır, ister geri alır! [47]
Ben, annemin karnından çıplak olarak çıktım ve çıplak olarak toprağa, kabre döneceğim. Çıplak olarak ta, Rabb´ime haşrolunacağım!" deyip Allah´a hamd etmeğe devam eder. [48]
Eyyûb Aleyhisselâm, aynı zamanda hastalanır da. [49]
İlk defa olarak Çiçek[50] veya Cüzzam hastalığına tutulur. [51]
Yemeği, ancak, iki elini birleştirerek tutup ağzına güçlükle götürür.
Dili, şişer, ağzını, doldurur.
Yemeği, ağzına güçlükle sokar.
Barsakları, vazifesini yapmaz olur.
Yediği şey, karnına girdiği gibi, çıkar, vücuduna yararlı olmaz.
Ayaklarında güç kalmaz, onları, taşıyamaz hale gelir. [52]
Vaktiyle, kendilerini, ev halkı gibi geçindirdiği kimselere avuç açar olur.
Onlar, bir tek lokma verirler, onu da, başına kakarlar, kendisini, kınar ve ayıplarlar.
Bütün oğulları ölüp elinden tutacak, yardım edecek kimsesi kalmaz.
Ailesi, ona, küser.
Akrabaları, dostları da, kendisinden yüz çevirir, ilgilerini keser.
Tanıdıkları, kendisini, tanımaz olur.
Bütün hakları, inkâr edilir.
Yaptığı iyilikler, unutulur.
Seslenişine, ses verilmez, aldırış edilmez olur. [53]
Köy halkı, kendisini, köy dışındaki çöplüğe sürüp çıkarır. [54]
Üzerine gerilen bir gölgelikte barınmağa başlar. [55]
Yanına, zevcesinden başka pek uğrayan olmaz. Hacetini, yalnız zevcesi, gidip gelip görür.
Eyyûb Aleyhisselâm, uğradıkları ibtilânın kaldırılması için de, yıllarca, dua etmez.[56]
Zevcesi Leyya hatun, bir gün:
"Sen, duası, makbul bir Zat´sın. Sana, şifâ vermesi için, Allah´a dua etsen a!" demişti.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Biz, yetmiş yıl nimetler içinde yaşadık.
Bırak ta, yetmiş yıl da, ibtilâ içinde bulunalım!" dedi. [57]
Eyyûb Aleyhisselâm; kaybettikleri servet, evlad ve sıhhate ağlayan zevcesine:
"Onları, bize kim ihsan etti " diye sordu.
Zevcesi:
"Allah ihsan etti." dedi.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Onlardan, kaç yıl yararlandık " diye sordu.
Zevcesi:
"Seksen yıl!" dedi.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Allah, bizi, onların ibtilâsı ile kaç yıldan beri mübtelâ kılıyor " diye sordu.
Zevcesi:
"Yedi yıldan beri!" dedi.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Yazıklar olsun sana! Vallahi, sen, Rabb´ine karşı, ne adaletli, ne de, insaflı davrandın!
Geçim bolluğu ve rahatlık içinde bulunduğumuz gibi, Rabb´imizin, bizi uğrattığı şu ibtilâya da, seksen yıl katlanmamız gerekmez mi " dedi. [58]
Eyyûb Aleyhisselâmın İbtilâsı Şiddetlenince Yüce Allah´a Hamd´ü Senası:
Eyyûb Aleyhisselâmın ibtilâsı şiddetlendiği zaman, Yüce Allah´a şöyle hamd´ü senada bulunduğu rivayet edilir:
"Hamd, Rabb´ül´ âlemîn olan Allah´a mahsustur.
Ben, Rabb´im olan Sana hamd ederim ki: Sen, bana ihsanda bulundun: bana, mal ve evlad verdin.
Kalbimde, bunların girmediği bir bölüm kalmadı.
Sonra, hepsini, benden geri aldın, kalbim, onlardan boşaldı.
Artık, benim aramla Senin arana, bir şey girer değildir! [59]
"Ey Rabb´im! Bundan önce, beni, gündüzleri, mal sevgisi, telâşı, oyalıyordu.
Geceleri de, beni -kendilerine olan şefkatimden dolayı- evlad sevgisi, oyalıyordu.
Ne mutlu ki: şu anda, onlardan boşalmışım!
Gözümü, kulağımı, gecemi, gündüzümü, Senin zikr´in, şükr´ün, takdis ve Teh-lil´in ile geçiriyorum!" [60]
Eyyûb Aleyhisselâmı Üzen Konuşmalar:
Eyyûb Aleyhisselâmın ibtilâsı, on sekiz yıl sürdü. Yakın, uzak, herkes, ondan ayrıldı.
Ancak, din kardeşlerinden özelliği bulunan ikisi, sabah, akşam, onun yanına uğrarlardı.
Onlardan biri, o birine:
"Vallahi, Eyyûb, her halde, âlemlerden hiç bir kimsenin işlemediği bir günah işlemiş olmalı!" dedi.
Arkadaşı:
"Ne demek bu " diye sordu.
"Kendisi, on sekiz yıldan beri ibtilâ içindedir de, Allah, ona acımıyor ve kendisinden bu ibtilâyı kaldırmıyor!" dedi.
Onlar, yine, bir gün, Eyyûb Aleyhisselâmın yanına gittiler. Kendisini, ibtilâ içinde bulunca:
"Allah, Eyyûb´da, bir hayır olduğunu, bilseydi, bu ibtilâ, ona, erişmezdi!" dediler.
Evvûb Aleyhisselâm, bunu, işittiği zaman; kendisinin, bundan daha ağırına giden bir şey olmadı! [61]
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Ey Allah´ım! Sen, benim, bir ac´ın yerini bildiğim halde, hiç bir gece, tok olarak gecelemediğimi, biliyorsan -ki, biliyorsun- beni, doğrula!" diye yalvardı.
Allah tarafından doğrulandı! Doğrulandığını, onlar da, işittiler. Eyyûb Aleyhisselâm:
"Ey Allah´ım! Sen, benim, bir çıplağın yerini bildiğim halde, üzerime, asla gömlek giyinmediğimi, biliyorsan -ki biliyorsun- beni, doğrula!" diye yalvardı.
Allah tarafından doğrulandı! Doğrulandığını, onlar da, işittiler.´[62]
Eyyûb Aleyhisselâma iman edip ibtilâya uğraması üzerine, kendisinden yüz çeviren, dinini bırakanlardan üç kişi daha vardı([63] ki, onlardan birisi Yemenli, ikisi de, Beseniye köyü halkındandı. [64]
Bunlar, birgün Eyyûb Aleyhisselâmın yanına gittiler, onu, suçladılar, ağ-lattılar. [65]
"İşleyip azabını çektiğin günahından dolayı, Allah´a tevbe et! [66]
Sen, öyle bir günah işlemişsin ki, o günahı, hiç bir kimse işlememiştir!
Bunun için, senin üzerinden azab kaldırılmayor!" dediler, ona, çatmalarını, kınamalarını uzatıp durdular. [67]
O sırada, orada bulunan[68]´ ve Eyyûb Aleyhisselâma iman ve onun Peygamberliğini tasdik etmiş olan[69] ve arada sırada, söze katılıp onlara cevaplar veren[70] bir genç:
"Siz ey olgunluk yaşındaki kişiler! Hep konuştunuz ve konuşmağa da yaşınız bakımından daha lâyık bulunuyorsunuz.
Fakat, siz, söylediğinizden daha güzel olan bir sözü,
Siz, ileri sürdüğünüz görüşten, daha yerinde olan bir görüşü,
Siz, dile getirdiğiniz işten, daha güzel bir işi... terk ettiniz!... Geri bıraktınız!
Eyyûb´un, sizin üzerinizde bir hakkı bulunmaktadır ve kendisinin şahsiyeti, sizin tavsif ettiğinizin çok üstündedir! [71]
Ey olgunluk yaşındaki kişiler! [72]
Siz, kimin hakkını, eksilttiğinizi, kimin hürmetini yırttığınızı, hangi Zâtı ayıpladı-ğınızı[73], suçladığınızı[74] biliyormusunuz
Eyyûb´un; Allah´ın Peygamberi ve bu gününüzde halkın en hayırlısı, en üstünü ve en seçkini olduğunu bilmiyormusunuz ki: Allah, size, bildirmedimi ki, bir şeye, Allah, kızdığı zaman, onun kullarına vermiş olduğu kerametlerden bir kerameti, çeker, koparır
Siz, Eyyûb ile uzun müddet yaptığınız sohbet ve arkadaşlık sırasında, kendisinin, hak ve gerçekten gayrı bir şey yapmadığını bilmiyormusunuz !
Sizin yanınızda onun sırtına yüklenmiş olan ibtilâ, sizlere yüklenmiş olsaydı, haliniz nice olurdu
Şunu, iyi biliniz ki: Yüce Allah, Peygamberlere, Sıddîklere, Şehidlere ve Sâlih-lere ibtilâ verir.
Allah´ın, bunlara verdiği ibtilâ, onlara gazab veya hakaret ettiğini değil, fakat, bunun, kendilerine bir keramet ve bir hayır olarak verildiğini gösterir. [75]
Eyyûb, Allah tarafından bu duruma düşmeden, sıhhatli halinde iken, siz, ona kardeş olmuş değil miydiniz
Hikmet Ehli´nin; ibtilâ sırasında tasalı ve üzüntülü olan kardeşini, ne bilmeden kınaması, ne de, ihtilasından dolayı ayıplaması, kusurlaması iyi olmaz.
Fakat, onun, ona acıması, onunla birlikte ağlaması, onun için Allâh´dan mağfiret dilemesi, üzüntüsüne üzülmesi ve ona, işi üzerinde delil olması yakışır!
Bunları, bilmeyen kişi, hakîm ve aklı başında değildir. [76] Allah! Allah! Ey olgunluk yaşındaki kişiler! Allah´ın azamet ve Celâlini düşününüz!
Dillerinizi, kesen, kalblerinizi, parçalayan´[77], delillerinizi, kesip atan[78] şeyi, ölümü, anmanız gerekmez mi
Âciz ve dilsiz olmadıkları halde, rastgele konuşmaktan korkarak Allah için, susan kullar bulunduğunu bilmiyormusunuz
Oysa ki, onlar, Allâhı´ ve Allah´ın âyetlerini bilen ve dile getiren ilim, akıl ve fasâhat sahibi kişilerdi.
Fakat, onlar, Yüce Allah´ın azameti anıldığı zaman, kalbleri burkulur, dilleri, tutulur, Allah´ın azamet ve heybetinden korkarak akılları, başlarından gider, kendilerine geldikleri zaman, pâk amellerle Yüce Allah´a doğru yarışırlar.
Onlar; iyi ve Salih kişiler oldukları halde, kendilerini, zâlimlerle bir sayarlar.
Onlar; akıllı ve Allâh´dan korkan kişiler oldukları halde, kendilerini, kusurlu kişilerle bir tutarlar..." der. [79]
Eyyûb Aleyhisselâm, onun, bu sözlerini dinleyince[80]´: "Yüce Allah, hikmeti, küçüklerin, büyüklerin kalbine rahmetle eker. Hikmet, ne zaman, kalb de biterse, Yüce Allah, onu, dilde açığa vurur. Hikmet, yaştan, saç ağarmasından veya uzun tecrübeden oluşmaz.
Yüce Allah, kulunu, genç yaşında hikmet sahibi yaptığı zaman, onun makamı, hikmet sahipleri katında aşağı düşmez. [81]
Onlar, üzerlerinde Yüce Allanın keramet nûr´unu, görürler!" dedikten sonra, öteki kişilere dönüp[82]:
"Siz, çarçabuk kızmış olarak bana geldiniz. [83]
Siz, korkutulmadan önce, korktunuz!
Siz, dövülmeden önce, ağladınız!
Ben, size:
(Mallarınızdan, benim için, Sadaka veriniz.
Belki, Allah, beni, bu ibtilâdan kurtarır.)
Veya:
(Benim için, bir kurban, kurban ediniz.
Belki, Allah, kabul eder ve benden razı olur.) deseydim, acaba nasıl davranırdınız
Hiç şüphesiz, siz, kendinizi beğenmektesiniz.
Siz, ihsanlarınızla, afiyete nail olduğunuzu, izzet bulduğunuzu sanıyorsunuz.
Siz, kendi aranızla Rabb´inizin arasında olan şeylere baksaydınız, sonra da, sadaka verecek olsaydınız, bir çok ayıplarınızı, Yüce Allah´ın size giydirmiş olduğu afiyet elbisesiyle örtmüş bulurdunuz!
Vaktiyle, içlerinde bulunduğum dost kişiler, benim sözlerimi dinlerler, bana, saygı gösterirlerdi.
Düşmanımdan bile, insafa gelen, hakkımı tanıyan, olurdu.
Bugün, sabaha çıktığımda, artık, benim için, sizinle, ne görüşme, ne de, konuşma vardır!
Siz, bana, üzerimdeki ibtilâmdan daha ağır ve şiddetli gelmektesiniz!" dedi ve onlardan yüz çevirdi. [84]
Eyyûb Aleyhisselâma:
"Ey Allah´ın Peygamberi! Senin, en ağırına giden belâ, hangisidir " diye sorulunca:
"Düşmanların şamatasıdır!" demiştir. [85]
Eyyûb Aleyhisselâmın Zevcesini Yanından Uzaklaştırışı:
Eyyûb Aleyhisselâmın zevcesi Leyya Hatun´un rastlayıp:
"Şu hastayı, tedâvîeder misin " diye sorduğu bir adamın, kendisine, secde edildiği[86] ve:
"Bana, sen, şifâ verdin!" denildiği´[87]´takdirde, hem bütün kaybettikleri şeyleri geri çevireceğini, hem de, kocasının hastalığını iyileştireceğini söylediğini haber verdiği zaman, Eyyûb Aleyhisselâm:
"Sen, onun, şeytan olduğunu, daha öğrenemedin mi [88] O Allah düşmanı, seni, dininden döndürmek istemiş!´[89] Yazıklar olsun sana! Sen, onun sözüne nasıl kulak astın !
Vallahi, Allah, bana şifâ verecek olursa[90], iyileşecek olursam, sana, yüz sopa vuracağım!" dedi,´[91] ve kendisini, yanından uzaklaştırdı:
"Senin, yemeğin, suyun, bana haram olsun! Senin getireceğin şeylerden hiç birini tatmayacağım! Yanımdan, hemen uzaklaş! Artık, seni, görmeyeyim!" dedi.
Bunun üzerine, Leyya hatun, Eyyûb Aleyhisselâmın yanından ayrılıp köye gitti. [92]
Eyyûb Aleyhisselâmın Allâha Münâcâtı Ve İbtilâsının Kaldırılışı:
Eyyûb Aleyhisselâm; din kardeşlerinden iki kişinin, kendisini, son derecede üzen konuşmalarını işittiği[93], kızıp zevcesini kovduğu, yanında ne bir yiyecek,
ne bir içecek, ne de, kendisine bakacak bir arkadaş bulunmadığını gördüğü za-man[94], secdeye kapandı, [95] ve:
"Ey Allah´ım! Sen, benim üzerimdeki ibtilâyı kaldırıncaya kadar, başımı, secdeden kaldırmayacağım! [96]
Hakîkat, bana (bu) derd (gelip) çattı. Sen, Esirgeyicilerin, Esirgeyicisisin! [97]
Hakîkat, şeytan, beni, yorgunluğa (meşakkata) ve azaba (hastalığa) uğrattı!" diye seslenerek halini arz ve ihtilasını kaldırmasını Rabb´inden niyaz etti. [98]
Yüce Allah, onu, (onun duasını) kabul buy urdu. [99]
"Başını, kaldır! Senin duanı, kabul ettim! [100]
Ey Eyyûb! Senin hakkındaki´[101] hükmüm, yerine geldi.
Rahmetim, gazabımı, geçti. [102]
Seni, yarlıgadım. [103]
Senden sonra, ibtilâya uğrayacak ve sabredecek kimseler için, bir mucize ve ibret olsun diye ev halkını ve malını ve onlarla birlikte bir mislini daha sana geri verdim! [104]
"Ayağınla, vur (yer´e)[105]
İşte, hem yıkanılacak, hem içilecek soğuk (bir su! buyurdu).´[106]
"Onun içinde şifâ vardır." [107]
Yüce Allah; Eyyûb Aleyhisselâmdan, böylece, o zararı gidermiş[108], Allah tarafından bir rahmef[109], ibâdet edenler için bir hâtıra[110], temiz akıl sahipleri için de, bir ibret[111] olmak üzere, hem ailesini, hem onlarla birlikte bir mislini daha ona bağışlamış[112], Eyyûb Aleyhisselâm, en ağır ibtilâlara katlanmakta mesel ve dillere destan olmuştur. [113]
Eyyûb Aleyhisselâm; yer´e ayağıyla vurunca, yerden bir su kaynayıp akmağa başladı.
Onunla, yıkandı.
Vücudunun dışındaki hastalık ve rahatsızlıklardan hiç bir şey kalmadı. [114]
Eyyûb Aleyhisselâm, kırk arşın kadar yürüdükten sonra[115], ayağını, tekrar yere vurdu.
Yerden, diğer bir su daha kaynayıp akmağa başladı.
Eyyûb Aleyhisselâm, o sudan da, içti. [116]
Karnından, dışarı çıkmadık hastalık kalmadı.
Sıhhatli, sapa sağlam olarak ayağa kalktı.´[117]
Yüce Allah, ondan, bütün derdleri ve elemleri giderdi. [118]
Gençliğini ve güzelliğini, ona, geri çevirdi.´[119]
Kendisi, önce olduğundan daha güzel, daha üstün oldu.´[120]
Kendisine, Allah tarafından, altlı üstlü iki parça kıymetli bir elbise de, giydirildi.
Eyyûb Aleyhisselâm; ne tarafa baksa, orada, kendisine aid ev halkından veya malından olup ta, Allah tarafından katlanmış olarak kendisi için hazırlanmış bulunduğunu görmediği bir şey yoktu!
Hattâ, kendisinin, içinde yıkandığı zikredilen suya varıncaya kadar hepsini, yanında hâzır buldu!
Yüksekçe bir yere çıkıp oturdu. [121]
Leyya Hatunun Telaşlanışı Ve Eyyûb Aleyhisselâmın Yanına Koşusu :
Eyyûb Aleyhisselâmın zevcesi Leyya hatun ise, kendi kendine:
"O, kendisine yiyecek yedirmekten, beni, ne diye men ve tard etti ! [122]
Ben, onu, ne diye bıraktım ki [123]
Kendisinin yanında bir kimse de, yok! [124]
Ya o, açlıktan[125], susuzluktan´[126] ölürse, ya onu, yırtıcı hayvanlar, yerse´[127], helak ederse, ben, ne yaparım
Ben, onun (söylediğine bakmayıp) muhakkak, yanına döneceğim!" dedi. [128] Döndü.´[129]
Onu; ne çöplükteki gölgelikte bulabildi, ne de, söylemiş olduğu hallerden her hangi birinin başına geldiğini görebildi.
İşler, tamamıyla değişmişti. [130]
Leyya hatun, böyle, Eyyûb Aleyhisselâmı, yattığı yerde arayıp bulamayınca, aklı, başından gitti. [131]
Gölgeliğin çevresini dönüp dolaşıyor ve ağlıyordu.
Ötede, gıcır gıcır elbiseli bir zâtın oturduğunu görünce, yanına gidip Eyyûb Aleyhisselâmı, ona sormaktan çekindi.
Bunun üzerine, Eyyûb Aleyhisselâm, onu, yumuşak bir sesle yanına çağırarak, kendisine:
"Ey Allah´ın kulu kadın! Ne istiyorsun " diye sordu. Leyya hatun, ağlayarak:
"Şu çöplükteki gölgeliğe bırakılmış olan mübtelâ Zâtı görmek istiyorum! Kendisi, helak mı oldu Kendisine, ne yapıldı bilmiyorum. Onu, köpekler veya kurtlar, yemiş olabilir.´[132] Ey Allah´ın kulu!´[133] Allah, sende olanı, mübarek kılsın! [134]´ Sen, şurada bulunan´[135], Allah´ın Peygamberi olan[136]´ o mübtelâ Zâtı´[137], gördün mü [138]
Onun hakkında, sende bir bilgi var mı " diye sordu. [139] Eyyûb Aleyhisselâm:
"O, senin neyin olur " dedi.
Leyya hatun, ağladı ve ağlayarak:
"O, benim kocamdı.
Sen, onu, gördün mü Kendisi, şurada bulunuyordu" dedi.[140]
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Sen, onu görsen, tanır mısın " diye sordu. [141]
Leyya hatun:
"Evet!< [142] Ben, onu, nasıl tanımam ´[143]
Onu, tanımaz olur muyum ´[144]
Görüp durduğum bir kişi, bana hiç gizli olur mu " dedikten sonra, ona, korka korka baktı. Sonra da[145]:
"Vallahi, sıhhatli olduğu zaman, ona, şu halinle, senin kadar benzeyen bir kimse görmedim! [146]
Sıhhatli olduğu zaman, Allah´ın kullarından, sana, en çok benzeyeni o, olurdu!" dedi. [147]
Eyyûb Aleyhisselâm:
"İşte, ben, o´yum! [148] Allah, sana rahmet etsin! Ben, Eyyûb´um!" dedi. [149]
Leyya hatun:
"Allâh´dan kork! Benimle alay etme! [150]
Ey Allah´ın kulu! Sen, benimle alay mı ediyorsun " dedi.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Allah, sana rahmat etsin Ben, Eyyûb´um!
Allah, bana, cesedimi iade etti!" dedi[151] ve gülümsedi.
Gülünce, Leyya hatun, onu, tanıdı ve onun boynuna sarıldı. [152]
Kucaklaştılar.´[153]
Yüce Allah´ın, Leyya hatunu da, gençleştirdiği ve ondan, on altı oğul dünyaya geldiği de, rivayet edilir. [154]
Buluttan Altın Çekirgelerin Yağışı:
Yüce Allah, Eyyûb Aleyhisselâma bir Melek indirdi. Melek:
"Ey Eyyûb! Belâya karşı sabrından dolayı, Allah, sana selâm söylüyor.
Harman yerine kadar git!" dedi. [155]
Eyyûb Aleyhisselâm, oraya gitti. [156]
Yüce Allah, oraya[157], kızıl[158] bir bulut gönderdi.
O buluttan, üzerlerine, altından çekirgeler, dökülmeğe, yağmaya başladı. [159]
Melek, Eyyûb Aleyhisselâmın yanında dikilip duruyordu. [160]
Eyyûb Aleyhisselâmın, Harman dışına çıkan altun çekirgeleri de, harmana sokmak için tâkib ettiğini görünce:
"Ey Eyyûb! Harmanın içine girenlere doymadın mı ki, dışarıda kalanları da, tâkib ediyorsun !" dedi.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Bu çekirgeler, benim Rabb´imin bereketlerindendir. Ben, ona, doyar değilim!" dedi. [161]
Peygamberimiz Aleyhisselâm´dan rivayet edilen bir Hadîs-i şerife göre de:
Eyyûb Aleyhisselâm, suda yıkandığı sırada, üzerine, altından bir sürü çekirge düşmüş, Eyyûb Aleyhisselâm da, onları, elbisesine doldurmuştu.
Bunun üzerine, Yüce Allah:
"Ey Eyyûb! Ben, seni, -gördüğün üzere- zengin kılmadım mı " diye nida buyurunca, Eyyûb Aleyhisselâm:
"Evet! Yâ Rab! Zengin kıldın!
Fakat; Senin fazl´u bereketinden, müstağni bulunmak, benim için, mümkün değildir!" dedi. [162]
Eyyûb Aleyhisselâmın Zevcesi Hakkındaki Yeminini Yerine Getirişi:
Yüce Allah, Eyyûb Aleyhisselâma, zevcesi hakkında yapmış olduğu yeminini yerine getirmesini şöyle emretti:
(Ona):
"Eline, bir demet sap al da, onunla (zevcene) vur! Yemininde durmamazlık etme! (dedik).
Biz, onu, hakîkaten sabırlı bulduk.
O, ne güzel kuldu!
O, dâima (Allâha) dönen (bir Zat) idi. [163]
Eyyûb Aleyhisselâmın Vefatı Ve Yaşı:
Eyyûb Aleyhisselâm; ibtilâdan kurtulduktan sonra, yetmiş yıl daha, İbrahim Aley-hisselâmın Hanîf olan Tevhid dini üzere yaşayıp vefat etti.
İbrahim Aleyhisselâmın Tevhid dinini, Eyyûb Aleyhisselâmdan sonra değiş-tirdiler. [164]
Eyyûb Aleyhisselâmın, vefat ettiği zaman, doksan üç yaşında bulunduğu´[165] bildirilmekte ise de; kendilerinin, karı koca olarak, yetmiş[166] veya seksen yıl´[167], nimet bolluğu içinde ibtilâsız yaşadıklarını[168], ibtilâya uğradıklarının yedinci yılında ifâde ettikleri[169]´, ve ibtilânın on sekiz yıl sürdüğü´[170]´, Eyyûb Aleyhisselâmın da, ibtilâdan kurtulduktan sonra yetmiş yıl daha yaşadığı[171]´, gözönünde tutulacak olursa, yaşının, doksan üç değil, hattâ, yüzelliden de, bir hayli yukarılarda bulunduğunu kabul etmek gerekir.
Nitekim, yaşının, iki yüz´[172], ikiyüz on yıl olduğu da, söylenmiştir.´[173] Eyyûb Aleyhisselâmın kabri, Beseniye´de bulunmaktadır. [174] Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!
Eyyûb Aleyhisselâmın Soyu:
Eyyûb b. Mûs[1], b. Ra´vil[2], veya Razıh[3] veya Rizah[4] veya Zirah[5], b. Ays b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmlardır. [6]
Eyyûb Aleyhisselâmın annesi, Lut Aleyhisselâmın kızı idi[7]
Eyyûb Aleyhisselâmın babası Mûs; Nemrud´un, İbrahim Aleyhisselâmı ateşi atıp yakmak istediği gün, İbrahim Aleyhisselâma iman edenlerdendi.[8]
Eyyûb Aleyhisselâm, Yâkub Aleyhisselâmın zamanında idi. [9] ve Onun Leyyı adındaki kızı ile de, evlenmişti. [10]
Eyyûb Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Eyyûb Aleyhisselâm; uzun boylu, kıvırcık saçlı[11], güzel[12], büyük[13] gözlü, büyük başlı[14], geniş göğüslü, kalın kollu, kalın bacaklı, kısa boyunlu idi. [15]
Eyyûb Aleyhisselâmın Yurdu, Serveti Ve Oğulları:
Eyyûb Aleyhisselâmın yurdu: Şam´ın Dımaşk ile Câbiye arasındaki Ürdün beldelerinden olan[16] Beseniye nahiyesi idi. [17]
Şam´ın Beseniye köyünün doğu ve batısı arasında bulunan her şeyi[18], dağları, ovaları[19], içindekilerle birlikte[20] deve, sığır, davar, at, merkep, her cins mal[21], Eyyûb Aleyhisselâma âitti. [22]
Kendisinin, o köyde, çobanları ile birlikte, bin koyunu,
Beş yüz öküzü,
Her öküzün, birer sürücüsü köle,
Her kölenin de, karısı, çocukları, malları,
Her öküzün, çift âletini taşıyan dişi merkebi,
Her merkebin, iki, üç, dört, beş ve daha fazla sıpası bulunmakta idi. [23]
Yüce Allah, ona, erkek, kadın bir çok ev halkı da, ihsan etmişti. [24]
On üç erkek evlâdı vardı. [25]
Eyyûb Aleyhisselâmın Peygamberliği Ve Bazı Faziletleri:
Eyyûb Aleyhisselâm; İbrahim, İsmail, İshak, Yâkub, Esbat ve İsâ Aleyhisselâm-lar gibi, İlâhî Vahy´e mazhar olmuş[26], Yüce Allah tarafından seçilip ona da, Peygamberlik verilmişti. [27]
Kendisine Peygamberlik verilişi, Yâkub Aleyhisselâmın zamanında idi. [28] Eyyûb Aleyhisselâmın dini, İbrahim Aleyhisselâmın Tevhid dini idi. [29]
Eyyûb Aleyhisselâmın Şerîatı: Yüce Allanın Birliğine iman ve insanlar arasını düzeltmekti. [30]
Dâvud Aleyhisselâma göre: Eyyûb Aleyhisselâm: insanların, en halîm ve uslusu, insanların, en sabırlısı ve öfkelerini, en çok yeneni idi. [31]
Eyyûb Aleyhisselâm; yoksullar, züğürtler için, çok merhametli idi.
Yetimlere, dullara bakar, konukları, ağırlar, bunları da, Allah´ın, kendisine vermiş olduğu nimetlerin şükrânesi olarak yapardı. [32]
Eyyûb Aleyhisselâm, konuksuz, gecelemez, yoksul bulundurmadıkça, yemek yemez[33], açların karınlarını doyurmadıkça, kendi karnını doyurmaz, çıplakları, giydirmedikçe, kendisi, giyinmezdi. [34] Dulları, giydirir, kuşatırdı. [35]
Eyyûb Aleyhisselâmın İbtilâya[36] Uğrayışı:
Eyyûb Aleyhisselâmın ibtilâya uğramasına türlü sebepler gösterilir.
Bu cümleden olmak üzere: Beseniye halkı, zorbalardan bir zorba olan ve halka zulmeden krallarının huzuruna varıp onunla konuştukları ve kendisine, ağır sözler söyledikleri halde, Eyyûb Aleyhisselâmın -ekinleri, hakkında- ondan çekinerek, konuşmasında yumuşak davrandığı, Mârufu, emretmediği, işlediği zulüm hakkında, zâlimi, uyarmadığı rivayet edilir. [37]
Şam toprağında kuraklık, kıtlık olup ta, Mısır Kralı Firavun: "Bize gel! Bizim yanımızda, senin için, bolluk, genişlik vardır!" diye yazı gönderince, Eyyûb Aleyhisselâm; çoluk çocukları, atları, küçük büyük baş hayvanları ile birlikte kalkıp Mısır´a gider. [38]
Firavun, onlara, yiyecekler, elbiseler[39] ve yerler ayırıp verir. [40]
Eyyûb Aleyhisselâm, Firavun´un yanında bulunduğu sırada, Şuayb Aleyhisselâm gelip içeri girer ve:
"Ey Firavun! Gök halkı, yer halkı, denizler ve dağlar halkı, kızınca, Allah´ın da, gazaba geleceğinden korkmaz mısın " der.
Eyyûb Aleyhisselâm ise, susar, konuşmaz. [41]
Eyyûb ve Şuayb Aleyhisselâmlar, Firavun´un yanından çıkınca, Yüce Allah, Eyyûb Âleyhisselâma:
"Ey Eyyûb! Sen, Firavun´un ülkesine gittiğin için, sustun[42]
İbtilâ´ya hazırlan!" diye Vahy eder.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Ben, yetim´in geçimini, üzerime almadım mı
Garîb´i, barındırmadım mı
Ac´ı, doyurmadım mı
Dul´a, yardımcı olmağa çalışmadım mı " der.
O sırada; içinden, on binlerce yıldırımlar, korkunç gök gürlemeleri duyulan bir bulut geçer ve bulutun içinden:
"Ey Eyyûb! Bunu, sana yaptıran kim´di " denilir.
Eyyûb Aleyhisselâm; hemen, bir avuç toprak alıp başının üzerine koyarak:
"Sen´din yâ Rab!" der.
Yüce Allah, ona:
"İbtilâya hazırlan!" diye Vahy eder. [43]
Bunun üzerine, Eyyûb Aleyhisselâmın bütün serveti yok olur. [44]
Üzerlerine, ev yıkılıp bütün oğulları, ölür! [45]
Fakat, o, bunlara rağmen, hep Yüce Allah´a hamd´ü senada bulunmaktan, ibâdete devamdan, verdiğine şükür, uğradığı ibtilâya sabredip katlanmaktan ay-rılmaz. [46]
"Zâten, onlar, Allah´a âitt. Onları, bize emânet olarak vermişti. Onları, ister bırakır, ister geri alır! [47]
Ben, annemin karnından çıplak olarak çıktım ve çıplak olarak toprağa, kabre döneceğim. Çıplak olarak ta, Rabb´ime haşrolunacağım!" deyip Allah´a hamd etmeğe devam eder. [48]
Eyyûb Aleyhisselâm, aynı zamanda hastalanır da. [49]
İlk defa olarak Çiçek[50] veya Cüzzam hastalığına tutulur. [51]
Yemeği, ancak, iki elini birleştirerek tutup ağzına güçlükle götürür.
Dili, şişer, ağzını, doldurur.
Yemeği, ağzına güçlükle sokar.
Barsakları, vazifesini yapmaz olur.
Yediği şey, karnına girdiği gibi, çıkar, vücuduna yararlı olmaz.
Ayaklarında güç kalmaz, onları, taşıyamaz hale gelir. [52]
Vaktiyle, kendilerini, ev halkı gibi geçindirdiği kimselere avuç açar olur.
Onlar, bir tek lokma verirler, onu da, başına kakarlar, kendisini, kınar ve ayıplarlar.
Bütün oğulları ölüp elinden tutacak, yardım edecek kimsesi kalmaz.
Ailesi, ona, küser.
Akrabaları, dostları da, kendisinden yüz çevirir, ilgilerini keser.
Tanıdıkları, kendisini, tanımaz olur.
Bütün hakları, inkâr edilir.
Yaptığı iyilikler, unutulur.
Seslenişine, ses verilmez, aldırış edilmez olur. [53]
Köy halkı, kendisini, köy dışındaki çöplüğe sürüp çıkarır. [54]
Üzerine gerilen bir gölgelikte barınmağa başlar. [55]
Yanına, zevcesinden başka pek uğrayan olmaz. Hacetini, yalnız zevcesi, gidip gelip görür.
Eyyûb Aleyhisselâm, uğradıkları ibtilânın kaldırılması için de, yıllarca, dua etmez.[56]
Zevcesi Leyya hatun, bir gün:
"Sen, duası, makbul bir Zat´sın. Sana, şifâ vermesi için, Allah´a dua etsen a!" demişti.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Biz, yetmiş yıl nimetler içinde yaşadık.
Bırak ta, yetmiş yıl da, ibtilâ içinde bulunalım!" dedi. [57]
Eyyûb Aleyhisselâm; kaybettikleri servet, evlad ve sıhhate ağlayan zevcesine:
"Onları, bize kim ihsan etti " diye sordu.
Zevcesi:
"Allah ihsan etti." dedi.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Onlardan, kaç yıl yararlandık " diye sordu.
Zevcesi:
"Seksen yıl!" dedi.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Allah, bizi, onların ibtilâsı ile kaç yıldan beri mübtelâ kılıyor " diye sordu.
Zevcesi:
"Yedi yıldan beri!" dedi.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Yazıklar olsun sana! Vallahi, sen, Rabb´ine karşı, ne adaletli, ne de, insaflı davrandın!
Geçim bolluğu ve rahatlık içinde bulunduğumuz gibi, Rabb´imizin, bizi uğrattığı şu ibtilâya da, seksen yıl katlanmamız gerekmez mi " dedi. [58]
Eyyûb Aleyhisselâmın İbtilâsı Şiddetlenince Yüce Allah´a Hamd´ü Senası:
Eyyûb Aleyhisselâmın ibtilâsı şiddetlendiği zaman, Yüce Allah´a şöyle hamd´ü senada bulunduğu rivayet edilir:
"Hamd, Rabb´ül´ âlemîn olan Allah´a mahsustur.
Ben, Rabb´im olan Sana hamd ederim ki: Sen, bana ihsanda bulundun: bana, mal ve evlad verdin.
Kalbimde, bunların girmediği bir bölüm kalmadı.
Sonra, hepsini, benden geri aldın, kalbim, onlardan boşaldı.
Artık, benim aramla Senin arana, bir şey girer değildir! [59]
"Ey Rabb´im! Bundan önce, beni, gündüzleri, mal sevgisi, telâşı, oyalıyordu.
Geceleri de, beni -kendilerine olan şefkatimden dolayı- evlad sevgisi, oyalıyordu.
Ne mutlu ki: şu anda, onlardan boşalmışım!
Gözümü, kulağımı, gecemi, gündüzümü, Senin zikr´in, şükr´ün, takdis ve Teh-lil´in ile geçiriyorum!" [60]
Eyyûb Aleyhisselâmı Üzen Konuşmalar:
Eyyûb Aleyhisselâmın ibtilâsı, on sekiz yıl sürdü. Yakın, uzak, herkes, ondan ayrıldı.
Ancak, din kardeşlerinden özelliği bulunan ikisi, sabah, akşam, onun yanına uğrarlardı.
Onlardan biri, o birine:
"Vallahi, Eyyûb, her halde, âlemlerden hiç bir kimsenin işlemediği bir günah işlemiş olmalı!" dedi.
Arkadaşı:
"Ne demek bu " diye sordu.
"Kendisi, on sekiz yıldan beri ibtilâ içindedir de, Allah, ona acımıyor ve kendisinden bu ibtilâyı kaldırmıyor!" dedi.
Onlar, yine, bir gün, Eyyûb Aleyhisselâmın yanına gittiler. Kendisini, ibtilâ içinde bulunca:
"Allah, Eyyûb´da, bir hayır olduğunu, bilseydi, bu ibtilâ, ona, erişmezdi!" dediler.
Evvûb Aleyhisselâm, bunu, işittiği zaman; kendisinin, bundan daha ağırına giden bir şey olmadı! [61]
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Ey Allah´ım! Sen, benim, bir ac´ın yerini bildiğim halde, hiç bir gece, tok olarak gecelemediğimi, biliyorsan -ki, biliyorsun- beni, doğrula!" diye yalvardı.
Allah tarafından doğrulandı! Doğrulandığını, onlar da, işittiler. Eyyûb Aleyhisselâm:
"Ey Allah´ım! Sen, benim, bir çıplağın yerini bildiğim halde, üzerime, asla gömlek giyinmediğimi, biliyorsan -ki biliyorsun- beni, doğrula!" diye yalvardı.
Allah tarafından doğrulandı! Doğrulandığını, onlar da, işittiler.´[62]
Eyyûb Aleyhisselâma iman edip ibtilâya uğraması üzerine, kendisinden yüz çeviren, dinini bırakanlardan üç kişi daha vardı([63] ki, onlardan birisi Yemenli, ikisi de, Beseniye köyü halkındandı. [64]
Bunlar, birgün Eyyûb Aleyhisselâmın yanına gittiler, onu, suçladılar, ağ-lattılar. [65]
"İşleyip azabını çektiğin günahından dolayı, Allah´a tevbe et! [66]
Sen, öyle bir günah işlemişsin ki, o günahı, hiç bir kimse işlememiştir!
Bunun için, senin üzerinden azab kaldırılmayor!" dediler, ona, çatmalarını, kınamalarını uzatıp durdular. [67]
O sırada, orada bulunan[68]´ ve Eyyûb Aleyhisselâma iman ve onun Peygamberliğini tasdik etmiş olan[69] ve arada sırada, söze katılıp onlara cevaplar veren[70] bir genç:
"Siz ey olgunluk yaşındaki kişiler! Hep konuştunuz ve konuşmağa da yaşınız bakımından daha lâyık bulunuyorsunuz.
Fakat, siz, söylediğinizden daha güzel olan bir sözü,
Siz, ileri sürdüğünüz görüşten, daha yerinde olan bir görüşü,
Siz, dile getirdiğiniz işten, daha güzel bir işi... terk ettiniz!... Geri bıraktınız!
Eyyûb´un, sizin üzerinizde bir hakkı bulunmaktadır ve kendisinin şahsiyeti, sizin tavsif ettiğinizin çok üstündedir! [71]
Ey olgunluk yaşındaki kişiler! [72]
Siz, kimin hakkını, eksilttiğinizi, kimin hürmetini yırttığınızı, hangi Zâtı ayıpladı-ğınızı[73], suçladığınızı[74] biliyormusunuz
Eyyûb´un; Allah´ın Peygamberi ve bu gününüzde halkın en hayırlısı, en üstünü ve en seçkini olduğunu bilmiyormusunuz ki: Allah, size, bildirmedimi ki, bir şeye, Allah, kızdığı zaman, onun kullarına vermiş olduğu kerametlerden bir kerameti, çeker, koparır
Siz, Eyyûb ile uzun müddet yaptığınız sohbet ve arkadaşlık sırasında, kendisinin, hak ve gerçekten gayrı bir şey yapmadığını bilmiyormusunuz !
Sizin yanınızda onun sırtına yüklenmiş olan ibtilâ, sizlere yüklenmiş olsaydı, haliniz nice olurdu
Şunu, iyi biliniz ki: Yüce Allah, Peygamberlere, Sıddîklere, Şehidlere ve Sâlih-lere ibtilâ verir.
Allah´ın, bunlara verdiği ibtilâ, onlara gazab veya hakaret ettiğini değil, fakat, bunun, kendilerine bir keramet ve bir hayır olarak verildiğini gösterir. [75]
Eyyûb, Allah tarafından bu duruma düşmeden, sıhhatli halinde iken, siz, ona kardeş olmuş değil miydiniz
Hikmet Ehli´nin; ibtilâ sırasında tasalı ve üzüntülü olan kardeşini, ne bilmeden kınaması, ne de, ihtilasından dolayı ayıplaması, kusurlaması iyi olmaz.
Fakat, onun, ona acıması, onunla birlikte ağlaması, onun için Allâh´dan mağfiret dilemesi, üzüntüsüne üzülmesi ve ona, işi üzerinde delil olması yakışır!
Bunları, bilmeyen kişi, hakîm ve aklı başında değildir. [76] Allah! Allah! Ey olgunluk yaşındaki kişiler! Allah´ın azamet ve Celâlini düşününüz!
Dillerinizi, kesen, kalblerinizi, parçalayan´[77], delillerinizi, kesip atan[78] şeyi, ölümü, anmanız gerekmez mi
Âciz ve dilsiz olmadıkları halde, rastgele konuşmaktan korkarak Allah için, susan kullar bulunduğunu bilmiyormusunuz
Oysa ki, onlar, Allâhı´ ve Allah´ın âyetlerini bilen ve dile getiren ilim, akıl ve fasâhat sahibi kişilerdi.
Fakat, onlar, Yüce Allah´ın azameti anıldığı zaman, kalbleri burkulur, dilleri, tutulur, Allah´ın azamet ve heybetinden korkarak akılları, başlarından gider, kendilerine geldikleri zaman, pâk amellerle Yüce Allah´a doğru yarışırlar.
Onlar; iyi ve Salih kişiler oldukları halde, kendilerini, zâlimlerle bir sayarlar.
Onlar; akıllı ve Allâh´dan korkan kişiler oldukları halde, kendilerini, kusurlu kişilerle bir tutarlar..." der. [79]
Eyyûb Aleyhisselâm, onun, bu sözlerini dinleyince[80]´: "Yüce Allah, hikmeti, küçüklerin, büyüklerin kalbine rahmetle eker. Hikmet, ne zaman, kalb de biterse, Yüce Allah, onu, dilde açığa vurur. Hikmet, yaştan, saç ağarmasından veya uzun tecrübeden oluşmaz.
Yüce Allah, kulunu, genç yaşında hikmet sahibi yaptığı zaman, onun makamı, hikmet sahipleri katında aşağı düşmez. [81]
Onlar, üzerlerinde Yüce Allanın keramet nûr´unu, görürler!" dedikten sonra, öteki kişilere dönüp[82]:
"Siz, çarçabuk kızmış olarak bana geldiniz. [83]
Siz, korkutulmadan önce, korktunuz!
Siz, dövülmeden önce, ağladınız!
Ben, size:
(Mallarınızdan, benim için, Sadaka veriniz.
Belki, Allah, beni, bu ibtilâdan kurtarır.)
Veya:
(Benim için, bir kurban, kurban ediniz.
Belki, Allah, kabul eder ve benden razı olur.) deseydim, acaba nasıl davranırdınız
Hiç şüphesiz, siz, kendinizi beğenmektesiniz.
Siz, ihsanlarınızla, afiyete nail olduğunuzu, izzet bulduğunuzu sanıyorsunuz.
Siz, kendi aranızla Rabb´inizin arasında olan şeylere baksaydınız, sonra da, sadaka verecek olsaydınız, bir çok ayıplarınızı, Yüce Allah´ın size giydirmiş olduğu afiyet elbisesiyle örtmüş bulurdunuz!
Vaktiyle, içlerinde bulunduğum dost kişiler, benim sözlerimi dinlerler, bana, saygı gösterirlerdi.
Düşmanımdan bile, insafa gelen, hakkımı tanıyan, olurdu.
Bugün, sabaha çıktığımda, artık, benim için, sizinle, ne görüşme, ne de, konuşma vardır!
Siz, bana, üzerimdeki ibtilâmdan daha ağır ve şiddetli gelmektesiniz!" dedi ve onlardan yüz çevirdi. [84]
Eyyûb Aleyhisselâma:
"Ey Allah´ın Peygamberi! Senin, en ağırına giden belâ, hangisidir " diye sorulunca:
"Düşmanların şamatasıdır!" demiştir. [85]
Eyyûb Aleyhisselâmın Zevcesini Yanından Uzaklaştırışı:
Eyyûb Aleyhisselâmın zevcesi Leyya Hatun´un rastlayıp:
"Şu hastayı, tedâvîeder misin " diye sorduğu bir adamın, kendisine, secde edildiği[86] ve:
"Bana, sen, şifâ verdin!" denildiği´[87]´takdirde, hem bütün kaybettikleri şeyleri geri çevireceğini, hem de, kocasının hastalığını iyileştireceğini söylediğini haber verdiği zaman, Eyyûb Aleyhisselâm:
"Sen, onun, şeytan olduğunu, daha öğrenemedin mi [88] O Allah düşmanı, seni, dininden döndürmek istemiş!´[89] Yazıklar olsun sana! Sen, onun sözüne nasıl kulak astın !
Vallahi, Allah, bana şifâ verecek olursa[90], iyileşecek olursam, sana, yüz sopa vuracağım!" dedi,´[91] ve kendisini, yanından uzaklaştırdı:
"Senin, yemeğin, suyun, bana haram olsun! Senin getireceğin şeylerden hiç birini tatmayacağım! Yanımdan, hemen uzaklaş! Artık, seni, görmeyeyim!" dedi.
Bunun üzerine, Leyya hatun, Eyyûb Aleyhisselâmın yanından ayrılıp köye gitti. [92]
Eyyûb Aleyhisselâmın Allâha Münâcâtı Ve İbtilâsının Kaldırılışı:
Eyyûb Aleyhisselâm; din kardeşlerinden iki kişinin, kendisini, son derecede üzen konuşmalarını işittiği[93], kızıp zevcesini kovduğu, yanında ne bir yiyecek,
ne bir içecek, ne de, kendisine bakacak bir arkadaş bulunmadığını gördüğü za-man[94], secdeye kapandı, [95] ve:
"Ey Allah´ım! Sen, benim üzerimdeki ibtilâyı kaldırıncaya kadar, başımı, secdeden kaldırmayacağım! [96]
Hakîkat, bana (bu) derd (gelip) çattı. Sen, Esirgeyicilerin, Esirgeyicisisin! [97]
Hakîkat, şeytan, beni, yorgunluğa (meşakkata) ve azaba (hastalığa) uğrattı!" diye seslenerek halini arz ve ihtilasını kaldırmasını Rabb´inden niyaz etti. [98]
Yüce Allah, onu, (onun duasını) kabul buy urdu. [99]
"Başını, kaldır! Senin duanı, kabul ettim! [100]
Ey Eyyûb! Senin hakkındaki´[101] hükmüm, yerine geldi.
Rahmetim, gazabımı, geçti. [102]
Seni, yarlıgadım. [103]
Senden sonra, ibtilâya uğrayacak ve sabredecek kimseler için, bir mucize ve ibret olsun diye ev halkını ve malını ve onlarla birlikte bir mislini daha sana geri verdim! [104]
"Ayağınla, vur (yer´e)[105]
İşte, hem yıkanılacak, hem içilecek soğuk (bir su! buyurdu).´[106]
"Onun içinde şifâ vardır." [107]
Yüce Allah; Eyyûb Aleyhisselâmdan, böylece, o zararı gidermiş[108], Allah tarafından bir rahmef[109], ibâdet edenler için bir hâtıra[110], temiz akıl sahipleri için de, bir ibret[111] olmak üzere, hem ailesini, hem onlarla birlikte bir mislini daha ona bağışlamış[112], Eyyûb Aleyhisselâm, en ağır ibtilâlara katlanmakta mesel ve dillere destan olmuştur. [113]
Eyyûb Aleyhisselâm; yer´e ayağıyla vurunca, yerden bir su kaynayıp akmağa başladı.
Onunla, yıkandı.
Vücudunun dışındaki hastalık ve rahatsızlıklardan hiç bir şey kalmadı. [114]
Eyyûb Aleyhisselâm, kırk arşın kadar yürüdükten sonra[115], ayağını, tekrar yere vurdu.
Yerden, diğer bir su daha kaynayıp akmağa başladı.
Eyyûb Aleyhisselâm, o sudan da, içti. [116]
Karnından, dışarı çıkmadık hastalık kalmadı.
Sıhhatli, sapa sağlam olarak ayağa kalktı.´[117]
Yüce Allah, ondan, bütün derdleri ve elemleri giderdi. [118]
Gençliğini ve güzelliğini, ona, geri çevirdi.´[119]
Kendisi, önce olduğundan daha güzel, daha üstün oldu.´[120]
Kendisine, Allah tarafından, altlı üstlü iki parça kıymetli bir elbise de, giydirildi.
Eyyûb Aleyhisselâm; ne tarafa baksa, orada, kendisine aid ev halkından veya malından olup ta, Allah tarafından katlanmış olarak kendisi için hazırlanmış bulunduğunu görmediği bir şey yoktu!
Hattâ, kendisinin, içinde yıkandığı zikredilen suya varıncaya kadar hepsini, yanında hâzır buldu!
Yüksekçe bir yere çıkıp oturdu. [121]
Leyya Hatunun Telaşlanışı Ve Eyyûb Aleyhisselâmın Yanına Koşusu :
Eyyûb Aleyhisselâmın zevcesi Leyya hatun ise, kendi kendine:
"O, kendisine yiyecek yedirmekten, beni, ne diye men ve tard etti ! [122]
Ben, onu, ne diye bıraktım ki [123]
Kendisinin yanında bir kimse de, yok! [124]
Ya o, açlıktan[125], susuzluktan´[126] ölürse, ya onu, yırtıcı hayvanlar, yerse´[127], helak ederse, ben, ne yaparım
Ben, onun (söylediğine bakmayıp) muhakkak, yanına döneceğim!" dedi. [128] Döndü.´[129]
Onu; ne çöplükteki gölgelikte bulabildi, ne de, söylemiş olduğu hallerden her hangi birinin başına geldiğini görebildi.
İşler, tamamıyla değişmişti. [130]
Leyya hatun, böyle, Eyyûb Aleyhisselâmı, yattığı yerde arayıp bulamayınca, aklı, başından gitti. [131]
Gölgeliğin çevresini dönüp dolaşıyor ve ağlıyordu.
Ötede, gıcır gıcır elbiseli bir zâtın oturduğunu görünce, yanına gidip Eyyûb Aleyhisselâmı, ona sormaktan çekindi.
Bunun üzerine, Eyyûb Aleyhisselâm, onu, yumuşak bir sesle yanına çağırarak, kendisine:
"Ey Allah´ın kulu kadın! Ne istiyorsun " diye sordu. Leyya hatun, ağlayarak:
"Şu çöplükteki gölgeliğe bırakılmış olan mübtelâ Zâtı görmek istiyorum! Kendisi, helak mı oldu Kendisine, ne yapıldı bilmiyorum. Onu, köpekler veya kurtlar, yemiş olabilir.´[132] Ey Allah´ın kulu!´[133] Allah, sende olanı, mübarek kılsın! [134]´ Sen, şurada bulunan´[135], Allah´ın Peygamberi olan[136]´ o mübtelâ Zâtı´[137], gördün mü [138]
Onun hakkında, sende bir bilgi var mı " diye sordu. [139] Eyyûb Aleyhisselâm:
"O, senin neyin olur " dedi.
Leyya hatun, ağladı ve ağlayarak:
"O, benim kocamdı.
Sen, onu, gördün mü Kendisi, şurada bulunuyordu" dedi.[140]
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Sen, onu görsen, tanır mısın " diye sordu. [141]
Leyya hatun:
"Evet!< [142] Ben, onu, nasıl tanımam ´[143]
Onu, tanımaz olur muyum ´[144]
Görüp durduğum bir kişi, bana hiç gizli olur mu " dedikten sonra, ona, korka korka baktı. Sonra da[145]:
"Vallahi, sıhhatli olduğu zaman, ona, şu halinle, senin kadar benzeyen bir kimse görmedim! [146]
Sıhhatli olduğu zaman, Allah´ın kullarından, sana, en çok benzeyeni o, olurdu!" dedi. [147]
Eyyûb Aleyhisselâm:
"İşte, ben, o´yum! [148] Allah, sana rahmet etsin! Ben, Eyyûb´um!" dedi. [149]
Leyya hatun:
"Allâh´dan kork! Benimle alay etme! [150]
Ey Allah´ın kulu! Sen, benimle alay mı ediyorsun " dedi.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Allah, sana rahmat etsin Ben, Eyyûb´um!
Allah, bana, cesedimi iade etti!" dedi[151] ve gülümsedi.
Gülünce, Leyya hatun, onu, tanıdı ve onun boynuna sarıldı. [152]
Kucaklaştılar.´[153]
Yüce Allah´ın, Leyya hatunu da, gençleştirdiği ve ondan, on altı oğul dünyaya geldiği de, rivayet edilir. [154]
Buluttan Altın Çekirgelerin Yağışı:
Yüce Allah, Eyyûb Aleyhisselâma bir Melek indirdi. Melek:
"Ey Eyyûb! Belâya karşı sabrından dolayı, Allah, sana selâm söylüyor.
Harman yerine kadar git!" dedi. [155]
Eyyûb Aleyhisselâm, oraya gitti. [156]
Yüce Allah, oraya[157], kızıl[158] bir bulut gönderdi.
O buluttan, üzerlerine, altından çekirgeler, dökülmeğe, yağmaya başladı. [159]
Melek, Eyyûb Aleyhisselâmın yanında dikilip duruyordu. [160]
Eyyûb Aleyhisselâmın, Harman dışına çıkan altun çekirgeleri de, harmana sokmak için tâkib ettiğini görünce:
"Ey Eyyûb! Harmanın içine girenlere doymadın mı ki, dışarıda kalanları da, tâkib ediyorsun !" dedi.
Eyyûb Aleyhisselâm:
"Bu çekirgeler, benim Rabb´imin bereketlerindendir. Ben, ona, doyar değilim!" dedi. [161]
Peygamberimiz Aleyhisselâm´dan rivayet edilen bir Hadîs-i şerife göre de:
Eyyûb Aleyhisselâm, suda yıkandığı sırada, üzerine, altından bir sürü çekirge düşmüş, Eyyûb Aleyhisselâm da, onları, elbisesine doldurmuştu.
Bunun üzerine, Yüce Allah:
"Ey Eyyûb! Ben, seni, -gördüğün üzere- zengin kılmadım mı " diye nida buyurunca, Eyyûb Aleyhisselâm:
"Evet! Yâ Rab! Zengin kıldın!
Fakat; Senin fazl´u bereketinden, müstağni bulunmak, benim için, mümkün değildir!" dedi. [162]
Eyyûb Aleyhisselâmın Zevcesi Hakkındaki Yeminini Yerine Getirişi:
Yüce Allah, Eyyûb Aleyhisselâma, zevcesi hakkında yapmış olduğu yeminini yerine getirmesini şöyle emretti:
(Ona):
"Eline, bir demet sap al da, onunla (zevcene) vur! Yemininde durmamazlık etme! (dedik).
Biz, onu, hakîkaten sabırlı bulduk.
O, ne güzel kuldu!
O, dâima (Allâha) dönen (bir Zat) idi. [163]
Eyyûb Aleyhisselâmın Vefatı Ve Yaşı:
Eyyûb Aleyhisselâm; ibtilâdan kurtulduktan sonra, yetmiş yıl daha, İbrahim Aley-hisselâmın Hanîf olan Tevhid dini üzere yaşayıp vefat etti.
İbrahim Aleyhisselâmın Tevhid dinini, Eyyûb Aleyhisselâmdan sonra değiş-tirdiler. [164]
Eyyûb Aleyhisselâmın, vefat ettiği zaman, doksan üç yaşında bulunduğu´[165] bildirilmekte ise de; kendilerinin, karı koca olarak, yetmiş[166] veya seksen yıl´[167], nimet bolluğu içinde ibtilâsız yaşadıklarını[168], ibtilâya uğradıklarının yedinci yılında ifâde ettikleri[169]´, ve ibtilânın on sekiz yıl sürdüğü´[170]´, Eyyûb Aleyhisselâmın da, ibtilâdan kurtulduktan sonra yetmiş yıl daha yaşadığı[171]´, gözönünde tutulacak olursa, yaşının, doksan üç değil, hattâ, yüzelliden de, bir hayli yukarılarda bulunduğunu kabul etmek gerekir.
Nitekim, yaşının, iki yüz´[172], ikiyüz on yıl olduğu da, söylenmiştir.´[173] Eyyûb Aleyhisselâmın kabri, Beseniye´de bulunmaktadır. [174] Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!
Hz Zülkifl Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Zülkifl Aleyhisselâmın İsmi Ve Soyu:
Bişr (Zülkifl) b.Eyyûb Aleyhisselâm´dır.[1]
Zülkifl Aleyhisselâmın Peygamberliği Ve Bazı Faziletleri:
Yüce Allah; Eyyûb Aleyhiselam´dan sonra, Bişr b. Eyyûb Aleyhisselâmı, Peygamber olarak göndermiş[2] ve ona Zülkifl ismini vermiş, halkı, Tevhîd akîde-sine = Allah´ın Birliğine inanmağa davet etmesini, kendisine emretmiştir.
Zülkifl Aleyhisselâm, Şam´da otururdu. [3]
Yüce Allah, Enbiyâ sûresinde Eyyûb Aleyhisselâm in kıssasından sonra, Zül-Kifl Aleyhisselâm hakkında şöyle buyurur:
´ ´İsmail´i, İdris ´i, Zülkifl´i de (an! Bunların) her biri de, Sabr (ve sebat) edenlerdendi. Onları da, rahmetimizin içine idhal ettik. Onlar, hakîkaten, Sarihlerdendi. [4]"
Yine, Yüce Allah, Sâd sûresinde Eyyûb Aleyhisselâmın kıssasından sonra, şöyle Duyurur:
"Kuvvetlerin ve basiretlerin sahipleri olan kullarımız İbrahim´i, Ishâk´ı, Yâkub´u da, an!
Çünkü, biz, onları, katkısız (şaibesiz) bir hasletle -ki, yurd(lan)nı hatırlamaları jb onun için, çalışmalaradır- Hâlis (insanlar) yaptık.
Çünkü, onlar, bizim katımızda, cidden seçkinlerden, hayırlı (Zat)lardandı. [5]
"İsmail´i, Elyesa´ı, Zülkifl´i de, an!
(İşte) Bütün bunlar, hayırlı (insan)lardı. [6]
Zülkifl Aleyhisselâmın, Kur´ân-ı kerimde, böyle, Kendilerinden, övülerek bahsedilen büyük Peygamberler arasında zikredilişi, kendisinin de, Peygamber olduğunu açıkça gösterir.
Meşhur olan da, budur. [7]
Zülkifl Aleyhisselâm´a; Rum toprağındaki halk, iman ettiler, tâbi oldular ve kendisini, doğruladılar.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, Allah yolunda cihad etmelerini, emredince, bunu, yerine getirmekten kaçındılar ve zaa´f gösterdiler:
"Ey Bişr! Biz, hayatı sever, ölümü, sevmeyiz.
Bununla beraber, Yüce Allâha ve Onu Resulüne âsi olmaktan da, hoşlanmayız.
Eğer, ömürlerimizi, uzatmasını ve ancak, biz, dilediğimiz zaman, bizi öldürmesini, Allâh´dan dilersen, Ona, ibadet ve Onun düşmanları ile cihad ederiz!" dediler.
Zülkifl Aleyhisselâm, onlara:
"Siz, benden, büyük bir şey istediniz. Bana, ağır teklifte bulundunuz." dedi.
Sonra, kalkıp namaz kıldı ve:
"Ey Allah´ım! Sen, Elçilik vazifelerini tebliğ etmemi, bana, emrettin, tebliğ ettim.
Düşmanlarınla, cihad etmemi, emrettin.
Sen de, biliyorsun ki, ben, kendimden başkasına güç yetirmeğe mâlik değilim.
Kavmimin, bu hususta benden istediklerini, Sen, benden daha iyi biliyorsun.
Beni, benden başkasının günahı ile muâhaze etme!
Ben, Senin gazabından rızâna, ukubetinden affına sığınırım!" dedi.
Yüce Allah, Zülkifl Aleyhisselâma:
"Sen kavmine, benim, onlar için seçtiğimin, kendilerinin, kendileri için seçtiklerinden daha hayırlı olduğunu öğretmedin mi " diye vahy etti.
Bunun üzerine, onlar, ecelleri sonunda ölmeye razı oldular ve ecellerinde öldüler. [8]
Zülkifl Aleyhisselâmın Vefatı Ve Yaşı:
Zülkifl Aleyhisselâm, Şam´da vefat etti. [9] Vefat ettiği zaman, yetmiş beş yaşında idi. [10] Ona ve bütün peygamberlere selâm olsun
Zülkifl Aleyhisselâmın İsmi Ve Soyu:
Bişr (Zülkifl) b.Eyyûb Aleyhisselâm´dır.[1]
Zülkifl Aleyhisselâmın Peygamberliği Ve Bazı Faziletleri:
Yüce Allah; Eyyûb Aleyhiselam´dan sonra, Bişr b. Eyyûb Aleyhisselâmı, Peygamber olarak göndermiş[2] ve ona Zülkifl ismini vermiş, halkı, Tevhîd akîde-sine = Allah´ın Birliğine inanmağa davet etmesini, kendisine emretmiştir.
Zülkifl Aleyhisselâm, Şam´da otururdu. [3]
Yüce Allah, Enbiyâ sûresinde Eyyûb Aleyhisselâm in kıssasından sonra, Zül-Kifl Aleyhisselâm hakkında şöyle buyurur:
´ ´İsmail´i, İdris ´i, Zülkifl´i de (an! Bunların) her biri de, Sabr (ve sebat) edenlerdendi. Onları da, rahmetimizin içine idhal ettik. Onlar, hakîkaten, Sarihlerdendi. [4]"
Yine, Yüce Allah, Sâd sûresinde Eyyûb Aleyhisselâmın kıssasından sonra, şöyle Duyurur:
"Kuvvetlerin ve basiretlerin sahipleri olan kullarımız İbrahim´i, Ishâk´ı, Yâkub´u da, an!
Çünkü, biz, onları, katkısız (şaibesiz) bir hasletle -ki, yurd(lan)nı hatırlamaları jb onun için, çalışmalaradır- Hâlis (insanlar) yaptık.
Çünkü, onlar, bizim katımızda, cidden seçkinlerden, hayırlı (Zat)lardandı. [5]
"İsmail´i, Elyesa´ı, Zülkifl´i de, an!
(İşte) Bütün bunlar, hayırlı (insan)lardı. [6]
Zülkifl Aleyhisselâmın, Kur´ân-ı kerimde, böyle, Kendilerinden, övülerek bahsedilen büyük Peygamberler arasında zikredilişi, kendisinin de, Peygamber olduğunu açıkça gösterir.
Meşhur olan da, budur. [7]
Zülkifl Aleyhisselâm´a; Rum toprağındaki halk, iman ettiler, tâbi oldular ve kendisini, doğruladılar.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, Allah yolunda cihad etmelerini, emredince, bunu, yerine getirmekten kaçındılar ve zaa´f gösterdiler:
"Ey Bişr! Biz, hayatı sever, ölümü, sevmeyiz.
Bununla beraber, Yüce Allâha ve Onu Resulüne âsi olmaktan da, hoşlanmayız.
Eğer, ömürlerimizi, uzatmasını ve ancak, biz, dilediğimiz zaman, bizi öldürmesini, Allâh´dan dilersen, Ona, ibadet ve Onun düşmanları ile cihad ederiz!" dediler.
Zülkifl Aleyhisselâm, onlara:
"Siz, benden, büyük bir şey istediniz. Bana, ağır teklifte bulundunuz." dedi.
Sonra, kalkıp namaz kıldı ve:
"Ey Allah´ım! Sen, Elçilik vazifelerini tebliğ etmemi, bana, emrettin, tebliğ ettim.
Düşmanlarınla, cihad etmemi, emrettin.
Sen de, biliyorsun ki, ben, kendimden başkasına güç yetirmeğe mâlik değilim.
Kavmimin, bu hususta benden istediklerini, Sen, benden daha iyi biliyorsun.
Beni, benden başkasının günahı ile muâhaze etme!
Ben, Senin gazabından rızâna, ukubetinden affına sığınırım!" dedi.
Yüce Allah, Zülkifl Aleyhisselâma:
"Sen kavmine, benim, onlar için seçtiğimin, kendilerinin, kendileri için seçtiklerinden daha hayırlı olduğunu öğretmedin mi " diye vahy etti.
Bunun üzerine, onlar, ecelleri sonunda ölmeye razı oldular ve ecellerinde öldüler. [8]
Zülkifl Aleyhisselâmın Vefatı Ve Yaşı:
Zülkifl Aleyhisselâm, Şam´da vefat etti. [9] Vefat ettiği zaman, yetmiş beş yaşında idi. [10] Ona ve bütün peygamberlere selâm olsun
Hz Şuayb Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Şuayb Aleyhisselâmın Soyu :
Şuayb b. Mîkâil[1], b. Yeşcür[2], b. Medyen, b. İbrahim Aleyhisselâmdır. [3] Şuayb Aleyhisselâmın annesi: Lut Aleyhisselâmın kızı Mîkâil´dir. [4] Şuayb Aleyşhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmın Kayınpederi idi.[5] Şuayb Aleyhisselâmın dili: Arapça idi.[6]
Şuayb Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Şuayb Aleyhiselâm: orta boylu, buğday benizli idi. Son zamanlarında, gözleri, görmez olmuştu. [60] Âmâ idi.
Şuayb Aleyhisselâmın Peygamber Gönderildiği Medyen Ve Medyenliler, Eyke Ve Eykeliler:
Medyen: Kulzum denizinin üst tarafında, Tebük şehrinin hizasında, Tebük´e, altı Merhale kadar uzaklıkta, Tebük´ten daha büyük bir şehirdir. [7]
Medyen ile Tebük, birbirine komşu iki şehirdir. [8]
Mûsâ Aleyhisselâmın, Mısır´dan kaçtığı zaman, Şuayb Aleyhisselâmın davarlarını suladığı kuyu -üzerine, bir bina yapılmış olarak- hâlâ, Medyende bulunmaktadır.
Medyen´e, Medyen b. İbrahim Aleyhisselâm´dan dolayı, Medyen ismi verilmiştir. [9]
Medyen; hem Medyen b. İbrahim Aleyhisselâm oğullarının, hem de, yurtlarının ismi idi. [10]
Medyen halkının, en büyük günahları:
Allah´a, şerik koşarak[11], çevresi, birbirine sarmaşık meşe ağaçlarıyle sarılı bir meşe ağacına tapmaları[12],
Bir çok günah işlemeleri[13]
Ölçerken, tartarken, tam alıp eksik vermeleri[14]
Hafkın eşyasına karşı, haksızfık etme/eri... fdr. [15]
Yolları, keserler, gelen geçenlerin mallarından, onda bir pay alırlar[16],
İnsanları, Şuayb Aleyhiselâmın yanına varmaktan, korkutur[17],
Mü´minleri, ölümle tehdid ederler[18], onları dinlerinden döndürmek isterlerdi. [19]
"Şuayb, yalancıdır! Sizi, dininizden döndürmesin!" derlerdi. [20]
Eyke de: deniz sahili ile Medyen arasında bulunan[21], sık ağaçlı, meşelik bir yer olup[22] burada oturan halk´a: Eshâb-ı Eyke denilirdi,
Eshâb-ı Eyke; Şuayb Aleyhisselâmın -Medyen halkı gibi- kavmi, değildi. [23]
Gerek Medyen halkı, gerek Eshab-ı Eyke, kendilerine Peygamber gönderilen iki ayrı kavim idi. [24]
Eshabı-Eyke; Ehl-i Bâdiye = Kır halkı idi. [25]
Eshâb-ı Eyke de, müşrik oldukları gibi, aynı zamanda, Medyen halkının kötü âdetlerini de, benimseyip âdet edinmişlerdi. [26]
Şuayb Aleyhisselâmın Peygamber Gönderilişi Ve Bazı Faziletleri:
Yüce Allah; Şuayb Aleyhisselâmı, hem kendi kavmi olan Medyen kavmine, hem de, Eshâb-ı Eyke´ye, Peygamber olarak gönderdi. [27]
Şuayb Aleyhisselâm; Yüce Allah´ın, Âdem, Şis, İdris, Nuh ve İbrahim Aleyhis-selamlara indirdiği Sahifeleri okurdu. [28]
Şuayb Aleyhisselâm; kavmini, güzel ve yüksek sözlerle uyarmağa çalıştığı için, kendisine (Peygamberler Hatîbi) denilmiştir.´[29]
Şuayb Aleyhisselâm, onları, Yüce Allah´a, ibadet ve tâata davet etti. [30]
Yer yüzünde fesad çıkarmaktan,
Halkı, Allah yolundan men etmeğe çalışmaktan[31]
Zulümden ve benzeri kötülüklerden[32]
(Eksik veya kalp) para kesmekten... sakındırdı.´[33]
Yüce Allah´ın verdiği rızık bolluğu ve geçim rahatlığı, ancak, onların, Allah´a karşı küfürlerini artırıp azaplarını çabuklaştırmağa yaradı. [34]
Azgınlık ve sapkınlıkta devam ettiler.
Şuayb Aleyhisselâmın, onlara, Allah´ı hatırlatması, kendilerini, Allah´ın azabı ile korkutması, bir fayda vermedi. [35]
Şuayb Aleyhisselâm, yalnız halkı değil, Mısır Firavununu bile:
"Ey Firavun! Gök halkı, yer halkı, denizler ve dağlar halkı, kızdığı zaman, Allah´ın da, gazaba geleceğinden korkmaz mısın " diyerek uyarmağa çalışmaktan geri durmadı. [36]
O zaman, Peygamberlerin Asaları ve bu cümleden olarak Musa Aleyhissela-ma vermiş olduğu mucize asa da, Şuayb Aleyhisselâmın yanında bulunuyordu. [37]
Medyen Ve Eyke Halkının Helak Oluşu:
Medyen ve Eyke halkı, Şuayb Aleyhiselâmı, yalanladıkları ve onun öğütlerini reddettikleri için, azaba uğradılar. [38]
Yüce Allah; yedi gün, onların üzerlerinden, tatlı yel esintisini kesti. [39]
Üzerlerine, son derecede şiddetli, yakıp kavurucu bir sıcaklık saldı.
Sıcaklık, kendilerini, yakaladı, bunalttı.
Hemen, evlerin içine girdiler.
Sıcaklık, evlerin içinde de, kendilerini, yakaladı, bunalttı. [40]
Yüce Allah, yedi gün, Sam yeli estirdi.
Sıcaklık; kuyuları ve su kaynaklarındaki suları bile kuruttu!
Ayaklarının altındaki yerin sıcaklığından, ayaklarının etleri döküldü.[41]
Sıcaklığa dayanamayarak kendilerini, yere attılar, yanlarının üzerine yattılar. [42]
Kendilerine, ne gölge, ne su, bir fayda vermedi. [43]
Nihayet, evlerden çıkarak Sahra´ya kaçtılar.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, güneşten gölgeleyecek bir bulut gönderdi.
O bulutun altında biraz serinlik ve rahatlık bulunca, birbirlerini, bulutun altında toplanmağa çağırdılar.
Hepsi, bulutun altında toplandıkları zaman, altlarından, yer sarsıntısına[44], üstlerinden de, Cebrail Aleyhisselâmın Sayhasına tutuldular.
Cebrail Aleyhisselâm, üzerlerine inip bağırınca, dağlar ve yer sarsıldı. [45]´ Yüce Allah; gölgeyi, onların üzerlerinden kaldırıp açtı, güneşi, alevlendirdi. [46] Sonra da, üzerlerine, ateş saldı, yağdırdı. [47] Çekirgelerin, tava içinde piştikleri gibi yanıp kavruldular! [48]
Medyen halkının helakinden sonra, Eyke halkı da, yedi gün süren şiddetli sıcak ve ateşle helak edildiler. [49]
Yüce Allah; Suayb Aleyhisselâmla ona, iman edenleri, bu azaplardan Rahmetiyle kurtardı. [50]
Kur´ân-ı Kerim in Şuayb Aleyhisselâmla Medyen Ve Eyke Halkı Hakkındaki Açıklaması:
"Medyen (halkına)da, kardeşleri Şuayb´ı (gönderdik, Şuayb, onlara):
Ey kavmim! Allah´a, ibâdet ediniz! Sizin, Ondan başka hiç bir ilâhınız yoktur!
Rabb´inizden, size apaçık bir Burhan gelmiştir.
Artık, kileyi, teraziyi, tam tutunuz.
İnsanların eşyasına (karşı) haksızlık etmeyiniz!
Yer yüzünü -o, ıslah edildikten sonra- fesada vermeyiniz!
(Bana) inanıcı iseniz, (bu söylediklerim), sizin için, hayırlıdır.
Siz; Allah´a iman edenleri, tehdid ederek, (onları) Allah´ın yolundan men ederek (o yolun) eğriliğini arayarak, öyle bir caddenin başına tutup oturmayınız!
Düşününüz ki: vaktiyle siz, pek az idiniz de, (Allah) sizi, çoğalttı.
Eğer, içinizden bir kısmı, benimle gönderilen şeye, iman etmiş, bir kısmı da, inan-mamışsa, Allah, aramızda hükmünü verinceye kadar, sabrediniz.
O, hâkimlerin en hayırlısıdır." dedi.
Onu kavminden (iman etmeyi) kibirlerine yediremeyen kodamanlar:
"Ey Şuayb! Seni ve yanındaki iman edenleri, ya muhakkak, memleketimizden çıkaracağız, yahud, mutlaka, bizim dinimize döneceksiniz!" dediler.
O:
Ya biz, istemesek de mi dedi.
Allah, bizi, ondan kurtardıktan sonra, yine, sizin dininize dönersek, Allah´a karşı, muhakkak, yalan düzmüş, iftira etmişiz (demek)tir ki, ona, dönmemiz, bizim için, olacak şey değildir.
Meğer ki, Rabbimiz olan Allah, dileye!
Rabb´imizin ilmi, her şeyi kaplamıştır.
Biz, ancak, Allah´a güvenip dayandık.
Ey Rabb´imiz! Bizimle kavmimizin arasında, Sen, hakk olanı, hükmet!
Sen, hükmedenlerin en hayırlısısın!"
Onun kavminden kâfir olan ileri gelenleri:
"Şuayb´a uyarsanız, and olsun ki: o takdirde, muhakkak, en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız!" dediler.
Bunun üzerine, onları, o müdhiş zelzele ve sayha yakalayıverdi de, yurtlarında diz üstü çöken (halâke uğrayan) kimseler oldular.
Şuayb´ı, yalanlayanlar, sanki, (yurtlarında) hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb´ı yalanlayanlardır ki, en büyük zarara uğrayanlar, onlar, olmuşlardır.
Bunun üzerine (Şuayb), onlardan yüz çevirip (kendi kendine) and olsun ki, dedi, ey kavmim! Ben, size, Rabb´imin gönderdiği (hükümleri) ulaştırdım. Sizin iyiliğinizi istedim.
Şimdi, ben, o kâfirler güruhu üzerine nasıl tasalanırım " dedi.
Biz, hangi memlekete bir Peygamber gönderdik ise, onun halkını, yalvarıp ya-karsınlar diye mutlaka fakirlikle, şiddetle, hastalıkla (sıkıp) yakaladık.
Sonra, bu sıkıntının yerine, iyilik (selâmet, bolluk) verdik. Nihayet, çoğaldılar:
"Atalarımıza da (gâh böyle) fakirlik, şiddet, hastalık, (gâh böyle) iyilik, genişlik dokunmuştur." dediler.
Bunun üzerine, biz de, kendileri farkına varmadan, onları, ansızın tutup yakala-yıverdik!
Eğer, o memleketler halkı, iman edip te (küfür ve isyandan) sakınmış olsalardı, elbette, üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık.
Fakat, onlar, (Peygamberlerini) yalanladılar da, biz de, kazanmakta oldukları (küfür ve isyan) yüzünden onları, tutup yakaladık!
O memleketlerin halkı, kendileri geceleyin uyurlarken, azabımızın gelip çatmasından (korkmayıp) emin mi oldular
Onlar, artık, Allah´ın, (kendilerini) ihmal ettiğinden mi emin oldular
Fakat, büyük zararı göze alanlar güruhundan başkası, Allah´ın imhalindenemîn olmaz.
(Evvelki) sahiplerinden sonra, yeryüzüne vâris olanlara, hâlâ şu hakîkat belli olmadı mı ki: Biz, dileseydik, onları da, günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık.
Biz, onların kalbleri üzerine mühür basarız.
Binâenaleyh, (hakîkati) işitmezler.
İşte, o memleketlerin hali!) Sana, onların haberlerinden bir kısmını naklediyoruz.
And olsun ki: Peygamberleri, onlara, apaçık alâmetler (Mucizeler) getirmişlerdir.
Fakat, daha önceden yalanlamış oldukları şeylere iman etmediler.
İşte, kâfirlerin yüreklerine -Allah, böyle mühür basar.
Biz, onların çoğunda ahdfe vefa) bulmadık.
Onların çoğunu, muhakkak ki, itâattan çıkmış kimseler bulduk, [51]
"Medyen´e de, kardeşleri Şuayb´ı (gönderdik):
Ey kavmim! Allah´a ibadet ediniz. Sizin, Ondan başka hiç bir İlâhınız yoktur
Ölçeği, tartıyı, eksik tutmayınız.
Ben, sizi, hakîkat bir nimet (ve refah) içinde görüyorum.
Şüphesiz ki, ben, bir gün, (hepinizi) çepeçevre kuşatıcı bir azabdan korkmaktayım!
Ey kavmim! Ölçekte ve tartıda adaleti, yerine getiriniz!
İnsanların eşyasını (mallarını, haklarını) eksiltmeyiniz!
Yer yüzünde fesadcılar olarak fenalık yapmayınız!
Eğer, Mü´min iseniz, Allah´ın (helâlından) bıraktığı (kâr), sizin için, daha hayırlıdır.
(Bununla beraber) ben, sizin üzerinizde bir bekçi de, değilim." dedi.
"Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden, yâhud, mallarımıza ne dilersek, onu, yapmamızdan vaz geçmemizi, sana, namazın mı emr ediyor
Çünki, sen, muhakkak ki, sen, yumuşak huylu, aklı başında (bir adam)sın!" dediler.
"Ey kavmim! Ya ben, Rabb´imden (gelen) apaçık bir Burhanın üzerinde isem, ve O, bana, Kendisinden, güzel bir rızık ihsan etmiş ise, ne dersiniz
Size ettiğim yasağa, ben kendim muhalefet etmek istemiyorum ki. Ben gücümün yettiği kadar ıslahdan başka bir şey arzu etmem! Benim muvaffakiyetim, ancak, Allah´ın yardımıyladır. Ben, yalnız Ona güvenip dayandım ve yalnız Ona dönerim.
Ey kavmim! Bana olan düşmanlığınız, Nuh kavminin, ya Hûd kavminin ya da, Salih kavminin başlarına gelenler gibi, size bir musibet yüklemesin!
Lut kavmi da, size uzak değil!
Rabb´inizden, mağfiret dileyiniz! Sonra, Ona, tevbe ile rücu´ ediniz.
Çünkü, benim Rabb´im, çok Esirgeyendir, (Mü´minleri) çok sevendir" dedi.
"Ey Şuayb! Biz, senin söylemekte olduğundan bir çoğunu iyice anlamıyoruz.
Seni de, içimizde cidden zaif (âciz) görüyoruz.
Eğer, kabilen olmasaydı, muhakkak ki, seni, taşla öldürürdük!
Sen, bizden üstün bir şeref sahibi değilsin ki..." dediler.
(Şuayb):
"Ey kavmim! Size göre benim kabilem mi, Allah´dan daha şereflidir ki onu (tutup) arkanıza atılmış (değersiz) bir şey edindiniz
Benim Rabb´imfin ilmi), şüphesiz, ne yaparsanız, hepsini, çepçevre kuşatıcıdır! Ey kavmim! Elinizden geleni yapınız! Ben de, (vazifemi) yapıcıyım.
Yakında bileceksiniz ki: kendisini rüsvay edecek azab, kimin başına gelecektir ve o yalancı kimdir
O azabı gözetleyiniz!
Ben de, sizinle birlikte (onu) gözetleyiçiyim " dedi.
Vaktâ ki, (Azab) emrimiz geldi.
Şuayb´ı ve onun yanındaki iman etmiş olanları, bizden bir Esirgeme olarak, kurtardık.
Zulümedenleri ise, korkunç bir ses yakaladı da, yurdlarında diz üstü çöke kaal-dılar (helak oldular).
Sanki, onlar, orada zâten hiç oturmamışlardı...
Haberiniz olsun ki: Semud (kavmi), İlâhî rahmetten uzaklaştıysa, Medyen (kav-mına) da, öyle bir uzaklık (verildi)[52]
"Eshâb-ı Eyke de, gönderilen (Peygamberleri, yalanlamıştır.
O zamada ki, Şuayb, onlara:
(Allah´dan) korkmaz mısınız
Şüphesiz ki, ben, size gönderilmiş emin bir Peygamber´im.
Artık, Allah´dan korkunuz ve bana, itaat ediniz!
Ben, buna karşı, sizden hiç bir ücret istemiyorum.
Benim mükâfatım, Âlemlerin Rabb´inden başkasına âid değildir.
Ölçeği, tam ölçünüz! Eksiltenlerden olmayınız!
Doğru terazi ile tartınız!
İnsanların hakkından, bir şeyi kısmayınız!
Yer yüzünü, bozgunculukla fesada vermeyiniz!
Gerek sizi, gerek (sizden) önceki ümmetleri yaratan (Allâh)dan, korkunuz!" dedi.
"Sen, dediler, ancak, fazla büyülenmişlerdensin!
Sen, bizim gibi bir beşerden başkası değilsin
Biz, senin, muhakkak yalancılardan olduğunu sanıyoruz!
Eğer, doğruculardan isen, hemen üstümüze gökten bir parça düşür!
(Şuayb):
"Siz ne yapıyorsanız, hepsini, Rabbim, daha iyi bilicidir!" dedi.
Hâsılı, onu yalanladılar da, kendilerini, o gölge gününün azabı yakalayıverdi!
Gerçekten, bu, o günün büyük azabı idi. [53]
"Kendilerini, bir Recfe (korkunç bir Sayha, şiddetli yer sarsıntısı) yakalayıverdi de, hepsi yurdlarında (ölü olarak) diz üstü çöke kaldılar. [54]
Şuayb Aleyhisselâm İle Müminlerin Mekke´ye Hicret Edişi:
Medyen ve Eykeliler, helak olduktan sonra, Şuayb Aleyhisselâm, kendisine iman edenlerle birlikte Mekke´ye gidip yerleştiler ve vefatlarına kadar oradan ayrılmadılar. [55]
Şuayb Aleyhisselâmla yanındaki Mü´minlerin kabirlerinin, Kabe´nin batısında Dârünnedve ile Benî Sehm kapısı arasındaki yerde bulunduğu rivayet edilir. [56]
Zâten, Peygamberlerden, ümmeti helak olan Peygamber, Mekke´ye gelir, orada, Allâha ibadete koyulur, kendisi ve yanındakiler, vefat edinceye kadar orada kalırdı.
Nitekim, Nuh, Hûd, Salih ve Şuayb Aleyhisselâmların kabirlerinin Zemzem´le Hacerülesved arasında bulunduğu bildirilmektedir. [57]
Şuayb Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, yüz kırk yaşında idi. [58] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun![59]
Şuayb Aleyhisselâmın Soyu :
Şuayb b. Mîkâil[1], b. Yeşcür[2], b. Medyen, b. İbrahim Aleyhisselâmdır. [3] Şuayb Aleyhisselâmın annesi: Lut Aleyhisselâmın kızı Mîkâil´dir. [4] Şuayb Aleyşhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmın Kayınpederi idi.[5] Şuayb Aleyhisselâmın dili: Arapça idi.[6]
Şuayb Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Şuayb Aleyhiselâm: orta boylu, buğday benizli idi. Son zamanlarında, gözleri, görmez olmuştu. [60] Âmâ idi.
Şuayb Aleyhisselâmın Peygamber Gönderildiği Medyen Ve Medyenliler, Eyke Ve Eykeliler:
Medyen: Kulzum denizinin üst tarafında, Tebük şehrinin hizasında, Tebük´e, altı Merhale kadar uzaklıkta, Tebük´ten daha büyük bir şehirdir. [7]
Medyen ile Tebük, birbirine komşu iki şehirdir. [8]
Mûsâ Aleyhisselâmın, Mısır´dan kaçtığı zaman, Şuayb Aleyhisselâmın davarlarını suladığı kuyu -üzerine, bir bina yapılmış olarak- hâlâ, Medyende bulunmaktadır.
Medyen´e, Medyen b. İbrahim Aleyhisselâm´dan dolayı, Medyen ismi verilmiştir. [9]
Medyen; hem Medyen b. İbrahim Aleyhisselâm oğullarının, hem de, yurtlarının ismi idi. [10]
Medyen halkının, en büyük günahları:
Allah´a, şerik koşarak[11], çevresi, birbirine sarmaşık meşe ağaçlarıyle sarılı bir meşe ağacına tapmaları[12],
Bir çok günah işlemeleri[13]
Ölçerken, tartarken, tam alıp eksik vermeleri[14]
Hafkın eşyasına karşı, haksızfık etme/eri... fdr. [15]
Yolları, keserler, gelen geçenlerin mallarından, onda bir pay alırlar[16],
İnsanları, Şuayb Aleyhiselâmın yanına varmaktan, korkutur[17],
Mü´minleri, ölümle tehdid ederler[18], onları dinlerinden döndürmek isterlerdi. [19]
"Şuayb, yalancıdır! Sizi, dininizden döndürmesin!" derlerdi. [20]
Eyke de: deniz sahili ile Medyen arasında bulunan[21], sık ağaçlı, meşelik bir yer olup[22] burada oturan halk´a: Eshâb-ı Eyke denilirdi,
Eshâb-ı Eyke; Şuayb Aleyhisselâmın -Medyen halkı gibi- kavmi, değildi. [23]
Gerek Medyen halkı, gerek Eshab-ı Eyke, kendilerine Peygamber gönderilen iki ayrı kavim idi. [24]
Eshabı-Eyke; Ehl-i Bâdiye = Kır halkı idi. [25]
Eshâb-ı Eyke de, müşrik oldukları gibi, aynı zamanda, Medyen halkının kötü âdetlerini de, benimseyip âdet edinmişlerdi. [26]
Şuayb Aleyhisselâmın Peygamber Gönderilişi Ve Bazı Faziletleri:
Yüce Allah; Şuayb Aleyhisselâmı, hem kendi kavmi olan Medyen kavmine, hem de, Eshâb-ı Eyke´ye, Peygamber olarak gönderdi. [27]
Şuayb Aleyhisselâm; Yüce Allah´ın, Âdem, Şis, İdris, Nuh ve İbrahim Aleyhis-selamlara indirdiği Sahifeleri okurdu. [28]
Şuayb Aleyhisselâm; kavmini, güzel ve yüksek sözlerle uyarmağa çalıştığı için, kendisine (Peygamberler Hatîbi) denilmiştir.´[29]
Şuayb Aleyhisselâm, onları, Yüce Allah´a, ibadet ve tâata davet etti. [30]
Yer yüzünde fesad çıkarmaktan,
Halkı, Allah yolundan men etmeğe çalışmaktan[31]
Zulümden ve benzeri kötülüklerden[32]
(Eksik veya kalp) para kesmekten... sakındırdı.´[33]
Yüce Allah´ın verdiği rızık bolluğu ve geçim rahatlığı, ancak, onların, Allah´a karşı küfürlerini artırıp azaplarını çabuklaştırmağa yaradı. [34]
Azgınlık ve sapkınlıkta devam ettiler.
Şuayb Aleyhisselâmın, onlara, Allah´ı hatırlatması, kendilerini, Allah´ın azabı ile korkutması, bir fayda vermedi. [35]
Şuayb Aleyhisselâm, yalnız halkı değil, Mısır Firavununu bile:
"Ey Firavun! Gök halkı, yer halkı, denizler ve dağlar halkı, kızdığı zaman, Allah´ın da, gazaba geleceğinden korkmaz mısın " diyerek uyarmağa çalışmaktan geri durmadı. [36]
O zaman, Peygamberlerin Asaları ve bu cümleden olarak Musa Aleyhissela-ma vermiş olduğu mucize asa da, Şuayb Aleyhisselâmın yanında bulunuyordu. [37]
Medyen Ve Eyke Halkının Helak Oluşu:
Medyen ve Eyke halkı, Şuayb Aleyhiselâmı, yalanladıkları ve onun öğütlerini reddettikleri için, azaba uğradılar. [38]
Yüce Allah; yedi gün, onların üzerlerinden, tatlı yel esintisini kesti. [39]
Üzerlerine, son derecede şiddetli, yakıp kavurucu bir sıcaklık saldı.
Sıcaklık, kendilerini, yakaladı, bunalttı.
Hemen, evlerin içine girdiler.
Sıcaklık, evlerin içinde de, kendilerini, yakaladı, bunalttı. [40]
Yüce Allah, yedi gün, Sam yeli estirdi.
Sıcaklık; kuyuları ve su kaynaklarındaki suları bile kuruttu!
Ayaklarının altındaki yerin sıcaklığından, ayaklarının etleri döküldü.[41]
Sıcaklığa dayanamayarak kendilerini, yere attılar, yanlarının üzerine yattılar. [42]
Kendilerine, ne gölge, ne su, bir fayda vermedi. [43]
Nihayet, evlerden çıkarak Sahra´ya kaçtılar.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, güneşten gölgeleyecek bir bulut gönderdi.
O bulutun altında biraz serinlik ve rahatlık bulunca, birbirlerini, bulutun altında toplanmağa çağırdılar.
Hepsi, bulutun altında toplandıkları zaman, altlarından, yer sarsıntısına[44], üstlerinden de, Cebrail Aleyhisselâmın Sayhasına tutuldular.
Cebrail Aleyhisselâm, üzerlerine inip bağırınca, dağlar ve yer sarsıldı. [45]´ Yüce Allah; gölgeyi, onların üzerlerinden kaldırıp açtı, güneşi, alevlendirdi. [46] Sonra da, üzerlerine, ateş saldı, yağdırdı. [47] Çekirgelerin, tava içinde piştikleri gibi yanıp kavruldular! [48]
Medyen halkının helakinden sonra, Eyke halkı da, yedi gün süren şiddetli sıcak ve ateşle helak edildiler. [49]
Yüce Allah; Suayb Aleyhisselâmla ona, iman edenleri, bu azaplardan Rahmetiyle kurtardı. [50]
Kur´ân-ı Kerim in Şuayb Aleyhisselâmla Medyen Ve Eyke Halkı Hakkındaki Açıklaması:
"Medyen (halkına)da, kardeşleri Şuayb´ı (gönderdik, Şuayb, onlara):
Ey kavmim! Allah´a, ibâdet ediniz! Sizin, Ondan başka hiç bir ilâhınız yoktur!
Rabb´inizden, size apaçık bir Burhan gelmiştir.
Artık, kileyi, teraziyi, tam tutunuz.
İnsanların eşyasına (karşı) haksızlık etmeyiniz!
Yer yüzünü -o, ıslah edildikten sonra- fesada vermeyiniz!
(Bana) inanıcı iseniz, (bu söylediklerim), sizin için, hayırlıdır.
Siz; Allah´a iman edenleri, tehdid ederek, (onları) Allah´ın yolundan men ederek (o yolun) eğriliğini arayarak, öyle bir caddenin başına tutup oturmayınız!
Düşününüz ki: vaktiyle siz, pek az idiniz de, (Allah) sizi, çoğalttı.
Eğer, içinizden bir kısmı, benimle gönderilen şeye, iman etmiş, bir kısmı da, inan-mamışsa, Allah, aramızda hükmünü verinceye kadar, sabrediniz.
O, hâkimlerin en hayırlısıdır." dedi.
Onu kavminden (iman etmeyi) kibirlerine yediremeyen kodamanlar:
"Ey Şuayb! Seni ve yanındaki iman edenleri, ya muhakkak, memleketimizden çıkaracağız, yahud, mutlaka, bizim dinimize döneceksiniz!" dediler.
O:
Ya biz, istemesek de mi dedi.
Allah, bizi, ondan kurtardıktan sonra, yine, sizin dininize dönersek, Allah´a karşı, muhakkak, yalan düzmüş, iftira etmişiz (demek)tir ki, ona, dönmemiz, bizim için, olacak şey değildir.
Meğer ki, Rabbimiz olan Allah, dileye!
Rabb´imizin ilmi, her şeyi kaplamıştır.
Biz, ancak, Allah´a güvenip dayandık.
Ey Rabb´imiz! Bizimle kavmimizin arasında, Sen, hakk olanı, hükmet!
Sen, hükmedenlerin en hayırlısısın!"
Onun kavminden kâfir olan ileri gelenleri:
"Şuayb´a uyarsanız, and olsun ki: o takdirde, muhakkak, en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız!" dediler.
Bunun üzerine, onları, o müdhiş zelzele ve sayha yakalayıverdi de, yurtlarında diz üstü çöken (halâke uğrayan) kimseler oldular.
Şuayb´ı, yalanlayanlar, sanki, (yurtlarında) hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb´ı yalanlayanlardır ki, en büyük zarara uğrayanlar, onlar, olmuşlardır.
Bunun üzerine (Şuayb), onlardan yüz çevirip (kendi kendine) and olsun ki, dedi, ey kavmim! Ben, size, Rabb´imin gönderdiği (hükümleri) ulaştırdım. Sizin iyiliğinizi istedim.
Şimdi, ben, o kâfirler güruhu üzerine nasıl tasalanırım " dedi.
Biz, hangi memlekete bir Peygamber gönderdik ise, onun halkını, yalvarıp ya-karsınlar diye mutlaka fakirlikle, şiddetle, hastalıkla (sıkıp) yakaladık.
Sonra, bu sıkıntının yerine, iyilik (selâmet, bolluk) verdik. Nihayet, çoğaldılar:
"Atalarımıza da (gâh böyle) fakirlik, şiddet, hastalık, (gâh böyle) iyilik, genişlik dokunmuştur." dediler.
Bunun üzerine, biz de, kendileri farkına varmadan, onları, ansızın tutup yakala-yıverdik!
Eğer, o memleketler halkı, iman edip te (küfür ve isyandan) sakınmış olsalardı, elbette, üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık.
Fakat, onlar, (Peygamberlerini) yalanladılar da, biz de, kazanmakta oldukları (küfür ve isyan) yüzünden onları, tutup yakaladık!
O memleketlerin halkı, kendileri geceleyin uyurlarken, azabımızın gelip çatmasından (korkmayıp) emin mi oldular
Onlar, artık, Allah´ın, (kendilerini) ihmal ettiğinden mi emin oldular
Fakat, büyük zararı göze alanlar güruhundan başkası, Allah´ın imhalindenemîn olmaz.
(Evvelki) sahiplerinden sonra, yeryüzüne vâris olanlara, hâlâ şu hakîkat belli olmadı mı ki: Biz, dileseydik, onları da, günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık.
Biz, onların kalbleri üzerine mühür basarız.
Binâenaleyh, (hakîkati) işitmezler.
İşte, o memleketlerin hali!) Sana, onların haberlerinden bir kısmını naklediyoruz.
And olsun ki: Peygamberleri, onlara, apaçık alâmetler (Mucizeler) getirmişlerdir.
Fakat, daha önceden yalanlamış oldukları şeylere iman etmediler.
İşte, kâfirlerin yüreklerine -Allah, böyle mühür basar.
Biz, onların çoğunda ahdfe vefa) bulmadık.
Onların çoğunu, muhakkak ki, itâattan çıkmış kimseler bulduk, [51]
"Medyen´e de, kardeşleri Şuayb´ı (gönderdik):
Ey kavmim! Allah´a ibadet ediniz. Sizin, Ondan başka hiç bir İlâhınız yoktur
Ölçeği, tartıyı, eksik tutmayınız.
Ben, sizi, hakîkat bir nimet (ve refah) içinde görüyorum.
Şüphesiz ki, ben, bir gün, (hepinizi) çepeçevre kuşatıcı bir azabdan korkmaktayım!
Ey kavmim! Ölçekte ve tartıda adaleti, yerine getiriniz!
İnsanların eşyasını (mallarını, haklarını) eksiltmeyiniz!
Yer yüzünde fesadcılar olarak fenalık yapmayınız!
Eğer, Mü´min iseniz, Allah´ın (helâlından) bıraktığı (kâr), sizin için, daha hayırlıdır.
(Bununla beraber) ben, sizin üzerinizde bir bekçi de, değilim." dedi.
"Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden, yâhud, mallarımıza ne dilersek, onu, yapmamızdan vaz geçmemizi, sana, namazın mı emr ediyor
Çünki, sen, muhakkak ki, sen, yumuşak huylu, aklı başında (bir adam)sın!" dediler.
"Ey kavmim! Ya ben, Rabb´imden (gelen) apaçık bir Burhanın üzerinde isem, ve O, bana, Kendisinden, güzel bir rızık ihsan etmiş ise, ne dersiniz
Size ettiğim yasağa, ben kendim muhalefet etmek istemiyorum ki. Ben gücümün yettiği kadar ıslahdan başka bir şey arzu etmem! Benim muvaffakiyetim, ancak, Allah´ın yardımıyladır. Ben, yalnız Ona güvenip dayandım ve yalnız Ona dönerim.
Ey kavmim! Bana olan düşmanlığınız, Nuh kavminin, ya Hûd kavminin ya da, Salih kavminin başlarına gelenler gibi, size bir musibet yüklemesin!
Lut kavmi da, size uzak değil!
Rabb´inizden, mağfiret dileyiniz! Sonra, Ona, tevbe ile rücu´ ediniz.
Çünkü, benim Rabb´im, çok Esirgeyendir, (Mü´minleri) çok sevendir" dedi.
"Ey Şuayb! Biz, senin söylemekte olduğundan bir çoğunu iyice anlamıyoruz.
Seni de, içimizde cidden zaif (âciz) görüyoruz.
Eğer, kabilen olmasaydı, muhakkak ki, seni, taşla öldürürdük!
Sen, bizden üstün bir şeref sahibi değilsin ki..." dediler.
(Şuayb):
"Ey kavmim! Size göre benim kabilem mi, Allah´dan daha şereflidir ki onu (tutup) arkanıza atılmış (değersiz) bir şey edindiniz
Benim Rabb´imfin ilmi), şüphesiz, ne yaparsanız, hepsini, çepçevre kuşatıcıdır! Ey kavmim! Elinizden geleni yapınız! Ben de, (vazifemi) yapıcıyım.
Yakında bileceksiniz ki: kendisini rüsvay edecek azab, kimin başına gelecektir ve o yalancı kimdir
O azabı gözetleyiniz!
Ben de, sizinle birlikte (onu) gözetleyiçiyim " dedi.
Vaktâ ki, (Azab) emrimiz geldi.
Şuayb´ı ve onun yanındaki iman etmiş olanları, bizden bir Esirgeme olarak, kurtardık.
Zulümedenleri ise, korkunç bir ses yakaladı da, yurdlarında diz üstü çöke kaal-dılar (helak oldular).
Sanki, onlar, orada zâten hiç oturmamışlardı...
Haberiniz olsun ki: Semud (kavmi), İlâhî rahmetten uzaklaştıysa, Medyen (kav-mına) da, öyle bir uzaklık (verildi)[52]
"Eshâb-ı Eyke de, gönderilen (Peygamberleri, yalanlamıştır.
O zamada ki, Şuayb, onlara:
(Allah´dan) korkmaz mısınız
Şüphesiz ki, ben, size gönderilmiş emin bir Peygamber´im.
Artık, Allah´dan korkunuz ve bana, itaat ediniz!
Ben, buna karşı, sizden hiç bir ücret istemiyorum.
Benim mükâfatım, Âlemlerin Rabb´inden başkasına âid değildir.
Ölçeği, tam ölçünüz! Eksiltenlerden olmayınız!
Doğru terazi ile tartınız!
İnsanların hakkından, bir şeyi kısmayınız!
Yer yüzünü, bozgunculukla fesada vermeyiniz!
Gerek sizi, gerek (sizden) önceki ümmetleri yaratan (Allâh)dan, korkunuz!" dedi.
"Sen, dediler, ancak, fazla büyülenmişlerdensin!
Sen, bizim gibi bir beşerden başkası değilsin
Biz, senin, muhakkak yalancılardan olduğunu sanıyoruz!
Eğer, doğruculardan isen, hemen üstümüze gökten bir parça düşür!
(Şuayb):
"Siz ne yapıyorsanız, hepsini, Rabbim, daha iyi bilicidir!" dedi.
Hâsılı, onu yalanladılar da, kendilerini, o gölge gününün azabı yakalayıverdi!
Gerçekten, bu, o günün büyük azabı idi. [53]
"Kendilerini, bir Recfe (korkunç bir Sayha, şiddetli yer sarsıntısı) yakalayıverdi de, hepsi yurdlarında (ölü olarak) diz üstü çöke kaldılar. [54]
Şuayb Aleyhisselâm İle Müminlerin Mekke´ye Hicret Edişi:
Medyen ve Eykeliler, helak olduktan sonra, Şuayb Aleyhisselâm, kendisine iman edenlerle birlikte Mekke´ye gidip yerleştiler ve vefatlarına kadar oradan ayrılmadılar. [55]
Şuayb Aleyhisselâmla yanındaki Mü´minlerin kabirlerinin, Kabe´nin batısında Dârünnedve ile Benî Sehm kapısı arasındaki yerde bulunduğu rivayet edilir. [56]
Zâten, Peygamberlerden, ümmeti helak olan Peygamber, Mekke´ye gelir, orada, Allâha ibadete koyulur, kendisi ve yanındakiler, vefat edinceye kadar orada kalırdı.
Nitekim, Nuh, Hûd, Salih ve Şuayb Aleyhisselâmların kabirlerinin Zemzem´le Hacerülesved arasında bulunduğu bildirilmektedir. [57]
Şuayb Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, yüz kırk yaşında idi. [58] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun![59]
Hz Musa Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Musa Aleyhisselâmın Soyu:
Mûsâ b.İmran[1], b.Yashür[2], b.Kahis, b.Lâvi, b.Yâkub[3], b.İshak, b.İbrahim Aleyhisselâm´dır. [4]
Mûsâ b.İmran Aleyhisselâmla Hârûn b.İmran Aleyhisselâm[5], Ana-Baba bir[6] kardeş idiler. [7]
Harun Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmdan bir yaş büyüktü. [8]
Mûsâ Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Musa Aleyhiselâm; uzun boylu, esmer tenli[9], yüksek burunlu[10], hafif etli[11], kıvırcık saçlı idi. [12]
Kendisinin, kulaklarına kadar uzanan düz saçlı olduğu da, rivayet edilir. [13]
Sağ elinde (Nübüvvet Ben´i) vardı. [14]
Kendisini gören, Şenûe kabilesi erkeklerinden birisi sanırdı. [15]
Harun Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Hârûn Aleyhisselâm; Mûsâ Aleyhisselâmdan daha uzun boylu[16], daha etli, daha beyaz tenli, daha geniş sırtlı idi.[17]
Açık ve düzgün dilli, yumuşak huylu idi. Kendisinin alnında da, bir Ben vardı. [18]
Mısırda İsrail Oğullarına Yapılan Zulümler Ve Mûsâ Aleyhisselâmın Doğuşu :
Yûsuf b.Yâkub Aleyhisselâmın zamanındaki ikinci Firavun[19] Amr b.lmlak, b.Lavez, b.Sâm soyundan gelen Reyyan b.Velîd olup Yûsuf Aleyhisselâm, onu, Allah´a, imana davet etmiş ve iman ettirmişti.
Reyyan´ın ölümünden sonra yerine geçen ve aynı soydan gelen Kabus b.Mus´-ab´ı da, Allah´a imana davet etmişse de, ona, kabul ettirememişti. [20]
Kabus, kâfir[21] ve zorba idi. [22]
Âsiye bint-i Müzahim b.Ubeyd, b.Reyyan, b.Velîd ile de, evli idi.
Kabus b.Mus´ab ölünce, yerine, kardeşi Velîd b.Mus´ab geçti ve Kardeşinin zevcesi hayırlı kadınlardan Âsiye hatunla da, evlendi.
Velîd b.Mus´ab, kardeşi Kabus´dan daha Zorba, daha kâfir, daha azgındı.
Mısır Firavunları arasında, ondan daha uzun ömürlüsü, dndan daha kabası, daha katı kalblisi, İsrail oğullarına, ondan daha kötü ve ağır işkence yapanı, görülmemişti.
Firavun Velîd; İsrail oğullarını, köle ve hizmetçi olarak çalıştırırdı. Onları, sınıflara ayırıp bir sınıfını, yapı işlerinde, Bir sınıfını, çift sürme ve ekin ekme işlerinde, Bir sınıfını da, pislik temizleme işlerinde kullanırdı.
İsrail oğullarından, sanatı bulunmayanları ise, Cizye ile, Vergi ile mükellef kılar, onlara, işkencenin en kötüsünü yüklerdi. [23]
Velid b.Mus´ab, Mısır Firavunlarının üçüncüsü idi.[24]
Velid b.Mus´ab; kavmini, elli yıl, putlara tapmağa davet edip kendisine muhalefet edilmediğini, emrinin, yerine getirildiğini görünce, onları, bir araya toplamış:
"Ben, sizin en yüksek Rabbinizim!" demiş, putlara tapmaktan menederek kendisine tapmağa davet etmiş. İsrail oğullarına da, bunu teklif edip:
"Eğer, bana taparsanız, âzâd olursunuz, aksi takdirde, en ağır işkencelere uğratılırsınız!" demişti.
İsrail oğulları, Firavunun teklifini kabul etmemiş, Atalarının Millet ve Şeriatından dönmemişlerdi.[25]
Mûsâ Aleyhisselâmın doğumunun yaklaştığı sıralarda idi ki, Firavun Velîd; rü´-yâsında, Beytülmakdis tarafından gelen bir ateşin, Mısır evlerini sararak Kıbtî evlerini yakıp harap ettiğini, İsrail oğullarına aid evlere ise, dokunmayıp geri bıraktığını gördü!
Bunun üzerine, Sihirbaz, Kâhin, Falcı ve İzcileri, yanına çağırarak rü´yâsını, onlara anlattı.
Onlar da:
"Her halde, İsrail oğullarının geldikleri şu Beytülmakdis´den bir adam çıkacak, Mısırı, mahv etmeye yönelecek!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâmın doğma zamanı yaklaşınca, Firavunun Müneccimleri, Kâhinleri, onun yanına gelerek:
"İyi bil ki: biz, ilmimizde bulduk ki[26]: İsrail oğullarından bir erkek çocuk doğacaktır.
Kendisinin, doğma zamanı da, yaklaşmıştır.
O, senin mülk´ü saltanatını, senden çekip alacak, senin saltanatını yenecek, seni, ülkenden çıkaracak ve senin dinini de, değiştirecektir!" dediler[27]
Firavun ile adamları da, Allanın, İbrahim Aleyhisselâmın neslinden Peygamber ve hükümdarlar göndermeyi va´d etmiş olduğu konusunu konuştular.
Meclisde bulunanlardan biri:
"İsrail oğulları: Bir Peygamber ve hükümdarın geleceği şüphesizdir! diyerek bunu bekliyorlar.
Onlar, eskiden, bu Peygamber ve hükümdar´ın Yûsuf olduğunu sanıyorlardı.
Fakat, o, öldükten sonra, İlâhî Va´d´in, bundan ibaret olmadığı kanâatine vardılar" dedi.
Firavun:
"O halde, İsrail oğulları hakkında ne düşünüyorsunuz " diye sordu.
Ellerine, kasap bıçağı verilecek Celladların, İsrail oğulları arasında dolaştırılarak, her doğan erkek çocuğun öldürülmesi! görüşünü ileri sürdüler. [28]
Bunun üzerine, Firavun; İsrail oğullarından doğacak her erkek çocuğun öldürülmesini ve kız çocuklarının sağ bırakılmasını emretti.
Kendi kavminden olan kadın Ebeleri de, yanına toplayarak onlara, doğumda, İsrail oğullarından ellerine düşecek erkek çocukları, muhakkak öldürmelerini emretti.
Kadın Ebeler de, aldıkları emri yerine getirmeye başladılar:
İsrail oğullarının gebe kadınları, ya keskin kamışlar üzerinde ayakta durdurulmak gibi dayanılmaz işkencelere uğratılarak çocuklarını düşürmek, ya da, keskin kamışların üzerine basamayarak çocuklarının üzerine basmak zorunda bırakılıyor, böylece, bütün erkek çocuklar, yok ediliyordu! [29]
İsrail oğullarının yaşlıları arasında da, ölüm hızlandı. [30]
Mısırın yerlileri; İsrail oğullarından doğan erkek çocukların yok edildiğini, ihtiyarların da, ecelleriyle ölüp gittiklerini görünce, telaşlandılar ve birbirlerine:
"Onlar, böyle yok olup gittikten sonra, onlar tarafından görülen ağır işler ve hizmetleri, biz, görmek zorunda kalacağız.
Bunun için, onların doğan erkek çocuklarını, bir yıl, tamamı ile öldürünüz de, oğulları, azalsın.
Bir yıl da, sağ bırakınız, hiç birini öldürmeyiniz de, onlar, büyüyüp yaşlılardan ölenlerin yerini doldursun!
İsrail oğulları, böyle sağ bırakılanlarla çoğalamazlar!" dediler.
Yine de, onların çoğalmalarından ve öldürülenlerle azalmayacağından korku-yorlardı. [31]
Bunun üzerine, Kıbtîlerin Başkanları, Firavunun huzuruna girerek: "Şu İsrail oğulları kavmi arasında ölüm, çoğaldı.
Yakında, bütün ağır işler, bizim üzerimize, bizim oğullarımızın ve kölelerimizin üzerine kalacak!
Onların, bütün erkek çocuklarını öldürüyorsun. Küçükleri, büyüyemiyor, büyükleri de, tükeniyor.
Sen, onların erkek çocuklarını sağ bıraksan, iyi olur!" dediler.
Bunu üzerine, Firavun,-erkek çocukların, bir yıl öldürülüp bir yıl sağ bırakılmasını emretti.
İşte, Hârûn Aleyhisselâm, erkek çocukların öldürülmediği yılda sağ bırakılmıştı.
Mûsâ Aleyhisselâma ise, annesi, erkek çocukların öldürülmesi emredilen yılda hâmile kalmıştı. [32]
Mûsâ Aleyhisselâmın annesi, onu, doğuracağı zaman, başına gelecek halden tasalanınca[33], Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmın annesine:
"Onu, emzir!
Onun hakkında sana bir tehlike gelirse, kendisini, denize (Nîl´e) bırak! (Onun boğulacağından) korkma, kederlenme.
Çünki, biz, onu, sana geri döndüreceğiz
Hem, onu, Peygamberlerden biri de, yapacağız!" diye Vahy etti. [34]
Mûsâ Aleyhisselâmın Evlad Edinilip Firavun´un Sarayında Büyütülmesi:
Annesi, Mûsâ Aleyhisselâmı, doğurdu ve emzirdi. Sonra da, bir Marangoz çağırıp bir Tâbut yaptırdı.
Anahtarını, tâbut´un içine koydu.
Mûsâ Aleyhisselâmı da, Tâbut´un içine yerleştirdikten sonra, Tâbutu, Nil nehrine bıraktı.
Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşine de:
"Kardeşinin izini tâkib et!" dedi.
Kız kardeşi, uzaktan, onun peşinden gitti.
Firavun´un adamları, kızın, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi olduğunu veya Mûsâ Aleyhisselâmın Tâbutunu tâkib ettiğini anlamadılar.
Dalga, tabutu, bir yukarıya kaldırıyor, bir aşağıya indiriyordu.
En sonunda, Tabutu, Firavunun konağı yanındaki ağaçlığa götürüp soktu.
O sırada, Firavun´un zevcesi Âsiye hatunun, Nîl nehrinde yıkanmakta olan cariyeleri, Tâbutu bulup Âsiye hatunun önüne koydular.
Onlar, Tâbut´un içinde mal var sanıyorlardı.
Âsiye hatun; Tâbut´un içindeki çocuğu görünce, kalbinde, ona karşı bir şefkat ve sevgi duydu.
Firavun´a haber verdiği zaman, Firavun; onu, boğazlamak istedi ise de, Âsiye hatun, onu öldürmekten vaz geçirinceye, bıraktırıncaya kadar konuştu.
Firavun ise:
"Ben, bunun, İsrail oğullarından olmasından ve helakimizin, bunun eliyle vuku´ bulmasından korkuyorum!" demekte idi.
Mûsâ Aleyhisselâm için süt annesi aramağa başladılar.
Fakat, Mûsâ Aleyhisselâm, bulunan kadınlardan hiç birinin sütünü ağzına al-mayordu.
Oysa ki, kadınlar, Firavunun katında derece ve para kazanmak için Mûsâ Aleyhisselâmı emzirmeyi çok arzu ediyorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi, onlara:
"Ben, size; bu çocuğa iyi bakıp emzirecek ve terbiyesi hususunda kusur göstermeden ona iyiliklerde bulunabilecek bir aile göstereyim mi " dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşini yakalayıp:
"Sen, bu çocuğu, tanıdın! Bize, onun ailesini göster!" dediler.
O da:
"Ben, çocuğu da, ailesini de, tanımıyorum.
Ben, ancak, Kral hakkında iyi niyet ve dilekte bulunan bir aile demek istedim!" diye cevap verdi.
Annesi, yanına geldiğinde, Mûsâ Aleyhisselâm, onun memelerinden, süt emmeye başladı.
Annesi, az kalsın:
"Bu, benim çocuğum!" dey i verecekti!
Fakat, Yüce Allah, onu, bundan korudu.
Çocuğun Mûsâ adını alması, kendisinin, ağaçlık içinde ve suda bulunmasından ileri gelmişti.
Çünki, Kıbtîce: Mu: su, Sa da, ağaç demektir.
Mûsâ Aleyhisselâm, yürüyecek yaşa geldiğinde, annesi, onu oynatıyordu.
Bir gün, Âsiye hatun, onu, Firavun´a uzatarak:
"Benim ve senin için göz aydınlığı olan çocuğu, al!" demişti.
Firavun:
"Bu, benim için değil, senin için göz aydınlığıdır!" diye karşılık verdi.
Eğer, Firavun:
"Benim için de, göz aydınlığıdır!" demiş olsaydı, belki, kendisine imân etmek nasîb olurdu.
Fakat, o, bu sözü söylemekten kaçındı.
Firavun, onu, kucağına alınca, Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun sakalını çekip yoldu!
Firavun, kızıp:
"Celladları, yanıma çağırınız! Bu, o´dur!" dedi ise de, Âsiye hatun:
"Bu çocuğu, öldürmeyiniz! Belki, bize faydası dokunur, yahud, kendimize ev-lad ediniriz!
O, daha çocuktur. Aklı, ermez. Bunu, ancak, çocukluğundan, yapmıştır.
Sen, Mısırlılar arasında süs eşyası, benden daha zengin bir kadın bulunmadığını, bilirsin.
Ben, onun önüne, süs yakutlarından birini koyacağım.
Kendisine bir de, ateş koru koyacağım.
Eğer, Yakutu, alırsa, o, akıllı demektir.
Eğer, eline ateş korunu alırsa, o, sabidir" dedi.
Âsiye hatun, onun için, bir Yakut çıkardı.
İçinde ateş koru bulunan bir tası da, Mûsâ Aleyhisselâmın önüne koydurdu.
Cebrail Aleyhisselâm gelerek Mûsâ Aleyhisselâma, ateş koruna el attırdı.
Ateşi, ağzına götürünce, Mûsâ Aleyhisselâmın dili yandı.
Nihayet, Firavun, Mûsâ Aleyhisselâmı, oğul edindi. Kendisine (Firavunun Oğlu) denildi.[35]
Mûsâ Aleyhisselâmın Delikanlı Oluşu Ve Elinden Bir Kaza Çıkışı:
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun sarayında büyümüş, Firavunların hayvanlarına biner, onların elbiselerinden giyer olmuştu.
Kendisine: (Firavunun Oğlu Mûsâ!) derlerdi.
Bir gün, Firavun, hayvana binerek gezmeye gitmişti.
Mûsâ Aleyhisselâm, saraya gelince, Firavun´un, hayvana binerek gezmeye gittiğini söylediler.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm da, bir hayvana binip Firavunun arkasından gitti. Öğle yemeği zamanı, şehre girdi.
Dükkânlar, kapalı olduğundan, yollarda, hiç kimse yoktu.
Mûsâ Aleyhisselâm; yolda, biri, kendisinin kavmi İsraillerden, diğeri de, onun düşmanı, Firavunlara mensub olan iki kişinin kavga etmekte olduklarını gördü.
Kendi kavminden olan adam, Mûsâ Aleyhisselâmdan yardım isteyince, Mûsâ Aleyhisselâm, Kıbtî´nin göğsüne, bir yumruk vurdu. Vurur vurmaz, onu, öldürdü.
Mûsâ Aleyhisselâm: "Bu, şeytan´ın işidir. Şeytan, insanı, açıkça azdıran bir düşmandır.
Ey Rabb´im! Bu adamı, öldürmekle, kendime yazık ettim! Suçumu bağışla!" dedi.
Rahman ve Rahîm olan Allah, onu, afvetti. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Hakkımda gösterdiğin bu lutûf ve ihsana karşı, bir şükrâne olmak üzere, günahkârlara arka olmayacağıma ve onlara yardım etmeyeceğime söz veriyorum!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm; yaptığı şeyden korkmuş ve kötü bir netice bekler bir halde, şehirde sabaha çıktı.
Sokakta dolaşırken, bir gün önce, kendisinden yardım istemiş olan adam, tekrar yardım ister ve feryad eder bir halde, Mûsâ Aleyhisselâmın karşısına çıktı.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Sen, azgınlığı, apaçık gözüken bir kimsesin!" dedikten sonra, yine, ona, yardım etmek üzere ilerledi.
Kıbtî, ağır sözler söylediği için, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, şiddetle yakalamak üzere, yürüyünce, İsrail oğullarına mensup adam, kendisine saldıracağını sanarak, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Dün öldürdüğün adam gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun Sen, Mısır toprağında, ancak, Zorba kesilen bir kimse oldun! Sulh ve iyilik seven bir adam değilsin!" dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, kendi haline bıraktı.
Fakat, Kıbtî, dünkü adamın, Mûsâ Aleyhisselâm tarafından öldürülmüş olduğunu halk arasında yaydı.
Firavun:
"Onu, yakalayınız. Bizim adamımızdır.
Onu, büyük caddelerde değil de, küçük yollarda arayınız!
Kendisi, genç olduğu için, büyük yolları, bilemez!" dedi.
Gerçekten de, Mûsâ Aleyhisselâm, küçük yollardan giderdi.
Şehrin ortasından bir adam, koşarak gelip:
"Ey Mûsâ! Mısır Eşrafı, seni, öldürmek üzere toplandılar. Senin hakkında konuşuyorlar.
Hemen, buradan çık, git!
Şüphe yok ki, ben, senin iyiliğini dileyenlerdenim " dedi.[36]
Mûsâ Aleyhisselâmın Medyen´e* Götürülüşü: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; korku içinde, işin sonucunu bekler bir halde şehirden çıktı. "Ey Rabb´im! Beni, bu zâlim kavmin elinden kurtar!" diye yalvardı.
O sırada, elinde kısa mızrak tutan, atlı bir Melek, Mûsâ Aleyhisselâmın yanına geldi, ve:
"Beni, arkamdan takip et!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâmı, Medyen´e kadar götürdü.
Mısırla Medyen arası, sekiz gecelikti.
Mûsâ Aleyhisselâmın, ağaç yapraklarından başka yiyeceği yoktu.
Mûsâ Aleyhisselâm, Medyen şehrinin kapılarından birinin yanına geldiğinde, toplanmış bir çok kişinin hayvanlarını sulamakta olduklarını gördü.
Onların gerisinde iki kadın da, vardı ki, kalabalık yüzünden, suya yaklaşamı-yorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, onlara:
"Nedir derdiniz (Ne için suya yaklaşmıyorsunuz ) diye sordu.
Kızlar:
"Biz, zaitleriz, erkeklerin arasına sokulamıyoruz.
Çobanlar, hayvanlarını sulayıp götürmeden önce, biz, su alamıyoruz.
Babamız da, çok ihtiyar bir kimsedir." dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, onlara acıdı.
Kuyuya yaklaşarak kuyunun üzerindeki büyük taş kapağı, kaldırdı.
Halbuki, Medyenlilerden, müteaddid kimseler bir araya gelmedikçe, onu, kaldıramazlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, kovayı alıp kuyudan su çekti. Kızlar, koyunlarını, suladılar. Sonra, babalarının yanına döndüler.
Halbuki, bundan önce, onlar, koyunlarını, ancak havuzda arta kalan su ile sularlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, oradaki bir ağacın gölgesine çekilerek:
"Ey Rabb´ım! Cidden ben, bana indirdiğin hayrdan dolayı bir fakirim!" dedi.[37] "
O, bunu, söylediği zaman, biri, ona bakmış olsaydı, açlığın şiddetinden, bar-saklarının, yeşillenmiş olduğunu görürdü.
Böyle olduğu halde, o, Allâh´dan bir lokmadan fazla bir şey istemedi.[38] Kızlar, evlerine döndükleri zaman, babaları, onlara: "Gece olmadan gelişiniz, neden çabuk oldu " diye sordu.
Onlar da:
"Salih bir Zat bulduk. Bize, acıdı. Davarlarımızı, sulayıverdi" diyerek[39] Mûsâ Aleyhisselâmın yaptığı iyiliği, Babaları Şuayb Aleyhisselâma haber verdiler. [40]
Şuayb Aleyhisselâm, kızlarından birisine:
"Git, onu, bana çağır!" diyerek[41] onlardan birisini[42] -ki, Mûsâ Aleyhisselâma zevce olacak olanını[43], ona, gönderdi. [44]
O da, yüzünü örtüp[45] utana utana Mûsâ Aleyhisselâmın yanına vardı. Ona:
"Bize yaptığın sulama hizmetinin ücretini sana ödemesi için, Babam, seni, çağırıyor!" dedi. [46]
Çağırılma sebebi hakkındaki söz, Mûsâ Aleyhisselâmın hoşuna gitmediğinden, önce, davete icabet edip gitmek istemedi ise de, orasının, yırtıcı ve vahşî hayvanların durağı korkunç bir yer olduğunu düşünerek, onunla gitmekten başka çâre bulamadı. [47]
Kalkıp ona:
"Haydi, yürü!" dedi. [48]
Kız, öne düşüp yürüdü.
Mûsâ Aleyhisselâm da, onu, tâkıb etti. [49]
Giderlerken, rüzgâr, kızın elbisesini yukarı kaldırıp ta, arkası, açılıp görününce[50], Mûsâ Aleyhisselâm, onun arkasına bakmak istemedi[51]
Ona bakmamak için, yüzünü, bir kere ondan başka tarafa çevirdi, bir kere de, gözünü, yumdu ve:
"Ey Allâhın kulu kadın! Sen, benim arkamda ol! [52] Arkamda yürü! [53]
Yanılırsam, [54] yanıldığım zaman, [55] sen, bana sözünle[56], doğru yolu buluncaya kadar, ayaklarıma atacağın çakıl taşları ile[57] yol göster[58].
Çünkü, biz Ehl-i Beyt[59] Yâkub Oğulları [60], kadınların, açılan arkalarına bakmayız!" dedi. [61]
Mûsâ Aleyhisselâm, gelip Şuayb Aleyhisselâmın yanına girdiği zaman, akşam yemeği hazırlanmıştı.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Ey genç! Otur, yemek ye!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Allâha sığınırım!"´[62] diyerek yemek yemekten kaçındı. [63]
Şuayb Aleyhisselâm:
"Ne için böyle yapıyorsun [64] Sen, aç değil´misin " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet! Ben, ac´ım. Amma, bunun, koyunlarınızı sulamanın karşılığı olmasından korkarım.
Ben, öyle bir Ehl-i Beyt´tenim ki, biz, Âhiret emellerinde hiç bir şeyi, dünya dolusu altına satmayız!" dedi.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Hayır! Vallahi, ey genç! Bu yemek, hizmet karşılığı, değildir. [65]
Bu, ancak, Atalarımın[66] âdetidir[67] Biz, konukları, ağırlarız ve onlara yemek ye-diririz!" dediği zaman[68], Mûsâ Aleyhisselâm, oturup yemek yedi. [69]
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâma, başından geçenleri anlattı.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Korkma! O zâlimler güruhundan kurtuldun!" dedi.[70]
Mûsâ Aleyhisselâmın Şuayb Aleyhisselâma Dâmad Oluşu:
İki kızdan, Mûsâ Aleyhisselâmı, çağıranı Şuayb Aleyhisselâma: "Babacığım! Onu, ücretle çoban tut!
Çünkü, ücretle çalıştırdıklarının en hayırlısı, hiç şüphesiz, o güçlü ve emîn adamdır!" dedi.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Haydi, onun cok güçlü olduğunu, kuyunun ağzındaki ağır taşı, kaldırdığını görünce, anladın[71]; onun emniyetli olduğunu, sana anlatan şey nedir " dedi. [72]
Kız:
"Ben, onun önünde yürüyordum...
O, bana, hıyanet etmek istemeyip arkasından yürümemi, emretti." dedi. [73]
Bunun üzerine, Şuayb Aleyhisselâmın, Mûsâ Aleyhisselâma rağbet ve teveccühü arttı[74]:
"Ben, iki kızımdan birini -sen, bana, sekiz yıl ecîrlık etmek üzre- sana nikâhla-mayı arzu ediyorum.
Eğer, (hizmetini) on (yıl)a tamamlarsan, o da, kendinden. (Bununla beraber) arzu etmem ki, sana, zorluk çektireyim.
İnşâallâh, beni, Sâlihlerden bulacaksın!" dedi.
Mûsâ (Aleyhisselâm):
"O, seninle benim aramdadır.
Bu iki müddetten hangisini ödersem, demek ki, bana karşı, bir husûmet yoktur.
Allah da, şu dediğimizin üstünde bir Vekîl´dir." dedi. [75]
Şuayb Aleyhisselâm[76], kızlarından birine[77], Mûsâ Aleyhisselâmla evlendirmek istediği kızı Safura´ya[78], Mûsâ Aleyhisselâmın, davarları yayarken yararlanması için[79] bir Asa getirmesini emretti.
Kız da; bir Asa getirdi ki, bu Asa, insan suretine girmiş bir Melek tarafından, Şuayb Aleyhisselâma bir Vedîa, bir emânet olarak tevdi´ edilmiş olup[80] yanında bulunuyordu. [81]
O zaman, Peygamberlerin Asaları, Şuayb Aleyhisselâmın yanında idi. [82]
Şuavb Aleyhisselâm, kızının Emânet Asayı getirdiğini görünce[83], onu, geri verdi[84] ve başka bir Asa getirmesini, ona emr etti. [85]
Kız, Asaların bulunduğu yere girdi, bir Asa alıp getirdi.
Babası, onu, görünce;
"Hayır! Bundan başkasını, getir!" dedi.
Kız, her defasında, onu, yerine bırakıp başkasını almak istedikçe, hep eline, o Asa, düşüyor, geliyor[86], eline, başkası, düşmüyor, gelmiyordu[87].
Nihayet, Şuayb Aleyhisselâm, o Asa´yı, Mûsâ Aleyhisselâma verdi:
"Al bunu, yanında bulunsun! Yırtıcı hayvanları, kendinden ve koyunlarından men edersin!" dedi. [88]
Mûsâ Aleyhisselâm, onu, eline alarak davarları, yaymağa gitti. [89]
Asa: Avsec ağacındandı. [90]
Asanın baş tarafı, iki çatallı, ucu da, eğri ve kancalı idi. [91]
Şuayb Aleyhisselâm; Asa´yı, Mûsâ Aleyhisselâma verdiği zaman[92], onun, yanında bir Vedîa, bir Emânet olduğunu düşünerek nadim oldu. [93]
Asayı, Mûsâ Aleyhisselâmdan geri almak için[94] gitti. Ona, kavuşunca[95]:
"Asa´yı, bana geri ver!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"O, benim Asam´dır"[96] diyerek Asayı geri vermeğe yanaşmadı. [97]
En sonunda, kendileriyle karşılaşacak[98], yanlarına gelecek[99] ilk adamı, Hakem yapmağa ve onun vereceği hükme razı oldular. [100]
O sırada, insan suretine girmiş[101] bir Melek, yürüyerek yanlarına geldi. [102]
"Asa´yı, yere koyunuz! Onu, yerden, kim kaldırabilirse, o, onundur, diye, hüküm verdi.[103]
Mûsâ Aleyhisselâm, Asa´yı, yere koydu. [104]
Şuayb Aleyhisselâm, onu, kaldırmağa güc yetiremedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, Asa´yı, eliyle tutup kaldırdı. [105]
Şuayb Aleyhisselâm, bunu, görünce[106], Asayı, Mûsâ Aleyhisselâma bıraktı. [107]
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâm in yanında, Allâhın dilediği kadar kaldıktan sonra, ayrılmak için, izin istedi. [108]
Kurân-ı Kerimin Mûsâ Aleyhisselâmla İlgili Hadiseler Hakkındaki Açıklaması:
"...Bunlar (gerçekleri) apaçık bildiren Kitabın âyetleridir.
Mûsâ ile Firavun haberinden bir kısmını, iman edecek bir zümre(nin yararlanması) için, hakk olarak sana okuyacağız.
Hakîkat, Firavun, o yerde (Mısırda) tegallübe (aşın zulme) kalktı. Ora ehâlisini, fırkalar haline getirdi.
Onlardan bir zümreyi za´fa uğratıyor, onların oğullarını boğazlıyor, kızlarını, diri bırakıyordu.
Çünki, o, fesadcılardandı.
Biz ise, istiyorduk ki, o yerde za´fa uğratılanlara lütfedelim, onları, (hayrda) muk-tedâbihler yapalım. Onları (Firavun mülkünün) varisler(i) kılalım.
Onlara, o yerde kudret (ve hâkimiyet) verelim.
Firavun´a, Hâmân´a ve bunların ordularına da, onlardan gocunmakta oldukları şeyi (başlarına getirip) gösterelim.
Mûsânın anasına:
Onu, emzir! Sana, ona âid bir tehlike gelince, kendisini, denize (Nîle) bırak!
(Boğulacağından) korkma! Tasalanma.
Çünki, biz, onu, yine sana geri döndüreceğiz.
Hem onu, Peygamberlerden biri de, yapacağız!" diye Vahy ettik.
Bunun üzerine, Firavunun adamları, onu, yitik olarak aldılar.
Çünki, o, akıbet, kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı.
Çünki, Firavun da, Hâman da, bunların orduları da, suçlulardı.
Firavunun karısı:
Benim için de, senin için de, bir göz bebeği! Onu, öldürmeyiniz!
Olur ki, bize yararı dokunur, yahud onu, bir oğul ediniriz dedi.
Halbuki, onlar, işin farkında değillerdi!
Musa´nın anası-yüreği, bomboş olarak-sabahladı.
Eğer, inananlardan olması için, kalbine rabıta vermeseydik, az daha muhakkak, açıklayacaktı!
(Musa´nın) kız kardeşine:
"Onun izini tâkıb et!" dedi.
O da, berikiler, farkında olmayarak, onu, uzaktan gözetledi.
Biz, daha önce, ona, süt analar(ın sütünü emmeyi) haram etmiştik.
Bunun üzerine, (kız kardeşi, onlara):
Sizin için onun bakımını sağlayacak, kendileri, buna hayrhâh olacak bir aile hakkında size delillikte bulunayım mı dedi.
İşte, (böylece) onu, anasına geri verdik, tâ ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın, Allâhın va ´dinin, şüphesiz bir hak olduğunu bilsin.
Fakat, onların çoğu, (bunu) bilmezler. Vaktâ ki, Mûsâ, civanlığına erip olgunlaştı. Biz, ona, hikmet ve ilim verdik.
İyilik edenleri, biz, böyle mükâfatlandırırız.
(Mûsâ) ehâlisinin gaflet üzere bulunduğu bir zamanda şehre girdi de, (orada) birbiriyle kavga etmekte olan iki adam gördü. Şu, kendi taraf darlarından, bu da, düşman(lar)ındandı.
Derken, tarafdarlarından olan(adam) düşmana karşı imdad istedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ), onu, bir yumruk vurup öldürdü.
"Bu, dedi, şeytanın işlerindendir.
O, hakikat şaşırtıcı apaçık bir düşmandır.
Rabb´ım! Ben, cidden, kendime yazık ettim. Artık, beni, yarlığa!" dedi.
Bunun üzerine, (Allah) onu, yarlıgadı.
Çünki, O, çok Yarlıgayıcı, çok Esirgeyici olanın ta kendisidir.
Rabb´ım! Bana, in´am ettiğin şeyler hakkı için, artık, suçlulara asla arka olmayacağım! dedi.
Hulâsa, şehirde korkarak (ve başına gelecek akıbete) intizar ederek sabahladı.
Bir de, ne görsün: dün, kendisinden imdad isteyen (adam, yine) ona, feryad (ve ondan istimdad) ediyor!
Mûsâ, ona:
"Sen, hakfkat, apaçık bir azgınsın!" dedi.
Derken, (Mûsâ) ikisinin de, düşmanı olan birini yakalamak isteyince (onun, kendisini yakalamak istediğini sanan istimdada):
"Mûsâ! Dün, bir can öldürdüğün gibi (şimdi) beni de mi öldürmek istiyorsun !
Sen, arabuluculardan olmayı arzu etmiyorsun da, bu yerde ille yaman bir Zorba olmak istiyorsun! dedi.
Şehrin öte başından koşarak bir adam geldi;
Mûsâ! (şehrin) öne gelenleri, seni öldürmek için (toplandılar) Hakkında müzâkere ediyorlar.
Hemen (buradan) çık (git)
Şüphesiz ki, ben, senin hayrhâhlanndanım! dedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ) korkarak (ve etrafı) gözetleyerek oradan çıktı:
Rabb´ım! Beni, o zâlimler güruhundan kurtar! dedi.
(Mûsâ) Medyen tarafına yönelince:
Umarım ki, Rabb´ım, beni, doğru yola iletir! dedi.
Vaktâ ki, Medyen suyuna vardı.
(Suyun) üst tarafında (ve kenarında) bir sürü insan buldu ki (hayvanlarını) sulu-yorlardı.
Onların gerisinde (ve alt yanında) da, (sürülerini) alıkoyan iki kadın gördü.
(Onlara):
Nedir derdiniz dedi.
(Onlar):
Çobanlar, (davarlarını) suvarıp dönünceye kadar, biz suvarmayız.
Babamız ise, büyük bir ihtiyardır!" dediler.
Bunun üzerine, (Mûsâ), onlarınkini suvarıverdi.
Sonra, gölgeye dönüp:
Rabb´ım! Hakîkat, ben, bana indirdiğin hayrdan dolayı muhtacım! dedi.
Derken, o iki (kadın)dan biri, utana utana yürüyerek ona geldi.
Babam, bizfim davarlarımızı) suvardığının ücretini sana ödemek için, seni, çağırıyor, dedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ) ona varıp kıssayı anlatınca, o: Korkma! O zalimler güruhundan kurtuldun! dedi. O ikiden biri: Babacığım! Onu, ücretle (çoban) tut.
Çünkü, ücretle kullandıklarının en hayırlısı, şüphesiz ki, o kuvvetli, emîn (adamdır) dedi.
(O Zat, Musa´ya):
Bu iki kızımdan birini -sen, bana sekiz yıl ecîrlık etmek üzre- sana, nikahlamak istiyorum.
Eğer, (hizmetini) on (yıl) a tamamlarsan, o da, kendinden.
(Bununla beraber) arzu etmem ki, zorluk çektireyim. İnşallah, beni, Sâlihlerden bulacaksın! dedi.
(Mûsâ):
O, seninle benim aramdadır.
Bu iki müddetten hangisini ödersem, demek ki, bana karşı bir husûmet yok.
Allah da, şu dediğimizin üstünde bir Vekil!" dedi. [109]
Mûsâ Aleyhisselâmın Medyen den Ayrılması Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; Şuayb Aleyhisselâmın kızı ve kendisinin de, zevcesi olan Safura hanımı yanına alarak[110] Medyen´den ayrıldığı zaman[111], kıs mevsimi idi. [112]
Mûsâ Aleyhisselâm; zevcesi, koyunları ve çakmağı yanında ve Asası da, elinde olduğu halde, yola devam etti.
Gündüzün, Asası ile vurarak, ağaçlardan, koyunlarına yaprak döker; akşam olunca da, çakmağını çakar, ateş yakar ve ateşin çevresinde kendisi, zevcesi ve koyunları, gecelerdi.
Ertesi günü, sabaha çıkınca da, zevcesini, koyunlarını yanına alır, Asasına dayanarak aynı şekilde yola devam ederdi. [113]
Samda oturan kralların serlerine uğramamak için, şehir ve mamurelerden uzak, sapa yollardan gidiyorlar, gittikleri yolun, kendilerini, nereye ulaştıracağını bilmiyorlar, Şam çölünde yollarına devam ediyorlardı.
Bir ara, yollarını da, şaşırmışlar, nereye gideceklerini, bilmiyorlardı.
Gittikleri yol, kendilerini, soğuk bir kış akşamında Tür dağının sağına düşen batı tarafına kadar götürmüştü.
Gecenin bütün karanlığı, üzerlerine çökmüş[114], gök gürlemeğe, şimşek çakmağa, yağmur dökülmeğe başlamıştı.
Zevcesini de, doğum sancısı tutmuştu. [115]
Mûsâ Aleyhisselâm, ateş yakıp çevresinde ailesini ısıtmak, geceletmek için, çakmağını çıkardı, çaktı.
Çakmak ateş çıkarmadı. [116]
Yoruluncaya kadar onu, çaktı durdu.
Şaşırmıştı. Ayağa kalktı, oturdu.
Tekrar tekrar uğraştı ise de, çakmak taşından, ateş çıkaramadı.
Çaresizlik içinde kaldı. Son derecede daraldı ve bunaldı.
Acaba bir ses işitebilirmiyim veya bir hareket sezebilirmiyim diye etrafı, dinlemeğe, gözetmeğe başlamıştı. [117]
Mûsâ Aleyhisselâmın İlâhî Tecellîye, Vahy´e Mazhar Ve Peygamber Oluşu:
Kur´ân-ı kerimde açıklandığı gibi; Mûsâ Aleyhisselâm:
"Bir Ateş görmüştü de, ailesine:
Siz (burada) durunuz! Hakikat, ben, bir ateş gördüm.
Belki, ondan, size bir kor getirir, yahud ateşin yanında bir yol (gösterici) bulu-rum." dedi. [118]
Mûsâ Aleyhisselâmın üzerinde yünden cübbe, yünden kilim, yünden don ve yünden gömlek bulunuyordu.
Papucu da, dabaklanmamış merkep derisindendi. [119]
Mûsâ Aleyhisselâm; yerle gök arasında yükselen güneş şuâı gibi göz kamaştıran Nûr direğiyle karşılaşınca, onu, önce, bir ateş yalını sanmıştı.
Halbuki, o, ateş değildi. Yüce Allanın Nûrundandı. [120]
Mûsâ Aleyhisselâm, gördüğü Nur´a doğru ilerleyip te, onun, Ullayktan, (Böğürtlen, Mûsâ ağacından) veya Avsece ağacından yalınlandığını[121], tâ semâdan oradaki büyük bir Avsece ağacına kadar uzandığını, dumansız, büyük bir Ateş olduğunu ve yeşil bir ağacın ortasından yalınlandığı halde, ağacın yeşilliğini artırmaktan başka bir şey yapmadığını, görünce, şaşırdı. [122]
Mûsâ Aleyhisselâm, ona, yaklaşınca, ağaç ve Nûr, geriye çekildi!
Onun gerilediğini görünce, korkup geri dönmek istedi.
Fakat, Ateş yalını, yine, kendisine yaklaştı. [123]
Mûsâ Aleyhisselâmın korkusu, arttı.
Gözlerini, eliyle kapadı, yere yattı, yapıştı.
Kulağına; kulakların, bir benzerini daha işitmedikleri sesler, geliyordu!
Korkunun şiddetinden, az kalsın aklı, başından gidecek dereceye geldi! [124]
Kendisine; feyizli, mümtaz yerdeki Vadinin sağ kıyısındaki[125] ağaçtan:
"Ey Mûsâ!" diye seslenildiği zaman[126], Mûsâ Aleyhisselâm:
"Lebbeyk! Lebbeyk! = Buyur! Buyur! Emrine amadeyim!" diyor, kendisini, çağıranın, kim olduğunu, bilmiyordu.
"Ben, senin sesini işitiyorum.
Fakat, yerini, göremiyorum. Sen, nerdesin " diyordu.
"Ben, üzerinde, yanında, önündeyim! Sana, senden daha yakınım!" buyuru-lunca, Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a yarasanın da, bu olduğunu anlamıstı.[127]*
Diğer rivayete göre:
Mûsâ Aleyhisselâm: "Yâ Rab: Sen, yakın mısın (Yakınsan) Sana, yavaş söyleyeyim.
Sen, uzak mısın (Uzaksan) Sana, sesleneyim.[128]
Ben, Senin sesini çok iyi işitiyorum, fakat, seni, göremiyorum.
Sen, neredesin " dedi.[129]
Yüce Allah:
"Ben, senin arkandayım, önündeyim, sağındayım, solundayım!
Ey Mûsâ! Kulum, beni, andığında, ben, onun yanında oturanıyım.[130]
Dua ettiği zaman da, onun yanındayım." buyurdu.[131] Mûsâ Aleyhisselâm :
Elhamdü lillâhi Rabb´il´âlemîn! = Âlemlerin Rabb´ı olan Allah´a hamd olsun!" dedi. "Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi olan Allah, ben´im!" buyuruldu.[132]
Rabb´inin, yüce huzurunda bulunmanın heybetinden, Mûsâ Aleyhisselâmı kalbi, şiddetle çarpmağa başlamış, bacakları, titremiş, dili, tutulmuş, vücudunun gücü, azalmış, kendisi, ölü gibi hareketsiz hale gelmişti.[133]
Yüce Allah, bir Melek gönderip Mûsâ Aleyhisselâmın kalbini, güçlendirdi. Aklı, başına geldi.[134]
Artık, o, İlâhî Ses´e ve Söz´e, bir dereceye kadar alışmış bulunuyordu.[135] "Ey Allah´ım Dinlediğim kelâm, Senin mi idi yoksa, Elçinin mi idi " diye sordu.
Yüce Allah:
"Evet! Seninle konuşan, ben idim.
Yaklaş bana!" buyurdu.[136]
"Ey Mûsâ! O sağ elindeki nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm
"O, benim Âsamdır." dedi.[137]
Yüce Allah:
"Onunla, ne yaparsın " diye sordu.
Musa Aleyhisselâm:
"Ona, dayanırım.
Onunla, vurup ağaçtan, koyunlarıma yaprak dökerim.
Onu, bana âid azık dağarcığımı, su tulumumu, üzerinde taşımak gibi hacetlerde de, kullanırım." dedi.
Yüce Allah:
"Ey Mûsâ! Onu, (elinden) bırak!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm, (elinden, yere) bırakınca, Asa, koşar bir yılan oluverdi! [138]
Asanın iki çatalı, yılanın ağzı, sivri ucu da, arkasında kuyruk şeklini aldı.
Yılanın azı dişleri ise, titriyordu!
Yüce Allah, onun, ne şekle girmesini, istemişse, o, o şekli almış bulunuyordu. [139]
Mûsâ Aleyhisselâm, onu, böyle korkunç bir halde görünce, tâkıb edemeyip geri döndü. [140]
Rabb´i, ona:
"Ey Mûsâ! Beri gel, korkma!
Biz, onu, eskiden olduğu gibi, Asa haline çevireceğiz!" buyurdu.´[141]
Mûsâ Aleyhisselâm, son derece korkmuş bir halde, geri dönüp[142] gelince de, Yüce Allah:
"Tut onu ve korkma!
Elini, onun ağzına sok!" buyurdu.´[143]
Mûsâ Aleyhisselâm, elini; yılanın ağzına sokmak için, sırtındaki yün cübbesi-nin yeniyle sardı.
"Elini, cübbenin yeniyle sarmayı bırak!" diye seslenildi.
Mûsâ Aleyhisselâm, elini, yeninden çıkardıktan sonra, yılanın çene kemikleri arasına sokunca, yılan, elinde Asa haline geldi, ve elini, Asanın iki çengeli arasında buldu.
Asanın sivri tarafı da, ucu oldu.
Bunda sonra, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Elini, koynuna sok da, o, hiç bir kusursuz olarak, bembeyaz çıkıversin!" denildi.
Mûsâ Aleyhisselâm, esmer tenli idi.
Elini, koynuna soktu. Sonra, onu, kar gibi, beyaz olarak çıkardı.
Sonra, elini, tekrar koynuna sokup çıkardı, eskiden olduğu gibi, esmer tenli oldu.
Sonra, Mûsâ Aleyhisselâma:
"İşte, bu iki (Mucize), Firavun ile cemaatına, Rabb´indan iki bürhan´dır.
Çünkü, onlar, fâsıklar güruhudur!" buyuruldu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, onlardan, bir adam öldürmüştüm.
Bunun için, onların, beni, öldüreceklerinden korkarım!
Kardeşim Harun -ki, o, dil bakımından, benden daha fasâhatlıdır- onu da, benimle birlikte yardımcı olarak gönder ki, benim sözlerimi, doğrulasın.
Ben, konuşurken, sözlerimden, onların, anlamadıklarını, o, anlar ve açıklar. Çünkü, ben, onların, beni yalanlayacaklarından korkarım!" dedi.
"Senin pazunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size öyle bir satvet vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler!
Gidiniz âyetlerimizle!
Siz de, size tâbi olanlar da, üstün geleceksiniz!" buyruldu. [144]
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmı, geceli gündüzlü[145] yedi gün, kendi haline bıraktı.
Yedi geceden sonra, ona:
"Ey Mûsâ! Sana söylediği şey hakkında Rabb´ine icabet et!" buyruldu. [146]
Kur´ân-ı Kerimin Tuvâ Vadisindeki Müşahede Ve Mükâlemeler Hakkındaki Açıklaması:
Tuvâ vadisindeki Müşahede ve Mükâlemeler, Kurân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
"Artık, Mûsâ, müddetini bitirince, ailesiyle yola çıktı.
O, Tûr[147] yanından bir ateş his etmişti.
Ailesine:
(Siz, burada) eğleşiniz. Çünkü, ben, bir ateş gördüm.
Olur ki, size, ondan bir haber, yâhud (ocak yakıp) ısınmanız için, bir ateş parçası (kor) getiririm." dedi.
Derken, oraya varınca, Feyizli (ve mümtaz) bir yerdeki vâdi´nin, sağ kıyısından, Ağaçtan:
Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabb´i olan Allah, şüphesiz ben´im ben!" diye ve Asanı (yere) bırak!" diye seslenildi.
Şimdi (Mûsâ) onu, bir yılan gibi deprenir bir halde görünce, arkasını dönüp uzaklaştı, geri dönmedi.
Ey Mûsâ! Beri gel! Korkma!
Çünkü, sen, emniyette olanlardansın![148] Vaktâ ki, oraya varınca, (şöyle) seslenildi:
Ateş (mahallin)de bulunana da, çevresinde olanlara da, muhakkak, (feyz ve) bereket verildi.
Âlemlerin Rabb´i olan Allah, münezzehdir (her noksandan uzaktır)
Ey Mûsâ! Hakikat şudur ki: mutlak galib olan, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, ben´im!
Asanı, (yere) bırak! (Mûsâ, Asasını bırakıp ta) onu, çevik bir yılan gibi hareket eder görünce, arkasına dönüp kaçtı ve geri dönmedi.
Ey Mûsâ! korkma!
Çünkü, ben (Var´ım) Benim yanımda, Peygamberler (hiç bir şeyden) kork-maz(lar).[149]
Şüphesiz ki, senin Rabb´in, ben´im ben!
Haydi, pabuçlarını, çıkar!
Çünkü, sen, Mukaddes Vadi´de, Tuvâ´dasın!
Ben, seni, (Peygamberliğe) seçtim.
Şimdi, Vahy olunacak şeyleri, dinle:
Şüphe yok ki, Allah, ben´im ben! Benden başka hiç bir ilâh yoktur.
Öyle ise, bana ibâdet et!
Beni zikretmek için, namaz kıl.
Çünkü, o Saat (Kıyamet), hiç kuşkusuz, gelecektir.
Ben, onu(n vaktini) hemen açıklayacağım geliyor ki, herkes, neye çalışıyorsa, kendisine, onunla mukabele edilmiş olsun!
Mûsâ! O sağ elindeki nedir
O, benim Asam´dır. Ona dayanırım. Onunla, davarlarıma, yaprak silkerim. Onda, bana mahsus başka hacetler de, vardır! dedi. (Allah):
Onu, (elinden, yere) bırak! buyurdu.
O da, bıraktı.
Bir de, ne görsün: koşup duran bir yılan olmuştur o!
(Allah):
Tut onu! Korkma! Biz, onu, yine evvelki şekline çevireceğiz! buyurdu. [150]
Elini, koynuna sok ta, Firavuna ve kavmine (göstereceğin) dokuz Mûcize[151] içinde, o, kusursuz, bembeyaz olarak çıkıversin[152]
"...İşte, bu iki (Mucize), Firavuna ve cemaatına, Rabb´inden, iki burhandır.
Çünkü, onlar, fâsıklar güruhudur!" diye (buyuruldu.[153]
Firavuna git! Çünkü, o, pek azdı.
Ona, de ki: Senin (küfürden, azgınlıktan) temizlenmende meylin var mıdır
Seni, Rabb´ini, tanıtmağa irşad edeyim mi (ki, Ondan) korkasın [154]
Mûsâ:
Ey Rabb´im! Gerçekten, ben, onlardan, bir can öldürdüm.
Onun için, beni öldüreceklerinden korkarım.
Kardeşim Hârûn. O, dil bakımından, benden daha fesâhatlıdır.
Onu da, benimle birlikte Yardımcı (bir Peygamber) olarak gönder ki, beni, doğ-rulasın.
Çünkü, ben, onların, beni, yalanlayacaklarından endişeleniyorum! dedi. (Allah):
Senin pâzunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size, öyle bir satvet (ve galebe) vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler.
Gidiniz âyetlerimizle!
Siz de, size tâbi olanlar da, galip (geleceksiniz! buyurdu! [155]´ (Mûsâ):
"Ey Rabb´im! Benim göğsüme genişlik ver! İşimi, kolaylaştır!
Dilimden de (şu) düğümü, çöz ki, sözümü, iyi anlasınlar. Bana, kendi ailemden bir de, Vazîr ver, kardeşim Harun´u. Onunla, sırtımı güçlendir. Onu, işimde ortak kıl!
Tâ ki, Seni, çok teşbih edelim, Seni, çok analım.
Şüphe yok ki Sen, bizi hakkıyle görensin!" dedi.
(Allah):
Ey Mûsâ! İstediğin, sana verilmiştir.
And olsun ki: Biz, sana, diğer bir zamanda, anana Vahy olunacak şeyi ilham ettiğimiz vakitte de, lütfetmiş, ve (kendisine) onu, Tâbut´a (sandığa) koy da, denize (Nil´e) at ki, deniz, onu, kıyıya bıraksın, Onu, benim de, kendisinin de, düşmanı olan birisi alacak! diye (emreylemistik).
Sana karşı (ey Mûsâ!) Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden bir sevgi de, bırakmıştım.
Hani kız kardeşin gidip (şöyle) diyordu:
Ona, bakacak bir kimse (sağlamak üzre) size delâlette bulunayım mı Böylece, seni, tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın. Sen, bir de, adam öldürmüştün de, biz, seni, o tasadan da, kurtarmıştık. Seni, türlü türlü ibtilâlarla imtihan etmiştik. Bunun için, yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da, (hakkındaki) takdire göre (buraya) geldin! Ey Mûsâ! Ben, seni, kendim için (Peygamber) seçtim. Sen, kardeşin de, beraber olarak Mucizelerimle git. İkiniz de, beni hatırlayıp anmakta gevşeklik göstermeyiniz. Firavuna gidiniz. Çünki, o, gerçekten, azdı. (Gidiniz de) Ona, yumuşak söz söyleyiniz. Olur ki, o, öğüt dinler, yâhud (Allâh´dan) korkar. "[156]
Mûsâ Aleyhisselâmın Ailesinin Medyene Götürülüşü:
Mûsâ Aleyhisselâmın, Tuvâ vadisinde bir oğlan çocuğu doğmuştu.
Mûsâ Aleyhisselâm; orada, İlâhî Vahyi telakkî ile meşgul olduğundan, ailesinin yanına uğrayamaz olrouştu. [157]
Ailesi, Mûsâ Aleyhisselâmın nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyordu.
Orada, yalnız başına oturduğu sırada, Medyenlilerden[158] ve Şuayb Aleyhis-selâmın Ev halkından´[159] bir çoban, oraya uğrayınca, onları, tanıdı ve alıp Şuayb Aleyhisselâmın yanına götürdü.
Mûsâ Aleyhisselâmın ailesi ve çocuğu; Firavunun, denizde boğulduğu haberi, alınıncaya kadar Medyen´de Babası Şuayb Aleyhisselâmın yanında kaldı. [160]
Mûsâ Aleyhisselâmın Mısır´a Gidişi:
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmı, Mısıra gönderdi.
Mûsâ Aleyhisselâm; Mısırın yolunu bilmiyor, Yüce Allah, ona, yol gösteriyordu.
Elinde Asasından, sırtında yün kaftanından, başında yün takyesinden, ayaklarında da, bir çift ayakkabısından başka, yanında hiç bir şey bulunmuyordu.
Av etinden ve yer bakliyatından yararlanıyordu. Gündüzleri oruç tutuyor, geceleri namaz kılıyordu. [161] Nihayet, Mısıra ulaştı. Geceleyin, annesinin evine vardı.
Ne kendisi, evin halkını, tanıyabildi, ne de, onlar, Mûsâ Aleyhisselâmı, tanıyabildiler.
Mûsâ Aleyhisselâm, Mercimek çorbası yenileceği sırada, evin bir tarafına oturdu.
Hârûn Aleyhisselâm gelip onu, görünce, annesine, bunun, kim olduğunu sordu.
Annesi, onun, bir konuk olduğunu, haber verdi.
Bunun üzerine, Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmı, yemeğe davet etti.
Yemeğe oturdukları zaman, konuşmağa başladılar.
Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Sen, kimsin " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben, Musa´yım!" deyince, hemen ayağa kalktılar, birbirleriyle kucak-laştılar. [162]
Zâten, Yüce Allah, Hârûn Aleyhisselâma, Mûsâ Aleyhisselâmın, kendilerine doğru gelmekte olduğunu, onunla, buluşmasını Vahy etmişti. [163]
Mûsâ Aieyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâm´a: "Ey Hârûn! Sen, benimle birlikte Firavun´a git!
Yüce Allah, bizi, ona, Peygamber olarak gönderdi." dedi.
Hârûn Aleyhisselâm:
"İşittim ve itaat ettim!" dedi.
Anneleri, hemen ayağa kalktı ve bağırarak:
"Allah aşkına! Siz, Firavunun yanına gitmeyiniz!
O, ikinizi de, öldürür!" dedi.
Fakat, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, annelerinin sözünü kabul etmeye ya-naşmadılar. [164]
Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma Vezîr ve Destek olmak üzere, Yüce Allah tarafından Peygamberlikle vazifelendirilmişti. [165]
Mûsâ Ve Hârûn Aleyhisselâmların Allah´a Münacatları Ve Firavunla Karşılaşmaları:
Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar:
"Ey Rabb´imiz! Doğrusu, biz, Firavun´un, bize karşı aşırı gitmesinden (cezalandırılmakta hızlı davranmasından) yahud, taşkınlığını, artırmasından endişe ediyoruz!" diye münâcâtta bulundular.
(Yüce Allah):
"Korkmayınız!
Çünkü, ben, sizinle beraberim. Ben, (her şeyi) işitirim, görürüm!
Hemen gidiniz de, ona (şöyle) deyiniz:
Biz, Rabb´inin iki Elçisiyiz.
Artık, İsrail oğullarını, bizimle gönder.
Onlara, işkence etme!
Biz, sana, Rabb´inden, hakîkî bir âyet getirdik.
Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi´ olanlaradır.
Bize, şu hakîkat, Vahy olundu ki: hiç şüphesiz, azab, (Peygamberleri) yalanlayanların ve (hak´dan)) yüz çevirenlerin tepesindedir!" [166]
Bunun üzerine, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, geceleyin, Firavun´a gittiler.
Kapıyı, çaldılar.
Firavun da, korktu, kapıcı da, korktu.
Firavun:
"Kimdir bu ki, şu saatte benim kapımı çalabiliyor !" dedi.
Kapıcı, yukarıdan, onlarla konuşup ne istediklerini sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm, ona:
"Biz, Rabbül´âlemîn´in Resulüyüz!" deyince, kapıcı, korktu. [167]
"Sen, böyle, kimin kapısını çaldığını, biliyormusun !
Sen, ancak, Seyyid´inin kapısını çalıyorsun!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben de, sen de, Firavun da, Yüce Allah´ın kulcuklarıdır!" dedi. [168]
Kapıcı, hemen gidip Firavun´a haber verdi. [169] ve:
"Orada, deli bir insan var!
(Ben, Rabbül´âlemîn´in Resulüyüm!) diyor!" dedi. [170]
Firavun:
"Onu, içeri koy!" dedi. [171]
İçeri girmelerine izin verilince[172], Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, içeri girdiler. [173]
Mûsâ Aleyhisselâmın sırtında yünden bir cübbe, Aba, belinde lif kuşak, elinde de, kapıyı çalıp açtırdığı Asa´sı bulunuyordu. [174]
Firavun, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Sen, kimsin " diye sordu. [175]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben, Rabb´ül´âlemîn´in Resulüyüm! [176]
İsrail oğullarını, benimle gönderesin diye, beni, sana gönderdi." dedi. [177]
Firavun, biraz düşününce[178], Mûsâ Aleyhisselâmı, tanıdı[179]:
"Biz, seni, yeni doğmuş (bir çocuk) iken, içimizde büyütmedik mi
Sen, ömründen, bir hayli yıllar, bizim aramızda kalmadın mı
Nihayet, o yapmış olduğun işi de, sen yaptın!
Sen, nankörlerdensin!" dedi.
(Mûsâ):
"Ben, bunu, o vakit, bilmezlerden olarak yapmıştım.
Sizden korkunca da, hemen içinizden kaçtım.
Nihayet, Rabb´ım, bana hüküm verdi ve beni, Peygamberlerden yaptı.
Benim başıma kaktığın o nimet; İsrail oğullarını, kendine kul (köle) edindiğin içindi. [180]
Ben, daha doğmadan, sen, beni büyütmeden önce, sen, İsrail oğullarının çocuklarını ellerinden çekip alıyor, onlardan, istediğini, bırakıp kendine köle yapıyor, istediğini de, öldürüyordun!
İşte, benim, senin sarayına ulastırılısım ve sana ilistirilisim, bu yüzden olmuştu!" dedi. [181]
Firavun:
"Âlemlerin Rabb´i (dediğin) de, nedir " dedi.
(Mûsâ):
"Göklerin, yer´in ve bunların arasında bulunan her şeyin Rabb´idir!
Eğer hakîkatı, yakînen bilmeğe ehliyetli kimse/erseniz (Onun varlığına ve birliğine inanırsınız) dedi.
Firavun, çevresinde bulunan kimselere: "İşitmiyormusunuz !" dedi. [182]
(Firavun, bunu, Mûsâ Aleyhisselâmın söylediğini, red ve inkâr maksadı ile söylemiş ve çevresindekilere "Sizin, benden başka ilâhınız var mı Yoktur! demek istemişti. [183]
Mûsâ Aleyhisselâm, sözlerine devamla): "O, sizin de, sizden önceki Atalarınızın da, Rabb´idir!" dedi. Firavun:
"Her halde, size gönderilen (bu) Peygamberiniz (!), muhakkak, delidir!" dedi. [184]
"Bu söz[185], doğru değildir.
Sağlam akıllı adam sözü değildir. [186] Sizin, benden başka ilâhınız yoktur demek istedi. [187]
(Mûsâ Aleyhisselâm, sözlerine devamla):
"(O), doğu ile batının ve ikisi arasında bulunan her şeylerin de, Rabb´idir, eğer, aklınızı, kullanırsanız (anlarsınız)" dedi.
(Firavun):
"And olsun ki: eğer, benden başka bir ilâh edinirsen[188], benden başkasına tapar ve bana, tapmayı, terk edersen[189]´, seni, muhakkak ve muhakkak, zindana girenlerden ederim!" dedi.
(Mûsâ):
Ya sana, apaçık[190], benim doğru söylediğimi, anlatacak, seni, yalanlayacak; beni, haklı; seni, haksız ve bâtıl çıkaracak[191]bir şey getirdimse de mi (zindana atacaksın) " dedi.
Firavun:
"Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu " dedi.[192]
Mûsâ Aleyhisselâmın Asasının Ejderha Oluşu:
Bunun üzerine, (Mûsâ), Asasını, yere bırakıverdi.
Bir de (ne görsünler!) O, apaçık bir Ejderhâ! [193] ki, iri gövdesiyle, Firavunun önünü ve iki yanını doldurmuş, ağzını, açmış[194]´, alt çenesini, yere, üst çenesini köşkün üzerine koymuş!
Yutmak için, Firavun´a yönelince´[195], Firavun´un yanındaki adamlar, korkup Firavun´un başından dağılıverdiler. [196]
Firavun da, kendisini, tahttan, yere atıp Ejderhâ yılanı tutması için, Mûsâ Aley-hisselâma, Rabb´i adına[197] ve süt emzirme hakkına[198] and verdi. [199]
"Artık, ben, sana imân edecek, İsrail oğullarını da, seninle birlikte göndereceğim!" dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, tutup eski, Asa haline çevirdi. [200] Firavun, bundan önce, hiç işemezken, korkusundan, işedi! [201]
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavun´a, ikinci bir Mucize olmak üzere, elini de, (koynundan) çekip çıkardı.
Bir de (ne görsünler!) bu, temâşâ edenler için, bembeyaz (ve Nûr saçan bir el) [202]
Elin parlaklığından, Firavunun gözleri kamaştı.
Mûsâ Aleyhisselâm, elini, koynuna sokup çıkardığı zaman, eski normal rengini aldı.
Bunun üzerine, Firavun, Mûsâ Aleyhisselâmı, doğrulamağa meyletti ise de, Fi-ravun´un Vezîr´i Hâmân, hemen onun yanına varıp önüne oturdu ve:
"Sen, şu sırada, kendisine tapılan bir İlâh´sın!
Sen, ona, tâbi olunca, bir kul olacaksın demek! " dedi.
Firavun, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Bana, bugün, yarına kadar mühlet ver!" dedi.
Yüce Allah: Mûsâ Aleyhisselâma, ona, şöyle söylemesini, Vahy etti:
"Ey Firavun! Sana, hiç ihtiyarlamamak üzere, gençliğin,
Hiç elinden alınmamak üzre, Devlet´in verilecek olsa,
Evlenmelerden, yeyip içmelerden, hayvanlara binip gezmelerden zevk alma gücün sana iade edilecek olsa,
Öldüğünde de, Cennet´e girdirilecek olsan... bana, iman eder misin " dedi.
Bu sözler, Firavun´un kalbini, biraz gevşetti, yumuşattı:
"Senin gibi, Hâmân da, yanıma bir gelsin bakayım!" dedi. [203]
Ertesi günü, Hâmân gelip Firavunun yanına girdi. [204]
Firavun, ona:
"Şu Zat, yanıma geldi!" dedi.
Firavun, daha önce, Mûsâ Aleyhisselâma, ancak, Sihirbaz derdi.
Bugün ise, Sihirbaz demeyip (Mûsâ) dedi.
Hâmân:
"O, sana, ne söyledi " diye sordu.
Firavun:
"Bana, şöyle şöyle söyledi" diyerek Mûsâ Aleyhisselâmın söylediklerini nakletti.
Hâmân:
"Onu, reddetmedin mi " dedi.
Firavun:
"Hele Hâmân gelsin de, ona, bir danışayım bakayım! dedim." dediği zaman, Hâmân, Firavun´a:
"Sanırım ki: sonradan, tapan bir kul olmandan, kendisine tapılan bir Rab olman, senin hakkında daha hayırlı idi! [205]
Ben, sana, gençliğini, geri çevireyim!" dedi.
Veşm (iğne) getirtip Firavunun yüzünü, onunla döğdürerek kan çıkan yerine çivid sürdürdü. Yeşile çalar siyah bir ten meydana geldi.
Bu işi, ilk yapan, o, oldu.
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun yanına girip onda bu hali görünce, şaşırdı.
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Gördüğün şey, seni, şaşırtmasın!
O, çok sürmez, ilk haline döner!" diye Vahy etti. [206]
Firavun, ne iman etti, ne de, İsrail oğullarının, Mûsâ Aleyhisselâm ile birlikte Mısırdan çıkıp gitmesine izin verdi. [207]
Tufan Belâsı:
Bundan sonra ve Mûsâ Aleyhisselâmın Sihirbazlarla karşılaşmasından önce, Yüce Allah, Mısırın Kıbtî halkına Tufan (Sağnak halinde sürekli yağmurlar) gönderdi. [208]
Onlara âid her şeyi, sular bastı. [209] Tufan, yedi gün sürdü.
Kıbtî evlerine, o kadar sel suları doldu ki, evler, oturulamaz, oturanı da, boğar hâle geldi.
Arazilerini, seller bastı. Hiç bir şey ekemez, yapamaz oldular.´[210]
"Ey Mûsâ! Bizim için, Rabb´ine dua et: şu felâketi, üzerimizden kaldırsın.
Biz, sana, iman edeceğiz. İsrail oğullarını da, seninle birlikte göndereceğiz!" dediler. [211]
Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allâha dua etti. [212] Yüce Allah, onlardan, Tûfân´ı, kaldırdı. [213] Ekinleri, büyüdü. [214]
Yüce Allah; onlara, daha önce bitmeyen ot, ekin ve meyvalarını bitirdi. Yurdla-rını, bol sulu, yeşillikli, bol nimetli hâle getirdi. [215]
Fakat, onlar:
"Yağmursuz oluşumuz, pek hoşumuza gitmedi. [216]
Biz, böyle olmamızı, istememiştik.
O, olan yağışlar, bizim için bir nimetten başka bir şey değildi!" dediler. [217]
Onlar; ne iman ettiler, ne de, İsrail oğullarını, Mûsâ Aleyhisselâmla birlikte saldılar.
Üzerinde bulunageldikleri kötü hale döndüler.[218]
Çekirge Belâsı:
Yüce Allah; bir ay sonra[219], onlara, çekirge gönderdi.
Bu çekirgeler; onların bütün ekinliklerini[220], meyvalarını, ağaçlarının yapraklarını ve çiçeklerini[221]yiyip bitirdi. [222]
Hattâ, kapıları, elbiseleri, ev eşyalarını, evlerin tavanlarındaki ağaçları, demir çivileri yemeye kalktılar!
Tavanlar, çökmeğe başladı! [223]
Kıbtîler, İsrail oğullarının evlerinde böyle bir şeyi göremeyince, şaşırdılar. [224]
Çekirge belâsını kaldırması için Rabb´ına dua etmesini Mûsâ Aleyhisselâm-dan istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, dua edince, Yüce Allah, çekirge belâsını kaldırdı. Onların ekinlerinden, çekirgelerin yemediği bir artık kalmıştı. Onlar:
"Biz, iman etmeyeceğiz. Ekinlerimizden, çekirgelerin yemedikleri artık, bize yeter!" dediler.[225]
Kummel Belâsı:
Bunun üzerine, Yüce Allah; onlara Kummel = Küçük, kanadsız çekirgeyi, ekin bitini, karıncayı musallat etti.
Bunlar, yerdeki bütün bitki artıklarını da, yaladı, tüketti.
Küçük karıncalar da, adamların elbiseleriyle vücudları arasına girip vücudları-nı ısırırlar, yedikleri yemeklerin içine dolarlardı!
Nihayet, evlerinin üzerinde kireç harcıyla tuğladan, kaypak, üzerlerine çıkılamayacak sütunlar yapıp yemeklerini, onun üzerine koydular.
Yemeklerini yemek için, oraya çıktıkları zaman, ellerinden kurtulduklarını sandıkları hayvanları, orada da, yemeklerin içine dolmuş buldular! Kendilerine, bu belâdan daha ağır gelen bir belâ olmadı.
İşte, bu, Yüce Allah´ın, Kur´ân-ı Kerim´de Ricz diye andığı belâ idi. [226]
Mısırlılar; üzerlerinden bu belânın kaldırılması için, Rabb´ına dua etmesini, Mûsâ Aleyhisselâm´dan istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Üzerlerinden, bu belâ da, kaldırıldığı zaman, sözlerinde durmadılar, iman etmeye yanaşmadılar. [227]
Eski kötü hallerine döndüler:
"Biz, ne diye ona, iman edeceğiz İsrail oğullarını, kendisiyle birlikte salacağız
O, bütün ekinlerimizi, yok etti. Mallarımızı, giderdi.
Bize, bu yaptıklarından daha çok, daha ağır ne yapacak
Firavunun izzetine and olsun ki: biz, hiç bir zaman, ne onu, tasdik ederiz, ne de, kendisine tabi´ oluruz!" dediler.[228]
Kurbağa Belâsı:
Bir müddet sonra, Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, Nîl´in dar yeri üzerinde durup Asasının ucunu, Nîl´in içine batırmasını, Nîl´in yakınına, uzağına, aşağısına, yukarısına, onunla işaret etmesini Vahy ve emretti.
Mûsâ Aleyhisselâm, böyle yapınca, her taraftan bütün kurbağalar, birbirlerine bildirdiler.
Yakında olan, uzakta bulunana, seslendi.
Vakvaklayarak gecenin karanlığında sudan çıkıp acele şehrin kapısına doğru gittiler.
Kıbtîlerin evlerine girdiler. Çuvallarının, kapkacaklarının, binalarının içine doldular.
Kıbtîlerin, elbisesini veya kabını veya yiyeceğini veya içeceğini açıp ta, içinde kurbağalar bulmayan bir kimse yoktu!
Onların yemek tencerelerini, kurbağalar dolduruyor, yaktıkları, ocaklarını, kurbağalar, söndürüyor, yemeklerini, bozuyor, yenilmez hale getiriyordu!
Sokaklar, kurbağa ölüleriyle doldu! Kokudan, geçilmez oldu! Kıbtîler, tekrar Mûsâ Aleyhisselâma gidip ağlayarak derd yandılar,
"Dua edip bu belâyı, üzerimizden kaldır. Bu defa, tevbe edeceğiz ve tevbe-mizden dönmeyeceğiz!" dediler.
Kurbağa belâsı kalkınca da, yine, sözlerinde durmadılar, eski hallerine döndüler. [229]
Kan Belâsı:
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, dua etti. Yüce Allâh´da, onlara kan belasını gönderdi.
Aynı sudan; İsrail oğulları ve Kıbtîler gelip su alır, İsrail oğullarının aldığı, su; Kıbtîlerin aldığı ise, kan olurdu!
Bu hal .Kıbtîlere çok ağır geldiği için, Mûsâ Aleyhisselâmdan, bu belânın kaldırılması için, dua etmesini istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Belâ kaldırıldığı halde, onlar, yine de, iman etmeğe yanaşmadılar. [230]
Küfür Ve Azgınlığın Şahlanışı:
Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, bunca, mucizelerle gönderildikleri halde, Firavun ve ileri gelenleri, iman etmeyi bir türlü kibirlerine yediremediler de:
"Kavimleri, bize kulluk, kölelik edip dururlarken, biz, bizim gibi iki beşere iman mı edecekmişiz !" dediler. [231]
Firavun da, kavminin içinde bağırdı:
"Ey kavmim! Mısır Padişahlığı ve altımdan (Saraylarımın altından) akan şu ırmaklar, benim değil mi
Hâlâ, gözünüzü açmayacak mısınız
Yoksa, ben, ondan (Musa´dan) hayırlı değil miyim
O ki, hakirdir (meramını) bile hemen hemen açıklayamıyor. Öyle ya onun üzerine (gökten) altun bilezikler atılmalı yahud beraberinde birbiri ardınca (kendisini tasdik edici) melekler gelmeli değilmiydi. [232]
"O, ya bir Sihirbazdır, yâhud bir delidir" dedi. [233]
Mal Ve Servetin Yok Olma Belâsı:
Mûsâ Aleyhisselâm; Firavunla kavminin imana gelmelerinden, ümidini kesince[234], mal ve servetlerinin yok olması için, dua etti.
Hârûn Aleyhisselâm da, Âmîn! dedi. [235]
Mûsâ Aleyhisselâm, duasında:
"Ey Rabbimiz! Hakîkaten, Sen, Firavun´a ve ileri gelenlerine, dünya hayatında zînet (ve haşmet) ve nice mallar verdin, Senin yolundan saptırsınlar diye mi ey Rabb´imiz!
Sen, onların mallarını yok et Rabb´imiz!
Onların kalblerini şiddetle sık ki, artık, onlar, o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir!" dedi.
(Allah):
"İkinizin de, duası, kabul olunmuştur.
O halde, yine, istikamette (doğru hareketinizde) devam ediniz!
Sakın, bilmezlerin yoluna uymayınız!" buyurdu. [236]
Yüce Allah; onların mallarını, Dirhem ve Dinarlarını, taşa çevirdi! [237]
Abdulaziz b. Mervan´ın, Mısırda ele geçirdiği, Firavun Hanedanına âid mal kalıntılarından bir çanta içinde bulunan: soyulmuş iki yarım yumurta ve soyulmuş bir ceviz çeni ile nohud ve mercimeğin taş kesildikleri görülmüştür! [238]
Mısırlıların imansızlıkları, kötü tutum ve davranışları yüzünden uğradıkları azab-lar, Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
"And olsun ki: biz, Firavun Hanedanını, düşünüp ibret alsınlar diye, yıllarca, kuraklıkla, mahsullerin kıtlığı ile tutup sıktık.
Fakat, onlara, iyilik gelince: Bu, bizim hakkımızdır! dediler.
Kendilerine, bir fenalık da, gelirse, Mûsâ ile onun beraberindekilere, uğursuzluk yüklerlerdi.
Gözünüzü açınız, iyi biliniz ki: onların uğursuzluğu, ancak, Allah tarafındandır.
Fakat, çokları, bilmezler.
Onları;
"Bizi, büyülemek için, her ne mucize getirsen, biz, sana iman ediciler değiliz!" dediler.
Bunun üzerine, biz de, ayrı ayrı Mucizeler olmak üzere, başlarına Tufan, Çekirge, Haşerat, Kurbağalar ve Kan gönderdik.
(Böyle iken) yine (iman etmeyi) kibirlerine yediremediler. Onlar, öyle günahkârlar güruhu idiler. Üzerlerine o azab çökünce:
"Ey Mûsâ! Bizim için, Rabb´ine -Sana olan Va´d´i hürmetine- dua et!
Eğer, bu azabı, bizden ayırıp sıyırırsan, and olsun ki: sana, kesin olarak iman edeceğiz,
Ve and olsun ki: İsrail oğullarını da, seninle birlikte mutlaka göndereceğiz!" dediler.
Vaktâ ki, biz, kendilerinin erişecekleri bir müddete kadar, onlardan azabı, giderdik. Bir de, ne bakarsın, yeminlerini bozuyorlar bile! [239]
Mûsâ Ve Hârûn Aleyhisselâmların Firavunla Tekrar Karşılaşmaları:
Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, tekrar Firavun´un yanına vardılar. Ona:
"...Biz, senin Rabb´inin, iki Elçisiyiz.
Artık, israil oğullarını, bizimle gönder.
Onlara, işkence yapma!
Biz, sana, Rabb´ından hakîkî bir âyet (Mucize) getirmişizdir.
Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi olanlaradır.
Bize, şu hakikat Vahy olundu ki: hiç şüphesiz, azab, (Peygamberleri), yalanlayanların, (hakdan) yüz çevirenlerin tepesindedir!" dediler.
Firavun:
"O halde, Mûsâ! Sizin Rabbiniz, kimdir " dedi.
O da:
"Bizim Rabb´imiz, her şeye hilkatini veren, sonra da, yolunu, gösterendir." dedi.
(Firavun):
"Öyle ise, evvelki (geçmiş) asırlar (halkının) hali nedir " dedi.
(Mûsâ):
"Onların ilmi, Rabb´imin nezdindeki bir Kitabdadır.
Benim Rabb´im, hatâ da, etmez, unutmaz da!" dedi. [240]
(Firavun):
"Ey Mûsâ! Sen, Sihr´inle, bizi, yerimizden çıkarman için mi geldin bize ´[241] "...Mûsâ! Ben, seni, her halde, sihirlenmiş (büyülenmiş) sanıyorum!" dedi. Mûsâ da:
And olsun ki: bunları (her biri basiretle görülecek) birer ibret olmak üzre, göklerin ve yer´in Rabb´inden başkasının indirmediğini bilmişsindir.
Ben de, seni, ey Firavun! Her halde, helak edilmiş sanıyorum!" dedi. [242] "Firavun´un kavminden ileri gelenler:
"Bu, sizi, yurdunuzdan çıkarmak isteyen bilgiç bir sihirbazdır muhakkak!" dediler. [243]
Firavun:
"Bırakınız beni, Musa´yı, öldüreyim!
(Varsın) o Rabb´ine yalvarsın!
Çünkü, ben, onun, dininizi değiştireceğinden, yâhud yer(yüzün)de fesad çıkaracağından korkuyorum!" dedi.
Mûsâ da:
"Ben, hesap gününe inanmayan her kibirli (insan)dan, benim de, Rabb´im, sizin de, Rabb´iniz (olan Allah´a) sığınırım!" dedi.
Firavun Ailesinden olup imanını gizlemekte bulunan bir Mü´min[244]: "Siz, bir Adamı, Rabb´im, Allâh´dır demesiyle öldürür müsünüz ! Halbuki, o, size, Rabb´inizden, apaçık mucizeler de, getirmiştir. Bununla beraber; eğer, o, bir yalancı ise, yalanı, kendisinedir.
Eğer, doğrucu ise, sizi tehdid edegeldiği (azab)ın bir kısmı olsun (gelir) sizi, çarpar!
Şüphesiz ki, Allah, haddi aşan (iddiasında) çok yalancı olan kimseyi muvaffak kılmaz.
Ey kavmim! Bu gün, bu yerde, siz galip (kimse)ler olmak üzere, mülk, sizindir.
Fakat, Allah´ın hışmı gelip çatarsa, kim bize yardım eder " dedi.
Firavun:
"Ben, size hangi reyde bulunuyorsam, ondan başkasını, işaret etmiyorum.
Size, doğru yolun hilafını da, göstermiyorum!" dedi.
Mü´min olan (o Zat, sözlerine devamla):
"Ey kavmim! Hakikat, ben, o sürü sürü fırkaların gününe misal (vermeniz)den, Nûh kavminin, Âd´ın, Semud´un ve daha sonrakilerin hali gibi (bir maceraya sapıp felâkete uğramanızdan) korkuyorum!
(Yoksa) Allah, kullarına, bir zulüm dileyecek değildir.
Ey kavmim! Hakikat, ben, size karşı, o bağırışıp çağırışma gününden endişe etmekteyim.
(O gün, Hesap yerini) arkanızda bırakarak (Cehennem´e) döneceğiniz, gündür!
(O gün) sizi, Allâh(ın azâbın)dan, hiç bir kurtarıcı yoktur.
Allah, kimi şaşırtırsa, onun yolunu, doğrultucu da, yoktur.
And olsun ki: (bundan) önce, Yûsuf de, size, apaçık burhanlar getirmişti.
O vakit te, onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz.
Hattâ, o, vefat edince de:
"Bundan sonra, Allah, asla peygamber göndermez!" demiştiniz.
İşte, Allah, o haddi aşan şüpheci kimseleri, böyle şaşırtırdır." dedi. [245]
Firavunun Allah´ı Okla Vurmağa Kalkışı:
Firavun:
"Ey ileri gelenler! Ben, sizin, benden başka İlâhınız olduğunu, bilmiyorum!. [246]
"Ey Hâmân[247] Haydi, benim için, çamurun üzerinde ateş yak ta[248] bana, yüksek bir kule yap!
Belki, ben[249], o yollara, göklerin yollarına ulaşır[250], Musa´nın İlâhına yükselip çıkarım.
Bununla beraber, ben, onu, mutlaka[251], yalancılardan[252], bir yalanc[253] sanıyorum!" dedi. [254]
İsrail oğulları, en ağır şartlar altında çalıştırılarak yedi yılda bir kule yapılıp bitirildi. [255]
Firavun, yapılan yüksek kulenin üzerine çıktı.
Kendisine, bir yay getirilmesini, emretti.
Semaya doğru nişan alıp ok attı.
Ok, kana bulaşmış olarak ona, geri çevirildi.
Bunun üzerine, Firavun:
"Ben, Musa´nın İlâhını, öldürdüm!" dedi. [256]
Sihrin Mucize İle Karşılaşması Ve Ağır Bir Yenilgiye Uğraması:
Firavun; çevresindeki ileri gelenlere:
"Hiç şüphesiz, bu, mutlaka çok bilgili bir sihirbazdır ki, sizi, sihri ile yerinizden
(yurdunuzdan sürüp) çıkarmak istiyordur. Şimdi (buna) ne buyurursunuz " dedi. [257] (İleri gelenler): "Onunla kardeşini, alıkoy!
Şehirlere, toplayıcılar sal da, ne kadar bilgili sihirbaz varsa, hepsini sana, getirsinler" dediler. [258]
(Musa´ya da):
"Sen, Atalarımızı, üzerinde bulduğumuz (yoldan) bizi döndüresin de, bu yerde devlet, ikinizin (elinde) olsun diye mi bize geldiniz
Biz, ikinize de, inanıcılar değiliz!" dediler.
Firavun:
"Usta ne kadar Sihirbaz varsa, hepsini, bana getiriniz!" dedi. [259]
Sihirbazlar, Firavuna geldiler ve:
"Galebeyi, kazananlar, biz olursak, elbet bize bir mükâfat var değil mi " dediler.
Firavun:
"Var ya! Hem siz, muhakkak (benim) en yakınlar(ım)dan da, olacaksınız!" dedi. [260]
(Sihirbazlar) aralarında işlerini, çekişe çekişe konuştular. (Sonra) gizlice müşavere ettiler:
"Bunlar, (başka değil), her halde, iki sihirbazdır ki, sizi, sihirleri ile yerinizden çıkarmak, en şerefli ve üstün olan dininizi gidermek istiyor/ardır.
Onun için, bütün tuzaklarınızı bir araya toplayınız. Sonra, saf halinde birden geliniz (hücum ediniz)
Bu gün, galip olan, muhakkak, umduğuna ermiştir!" dediler. [261]
(Firavun):
"Ey Mûsâ! Sen, sihrinle, bizi, yerimizden çıkarman için mi geldin bize
Şimdi, biz de, sana, onun gibi bir sihir yapacağız!
Şimdi, sen, kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve vakti tâyin et ki, ne senin, ne bizim caymayacağımız düz (geniş) bir yer olsun!" dedi.
O (Mûsâ) da:
"Sizinle karşılaşma zamanımız, zînet günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir!" dedi.
"Bunun üzerine, Firavun,arkasını dönüp gitti.
Bütün hilesini toplayıp geldi. "[262]
İnsanlara da:
"Siz de, toplamalar mısınız " denildi.
(Onlar):
"Umarız ki: (bizimkiler) galip olurlarsa, biz de, (kendi) Sihirbazlarımıza uyarız! (dediler)" [263]
Toplanan sihirbazların sayısı:
70´şi, İsrail oğullarından, 2 si de, Kıbtî Başkanlarından (İbn.Habîbe göre: Fars-hlardan) olmak üzre, 72 idi. [264]
veya 12.000 idi. [265] veya 15.000 idi. [266] veya 19.000 idi. [267]
Toplanan sihirbazların sayılarının daha çok olduğu da rivayet edilir. [268]
Sihirbazdan, ancak, 7000´i Usta Sihirbaz ve bunların içinde de, ancak 700´ü seçkindi. [269]
Bunların arasında da:
Sâbur,
Âdur,
Hatvat,
Musfâ adlarında dört başkan bulunuyordu. [270]
Toplanan sihirbazlardan 15.000 sihirbaz, toplantı yerinde saf oldular.
Her biri, iplerini ve asalarını getirmişlerdi, [271]
Sihirbazların asaları ve ipleri, 60 deve ile taşınmıştı. [272]
Firavun, toplantı yerinde kendisine ayrılan yere, Mısırın Eşrafı ile birlikte kuruldu.
Halk ta, onun karşısında halkalandılar.
Mûsâ Aleyhisselâm, yanında kardeşi Hârûn Aleyhisselâm olduğu[273] ve üzerlerinde yünden iki gömlek bulunduğu halde halkın alay etmelerine aldırış etmeden[274] Asasına dayanarak oraya geldi. [275]
Sihir ve sihirbazlık, ötedenberi, birçok milletlerde: Araplarda, Rumlarda, Hind-lilerde, Acemlerde[276] , Mısırlılarda görülegelen tarihî bir vâkıadır. [277]
Dahhâk b. Ulvan, b.lmlîk, b.Âd, Babil taraflarına varıp Babil´i kurmuş, çevrede ne kadar sihirbaz varsa, hepsini Babil´e toplamış, onlardan, sihri öğrenmiş ve hattâ sihirbazların başı olmuştu. [278]
Firavun Musa Aleyhisselamın karşısına çıkardığı sihirbazlara: "Bu gün, karşısındakine üstün gelen, umduğuna, ermiştir!" dedi. [279] "Mûsâ, Onlara (Sihirbazlara): Yazıklar olsun size! Allah´a karşı, yalan düzmeyiniz! Sonra, O, azab ile kökünüzü kurutur!
Allah´a karşı yalan uyduran (herkes) muhakkak, hüsrana uğramıştır!" dedi. [280] Sihirbazlar, birbirlerine: "Bu söz, Sihirbaz sözü değildir!" dediler. [281]
Sihirbazlar:
"Ey Mûsâ! (Asa´nı) ya sen (önce) at, ya da, önce atan kişiler biz olalım! [282]
"Ey Mûsâ! Sen mi (önce) atacaksın, yoksa, (önce) atanlar, biz mi olalım " dediler. [283]
Mûsâ, onlara:
"Ne atacaksanız (önce) siz, atınız!" dedi. Onlar, iplerini ve sopalarını atıp:
"Firavunun izzeti hakkı için, galip olanlar, biziz biz!" dediler. [284] ...Vaktaki, attılar. Halkın, gözlerini sinirlediler. Onlara, korku, saldılar, büyük bir sihir (meydana) getirmiş oldular. [285]
Firavun´un zevcesi Âsiye hatun; Firavuna karşı, Mûsâ Aleyhisselâma yardım etmesi için, Yüce Allah´a yalvardı, durdu.
Firavun Hanedanından, onun, bu halini görenler, kendisinin, Firavun ve taraf-darlarına, şefkatından dolayı, Firavun lehinde dua ediyor sandılar. [286]
Sihirbazların her biri, ellerindeki asalarını ve iplerini yere bıraktıkları zaman, onlar, koşar yılanlar gibi, vadiyi dolduran ve birbiri üzerine binen dağlar gibi gösterilerek seyircilerin gözlerini kamaştırdılar. [287]
Sihirbazlardan
Kimisi: Renk, renk,
Kimisi: Simsiyah yüzlü,
Kimisi: Upuzun boylu,
Kimisi: Kısa ve enli,
Kimisi: Boynuzlu,
Kimisi: Kalkan kadar kulaklı,
Kimisi: Maymun yüzlü,
Kimisinin alnı, aşağıda, sakalı, yukarıda idi!
Havada uçan,
Ağızlarını açan,
Ağızlarından ateşler saçan...
İri ve kanadlı yılanlar... meydanı doldurmuştu. [288]
"Mûsâ, onlara (Sihirbazlara):
Bu, sizin (meydana) getirdiğiniz (yaptığınız) şey sihirdir.
Allah, hiç şüphesiz, onun boşluğunu, asılsızlığını meydana çıkaracaktır.
Allah, elbette, fesadcıların işini düzenlemez.
Allah; günahkârların hoşuna gitmese de, hakkın, hak olduğunu Kelimeleriyle isbatlardır." dedi. [289]
Biz, (Musa´ya):
Korkma! dedik, çünkü, üstün (gelecek) muhakkak, sensin sen!
Elindekini (yere) bırakıver!
Bu, onların yaptıklarını, yutar!
Çünkü, onların sanat diye ortaya attıkları, ancak, bir sihirbaz tuzağıdır.
Sihirbaz ise, nerede olsa, umduğuna, ermez. [290]
"Bunun üzerine, Mûsâ, (elindeki) Asasını (yere) bırakıverdi.[291]
...Bir de, ne görsünler! Bu, onların uydurup düzdüklerini hep yakalayıp yu-
tuyor! [292]
Evet! Mûsâ Aleyhisselâmın, yere bıraktığı Ejderhâ kesilen Asası, Firavunun ve halkın gözlerine, koşar yılanlar gibi görünen ipleri ve asaları birer birer toplayıp yutmağa başlamıştı.
O derecede ki, vadide, Sihirbazların yere bıraktıkları asa ve iplerden az veya çok, hiç bir şey görünmez oldu, yok olup gitti.
Mûsâ Aleyhisselâm, Ejderha Asasını, eline alınca, eskiden olduğu gibi, Asa haline geldi.
Sihirbazlar, bu Mucize karşısında:
"Eğer, bu, bir Sihir olsaydı, asla, bize galebe çalamaz[293], onun işi, bize gizli kalamazdı.
Eğer, bu, bir Sihir olsaydı, İplerimiz, Asalarımız, nereye gider, böyle yok olabi-lirmiydi [294]
Eğer, bu, bir sihir olsaydı, sihrimizi, böyle yutmazdı.
Bu, muhakkak, Yüce Allah tarafından olan bir işdir!" dediler. [295]
Sihirbazların Başkanlarından âmâ olana, arkadaşları:
"Musa´nın asası, iri ve korkunç, erkek bir yılan oldu. İplerimizi ve asalarımızı, yuttu!" dedikleri zaman:
"Onlardan, bir eser kalmadı mı Veya onlar, eski hallerine dönmedi mi " diye sordu.
"Hayır!" dediler.
Bunun üzerine, âmâ Başkan:
"Bu, Sihir değildir!" dedi. [296]
"Sihirbazlar, derhal secde ederek yere kapandılar:
"Âlemlerin Rabb´ine, Müsâ ile Harun´un Rabb´ine iman ettik!" dediler. [297]
Firavun:
"Ben, size izin vermeden, siz, ona, iman ettiniz hâ!
Hiç kuşkusuz, size sihri öğreten büyüğünüz imiş o! [298]
"...Hiç şüphesiz, şehirde -onun halkını, içinden çıkarmanız için, kurduğunuz bir hilekârlıktır bu... [299]
"...Ben de, elbette, sizin ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim! Sizi, muhakkak, hurma dallarına asacağım!
Siz de, hangimizin azabı daha çetin ve sürekli olduğunu, elbette öğreneceksiniz!´1 dedi. [300]
(Secdeye kapanan Sihirbazlar):
"Bunda, dediler, bize hiç bir zarar yok..." [301]
"Biz, şüphesiz ki, Rabbimize dönücüyüz." [302]
"Biz, seni, bize gelen şu apaçık Mucizelere, bizi Yaratan´a, katiyyen tercih edemeyiz!
Artık, sen, neye hâkim isen, hükmünü ver!
Sen, hükmünü, ancak, bu dünya hayatında geçirebilirsin.
Biz, günahlarımızı ve bizi zorladığın sihr´i affetmesi için, Rabb´imize gerçekten iman ettik.
Allâh(ın sevabı, seninkinden) daha hayırlı (azabı da, seninkinden) daha süreklidir. [303]
"Her halde, biz, iman edenlerin ilki olduğumuz için, Rabbımızın, bizim günahlarımızı yarlıgayacağını da, umarız!" dediler. [304]
"Sen, bizden -başka bir sebeple değil- ancak, Rabbimizin âyetlerinde -onlar, bize geldiği zaman- iman ettik diye intikam alacaksın.
Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır!
Bizi, Müslümanlıkta sabit kimseler olarak öldür!" [305]
Firavun, dediğini, yaptı. Onların ellerini, ayaklarını kestirdi ve kendilerini, hurma dallarına astırdı.
Onlar, öldürülürlerken:
"Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır!
Bizi, müslümanlıkta sabit kimseler olarak öldür!" demekte idiler.
Günün başında kâfir olan bu sihirbazlar, günün sonunda şehidler kafilesine dahil oldular. [306]
Firavunun kavmi, yenilgi ve korku içinde, toplantı yerinden, birbirlerini çiğneyerek döndüler.
Allah düşmanı Firavun da, yenilgiye ve lanete uğramış olarak oradan sarayına dönüp küfründe ısrar, kötülük işlemekte devam etti. [307]
Firavunun kavminden ileri gelenler:
"Musa´yı ve kavmini fesadcılık etmeleri, Seni de, Tanrılarını da, terk etmesi için mi bu toprakta tutacaksın !" dediler.
Oda:
(Eskiden olduğu gibi, yine) oğullarını öldürürüz, yalnız kadınlarını sağ bırakırız!
Şüphesiz ki, biz, onların tepesinde kahredicileriz!" dedi. [308]
Firavunun Sarayındaki Müminler Ve Başlarına Gelenler:
Firavun Hanedanından Hızkıl; imanını gizleyen Mü´minlerden olup Mûsâ Aley-hisselâmın, Sihirbazları yenmesi üzerine[309] veya daha önce, imanını açıklamış ve Sihirbazlarla birlikte, o da, idam edilmişti. [310]
Hızkıl´ın zevcesi de, Firavunun kızlarının baş tarakçısı idi ve Yüce Allah´ın, iyi halli kıldığı Mü´min kadınlardandı.
Kendisi, bir gün, Firavunun kızının başını tararken, tarak, elinden düşünce, (Bismillah = Allah´ın ismiyle) demişti.
Firavunun kızı:
"Babamın ismiyle mi demek istiyorsun " diye sordu. O:
"Hayır! Belki, benim Rabb´im ve Babanın Rabbi olan Allah´ın ismiyle demek istiyorum!" dedi.
Firavunun kızı:
"Ben, bunu, babama haber vereceğim!" dedi ve haber verdi.
Firavun, onu, ve onun oğlunu yanına getirtti. Mü´mine kadına:
"Senin Rabb´in kim " diye sordu.
Oda:
"Benim de, Rabb´im, senin de, Rabbin Allâh´dır!" dedi.
Firavun; bakırdan tandır yapılıp kızdırılmasını ve onun ve çocuklarının, o tandırın içine atılmasını emretti.
Mü´min kadın, Firavun´a:
"Benim, senden bir dileğim vardır." dedi.
Firavun;
"Nedir o " diye sordu.
Mü´min kadın:
"Benim kemiklerimi ve çocuklarımın kemiklerini birleştirip gömmendir." dedi.
Firavun:
"Senin bu dileğini yerine getirmek, bize düşen bir hak ve vazifedir." dedi. Sonra da, oğullarını, birer birer tandıra attırdı!
Hattâ, son oğlan çocuğu, daha süt emer bir sabi idi. Annesine:
"Anneciğim! Sabret! Çünkü, sen, hakk üzerindesin!" demişti.
Anneleri de, çocukları ile birlikte tandıra atıldı! [311]
Firavunun zevcesi Âsiye hatun, hâlis Mü´min kadınlarındandı. [312]
Allah´a, gizlice ibadet ederdi.
Firavunun korkusundan, namazını, gizli yerde kılardı.
Âsiye hatun; Firavunun kızlarının baş tarayıcısı kadını, nasıl işkencelerle öldürdüğünü, köşkün penceresinden görmüş ve öldüğü zaman da, Allah´ın, onu, şereflendirmeyi ve hayra erdirmeyi irade buyurup Meleklerin, onun ruhunu, göklere yükselttiği, kendisine açıkça görünmüş olduğundan, Allah´a yakîni ve tasdîki artmıştı.
O sırada, Firavun, Âsiye hatunun yanına girdi ve Hızkıl´in zevcesi, baş tarayıcısı kadına yaptığını haber verdi.
Bunun üzerine, Âsiye hatun:
"Yazıklar olsun sana ey Firavun!
Sen, yüce Allah´a karşı, buna, nasıl cür´et ve cesaret edebildin !" dedi.
Firavun:
"Her halde, Sahiben olan baş tarayıcısını tutan delilik, seni de, tutmuş!" dedi.
Âsiye hatun:
"Beni, delilik tutmuş değildir.
Fakat, ben, benim Rabb´im, senin Rabb´in ve Âlemlerin Rabb´i olan Allah´a iman etmişimdir!" dedi.
Firavun, Âsiye hatunun annesini çağırttı ve ona:
"Baş tarayıcısı kadını tutmuş olan delilik, senin kızını da, tutmuş!" dedikten sonra:
"Yemin ederim ki: o, ya Musa´nın İlâhını, inkâr edecek, ya da, muhakkak ölümü tadacaktır!" dedi.
Âsiye hatun, annesiyle başbaşa kalıp annesi, Firavunun isteğine muvafakat etmesini dilediği zaman, ona:
"Allah´ı, inkâr etmemi istiyorsun hâ !
Hayır! Vallahi, ben, bunu, hiç bir zaman yapmam!" dedi.
Bunun üzerine, Firavun, Âsiye hatun için, yere dört kazık çaktırdı, ve onların arasında can verinceye kadar ona, işkence yaptırdı. [313]
Can verirken, gözüne Melekler ve kendisi için hazırlanan nimetler görünüp gülmeğe başlayınca, Firavun: "Şunu tutan deliliğe bakınız ki: işkenceler içinde qü-lüyor! " dedi. [314]
"Allah, iman edenlere de, Firavunun zevcesini bir misal olarak irâd etti.
O vakit o:
Ey Rabb´im! Bana, katında, Cennetin içinde bir ev yap!
Beni, Firavundan ve onun (kötü) amel (ve hareketinden kurtar!
Beni, o zâlimler güruhundan selâmete çıkar!" demişti." [315]
Mûsâ Aleyhisselâmın İsrail Oğullarıyla Birlikte Mısırdan Gizlice Ayrılışı:
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma: "Kullarımı, gece yola çıkar.
Çünkü, tâkıb edileceksiniz!" [316]
...Kullarımla, geceleyin yola çık da, (düşmanların) yetişme(sin)den korkmayarak (boğulmanızdan da) endişelenmeyerek onlara, denizde kuru bir yol aç!" diye Vahy etti. [317]
Firavun da, şehirlere asker toplayıcılar saldı. [318]
Mûsâ Aleyhisselâm, telakki eylediği Vahy üzerine[319], İsrail oğullarının, her dört ev halkının, bir evde toplanmasını[320], Mısırdan ayrılmalarını,
Kıbtîlerden, süs eşyalarını, emânet olarak almalarını,
Hiç bir kimsenin, arkadaşına, yüksek sesle seslenmemesini,
Kandillerin, sabaha kadar yanık bırakılmasını,
Yola çıkanlardan, kim oldukları sorulunca, Parola olarak "Amr" diye cevap verilmesini,
Evinden ayrılan kimsenin, yola çıktığı bilinmek üzere, kapısına kan sür-mesini[321],
Mayalanmalarını beklemeden, ekmeklerini pişirmelerini[322] emretti.
Bundan sonra, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, İsrail oğullarıyla birlikte Kıbtî-lerin haberi olmadan, Mısırdan yola çıktılar.
Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarının başında ardcı kumandanı, Harun Aleyhisselâm da öncü Kumandanı olarak bulunuyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğulları cemaatinin başında yola çıktı. [323]
Yirmi yaşına basan, küçüklüğünden, altmış yaşına basan da, büyüklüğünden dolayı, sayım dışında bırakıldı.[324]
Mısırdan Ne Zaman Çıkıldığı Hangi Yolla Ve Ne Tarafa Doğru Gidildiği:
Mûsâ Aleyhisselâmın; İsrail oğulları ile birlikte Mısırdan çıkışı, Bahar Mevsiminin başında ve ilk ayında[325], ve nisanın onbirinci günü idi.[326]
Mûsâ Aleyhisselâm; gecenin evvelinde[327], soldaki, Şam´a doğru giden yolu
bırakıp[328], İsrail oğullarını, denize doğru götürdü. [329] İsrail oğulları arasında bulunan bir adam, Mûsâ Aleyhisselâm için: "Yolu, bıraktı! " dedi. Mûsâ Aleyhisselâm: "Ben, böyle emrolundum!" dedi. [330]
Firavun; Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarının Mısırdan çıkıp gittiklerini, ancak, gecenin sonuna doğru öğrenebildi. [331]
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbut´unun Bulunup Götürülüşü:
İsrail oğulları, Mısırdan çıktıkları zaman, yolu, şaşırdılar.
Üzerlerine, gecenin karanlığı da, çöktü.
Birbirlerine:
"Nedir bu hal " diye sormağa başladılar.
Yaşlı Bilginleri:
"Yûsuf Aleyhisselâm, vefat edeceği sırada, kendisinin kemiklerini, yanımızda taşımadıkça, Mısırdan çıkmayacağız diye Allah adına, İsrail oğullarından Ahd´ü Mîsak almıştı!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Onun kabrinin yerini, kim biliyor " diye sordu.
"İsrail oğullarının Koca karısı biliyor!" dediler. [332]
İsrail oğullarının Koca Karısı, hem kötürüm, hem âmâ idi. [333]
Mûsâ Aleyhisselâm, haber salıp onu, getirtti:
"Bana, Yûsuf (Aleyhisselâm)ün kabrini göster!" dedi.
Koca karı:
"Sen, bana hükmümü[334], dört şeyi[335] vermedikçe[336], sana, onu, haber vermem!" dedi. [337]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Hükmün, nedir " diye sordu. [338]
Koca Karı:
1) Ayaklarımı çözüp yürür hale getirmendir.
2) Gözümü, bana geri çevirmendir.
3) Gençliğimi, bana geri çevirmendir. [339]
4) Cennet köşküne seninle birlikte girmem[340] ve senin yanında bulunmam-dır!" dedi. [341]
Koca karının bu istekleri, Mûsâ Aleyhisselâmın ağırına gitti[342]. İsteklerini, kabul etmek istemedi.
Yüce AUâh, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ona, hükmünü ver! [343]
Şüphesiz ki, senin taahhüdünü, yerine getirmek, bana düşer!" diye Vahyetti.
Mûsâ Aleyhisselâm, Koca Karının dileğini kabul etti. [344]
"Olur!" dedi. [345]
Koca Karı:
"Ben, çok yaşlıyım. Yürümekten de, âcizim. Beni, taşıyınız!" dedi.
Taşıdılar.
Nîl´in yanına varınca:
"İşte, o, şu suyun içindedir!" dedi. [346]
Onları, suyun toplandığı bir yere götürdü. [347]
"Şu suyu, çekiniz!" dedi.
Çektiler.
"Kazınız yeri!" dedi.
Kazdılar. [348]
Nîl´in kenarında, Mermer bir sandık içinde olduğu halde, onu, çıkardılar. [349]
Sandık, yere çıkarılınca, yol, gündüzün ziyası gibi oldu. [350]
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbutu taşınırken, ay da, doğmuş, yolu, gündüz gibi aydınlatmış, doğru yolu, onun sayesinde bulmuşlardır.
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbutu, Kenan ilinde kale dışındaki hâlen bulunduğu yere gömülmüştür. [351]
Firavun Ordularının İsrail Oğullarını Tâkib Edişi:
Mısırın yerlisi Kıbtîler; kütle halinde ölen gençlerinin defin işleriyle uğraştıkları için, Mûsâ Aleyhisselâm ile kavminin ardlarına[352], ancak, güneş doğarken, düşebildiler. [353]
Milyonluk Firavun ordularının öncü komutanı, Firavunun Vezîri Hâmân idi. [354]
Bu orduların Yedi yüz bini, erkek atlı süvari olup[355] süvari atlarının içinde bir tane bile kısrak yoktu. [356]
Her süvarinin başında miğfer ve elinde de, harbe (kargı) vardı. [357] Her bin kişinin başında ise bir Kral bulunuyordu. [358]
Kralların oğullarından veya onların tebaasından hiç kimse geride bırakılmamıştı. [359]
Firavun da; kır atlılar dışında yetmiş bin kara atlı ordusunun başında, Mûsâ Aleyhisselâmı talep ve tâkıb ediyordu. [360]
İsrail Oğullarında Telaş, Heyecan Ve Korku:
Firavun; böylece, orduları ile birlikte Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarının ard-larına düşmüş, deniz de, onları, nasıl kapladıysa, öylece, kaplayıvermişti. [361]
Musa´nın Eshâbı:
"Muhakkak, erişilip yakalandık!" dediler.
(Mûsâ):
"Hayır! Hiç kuşkusuz, Rabb´im, benimle beraberdir.
O, beni, (selâmet) yol(un)a iletecektir! "[362]
Umulur ki, Rabb´iniz, düşmanınızı, helak edecek, sizi, bu yerde hükümdar yapacak ta, sizin nasıl hareket edeceğinize bakacaktır." dedi. [363]
İsrail oğullarından bazıları da:
"Ey Mûsâ! Bize va´d ettiğin yardım ve zafer, nerede kaldı ! [364]
(Ey Mûsâ!) Sen, bize (Peygamber olarak) gelmezden önce de, bize geldiğinden sonra da, biz, işkenceye uğratıldık...´[365]
Onlar, oğullarımızı, boğazlıyorlar, kızlarımızı sağ bırakıyorlardı,
Bugün ise, Firavun, bizi yakalayacak, yakalandığımızda da, bizi, öldürecektir!
Önümüzde deniz, arkamızda da, Firavun var! [366]
Denize girersek, boğuluruz!" dediler. [367]
Denizin suyu, son derece çoğalmış, rüzgâr, denizin dalgalarını, dağlar gibi kaldırıp kaldırıp geri bırakıyordu! [368]
Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarının arkasından, önüne geçti.
Kendisinin yanında kardeşi Hârûn ve Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmlar olduğu halde, dalgaları, birbirine çarpıp köpüren denize bakıyordu. [369]
İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Bize va´d ettiğin şey nerede !
Şu deniz, önümüzü, kesti! Firavun ve orduları da, arkamızı kıstı!" dediler. [370]
Ne firara imkân var, ne karara derman var! " dediler.[371]
Firavun ve orduları; İsrail oğullarına, olanca kinleri ve kızgınlıklarile gelip kavuşmuş bulunuyorlardı.
İş, büyümüş, çetinleşmiş, gözler, yerinden kaymış, yürekler, boğazlara gelmişti. [372]
Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâm:
"Ey Kelîmullâh! [373] arkamızdan, Firavunla, önümüzden de, denizle kaplandık!" dedi. [374]
Firavun Hanedanından bir Mü´min de; Mûsâ Aleyhisselâma: "Önünü, şu daniz, Firavun Hanedanı da, arkanı, bürüdü. Nereden geçmekle emrolundun " diye sordu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Denizden geçmekle emrolundum!"[375] deyince, bu ve başkaları, denizden geçmek üzere, hayvanlarını, denize dalmağa zorladılarsa da, hayvanların ön ayakları, suya, batmağa başlayınca, gerilediler.
Hiç biri, denize girmeğe güç yetiremedi. [376]
Hârûn Aleyhisselâm, ilerleyip denize, Asası ile vurdu.
Deniz, vurulmak istemedi ve:
"Kimdir bu, bana vuran Cebbar !" diyerek homurdandı. [377]
Yüce Allah, denize Vahy edip:
"Sana, kulum Mûsâ, Asası ile vurduğu zaman; Mûsâ ve yanındakiler, geçecek şekilde oh iki bölüme ayrıl!
Ondan sonra, Firavun ve tarafdarlarının üzerine kapan, birleş!" buyurdu. [378]
Mûsâ Aleyhisselâma da:
"Asanı, denize vur!" diye Vahy etti. [379]
İsrail Oğullarının Denizde Açılan Yollardan Geçip Kurtuluşu Ve Firavunla Ordularının Denizde Boğuluşu: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm, denize:
"Ey Ebâ Hâlid! [380] Allah´ın izniyle yarıl!" diyerek[381] Asasını, vurunca, deniz, derhal yarıldı.
Denizin her parçası, kocaman dağ gibi oldu. [382]
Denizde, İsrail oğullarının on iki kabilesi için, on iki yol açılmıştı. [383]
Yüce Allah, bir de, rüzgâr gönderip yaş yolu, kuruttu. (Yürümeye elverişli hale getirdi) [384]
Her kabile, bir yola girip ilerlemeğe başladı.
Yollar, birbirinden duvarlarla ayrılmış gibi olduğu ve bu yollarda gidenler, birbirlerini göremedikleri için, her kabile, yalnız kendisini kurtulmuş sanıyor, diğerleri hakkında:
"Her halde, eshabımız, öldürülmüştür!" diyorlardı. [385]
Mûsâ Aleyhisselâma:
"Eshabımız, nerededir Onları, göremiyoruz!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Siz, yürüyünüz! Onlarda, sizin yolunuzun benzeri bir yol üzerindedirler!" dedi.
İsrail oğulları:
"Onları, görmedikçe, bunu, kabul edemeyeceğiz!" dediler. [386]
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a dua etti.
Yüce Allah da, o yolları, her birileri için, ön önündekinden, en sonuncusuna kadar, hepsini, bakıp birbirlerini görebilecekleri şekilde kemerler haline getirdi. [387]
Mûsâ Aleyhisselâmla yanında bulunanlar, böylece, toptan kurtulduktan sonra, Yüce Allah; Firavunla ordularını, denize yanaştırdı. [388]
Firavun ve arkadaşları, yaklaşıp ta, denizin yarıldığını, gördükleri zaman; Firavun:
"Denizin, benden, benim heybetimden korktuğunu, düşmanlarıma yetişip onları, öldüreyim diye benim için nasıl açıldığını, görmüyormusunuz !" dedi. [389]
Firavun; Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarını yakalamak üzere, deniz yollarına girmek istediği zaman, Firavunun Vezir´i Hâman:
"Ben, bu yere defalarca uğramışımdır. Bu günüme kadar, burada, böyle bir yol görmüşlüğüm yoktur.
Ben, korkuyorum: bizim helakimiz, eshabımızın helakleri için, bu yolun şu adam tarafından kurulmuş bir tuzak olmadığından emîn değilim!" dedi ise de, Firavun, onun sözünü dinlemedi. [390]
Firavunun atı, deniz içindeki yola girmekten çekindi.
O sırada, Cebrail Aleyhisselâm, bir kısrak üzerinde gelip Firavunun atının önünde durdu.
Erkek at, onu, kokladıktan sonra, Cebrail Aleyhisselâm, kısrağını, denizdeki yola sürdü.
Firavunun atı da, hemen onun ardına düştü.
Firavunun orduları, Firavunun, denizde açılan yola girdiğini görünce, onlar da, Firavunla birlikte deniz yollarına girdiler.
Cebrail Aleyhisselâm, önde, Firavun ve orduları da, ona tâbi olarak gittiler. Mikâil Aleyhisselâm ise, arkada, at üzerinde durup gerideki kavmi!, "Sahibinize, kavuşunuz!" diyerek teşvik ediyor, gayrete getiriyordu.
Cebrail Aleyhisselâmın, denizden ayrılacağı zaman, önünde, denizden dışarıya çıkmayan ve Mikâil Aleyhisselâmın arkasında da, denizin içine girmeyen hiç kimse kalmamıştı ki, denizin kocaman dağlar gibi havaya kalkmış bulunan su yığınları, Firavunla, ordularının üzerine kapanmağa başlayınca, Firavun[391]:
"İnandım: gerçekten, İsrail oğullarının iman ettiğinden başka İlâh yok!
Ben de, Ona teslim olanlardan, Müslümanlardan´ım!"[392] demek zorunda kalmışsa da,
"Şimdi mi ! (Başın dara gelince mi, iman ediyorsun )
Halbuki, sen, bundan önce (ömür boyunca) isyan etmiş, dâima fesadcılardan olmuştun!
Biz de, bu gün, seni (cansız) bir beden olarak (karada yüksek bir yere atacağız) bırakacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın!
Bununla beraber, insanlardan birçoğu, âyetlerimizden cidden gafildirler." buy-rulmuş[393], ye´s imanına hiç itibar edilmemiştir. [394]
Çünkü, Yüce Allah´ın, kulları hakkındaki Sünneti, böyle cereyan edegelmiştir:
(Onlar) gazabımızı gördüklerinde: Allah´ın birliğine inandık, Ona, şerik koştuğumuz şeyleri inkâr ettik! dediler.
Amma, gazabımızı gördükleri vakitki imanları, kendilerine fayda verecek değildi.
Allah´ın, kulları hakkında olagelen kanunu, budur.
İşte, kâfirler, bu noktada hüsrana düştüler. [395]
Yüce Allah; Firavun´un da, hem dünyada, hem âhiretteki durumunu da. şöyle açıklamıştır:
"Kendisi de, askerleri de, o yerde (Mısırda), haksız yere büyüklük tasladılar ve hakîkatan, bize döndürülmeyecek/erini sandılar.
Bunun üzerine, biz de, hem onları (Firavun ve ileri gelenlerini), hem askerlerini yakalayıverdik te, denizin içine attık.
Bak! zalimlerin akıbeti nice oldu
Biz, onları (dünyada, insanları) ateşe davet eden rehberler yaptık.
Kıyamet gününde ise (azaplarının defi hususunda) asla yardıma kavuşturulma-yacaklardır.
Bununla beraber, bu dünyada, biz onların arkalarına lanet de, taktık.
Hele Kıyamet gününde onlar (suratları çirkin/eştirilen) çok menfur (adamlardandır. "[396]
"Hem o (Firavun), Kıyamet günü de, kavminin önüne düşer.
Artık, o, onları, ateşe götürmüştür.
Onların vardıkları o yer, ne kötü bir yerdir! [397]
Cebrail Aleyhisselâm: "Yaratıklar içinde, iki kişiden, birisi, Âdem´e secde etmekten kaçındığı zaman, Cinlerden, İblis´den;
İkincisi de: Ben, sizin, en yüksek Rabbinizim! dediği zaman, Firavundan nefret ettiğim kadar hiç bir kimseden nefret etmemişimdir!" demiştir.[398]
Sahih bir Hadîs-i şerifde de, Cebrail Aleyhisselâmın:
"Yâ Muhammed! Rahmetin, Firavun´a erişmesinden korkarak, denizin, kara balçığından alıp onun ağzını tıkarken, beni, bir göreydin!" dediği bildirilmiştir.[399]
Firavunun Cansız Cesedinin İsrail Oğullarına Gösterilişi:
Denizin; Firavun ve ordularının üzerina kapanırken, dalgaların birbirlerine çarparak çıkarıldıkları dehşetli sesi, İsrail oğulları, işittikleri zaman:
"Nedir bu çığlık " diye sordular. Mûsâ Aleyhisselâm da:
"Yüce AHâh, Firavunu ve onun bütün yanında bulunanları suda boğup helak etti!" dedi.
İsrail oğulları:
"Sen, onun, insanların muhtaç olduğu hiç bir şeye muhtaç olmadığını görmedin mi !" dediler. [400]
Onlar[401], onlardan bazıları, Firavunun, ölüp ölmediğine şüphede idiler. [402]
"Firavun, ölmemiştir!" [403]
"O, hiç bir zaman, ölmez!" [404]
"O, suda boğulmamıştır!" [405]
"O, şu anda, bizi, yakalayacak ve öldürecektir!" diyorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, dua edince[406], Yüce Allah, denize, emretti.
Deniz, onu, zırh gömleği üzerinde bulunduğu halde, [407] su üzerine kaldırdı!
İsrail oğulları, onu, üzerindeki zırh gömleğinden tanıdılar. [408]
Denizin, sahile attığı Firavunun cesedi, kızıl bir öküzü andırmakta idi.
İsrail oğulları, onu, seyrettiler. [409]
Nihayet, onun öldüğüne kanâat getirdiler, [410] ve:
"Evet! Yâ Mûsâ! Bu, Firavundur! Gerçekten, denizde boğulmuştur!" dediler.
İsrail oğullarının kalblerinden şüphe gidince, deniz, Firavunu, önceden olduğu gibi, yuttu. [411]
Mûsâ Aleyhisselâmın İsrail Oğullarını Selâmetle Geçirdiği Ve Firavunla Ordularının İçinde Boğuldukları Deniz:
Mûsâ Aleyhisselâmın, İsrail Oğullarını, selâmetle içinden geçirip karaya çıkardığı, Firavunla ordularının içinde boğuldukları deniz; Kulzum denizi olup[412] 3. iklimde, 56 derece 30 dakika boylamda; 28 derece 20 dakika enlemde bulunan ve Kızıl Deniz´in Suvays (Süveyş) Körfezi´ni oluşturan kesimi idi.
Deniz sahilindeki Kulzum şehri ile Mısır´ın arası, 3 günlüktür. [413]
Kulzum: Mısırla Mekke arasında, Tur dağına yakın, eski ve harap bir beldenin ismi olup yerine, Suvays (Süveyş) şehri kurulmuştur.
Suvays (Süveyş) denizi de, denilen Kulzum denizine de, giren ve binenlerin çoğunu yuttuğu için, Kulzum ismi verilmiştir. [414]
İngiliz Araştırma Ekiplerince Kızıldeniz Sahilinde Toprak Altından Çıkarılıp Londra British Müzesi´nde Teşhir Edilen ve Denizde Boğulan Firavun´a Âid Olması Kuvvetle Muhtemel Bulunan Mumyasız, Hiç Bozulmamış Cesed Hakkında Zafer Dergisi´nin Mayıs 1983 Tarihli 77. Sayısında Yayınlanan Teşhis Yazısı:[415]
3000 Yıllık Mucize
Dr.Müh. Celâl EDİZ
Londra´daki ünlü British Müzesi´ni gezenlerin hayret ve dikkatle izledikleri bir bölüm vardır. Mumyalar bölümü.
Bu bölümdeki en dikkat çeciki cesed ise, cam bir fanus içinde bulunan ve secde vaziyetinde duran bir insana aittir. Bu cesedin bütün organları tamdır. Hatta başındaki sararmış saçları ile sakalları dahi rahatlıkla görülebilmektedir.
Cesedin en hayret verici özelliği ise mumyalanmamış oluşudur. Bilindiği gibi mumyalanmış cesedlerin iç organlarından bazıları çıkarılmış ve diğer kısımları ilaçlanmış durumdadır. Oysa ki bu cesede el sürülmemiş ve hiç bir kimyevî muamele yapılmamıştır.
Acaba cesedlerin birkaç haftada tamamen bozulduğu bilinen bir gerçek iken, bu cesed nasıl olmuş da 30 asır boyunca çürümemiştir, dağılmamıştır
Ve mumyaların dahi zamanla bozulduğu bilinen dünyada bir eşi daha bulunmayan bu cesedin bozulmamasındaki sır nedir
Bu sırrın çözümünü mukaddes kitabımız Kur´an´a bırakıyor ve 1400 sene öncesinden bildirilen ve günümüzde açıklığa kavuşan bu hadiseyi, ayetlere dayanarak açıklıyoruz.
Hadisenin anlatıldığı ayet-i kerimelerin numaralarını tek tek verecek ve bunların meallerini kelimesi kelimesine aktaracağız. Böylelikle mukaddes kitabımızın büyük bir mucize olduğu bir kere daha gösterilmiş olacaktır.
Ele alacağımız ayetler, Hz. Musa´nın (A.S.) firavun ile olan mücadelesini, ibretli bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Hz. Musa (A.S.) M.Ö. 1200 yıllarında yaşamış ve hayır ile şer arasındaki mücadele, onun zamanında da devam etmiştir.
Bilindiği gibi firavun, onun can düşmanıdır. Bir rüyasında, doğacak bir erkek çocuğun kendisini öldürüp saltanatına son vereceğini gören firavun, yeni doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmiş, fakat Allah, Hz. Musa´yı (A.S.) muhafaza ederek, ileri yaşlarda peygamberlikle şereflendirmiştir.
Firavunun Hz. Musa (A.S.) ile onun mücadelesi onun peygamber olmasından sonra daha da hız kazanır. Firavun, Hz. Musa (A.S.) ile ona iman eden Beni İsrail kabilelerine pek çok eza ve cefaya başlamıştı. Bunun üzerine Hz. Musa (A.S.) ve ona tâbi olanların Mısır´dan çıkıp gitmelerine taraf-ı ilâhiden müsaade verildi. Bundan haberdar olan Firavun, pek kuvvetli bir ordu ile bunları takibe başladı.[416]
Hz. Musa (A.S.) bu takipten kurtulmak için Cenab-ı Hakkın şevkiyle Kızıl-deniz kenarına kadar gelmişti. Önlerinde düşman gibi deniz, arkalarında da deniz gibi düşman vardı. İşte bu dehşetli vaziyette iken Allah´ın emriyle Hz. Musa (A.S.) asasını denize vurdu. O anda bir mucize olarak deniz yarıldı ve açılan yoldan geçerek selamet sahiline ulaştılar. [417]
Firavun ve askerleri İsrailoğullarını takip ederken, denizin ayrılmış olan sularını dehşetle görmüşler, fakat kin ve düşmanlıklarından dolayı bir anlık tereddütten sonra onlar da deniz içinde açılan yola girerek takibe devam etmişlerdi. Ancak denizin ayrılmış olan suları tekrar birleşmeye başlamış ve sonunda Firavunla birlikte bütün ordusu, tek bir kişi dahi kurtulamadan sulara gömülmüştür. [418]
Yine aynı mealde olan Yunus suresinin 90. ayeti, aynen şöyledir:
İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla artlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: "İsrailoğullarının iman ettiğinden başka (Allah) olmadığına inandım, artık ben de müslümanlardanım" dedi.
Fakat Cenab-ı Hak firavunun imanını kabul etmemiş ve ona Cebrail (A.S.) vasıtası ile şöyle hitap buyurmuştur:
Ona: "Şimdi mi inandın, daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin." dendi.[419]
Yine aynı surenin 92. ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır: "Felyevme mü-necciyke bi bedenike..." Suda gark olan Firavun´a der.
"Bugün senin gark olan (Boğulan) cesedine necat (Kurtuluş) vereceğim."[420]
"Ta ki, senden geridekilere bir ibret olsun. Ve şüphe yok ki, nastan (insanlardan) birçokları bizim ayetlerimizden (Delillerimizden) elbette gafillerdir."[421]
Evet, Kur´an haktır ve hakikattir. Ve hiçbir hükmü yanlış çıkmamıştır. Ayetlerde gayet bariz bir şekilde belirtilen firavun hadisesi de, bunun bir başka örneğidir. Çünkü aradan asırlar geçmiş ve dünyada bir başka eşi bulunmayan o cesed, 3000 yıllık bir mucizeyi gözler önününe sermek üzere asrımızın sahillerine (92. ayette belirtilen yere) atılmıştır.
Cesedin bulunduğu yer, son derece dikkat çekicidir ve bu mucizenin isbatı için oaşlıbaşına yeterli bir delildir. Çünkü cesed, hadisenin meydana geldiği yerde, kızıideniz´in kenarındaki Cebelein mevkiinde bulunmuş ve onu kızgın kumlar arasından çıkaran İngiliz araştırma ekibi tarafından ülkelerine götürül-
Cesedlerin yaşını tesbit etmekte uygulanan metodların, günümüzde kesin
bir SOnuÇ vermediği kabul edilmektedir.[422] Fakat Karbon 14 metodunun uygulandığı bu cesedin en az 3000 senelik olduğu, yani Hz. Musa (A.S.) devrinde yaşadığı bilinmektedir, ouıün du delillerin, mucizenin isbatı için yeterli olduğu ortadadır. Çünkü ayet
ve tefsirler, hadiseyi her bakımdan teyid eder mahiyettedir.
Mesela 1144 yılında vefat eden Zemahşerî, Yunus suresinin 92. ayetinin tefsirini aynen şu şekilde yapmakta ve kendisinden 8 asır sonra bulunacak olan bu cesedi, âdeta görür gibi tasvir etmektedir.
"... Seni, deniz kenarında bir köşeye atacağız... Cesedini tam, noksansız ve bozulmamış halde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra gele-ceKiere dır ioret olmak üzere koruyacağız. [423]
Ayet ve tefsirlerde, firavun cesedinin "tam" olacağının bildirilmesi, onun mumyalanmamış durumda olacağını da isbat etmektedir. Çünkü mumyalanmış cesedlerin iç organları eksiktir. O halde, bir benzeri daha bulunmayan bu cesed, ayet ve tefsirlere bu noktadan da uygunluk arz etmektedir.
Evet, bir cesedin 3000 yıl muhafaza edilmesi, mukaddes kitabımızın sahibi olan Rabbimizin kudretine, elbette ağır gelmeyecektir. Ancak bizler, o secde vaziyetindeki cesedden ibret almalı ve Rabbimizin kudreti karşısında secdeye varmalıyız.[424]
Yûş´a Ve Kâlib Aleyhisselâmların Mısır Şehirlerine Gönderilişi:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâmla bütün İsrail oğullarını, denizden selâmetle karaya çıkardığı, Firavunla ordularını denizde boğduğu zaman, Mûsâ Aleyhisselâm,[425] , on ikişer bin kişilik iki orduyu, Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmla Kâlib b.Yu-fenna Aleyhisselâmın kumandası altında Firavunun şehirlerine gönderdi.
Yüce Allah; o şehirlerin Ulularını, Başkanlarını, kumandanlarını ve savaş erlerini denizde boğmuş; oralarda, kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlardan başka kimseler kalmamış, şehirler, bomboş hale gelmişti.
Yûşa´ ve Kâlib Aleyhisselâmların orduları, Firavunun beldelerine girip oralarda buldukları malları ve hazineleri iğtinam ettiler.
Ganimet mallarından taşıyabildiklerini, taşıdılar, taşlamadıklarını da, başka bir kavme sattılar. [426]
Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâm, Firavun halkının üzerine, onlardan birisini Vekil tâyin edip yanındaki Müslümanlarla birlikte ve pek çok ganimet almış ve Allah´a hamd ve şükre dalmış olarak Mûsâ Aleyhisselâm yanına döndü. [427]
İsrail Oğullarının Tapmak İçin Mûsâ Aleyhisselâmdan Put İstemeleri:
Yüce Allah; İsrail Oğullarının -Tapmak üzre- Mûsâ Aleyhisselâmdan nasıl put istediklerini, Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklar:
"İsrail oğullarını, denizden geçirdik.
Hemen, putlarının önünde tapan bir kavme rastladılar:
"Ey Mûsâ! Onların nasıl tanrıları varsa, sen de, bize, öyle bir tanrı yap!" dediler. Mûsâ:
"Siz, cidden, ne kadar cahillik eder bir kavimsiniz!
Hiç şüphe yok ki, bunların, içinde bulundukları (din), helake mahkûmdur.
(İbadet diye) yapmakta oldukları şey de, boşunadır.
İlâh olarak size, Allah´dan başkasını mı arayacakmışım !
Halbuki, O, sizi, âlemlerin üstüne geçirmiştir.
Hani, sizi, Firavun Hanedanından kurtarmıştık.
Onlar ki, size, azabın kötüsünü yüklüyorlardı: Oğullarınızı, öldürüyorlar, yalnız kızlarınızı sağ bırakıyorlardı.
Bunda, size, Rabb´inizden, büyük bir imtihan vardı. "[428]
Mûsâ Aleyhisselâmın uyarısı üzerine, İsrail oğulları, put istemeyi bıraktılar. [429]
İsrail oğullarının rastladıkları kavm, inek heykeline tapmakta idi.
Kendilerine, sorulunca, ona, tapmadıklarını, zaruret halinde, onlardan yararlandıklarını ve zararlardan, onlarla korunduklarını, onlarla rızıklandırıldıklarını söylemişler, kendilerinden bazı cahiller de, onları, doğrulamışlardı.[430]
Mûsâ Aleyhisselâmın Tûr Dağına Gidişi:
Mûsâ Aleyhisselâm; Mısırda iken, Yüce Allâh´dan telakki eylediği Vahy´e dayanarak; Mısırdan çıkışlarından, düşmanlarının helaklerine kadar olanları ve geriye bırakılanları içine alan bir Kitab getirmeyi, İsrail oğullarına va´d etmişti.
Yüce Allah; Firavunu ve Firavunun kavmini helak edip İsrail oğullarını, onların elinden kurtardığ.ı düşmanlarından, emîn bir hale getirdiği zaman[431]; İsrail oğulları, bir Kitab ve Şeriat bulunmadığı için[432], Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Bize, va´d etmiş olduğun kitabı, getir!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm da, bunu, Rabb´inden diledi. [433]
Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
Tür dağına gelerek, Kendisine ibadet ve münâcaatta bulunmasını, Vahy etti.
Cebrail Aleyhisselâm, Onu, götürmek üzere, Hayat Atı denilen At üzerinde geldi.
Sâmirî, onu, görünce:
"Bu At için, muhakkak, önemli bir hal ve şan vardır!" dedi ve At´ın tırnağının bastığı yerden bir avuç toprak aldı. [434]
Sâmirî Mûsâ b.Zafer[435]; öküze tapan Bâcerma halkından olup[436] Mısıra gelmiş ve İsrail oğulları arasında, Müslüman olduğunu açıklamış[437], kendisi Ku-yumcu[438], dışı Müslüman, içi, münafık bir adamdı[439].
Mûsâ Aleyhisselâm; Tûr´a giderken, kendisinin yerine, Hârûn Aleyhisselâmı, İsrail oğullarının başına, Vekil bıraktı.
Onlara, Tûr´da otuz gece -Yüce Allah, bunu, kırka çıkardı- kaldıktan sonra, döneceğini va´d etti. [440]
Mûsâ Aleyhisselâm, Tûr dağına çıktı.
Yüce Rabb´i, Onunla, konuştu.
İsrail oğulları hakkında, ona, emirler verdi. [441]
Sâmirî´nin İsrail Oğullarını Buzağıya Taptırışı:
Hârûn Aleyhisselâm; İsrail oğullarına:
"Ey İsrail oğulları! ganimet, size helâl değildir.
Kıbtîlerden, emaneten almış olduğunuz süs eşyaları ise, ganimettir. Onların hepsini, bir araya toplayıp kazacağınız bir çukura gömünüz!
Mûsâ gelip te, onları, size helal kılarsa, çukurdan çıkarıp alınız. Aksi olursa, sakın, onlardan, hiç bir şey yemeyiniz!" dedi. [442]
Yüce Allah´ın; Mûsâ Aleyhisselâm için tayin ettiği ve on gece ile de, kırka tamamladığı müddetten otuzu, geçince, Sâmirî, İsrail oğullarına:
"Firavun Hanedanından, emaneten aldığınız ve onların, felâkete uğramaları üzerine, size kalan süs eşyalarını, getiriniz!" dedi.
Getirdiler ve ona, verdiler.
Sâmirî de, onlardan, bir erkek buzağı heykeli yaptı.
Cebrail Aleyhisselâm in atının ayağının bastığı yerden almış olduğu bir avuç topraktan birazını, onun karnına koyup ortaya, böğüren bir buzağı çıkardı. [443]
İsrail oğullarına:
"İşte, sizin İlâhınız ve Mûsânın İlâhı, budur!
Fakat, Mûsâ, onu, burada unuttu da, aramağa gitti." dedi. [444]
İsrail oğullarından Hârûn Aleyhisselâmla birlikte bulunan on iki bin kişiden başka, hepsi, bir benzeri daha görülmeyen bir sevgi ile buzağıya bağlanıp[445] tapmağa başladılar. [446]
Hârûn Aleyhisselâm, onlara:
"Ey kavmim! Siz, bununla (Buzağı ile) ancak, imtihana çekildiniz.
Sizin hakîkî Rabb´iniz, Rahman´dır.
Haydi, bana tâbi olunuz,benim emrime itaat ediniz!" dedi.
Onlar ise:
Biz, Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, ona (buzağıya tapmakta) kaim ve dâim olmaktan katiyen ayrılmayacağız!" dediler.´[447]
Hârûn Aleyhisselâm ile İsrail oğullarından, onunla birlikte bulunan kimseler, buzağıya tapanlara karşı, ayaklandılarsa da, onlarla savaşmadılar.[448]
Sâmirî´nin ziynet eşyasından eriterek yapıp İsrail oğullarını azdıran (Böğüren Buzağı Heykeli) hakkında Eshab-ı kiramdan İbn.Abbas:
"Hayır! Vallahi, hiç bir zaman, onun içinde ses bulunmamış, ancak, yel, arka deliğinden girer, ağzından çıkar da, bu seslenme, bundan ileri gelirdi." de-miştir. [449]
Bunun için, Yâkubîde; Buzağı heykelinin, karnına giren yel´in, onu buzağı gibi seslendirdiğini söylemiştir. [450]
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, İsrail oğullarının, kendisinin arkasından nasıl saptıklarını, buzağıya taptıklarını haber verdi. [451]
Hâdisenin Yüce Allah Tarafından Açıklanışı:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâmın, Tûr´a ne için gittiğini, orada ne kadar kaldığını, neler olduğunu, kendisinin arkasından İsrail oğullarının neler yaptıkların, Mûsâ Aleyhisselâmın, onlara ve Hârûn Aleyhisselâma nasıl kızdığını, Kur´ân-ı Kerim´-de şöyle açıklar:
"Mûsâ ile otuz gece (ibadet ve münâcatta bulunması için) sözleşmiştik ve ona, bir on gece daha kattık. Bu suretle Rabb´ının tayin buyurduğu vakit, kırk gece olarak tamamlandı.
Mûsâ, kardeşi Harun´a:
"Kavmimin içinde, benim yerime geç. (Onları) İslah et!
Fesadcıların yoluna uyma!" dedi.
Vaktâ ki, Mûsâ (ibadet için) tâyin ettiğimiz vakitte geldi.
Rabb´i, ona (İlâhî sözünü) söyledi.
(Mûsâ):
"Rabb´im! (Cemâlini) göster bana (ne olur ) Seni, göreyim!" dedi.
(Rabb´i, ona):
"Beni, katiyen göremezsin!
Fakat, şu dağa bak! Eğer, o, yerinde durabilirse, sen de, beni, görürsün!" buyurdu.
Derken, Rabb´i, o dağa[452] tecellî edince, onu, param parça ediverdi!
Mûsâ da, baygın (bir halde) yere düştü!
Ayılınca:
"Seni, tenzih ederim. Tevbe ettim Sana!
Ben, iman edenlerin ilkiyim!" dedi.
(Rabb´i, ona):
"Ey Mûsâ! Ben, seni, Risâletimle, Kelâmımla (zamanındaki) bütün insanlardan mümtaz kıldım.
Şimdi, sana, şu verdiğimi al! ve şükreden/erden ol!" buyurdu.
Biz, onun için, levhalarda her bir şeyi, Mev´izaya ve (hükümlerin) tafsiline âid her şeyi yazdık.
Haydi, bunları, kuvvetle (ciddiyet ve azim ile) tut!
Kavmine de, onun en güzel (hükümleri)ni, tutmalarını, emret!
Size, ileride fâsıkların yurdunu göstereceğim.
Yer yüzünde haksızlıkla kibirlenenleri, âyetlerimi idrâk)den çevireceğim.
Onlar, her âyeti görseler, ona, inanmazlar.
Doğru yolu görseler de, onu, bir yol edinmezler.
(Fakat) azgınlık yolunu, görürlerse, yol diye işte, onu, tutarlar.
Bu âyetlerimizi, yalan saydıklarından, onlardan, gafil olmalarındandır.
Halbuki, âyetlerimizi ve Âhirete kavuşacaklarını yalan sayanların bütün işledikleri, boşa gitmiştir.
Onlar, yapmakta olduklarından başkası ile mi cezalandırılacaklardı ya[453]
(Rabb´i, Musa´ya):
"Ey Mûsâ! Seni, kavminden (ayrılıp böyle gelmekte) acele ettiren nedir " buyurdu.
(Mûsâ):
"Onlar, işte, onlar da, benim ardımca (geliyorlar)
Ben, sana yönelerek acele ettim ki, yâ Rab! (benden, daha çok) hoşnud olasın!" dedi. (Rabb´i):
"Biz, senden sonra, kavmini, imtihan ettik.
Sâmirî, onları, azdırdı!" buyurdu.
Mûsâ, derhal, öfkeli ve tasalı olarak kavmlına döndü:
"Ey kavmim! Rabbiniz, size, güzel bir va´d ile söz vermedi mi
Yoksa (ayrılışımın üzerinden) sizce, çok zaman mı (geçip) uzandı
Yahud, Rabbinizden, bir gazab vâcib olmasını mı istediniz de, bana olan va´di-nizden caydınız !" dedi.
(Kavmi):
"Biz, sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak caymadık.
Fakat, biz, o kavmin (Kıbtîlerin) zînetinden, bir takım ağırlıklar, yüklenmiştik te, onları, (ateşe) atmıştık.
Sâmirî de, (kendi zînetini) böylece atmıştı." dediler.
Hulâsa, o, kendilerine, böğüren bir buzağı heykeli (döküp) çıkarmıştı.
(Gerek o, gerek onun avenesi):
"İşte, sizin de, Musa´nın da, İlâh´ı budur!
Fakat, Mûsâ unuttu!" demişlerdi.
Bilmiyorlarmıydı ki: o (buzağı), onlara hiç bir sözle mukabele edemiyor, onlara, ne bir zarar, ne de, bir yarar vermek kudretine mâlik olamıyordu [454]
"Mûsâ, kavmine, öfkeli ve tasalı döndüğü zaman:
"Size bıraktığım şu makamımda, arkamdan ne kötü işler yapmışsınız
Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele ettiniz ha !" dedi.
Elindeki Levhaları (yere) bırakıverip[455] kardeşinin başından tuttu. Kendine doğru çekiyordu.
(Hârûn):
"Anam oğlu! Bu kavim, beni, cidden zayıf gördüler (hırpaladılar).
Az kaldı ki, beni, öldüreceklerdi!
Sen de, bana, bari, böyle, düşmanları sevindirecek harekette bulunma! Beni, zâlimler gürûhuyle bir tutma!" dedi. [456]
Mûsâ:
"Ey Hârûn! Bunların saptıklarını, gördüğün zaman, bana, tâbi olmaktan, seni, meneden ne idi
Sen, benim emrime isyan mı ettin " dedi.
(Hârûn):
"Ey anamın oğlu! sakalımı, başımıfn saçını) tutma!
Hakîkat, ben, senin:
"İsrail oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme, bakmadın! diyeceğinden korktum" dedi.
(Mûsâ):
"Ya senin zorun ne idi ey Sâmirî " dedi.
O da:
"Ben, onların görmediklerini, gördüm:
Binâenaleyh, o Elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp (erimiş ziynet eşyasının içine) attım.
Bunu, bana, nefsim hoş gösterdi, böyle!" dedi.
(Mûsâ):
"Haydi, (defol) git!
Çünkü, senin hayatın boyunca (nasibin: benimle) temas etmeyiniz! demendir.
Sana, senin için, hiç şüphesiz, asla vazgeçilemeyecek bir ceza günü de, vardır.
Üstüne düşüp taptığın ilâhına bak!
Biz, onu, yakacağız. Sonra da, onu, parça parça edip denize atacağız!
Sizin İlahınız, ancak, kendisinden başka hiç bir İlâh bulunmayan Allâh´dır.
Onun ilmi, her şeyi, kuşatmıştır!" dedi. [457]
Vaktâ ki (İsrail oğulları, buzağıya tapmaktan) çok pişman oldular ve kendilerinin, muhakkak, saptıklarını gördüler:
"Ey Rabbimiz! Bize acımaz, bizi bağışlamazsan, her halde, en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız!" dediler. [458]
(Mûsâ):
"Ey Rabb´im! Beni de, kardeşlerimi de, yarlığa! Bizi, rahmetinin içine sal! Sen, esirgeyenlerden, daha esirgeyensin!" dedi.
"Şüphe yok ki: buzağıya (ilâh diye) tutunanlara, Rab´larinden bir gazab dünya hayatında da, bir horluk erişecektir.
İşte, biz, (Allah´a karşı) yalan düzenleri, böyle cezalandırırız.
Kötülükler işleyip te, sonra, ardından tevbe ve bununla beraber iman edenler(e gelince): şüphesiz ki, Rabb´in, bunun ardından (tevbe ve imanlarından sonra) elbette (kendilerini) yarlıgayıcıdır, hakkıyle esirgeyicidir.
Vaktâ ki, Musa´dan, o öfke uzaklaşıp sükûn hasıl oldu.
(Yere bıraktığı) Levhaları, aldı.
Onun bir nüshasında (şu da, yazılı idi):
(Sapıklıktan kurtulup) Hidâyet(e), (Azabdan sıyrılıp) Rahmet(e kavuşmak), o kimselere mahsustur ki; onlar, Rab´terinden korkarlar. "[459]
Sâmiri´nin Ve Yaptığı Buzağı Heykelinin Akıbeti:
Mûsâ Aleyhisselâm; Sâmirî´ye yaklaşmamalarını, onunla düşüp kalkmamalarını, İsrail oğullarına emretti.
Bunun üzerine, Sâmirî, ne kimse ile ülfet eder, ne de, kendisiyle ülfet olunur bir hale geldi.
Hiç kimse, onun yanına yaklaşmaz ve hiç kimse, ona dokunmazdı. O halde olarak ölüp gitti. [460]
Sâmirînin yapmış olduğu buzağı heykeli de, ateşte yakılıp toz haline geldikten sonra, denize atıldı. [461]
Tevbe Etmek Üzere Seçilen Yetmiş Kişinin Tur´daki Davranışları Ve Akıbetleri: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; Tûr-i Seynâ´nın karşısında konaklamış bulunan[462] İsrail oğulları arasından seçtiği yetmiş kişiye[463]:
"Benimle birlikte, gidiniz de, yaptığınız şeyden dolayı, Allah´a tevbe ediniz!
Kavminizden, arkanızda bıraktığınız kimseler için de, tevbe dileğinde bulununuz!
Oruç tutunuz!
Temizleniniz ve elbiselerinizi de, temizleyiniz!" dedi.
Onları, Rabb´inin tâyin ettiği vakitte Tûr-i Seynâ´ya götürdü.
Mûsâ Aleyhisselâm; Yüce Allah´ın katına, ancak, Onun izni ve bildirmesiyle, varırdı.
Mûsâ Aleyhisselâmın yanında, Cenâb-ı Hakk´la buluşmak için giden bu yetmiş kişi:
"Bizim için dile de, Rabb´imizin Kelâmını işitelim!" dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: "Dileyeyim." dedi.
Tûr dağına yaklaştığı zaman, dağın üzerine, bir bulut sütunu dikildi, dağın tümünü kapladı!´
Mûsâ Aleyhisselâm, yanaşıp bulutun içine girdi. Yetmiş kişilik cemaatına da: "Yaklaşınız!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, Rabb´i ile konuşmağa başladığı zaman, alnında öyle bir nûr parladı ki, Âdem oğullarından hiç kimse, ona, bakamazdı!
Bu nûr´un üzerine, bir de, perde örtüldü ve o, yetmiş kişi de, yaklaşıp bulutun içine girince, secdeye kapandılar.
Yüce Allah´ın Kelâmını, işitmeye başladılar.
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma, emir ve nehiylerde bulunuyor. [464]
"Şunu, yap! Bunu, yapma!" buyuruyordu. [465]
Mûsâ Aleyhisselâma verilecek emirler, sona erdiği zaman, bulut, Mûsâ Aley-hisselâmın üzerinden açıldı.
Mûsâ Aleyhisselâm, onların yanına geldi.
Onlar, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Biz, Allah´ı, apaçık görünceye kadar, sana, katiyen inanmayız!" dediler.
Derken, kendilerini, bir yıldırım yakaladı da, ruhları, bedenlerinden uçup ölü-verdiler! [466]
Mûsâ Aleyhisselâm, kalkıp[467] ağlayarak Rabb´ine yalvarmağa başladı: "Ey Rab´im! Ben, İsrail oğullarının yanına gittiğim zaman, ne diyeyim Sen, onların hayırlılarını! helak etmiş bulunuyorsun
Ben, şimdi, yanımda onlardan, tek kimse bile bulunmaksızın İsrail oğullarının yanına dönüyor olduğuma göre, onlar, beni, doğrulamayacaklardır. [468]
Yâ Rab! Eğer, di/eşeydin, onları da, beni de, daha önce helak ederdin.
İçimizden, bir takım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden, hepimizi helak mi edeceksin
Zâten, o da, Senin imtihanından başka (bir şey) değildi.
Sen, onunla, kimi dilersen, dalâlete götürür, yine, kimi dilersen (onu da) doğru yola iletirsin.
Sen, bizim Velîmizsin!
O halde, bizi yarlığa!
Bizi, Esirge!
Sen, Yarlıgayıcıların en hayırlısısın!" diyordu. [469]
Yüce Allah, bu yetmiş kişinin, buzağıyı mâbud edinenlerden olduğunu, Mûsâ Aleyhisselâma Vahy ile bildirdi.[470]
Bununla beraber, Kendisine, şükretmeleri için[471] onları, birbiri arkasından diriltip ayağa kaldırdı.
Onlar, dirilirlerken de, birbirlerinin nasıl diriltildik/erini seyrediyorlardı. [472]
İsrail Oğullarının Mûsâ Aleyhisselâma İtaatsızlıkları:
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, Erîhâ´ya, yâni Beytülmakdis toprağına gitmelerini emretti, [473] ve:
"Ey kavmim! Allah´ın, size takdir ettiği mukaddes toprağa giriniz!
Arkalarınıza, dönmeyiniz!
Sonra, nice zararlara uğrayanların haline)a dönmüş olursunuz!" dedi.
(Onlar ise):
"Ey Mûsâ! Doğrusu, orada zorbalar güruhu (Âd kavmi kalıntısı) var!
Doğrusu, onlar, oradan, çıkıncaya kadar, biz, (oraya) katiyen giremeyiz!
Eğer (onlar), oradan çıkarlarsa, biz de, muhakkak (oraya) giricileriz." dediler. [474]
(Peygamberine aykırı davranmaktan) korkmakta olan kimselerden, Allah´ın, kendilerine nimet ihsan ettiği iki er1 h
"Onların üzerine (şehrin) kapısından giriniz!
(Bir kerre), ona girdiniz mi, hiç şüphesiz ki, siz galipsinizdir.
Artık,Allâh´a güvenip dayanınız,(gerçekten) imanetmiş kimse/erseniz!r"dedi. [475]
Onlar ise:
Ey Mûsâ! Onlar (Zorbalar), orada bulundukça, biz, oraya, ebediyen giremeyiz!
Artık, sen, Rabb´inle beraber git! Bu suretle ikiniz (onlarla) harp ediniz!
Biz, mutlaka (burada) oturucularız!" dediler.
(Mûsâ):
´Yâ Rab! Ben, kendimle kardeşimden başkasına mâlik olamıyorum (Sözümü, geçiremiyorum)
Artık, sen, o fâsıklar güruhunun arasını, Sen, ayır!" dedi. [476]
ffillâhV
"Muhakkak, orası, kendilerine, kırk yıl haram kılınmıştır.
Onlar (oldukları) yerde (Tîh çölünde) sersem sersem dolaşacaklardır.
Artık, sen, o fâsıklar güruhu hakkında tasalanma!" buyurdu. [477] "Hani. Mûsâ, kavmine:
Ey kavmim! Ben, size, hakîkaten Allah´ın Peygamberi (olarak gönderilmiş) olduğumu, bildiğiniz halde, niçin beni cezalandırıyorsunuz !" demişti.
İşte onlar, (hakdan) sapıp eğrildikleri zaman, Allah da, onların kalblerini (hidâyetten) döndürdü.
Allah, fâsıklar güruhuna hidâyet etmez. "[478]
İsrail Oğullarının Tîh Çölünde Kırk Yıl Kalışı:
Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğulları, Mısırdan çıkışlarının üçüncü ayında, yaz Mevsiminin başında Tîh çölüne girdiler. [479]
Tîh: Seyna´nın kırıdır. [480]
Eyle, Mısır, Kulzum denizi ve Şam´ın Serat dağları arasında bulunmaktadır.[481]
Tîh çölüne girenlerden, kırk yıl içinde Yuşa´ b.Nûn Aleyhisselâmla Kâlib b.Yu-fenna Aleyhisselamdan başka, hepsi ölmüşlerdir.[482]
İsrail oğullarından, Mûsâ Aleyhisselâma itaat eden ve onunla birlikte olanları: "Ey Mûsâ! Bize, bunu, ne diye yaptın !" dediler. [483] Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğulları aleyhinde dua ettiğine pişman oldu. [484] İsrail oğulları:
"Ey Mûsâ! Burada, bizim için su ve yiyecek nasıl ve nereden sağlanacak" diye sordular.
Yüce Allah, turunç ağaçlarının üzerlerine kudret helvası indirdi, bıldırcın kuşları, düşürdü.
İsrail oğullarından her hangi biri gelip kuşlara bakar, semiz ise, onu, tutar, keser, zaif ise, salardı.[485]
İsrail oğulları:
"Bu, yiyecektir. [486]
İçeceğimiz su, nerededir " dediler.
Yüce Allah tarafından, Mûsâ Aleyhisselâma, Asası ile taşa vurması emrolundu.
Taştan, her bir kabilenin içeceği su ayrı olmak üzere, on iki pınar fışkırdı. [487]
İsrail oğulları:
"Bunlar, yiyecek ve içecektir.
Gölgeleneceğimiz[488] gölge, nerede " dediler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onların üzerlerini, bulutla gölgeledi. [489]´
İsrail oğulları:
"Bu da, gölgedir
Giyineceğimiz[490] elbise, nerededir " dediler.
Bunun üzerine, üzerlerindeki elbiseleri, çocukların, büyüdükçe uzamaları gibi, boylarına göre, uzar, yırtılmaz ve eskimez oldu. [491]
Bundan sonra, İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâma tekrar başvurarak bir çeşid yemekten bıktıklarını, buna, daha fazla katlanamayacaklarını söyleyip yerin bitirdiği bakliyattan da, yararlandırılmaları için, Allâha dua etmesini istediler, [492]:
"Bize, kim et yedirecek
Biz, Mısırda iken, balık, hıyar, kavun, karpuz, pırasa, soğan, sarımsak yerdik! " dediler.
İsrail oğullarının bu istekleri, Mûsâ Aleyhisselâmı, çok üzdü. [493]
İsrail oğullarının Tîh çölündeki durum ve davranışları, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
"Biz, onları, on ikiye (o kadar) torunlara (kabileye) ümmetlere ayırdık.
(Tîh´da susayan) kavmi, (Musa´dan) su istediği zaman:
"Asa´nı taşa vur!" diye (Vahy ettik) de, ondan on iki pınar kaynayıp aktı.
İnşaların her kısmı, su içecekleri yeri, iyice belledi.
Onları, üstlerindeki bulutla gölgelendirdik.
Onlara, kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
Size, rızık olarak verdiğimiz en temiz ve güzellerinden yeyiniz! (dedik) Onlar, bize zulmetmediler. Fakat, kendilerine zulmediyorlardı. "[494] "...(Onlara demiştik ki): Allah´ın rızkından, yeyiniz, içiniz! (Fakat) yeryüzünde fesadcılar olarak taşkınlık yapmayınız! "[495] "Hani, siz:
Ey Mûsâ! Bir çeşid yemeğe (kudret helvası ile bıldırcın etine) mümkün değil dayanamayız!
O halde, bizim için, Rabb´ine dua et te, yerin bitirdiği şeylerden, sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın!" demiştiniz.
(Mûsâ da):
O hayırlı olanı, şu daha aşağı olanı ile değiştirmek mi istiyorsunuz !
(Öyle ise) bir şehire ininiz.
Çünkü (orada) size, istediğiniz (sebzeler) var!" demişti.
Onların üzerine, horluk ve yoksulluk vuruldu.
Onlar, Allah´dan, bir gazaba da, uğradılar.
Bu, onların, Allah´ın âyetlerini inkâr ettiklerinden, Peygamberlerini haksız yere, öldürdük/erindendi.
Bu, isyan ettiklerinden ve (mâsiyetlerde) aşırı gittiklerinden idi. [496]
O zaman, onlara:
Şu şehirde yerleşiniz!
Onun, dilediğiniz yerinden yiyiniz. Hıtta! deyiniz.
Kapısından, hepiniz secde edici olarak giriniz ki, suçlarınızı, yarlıgayalım.
İyi hareket edenlere, ileride daha fazlası ile vereceğiz! denilmişti.
Fakat, içlerinden, o zulmedenler, sözü, kendilerine, söylenenden başka bir şekle soktu.
Biz de, zulmeder oldukları için, üstlerine murdar bir azab (Taun) indirdik." [497]
Bir Maktulün Diriltilip Katilini Haber Verişi:
İsrail oğulları arasında vuku bulup faili bilinemeyen ve bir çok tartışmalara yol açan bir kati hâdisesi, Mûsâ Aleyhisselâma arzedilmiş Mûsâ Aleyhisselâm da:
"Allah aşkına! şu maktulün işi hakkında kimde bilgi varsa, bize bildirsin!" diyerek halka seslenmiş, bu hususta hiç kimsede bir bilgi bulunmadığı görülünce, kendisinin, bunu, Rabb´inden sorup öğrenmesi, istenilmişti. [498]
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, bir inek boğazlamalarını emretmişti. [499]
Bu hâdise, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
"Bir zaman da, Mûsâ, kavmine:
Allah, size, her halele, bir inek boğazlamanızı, emrediyor!" demişti.
Onlar:
"Bizi, eğlence mi ediniyorsun " demişti.
Mûsâ da:
"Ben, câhillerden olmaktan, Allah´a sığınırım!" demişti.
(Onlar, öyle ise) bizim için, Rabb´ine dua et te, onun, ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın." demişlerdi.
(Mûsâ):
Allah, diyor ki: o, ne çok yaşlı, ne de, pek genç değil, ikisi ortası, bir dinç (inek)tir.
Artık, emrolunduğunuz şeyi, yapınız!" demişti.
(Onlar, tekrar):
Bizim için, Rabb´ine, dua et te, onun rengi, nedir bize, tam açıklasın " dediler.
Oda:
(Rabb´im) diyor ki:
O, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inektir!" demişti.
Onlar:
Bizim için, Rabb´ine dua et de, o, nedir Apaçık anlatsın bize.
Çünkü, bizce, bir çok inekler, birbirlerine benzerler.
Allah, dilerse, (istenilen ineği bulmağa) muvaffak oluruz." demişlerdi.
(Mûsâ):
Rabb´im, buyuruyor ki: o, ne boyunduruğa koşulup arazi sürecek, ne ekin sulayacak bir inek değildir, salmadır.
Hiç alacası da, yoktur." dedi.
Onlar:
"İşte, şimdi, hakikati getirdin (vasfını, tam bildirdin) dediler.
Bunun üzerine, o ineği (bulup) boğazladılar ki, az kaldı (bunu) yapmayacaklardı.
Hani, siz, bir kimse öldürmüştünüz de, onun (katili) hakkında birbirinizle atış-mıştınız.
Halbuki, Allah, sizin gizleyecek olduğunuz şeyi, açığa vurandı.
Onun için, biz, ona (Öldürülen adama, boğazlanan ineğin) bir parçası ile vurunuz!" demiştik.
İşte, Allah, böylece, ölüleri, diriltir, size, âyetlerini, gösterir.
Gerekir ki, aklınızı, başınıza alasınız.ıl[500]
Boğazlanan ineğin bir parçası ile maktule vurulunca, Yüce Allah, maktulü, diriltti.
Mûsâ Aleyhisselâm, ona:
"Seni, kim öldürdü " diye sordu.
O da: kendisini, kimin öldürdüğünü, haber verdikten sonra, eski ölü haline döndü[501]
Karun Ve Karun´un Mûsâ Aleyhisselâma İftira Edişi Ve Yer Tarafından Yutuluşu:
Karun´un Kimliği ve Yaşantısı:
Karun; Mûsâ Aleyhisselâmın amcasının oğlu olup[502] büyük servet sahibi ve servet azgını idi.
Hazînelerinin anahtarlarını, müteaddid adamlar, zorlukla taşıyabilirdi. [503]
Süslenmiş üç yüz câriye ve dokuz bin adamları yanında bulunduğu halde, halkın yanına çıkardı.
Konağının kapısını altından yaptırmış, duvarlarını, altın levhalarla kap-latmıştı. [504]
Firavun ve Hâman gibi, Karun da, Mûsâ Aleyhisselâmı;
"Çok yalancı bir Sihirbazdırl" diyerek red ve tekzib etmişti. [505]
Mûsâ Aleyhisselâm; Karun´un, kötü tutum ve davranışlarını -akrabası olduğu
için- af ve müsamaha ile karşılardı.[506] Firavun; Karun´u, İsrail oğullarına Vali tayin etmişti. [507] İsrail oğullarına zulmünü ve taşkınlığını, onun vâsıtası ile yapardı. [508]
Karun; Musa ve Hârûn Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarının en bilgilisi ve üstünü idi. [509]
Kendisi; İsrail oğulları arasından seçilip -tevbe etmek üzere- Tûr´a götürülen ve orada, Yüce Allah´ın Kelâmını işiten yetmiş kişi arasında idi. [510]
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, zekâtı emredince, Karun, İsrail oğullarını toplayıp onlara:
"Bu, size, oruç, namaz ve bir takım şeyler getirmiş, siz de, onlara katlanmış bulunuyorsunuzdur. Ona, birde, mallarınızı verme külfetini, yüklenecek misiniz " dedi.
İsrail oğulları:
"Biz, ona, mallarımız(ın zekâtın)ı, verme külfetini, yüklenmeyeceğiz!
Sen, ne görüştesin " dediler.
Karun:
"Benim görüşüm: İsrail oğullarının fahişesini, ona gönderelim.
Onun, ona, kendisiyle temasta bulunmak istediği iftirasını atmasını[511] ve bunu, ordu dumandanları ve halk arasında yaymasını, emredelim!" dedi.
Öyle yaptılar[512]
Karun; İsrail oğulları arasında bulunan bir fahişeyi; Mûsâ Aleyhisselâma, cinsî münasebette bulunma suçu atmak üzere, kiraladı. Karun; İsrail oğullarının, Meclislerinde toplandıkları gün, Mûsâ Aleyhisselâmın yanına varıp:
"Ey Mûsâ! Hırsızlık edenin, cezası, nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Eli, kesilmektir!" dedi.
Karun:
"Hırsızlık eden, sen olsan da mı, böyledir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet!" dedi.
Karun:
"Zina edenin, cezası, nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Taşlanıp öldürülmektir!" dedi.
Karun:
"Zina eden. sen olsan da. böyle midir" diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet!" dedi.
Karun:
"Sen. zina etmişsin!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yazıklar olsun sana!
Kiminle etmişim " dedi.
Karun:
"Filanca kadınla!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, hemen o kadını, çağırdı:
"Tevratı, indiren Allah adına, sana, and veriyorum:
Karun, doğru mu söylüyordur " dedi.
Kadın:
"Madem ki, sen, bana, Allah adına and verdin.
Ben de, Allah için, yemin ederek şehâdet ederim ki: Sen, bu işden berîsin, uzaksın ve Allah´ın Resulüsün!
Ailâh düşmanı Karun, sana, bu suçu atayım diye beni kiraladı!" dedi. Mûsâ Aleyhisselâm, hemen kalkıp secdeye kapandı. [513]
Karun aleyhinde, Allah´a dua edince; Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma, boyun eğmesi için, yer´e, emretti. [514]
Mûsâ Aleyhisselâma da:
"Başını, secdeden kaldır! Yer´e, istediğini, emret!" diye vahy etti. [515]
Mûsâ Aieyhisseiâm:
"Ey İsrail oğulları! Yüce Allah, beni, Firavun´a, gönderdiği gibi, Karun´a da, gönderdi.
Kim, onun yanında bulunuyorsa, yerinde kalsın!
Kim, benim yanımda bulunuyorsa, onun yanından ayrılsın!" dedi.
Karun´un yanında iki kişiden başka kimse kalmadı. [516]
Mûsâ Aleyhisselâm, Yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, topuklarına kadar, yuttu. [517]
Oniar:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ" diyerek istimdad ediyorlardı. [518]
Mûsâ Aleyhisselâm, yere:
"Tut oniarı, yut!" dedi.
Yer, onları, dizlerine kadar yuttu! [519]
Onlar:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ!" diyerek istimdad edip durdular. [520]
Mûsâ Aleyhisselâm, yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, bellerine kadar yuttu!
Onlar, yine:
"Ey Mûsâ, Ey Mûsâ!" diyerek istimdad ettiler, durdular. [521]
Mûsâ Aieyhisselâm, yere:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, boğazlarına kadar yuttu! [522]
Onlar, yine:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ!" diyerek istimdad ettiler.
Mûsâ Aleyhisselâm, yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, yuttu!
Tamamı ile kaybolup gittiler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Kullarım, senden yardım istediler, durdular. Sen, yardım etmedin!
Eğer, onlar, benden yardım istemiş olsaydılar, muhakkak, onların imdadlarına yetişir, kendilerine, yardım ederdim!" diye Vahy etti. [523]
Diğer rivayete göre:
Mûsâ Aleyhisselâm, Abdest alıp namaz kıldı ve ağladı:
"Yâ Rab! Senin düşmanın, benim eziyyet edicim, benim rüsvay olmamı ve ayıplanmamı, istiyordur.
Beni, onun üzerine, musallat kıl!" diyerek dua etti.
"Yer´e, dilediğini, emret! Sana, itaat edecektir!" diye vahy olundu.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, Yer´e:
"Ey yer! Tut onları, yut!" dedi.
Karun´un konağı sarsıldı.
Yer, Karûnu ve adamlarını, topuklarına kadar, tutup yuttu!
Karun:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diye sesleniyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Yer! Tut onları yut!" dedi.
Konak, sarsıldı.
Karun ile adamları, dizlerine kadar, yere battılar!
Karun ise, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diye yalvarıyor ve sesleniyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Yer! Tut onları yut!" dediği zaman, konak, sarsıldı.
Karun ile adamları, alınlarına, kadar, yere, battılar!
Karun ise, Mûsâ Aleyhisselâma, yalvarıyor:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm, tekrar, yer´e:
"Ey yer! Tut onları, yut!" dediği zaman, yer, Karûnu ve adamlarını konağıyle birlikte tamamıyla yuttu!
Yüce Allah tarafından, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Sen, çok katı davrandın!
İzzet sıfatım hakkı için, onlar, bana seslenmiş olsalardı, davetlerine icabet ederdim!" buyruldu. [524]
Rivayete göre, Karun ve adamları, Kıyamete kadar, her gün, bir insan boyu, yerin dibine geçirilmektedir! [525]
Karun, helak olduğu zaman, İsrail oğulları:
"Musa, onu, ancak, konağını ve servetini ele geçirmek için, helak etti!" dediler.
Karun´un helakinden üç gün sonra da, Yüce Allah, bütün konak ve mallarını, yere yutturdu! [526]
Kur´ân-ı Kerimin Karun Hakkındaki Açıklaması:
Kur´ân-ı Kerim´de, Karun´un durumu ve akıbeti şöyle açıklanır: "Aslında, Karun, Musa´nın kavmindendi. Fakat, o, onlara karşı serkeşlik etti.
Biz, ona, öyle hazîneler verdik ki, anahtarlarını taşımak bile) güçlü kuvvetli büyük bir cemaata ağır geliyordu.
O vakit, kavmi(nden Mü´min olanlar) ona; şöyle demişti:
Şımarma! Çünkü, Allah, şımarıkları, sevmez.
Allâh(ın), sana verdiği (maldan harcayıp) Âhiret yurdunu ara!
Dünyadan, nasibini de, unutma!
Allah´ın, sana ihsan ettiği gibi, sen de, (insanlara sadaka vererek) ihsanda bulun.
Yer (yüzünde) de, fesad arama.
Çünkü, Allah, fesadcıları, sevmez.
(Karun) dedi ki:
Bu (servet), bana, ancak, bende olan ilimle (ilim sayesinde) verilmiştir.
(O, madem ki, âlimdi) kendisinden önceki nesillerden, kuvvetçe ondan daha üstün, cemiyetçe, daha kesretli kimseleri, Allah´ın, hakîkaten helak etmiş olduğunu bilmedi mi
Mücrimlerden, günahları, sorulmaz. (Allah, sormadan, her şeyi bilir) Derken, zîneti (debdebesi) içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler:
Ne olurdu Karun´a verilen (şu servet) gibi, bizim de, (malımız) olsaydı, o, hakî-katan, büyük bir nasib sahibidir, dediler.
Kendilerine ilim verilenler de, şöyle dedi:
Yazıklar olsun size! Allah´ın sevabı; iman ve iyi amel (ve hareket) eden kimseler için, daha hayırlıdır.
Buna da, sabır (ve sebat) edenlerden başkası kavuşturulmaz.
Nihayet, biz, onu da, onun sarayını da, yere geçiriverdik!
Artık, onun, Allah´a karşı, kendisine yardım edecek hiç bir cemâati da, yoktu.
O, bizzat kendisini müdafaa edebileceklerden de, değildi!
Dün, onun mevkiini temenni edenler, sabahleyin, şöyle diyorlardı:
Hayret! Demek ki, Allah, kullarından, kimi dilerse, onun rızkını, yayıyor (genişletiyor, yahud) daraltıyor.
Allah, bize lutfetmeseydi, bizi de, muhakkak (yere) batırırdı!
Hayret! Demek gerçek şu ki kahirler felah bulmak!
İşte, Âhiret yurdu!
Biz, onu, yer (yüzün)de, ne tegallüb, ne fesad arsuzuna düşmeyeceklere veririz.
(iyi) Sonuç, (Allah´ın /kabından) sakınanlarındır.
Kim, iyi (hal) ile gelirse, onun, için, bundan daha hayırlısı vardır.
Kim de, kötü (hal) ile gelirse, o kötülükleri işleyenler, yapmış olduklarından başkası ile cezalandırılmaz(lar[527]
Karun´u, Firavun´u ve Hâmân´ı da, (helak ettik)
And olsun ki: Mûsâ (daha önce) kendilerine apaçık burhanlar getirmişti de, onlar, yer (yüzün)de büyüklük taslamışlardı.
Halbuki, (azabın) önüne geçebilecek değillerdi. [528]
Mûsâ Aleyhisselâmın Hızır Aleyhisselâmla Buluşup Arkadaşlık Etmesi[529]
Hârûn Aleyhisselâmın Vefatı:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, Hârûn Aleyhisselâmı vefat ettireceğini, vahy ile haber verip[530]:
"Kendisini, dağa, şöyle şöyle getir!" buyurdu. [531]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâmın elinden tutup[532] dağa doğru gittiler.[533]
Hârûn Aleyhisselâmın Şibr ve Şibbîr adındaki oğulları da yanlarında bulunuyordu. [534] Dağın üzerine çıktıkları zaman[535] ne görsünler: Bir benzeri daha görülmemiş bir ağaç i
Yapılmış bir ev!
Evin içinde bir Sedir!
Sedirin üzerinde de, bir döşek!
Döşeğin içinden de, güzei bir koku yayıimaktai
Hârûn Aleyhisselâm; o dağa, o eve, o evin içindekilere bakınca, onlar çok hoşuna gitti:
"Ey Mûsâ! Ben, şu Sedir´in üzerinde muhakkak uyumamı arzu ediyorum! dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Haydi, onun üzerinde uyu!" dedi.
Hârûn Aieyhisseiâm:
"Ben, bu evin sahibi geiip bana kızar diye korkuyorum!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm
"Korkma! Bu evin sahibi hakkında, ben, sana, yeterim. Uyu! dedi.
Hârûn Aleyhisselâm:
"Hayır! Ey Mûsâ! Sen de, benim yanımda uyu!
Ev sahibi gelirse, bana ve sana karşı, toptan kızmış olur!" dedi.
ikisi de, yatıp uyudular.
Hârûn Aleyhisselâmı. ölüm yakaladı.
Kendisinin öleceğini, sezince:
"Ey Mûsâ! Beni aldattın" dedi. [536]
Orada, Hârûn Aleyhisselâmın ruhu kabzolundu. [537]
Dağda görülen o ev de, o sedir de, semaya kaldırıldı. Ağaç ise, kaybolup gitti. [538]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâmın cenaze namazını kıldı´[539]´ ve onu oraya gömdü. [540]
Bunun için, Yahudiler, Hârûn Alehisselâmın gömülü bulunduğu dağa Tûr-ı Harun adını vermişlerdir.[541]
Mûsâ Aleyhisselâm yanında Hârûn Aleyhisselâm bulunmaksızın, İsrail oğullarının yanına dönünce[542] israil oğullan:
Mûsâ; İsrail oğullarının, Harun´a gösterdiği sevgiyi kıskanarak onu öldürdü!" dediler.
Gerçekten de, Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma nazaran, İsrail oğullarına karşı, daha yumuşak ve daha sakin davranışlı idi.
Mûsâ Aleyhisselâmın ise, onlara karşı, bazı sert ve katı davranışı olmuştu.
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarının, kendisi aleyhinde söyledikleri bu sözü haber alınca, onlara:
"Hey Allah´ın rahmetine uğrayasıcalar! Kardeşim olan bir kimseyi, Sen, öldürdün! diye bana iftira ediyorsunuz hâ! " dedi.[543]
israil oğulları:
"Onu, sen öldürdün!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yanımda iki oğlu bulunduğu halde, ben onu, nasıl öldürürüm !" dedi´[544]
İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâm aleyhindeki sözlerini çoğalttıkları zaman, Mûsâ Aleyhisselâm kalkıp iki rekât namaz kıldı. Sonra da, Allah´a dua etti.
Gökle yer arasına inen sediri gördüler. [545]
"Ey Hârûn! Seni, kim öldürdü " diye sordular.
Hârûn Aleyhisselâm:
"Beni, kimse öldürmedi, Fakat Allah, beni vefat ettirdi!" dedi. [546]
Hârûn Aleyhisselâm; Tîh´de[547] vefat ettiği zaman, yüz on yedi´[548] veya yüz yir-
mj[549] ya da yüz yir-
mj üç yaşında idi.´[550]
"Musa´ya da, Harun´a da, selâm!"[551]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Hârûn Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması: Başa Dön
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâmla birlikte beşinci kat göğe yükseldiler.
Cebrail Aleyhisselâm; göğün kapısını çaldı.
"Sen kimsin " denildi.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Cebrailim!" dedi.
"Yanında kimse var mı diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm: "Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi. "O (Mîrac için) gönderildi mi " diye soruldu. Cebrail Aleyhisselâm: "Gönderildi!" dedi.
Göğün kapısı açılınca, Hârûn Aleyhisselâmla karşılaştılar.[552] Peygamberimiz:: "Ey Cebrail! Kim bu diye sordu. Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu kavmi içinde sevdirilmiş Hârûn b. İmran (Aleyhisselâm)dır. [553] "Selâm ver ona!" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, selâm verdi.
O da, Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra, Peygamberimize: "Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dedi. [554]
Musa Aleyhisselâmın Hacca Gidişi:
Peyamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Hicretin onuncu yılında Veda Haccına giderken Ezrak vadisine uğrayıp:
"Bu, hangi vadidir " diye sordu.
"Ezrak vâdisidir!" dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselâm:
"Musa´nın; şehâdet parmaklannı, kulaklarına koyup yüksek sesle Allah´a Telbiye ederek vadiden geçişini, görür gibiyim!" buyurdu. [555]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hacc´da Beytullâhı Tavaf edince, Sâfâ tepeciğine çıktı. Orada, Cebrail Aleyhisselâmla karşılaştı.
Cebrail Aleyhisselâm ona:
"Ey Safiyullah! Vadiye indiğinde, sıkı git!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, elbisesinin eteğini, beline, kuşağıyla bağlayıp Safa tepeciğinden aşağı indi ve vadiye erişince, Sa´y´a ve:
Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk! Lebbeyk! Ene abdüke lebbeyk! Lebbeyk!
Buyur Allah´ım buyur!
Ben, Senin kulun´um!
Buyur! BuyuıTEn-ırine amadeyim!" diyerek Telbiye´ye başladı. [556]
Mûsâ Aleyhisselâm, Arafat´a giderken de, en kısa yol olan Dabb yolundan gitmişti. [557]
Tevrat Hükümlerinin İsrail Oğullarına Zorla Kabul Ettirilişi:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, önce, on Sahife indirmiş[558] sonra, bunu, yüz Sahife´ye tamamlamıştı.
Bundan sonra, ona, bir çok emirleri, nehiyleri, haramları, helalları sünnetleri ve hükümleri içinde taşıyan Tevrat´ı, İbranice olarak indirmişti. [559]
Mûsâ Aleyhisselâm, Tûr´dan, İsrail oğullarının yanına dönüp[560] Tevrat´ı getirdiği zaman, onu kabullenmekten, onda, kendilerine yükletilen mükellefiyetlere, Şeriat hükümlerine göre[561] amel etmekten kaçındılar.
Bunun üzerine, Tür dağı, başlarının üzerine kaldırıldı!
Yüzlerinin yamacından, kendilerine bir ateş gönderildi!
Arkalarından da, tuzlu bir deniz getirildi!
Onlara:
"Size verdiğimiz şeyi, kuvvetle tutunuz. (Ona, sımsıkı sarılınız) ve söz, dinleyiniz!..
Ya bunu, kabul eder ve size emrettiğim şeyleri, yaparsınız, yahud şu dağ, üzerini-zebırakılacaktır!
Yahut şu denizde boğulacaksınız!
Ya da şu ateşte yakılacaksınız!" denildi.
İsrail oğulları, kendileri için, kaçılacak yer olmadığını görünce, bunu, kabullenmek zorunda kaldılar ve yüzlerinin yarısı üzerine, secdeye kapandılar. Secde halinde, üzerlerindeki dağı, göz ucuyla süzdüler.
Böyle, yüzlerinin yarısı üzerine secde etmeleri ve göz ucuyla yukarıya doğru bakmaları, Yahudiler için, Sünnet ve âdet oldu. "Yâ Mûsâ! işittik ve itaat ettik!" [562]Kabul ettik! Kabul ettik! [563] Eğer dağ (tepemizde) olmasaydı, yine de, sana, itaat etmezdik!" dediler. [564]
Kur´ân-I Kerimin İsrail Oğulları Hakkındaki Bazı Açıklamaları:
"Hani, sizden (Tevrat hükümlerine göre amel edeceğinize dair) sapasağlam söz almıştık.
Tûr´u da (tepenize iniverecek bir şekilde) üstünüze kaldırmıştık (ve demiştik ki):
Size verdiğimiz (kitabın hükümlerin)i, kuvvetle tutunuz.
Onun içindekileri, hatırlayınız. Tâ ki, sakınmış olasınız.
Sonra, onun (Tevrat´ı kabul edişinizin) arkasından, yine yüz çevirmiştiniz.
İşte, eğer, üzerinizde, Allah´ın fazl´u rahmeti olmasaydı, elbette maddî ve manevî en büyük zarara uğrayanlardan olacaktınız.
And olsun ki: Cumartesi günüfne saygı göstermek) hakkında(ki dinî hududu, balık avlamak suretiyle) çiğneyip geçenler(in hallerini, başlarına gelenleri) de, her halde, bil(ip öğren)mişinizdir.
İşte, biz onlara (Dâvud lisanı ile):
"Hor ve zelil maymunlar, olunuz!" dedik.
(Üç gün sonra, hepsi helak oldu.)
Binâenaleyh, onu, hem önündekilere (o zaman hazır olanlara), hem de ardındaki-lere (sonradan geleceklere) ibret verici ceza ve (Mü´minlerden) Takvaya erenlere de, bir öğüt yaptık." [565]
"Bir vakit;
Size verdiğimiz (Tevrat)´!, kuvvetle tutunuz! (Ona, sımsıkı sarılınız, söz) dinleyiniz! (diye) Tûr´u, tepenizin üstüne kaldırıp sizden, teminatlı va´d almıştık.
"(Kulağımızla) dinledik. (Kalbimizle) isyan ettik!" demişlerdi.
(Çünkü), Küfürleri yüzünden, özlerine buzağı, (bir su gibi) içirilmiş (iyice işlemiş)ti.
De ki: Eğer, Mü´min (kimse)ler iseniz, inancınız, size, ne kötü şey emrediyor !" [566]
"Hani, İsrail oğullarından:
Allâh´dan başkasına ibâdet etmeyiniz!
Anaya, babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara iyilik ediniz!
İnsanlara, güzellikle söyleyiniz!
Dosdoğru namaz kılınız!
Zekât veriniz! diye (emretmiş), teminatlı söz almıştık.
Sonra, (bu sağlam sözünüze karşı) içinizden birazınız hariç olmak üzere, arka döndünüz ve (siz de, atalarınız gib)i hâlâ yüz çevirmekte berdevamsınız!
Hani, sizden (ey Yahudiler! Birbirinizin) kanlarını (haksız yere) akıtmayınız!
Kendinizi, kendi yurdlarınızdan çıkarmayınız! diye kat´î söz almıştık.
Sonra, siz de, (buna karşı) ikrar vermiştiniz, ve hâlâ, (bu yolda aleyhinizde) şahid-lik edip duruyorsunuz da.
(Öyle olduktan) sonra, sizler, yine onlarsınız ki: (işte) kendilerinizi öldürüyor, içinizden bir fırkayı, yurdlarından çıkarıyor, aleyhlerinde günah ile, düşmanlıkla birleşip yardım/aşıyorsunuz.
Eğer, size esir olup gelirlerse, kendileriyle fidyeleşir (esir mübadelesi yapar, yine,
onların yurtlarında kalmasına müsâade etmez)siniz.
Halbuki, onların çıkarılması, size haram kılınmıştı.
Yoksa, siz, Kitabın (fidyeye aid) bir kısmına inanıyorsunuz da, (adam öldürmeyi sürgün etmeyi, kötülükle yardımlaşmayı men eden) bir kısmını, inkâr mı ediyorsunuz !
Şu halde, içinizden böyle yapan(lar)ın cezası, dünya hayatında bir rüsvaylıktan, (esir ve makhur yaşamaktan) başka (bir şey) değildir.
Kıyamet gününde de, onlar, azabın en çetinine itileceklerdir.
Allah, ne yaparsanız, (hiç birinden) gafil değildir.
Onlar, Âhirete bedel, dünya hayatını satın almış kimselerdir.
Bundan dolayı, kendilerinden azab kaldırılıp hafifletilmeyecek, onlara, yardım da edilmeyecektir.
And olsun ki: Musa´ya o Kitabı verdik.
Ondan (Musa´dan) sonra da birbiri ardınca, (aynı Şeriatla memur) Peygamberler gönderdik.
Meryem oğlu İsa´ya da, beyyineler (gayet açık burhanlar, mucizeler) verdik ve onu, Rûhülkudüsle de, destekledik.
Demek size ne vakit bir Peygamber, gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şey getirirse, kibirlenmek isteyeceksiniz de, kiminiz, yalanlayacak, kiminiz de, öldüreceksiniz öyle m/ [567]
And olsun ki: sen, onları(lsrail oğllarını), insanlardan (hattâ) müşrik olanlardan ziyâde hayata düşkün bulacaksın!
Onlardan, her biri arzu eder ki, (kendisine) bin yıl ömür verilsin. Halbuki, onun çok yaşatılması, kendisini, azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, onları, ne işlerse, hakkıyla görücüdür[568]
Mûsâ Aleyhisselâm´ın Yüce Allâh´dan Bazı Soruları Ve Dilekleri:
Mûsâ Aleyhisselâm, bir gün;
"Ey Rab! Kullarının, Sana, sevgilisi, hangisidir " diye sordu.
Yüce Allah:
"Onların, beni, en çok zikredenidir!" buyurdu. [569]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Kullarının en zengini, hangisidir " diye sordu.
Yüce Allah:
"Kendisine verdiğim şeye, en razı olanıdır!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rab! Kullarının en iyi hüküm vereni, hangisidir " diye sordu. Yüce Allah:
"insanlar hakkında, kendisi için hüküm verdiği gibi, hüküm verendir" buyurdu. [570] Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Kullarının, Sana karşı en haşyetlisi hangisidir " diye sordu. Yüce Allah:
"Onların, beni, en iyi bilenidir!" buyurdu. [571]
"ilâhî! Ben, Sana nasıl şükredeyim ki: Bana, ihsan buyurduğun nimetlerinden en küçük bir nimete bile bütün amellerim denk gelmez!" dedi. Yüce Allah:
"Ey Mûsâ! işte, sen, şimdi, bana şükrettin!" buyurdu. [572] Mûsâ Aleyhisselâm
"Ey Rabb´im! İyiliği, emir, kötülükten nehy ve Allah´a imân eden hayırlı bir Ü´m-met´in, insanlar için, ortaya çıkarılacağını, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim ümmetim yap! dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed (Aleyhisselâm)ın Ümmeti´dir." buyurdu.
"Ey Rabb´im! Sonradan geldikleri halde, kendilerinden önceki Ümmetleri, Kıyamet gününde geçen bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum. Onları, benim ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in (Muhammed´in) Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Kendilerinden öncekiler, Kitaplarını ezberlemeyip yüzünden okurlarken, indileri (İlim ve hikmetin aslı olan kitapları) kalblerinde (ezberlerinde) bulunan bir Ümmet´i, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im Önceki ve sonraki Kitaba inanan ve dalâlet başları ile savaşan ve hattâ yalancı kör (Deccal) ile de, savaşan bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum. Onları, benim Ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in (Muhammed´in) Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Kendilerinden öncekilerin kabul olunan sadaka ve kurbanları, Yüce Allah´ın gönderdiği bir ateşle yakıla gelir, kabul olunmadığı zaman yakılmazken, kurban ve sadakalarını, kendileri yiyen bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, Tevratta yazılı bir Ümmet buldum ki: Onlardan birisi, bir kötülük yapmağa niyetlerinse, kendisine, bundan dolayı günah yazılmaz. O kötülüğü işlerse, bir günah yazılır.
Onlardan birisi, bir iyilik yapmağa niyetlenir de, onu, yapmazsa, kendisine, bir Ha-sene (sevap) yazılır.
Eğer, o iyiliği yaparsa, kendisine, on sevap yazılır ve bu sevap yediyüz misline kadar katlanır.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, Tevratta yazılı bir Ümmet buldum ki: onlar, dilekte bulunurlar, kendilerinin dilekleri kabul olunur.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir !" buyurdu. [573]
Kur´ân-ı Kerim Ve Diğer Kitaplara Göre Muhammed Aleyhisselâm Ve Eshâbının Sıfatları Ve Yahudilerin İnkârlarının Sebebi:
"Muhammed, Allah´ın Resulüdür.
Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında ise, çok merhametlidirler.
Onların, rükû ve secde ederek Allâh´dan, lütuf ve rızasını istediklerini görürsün.
Yüzlerinde, secdelerin eserinden dolayı nûrânflik vardır.
Bu, onların, Tevrattaki vasıflarıdır.
İncil´deki vasıfları da: bir ekin gibidir ki, filizini, çıkarmış. Derken, onu, kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sapları üzerine bir düzeye dizilmiştir. Öyle ki, ekincilerin hoşuna gider.
Bu (teşbih), onlarla, kâfirleri öfkelendirmek içindir.
Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir va´d buyurmuştur[574]
"Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil´de yazılı bulacakları o Ümmî Nebi olan Resule tâbi´ olanlardır.
O, kendilerine, iyiliği emir, onları, kötülükten nehy ediyor, onlara, (nefislerine haram kıldıkları) temiz şeyleri helal, (helâl kıldıkları) murdar şeyleri de, üzerlerine haram kılıyor, onlardan, ağır yüklerini, sıtlarında olan zincirleri indiriyordun
İşte, ona, iman edenler, ona tazimde bulunanlar, ona yardım edenler ve onunla birlikte indirilen Nûr´a tâbi´ olanlardır ki, onlar, selâmete erenlerin ta kendisidirler. [575]
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, öz oğulları gibi tanırlar.
Böyle iken, içlerinden bir kısmı, gerçeği, bile bile gizlerler. [576]
Ata b. Yesar´dan rivayet edildiğine göre: Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâ-mın Tevrattaki sıfatlarından sorulunca, Eshab-ı kiramdan Abdullah b. Amr b. Âs demiştir ki:
"Evet! Vallahi, Kur´andaki:
Ey Peygamber! Şüphe yok ki Biz, seni, Şâhid, Müjdeci, Uyarıcı, olarak gönder-dik."[577] ayetindeki bazı vasıtalar ile Tevrat´ta da tavsif uyurmuştur.
Şöyle ki: "Ey peygamber! Biz, seni, Şahit, Müjdeci, Uyarıcı, Ümmiler için Koruyucu olmak üzere gönderdik.
Sen, benim Kulum´sun, Peygamberimsin.
Ben, sana, Mütevekkil ismini verdim.
O, ne kötü huyludur, ne katı kalblidir, ne de, çarşılarda, pazarlarda, bağırır, çağırır.
O, kötülüğü, kötülükle de, karşılamaz, fakat, af eder ve bağışlar.
Doğru yoldan sapan milleti, Lâ ilahe illallah = Allâh´dan başka ilâh yoktur! diyerek doğrultmadıkca, kör gözleri, sağır kulakları, kapalı gönülleri açmadıkça, Allah onun ruhunu almayacaktır." [578]
Ata b. Yesar; Yahûdî Bilginlerinden iken, Müslüman olan Abdullah b. Selâm´ın da, bunu, aynen tekrarladığını ve yine, Yahûdî Bilginlerinden iken Müslüman olan Kâ´b´ul´ahbar´ın da, Abdullah b. Selâm´ın söylediklerinin aynını söylerken işittiğini, Ebû Vâkıdülleysî´nin, kendisine haber verdiğini, aynı zamanda:
"Onun, doğum yeri Mekke, hicret yurdu Taybe (Medine) olacak, kendisi, Şam ülkesine hükmedecektir.
Onun Ümmeti de, bollukta, ve darlıkta, her yerde Allah´a hamd ederler, her yüksek yerde Tekbir getirirler.
Güneşin seyrini izleyip vakitleri gelince, nerede olursa olsun, namazlarını kılarlar. Bellerine fota bağlarlar. Kollarını, yıkarlar (Abdest alırlar)
Ezanlarının sesleri, geceleyin, gök boşluğunda arı uğultusu gibi uğuldar" dediğini açıklamıştır.
Abdullah b. Abbas da, Kâ´b´a:
"Tevrat´ta, Resûlullâh Aleyhisselâmın na´t´ini, nasıl buldun " diye sorduğu zaman, Kâ´b:
"Tevrat´ta, onun na´ti:
Muhammed b. Abdullah, Mekke´de doğacak, Tâbe´ye (Medine´ye) hicret edecek, Şam´a hâkim olacaktır.
Kendisi, ne kötü söz söyler, ne de, çarşılarda, bağırır, çağırır.
Kötülüğü, kötülükle karşılamaz, fakat, af eder, bağışlar.
Onun Ümmeti de, bollukta, darlıkta, her yerde, Allah´a hamd ederler, Tekbir getirirler, kollarını, yıkar (Abdest alır)lar.
Bellerine, fota bağlarlar.
Savaşta saf oldukları gibi, namazlarında saf olurlar.
Mescidlerinde, arı uğultusu gibi uğuldarlar.
Ezanların sesleri, gök boşluğunda duyulur." diye yazılı bulduk... demiştik´[579]
Geleceği müjdelenen üç Peygamberden birincisi Yahya Aleyhisselâmın, ikincisi, Mesîh diye anılan isâ Aleyhisselâmın gelmesiyle gerçekleşmiş bulunuyor[580] Müjde-lenenlerden üçüncüsü olan ve kendisinden, sâdece (O peygamber) diye bahsolu-nan[581] son Peygamberin gelmesi ise, isâ Aleyhisselâmdan sonra beklenip duruyordu.
Nitekim, putperest Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinin, ne zaman, Medineli Yahudilerle araları açılsa, Yahudiler, onlara:
"Bir Peygamber, hemen gönderilmek, gelmek üzeredir.
Onun geleceği zamanın gölgesi düştü.
O Peygamber gelince, biz, ona tâbi olacak, irem ve Âd kavimleri gibi sizi öldürüp kökünüzü kazıyacağız!" demekte[582] Râhib Bahîrânın da, dediği gibi, Yahûdîler, gelmesini bekledikleri son Peygamberin, israil oğullarından olmasını arzu etmekte idiler.
Muhammed Aleyhisselâm, ise, İsmail Aleyhisselâmın soyundan gelen Araplardan olduğu için, Medineli Yahûdîler, ona, kıskançlıklarından dolayı iman etmemekte ve karşı koymakta direndiler. [583]
Hz. Safiyye´nin bildirdiğine göre:
Muhammed Aleyhisselâmın Medine´ye hicreti sırasında, Kubâ köyüne geldiği işitilinçe, Hz. Safiyye´nin Benî Nadîr Yahudîlerinden olan babası Huyey b. Ahtab ile Amcası Ebû Yâsir b. Ahtab, hemen Kubâ köyüne gitmişler, güneş batarken de, çok bitkin ve üzgün bir halde eve dönmüşlerdi.
Ebû Yâsir, Huyey b. Ahtab´a:
"Bu, geleceği beklenilen O Peygamber midir " diye sorduğu zaman, Huyey b. Ahtab:
"Evet! Vallahi, O´dur!" demiş:
Ebû Yâsir:
"Bunun, O, olduğunu, iyice anladın, tesbit ettin mi " diye sormuş:
"Huyey b. Ahtab:
"Evet!" demiş.
Ebû Yâsir: "O halde, Ona karşı, kalbinde ne var " diye sormuş.
Huyey b. Ahtab;
Vallahi, sağ oldukça, Ona karşı dâima düşmanlık besleyip duracağım! demiş ve dediğini de, yapmıştır. [584]
Kur´ân-ı Kerim´de bu hususta şöyle buyrulur:
"Vaktâ ki, onlara, Allah katından, yanlarındakini tasdik edici ve doğrultucu bir Ki-tab geldi ki, daha önce, kâfirlere karşı, Allâh´dan böyle bir fetih ve yardım istiyorlardı.
Fakat, o tanıdıkları, kendilerine gelince, onu, inkâr ettiler.
Artık, Allah´ın laneti, o kâfirlerin üzerinedir., [585]
Ahdi-i Kadîm´de ise, bu hususta şöyle denir:
"Onlar için, kadeşleri arasından[586] senin gibi bir Peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve onlara emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek! [587]
"Ben de, kavimden olmayanlarla, onları, kıskandıracağım!
Akılsızf[588] bir milletle onları öfkelendireceğim!"[589]
Musa Aleyhisseyâmın Vefatı:
Mûsâ Aleyhisselâm; kardeşi Harun Aleyhisseiâmın vefatından sonra üç yıl daha yaşadı. [590]
israil oğullarının, üzerlerine kaldırılan Tûr dağıyla korkutularak Tevrat hükümlerine göre amel edecekleri hakkında, kendilerinden kesin söz alındıktan[591] kırk gece[592]
veya kırk gün[593]´ sonra, Mûsâ Aieyhisselâmı hiç kimse göremedi.´[594]
Rivayete göre: Mûsâ Aleyhisselâm bir gün, bazı işlerini görmek üzere, gölgelikten
çıkıp gitmişti.
Allah´ın yaratıklarından hiç kimse, onun, nereye, gittiğini, bilmiyordu. [595] Mûsâ Aleyhisselâm; Meleklerden, kabir kazan bir topluluğa rastladı. Onların, Melek olduklarını anlayınca, yanlarına vardı. Üzerlerine, dikildi. Meleklerin; o güne kadar iç yeşilliğinde ve güzelliğinde ondan daha güzeli ve
benzeri görülmeyen bir kabir kazdıklarını görünce
"Ey Allah´ın Melekleri! Bu kabri, kimin için kazıyorsunuz " diye sordu. Melekler: "Bu kabri, Rabb´ine karşı, çok iyi davranıştı olan kul için, kazıyoruz!" dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: "Ben, bu güne kadar, Allah tarafından, o kula bahşedilen üstün makam ve kabrin,
bir benzerini görmedim!" dedi. Melekler:
"Öyle ise, in de, onun içinde yanının üzerine, yat ve Rabb´ine yönel!
Sonra da, şimdiye kadar almadığım rahat nefes gibi, nefes al!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, hemen kabrin içine inip yanının üzerine yattı ve Rabb´ine, yöneldi.
Sonra, nefes almağa başlayınca, Yüce Allah, onun ruhunu kabzetti.
Bundan sonra, Melekler, kabrinin üzerine toprak çektiler.
Allah´ın hâlis kulu Mûsâ Aleyhisselâm, dünyada, dünyadan yüz çevirmiş olarak ve Allah katında olanı umarak yaşamıştı. [596]
Mûsâ Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, yüz yirmi yaşında idi. [597]
"Musa´ya da, Harun´a da, selâm!"´[598]
Eshab´dan bazılarının, İsrâ ve Mîrac hakkındaki rivayetlerine göre:
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm;
"Yürütüldüğüm gece, Mûsâ Aleyhisselâma, rastlamıştım ki, o, ayağa kalkmış, kabrinde namaz kılıyordu. [599]
Vallahi[600], ben orada olsam, kendisinin, yol kenarındaki kırmızı kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim!" buyurmuştur. [601]
Mûsâ Aleyhisselâma İndirilmiş Olan Kitab Ve Sahifeler:
Yüce Allah tarafından Peygamberlere indirilen yüz dört kitaptan dördü büyük kitap olup bu dört büyük kitaptan:
Tevrat, Musa Aleyhisselâma, Zebur, Dâvûd Aleyhisselâma, incil, İsâ Aleyhisselâ-ma, Furkan (Kur´ân-ı Kerim), Muhammed Aleyhisselâma indirilmiştir. [602]
Tevrat´tan sonra Zebur, Zebur´dan sonra da incil indirilmiştir. [603]
Mûsâ Aleyhisselâma, Tevrat´tan önce de, on sahife indirilmişti. [604]
EbûZerr´H´Gıfârîderki:
"Yâ Resûlallâh! Musa´nın Sahifelerinde neler vardı " diye sordum.
Hepsi, ibret idi. Şöyle ki:
"Ölüme yakînen inanmış bulunan kimsenin, nasıl olup da, sevinebildiğine şaşılır!
Ateşe (Cehenneme), yakînen inanmış bulunan kimsenin, nasıl olup da, gülebildiğine şaşılır! [605]
Dünyayı ve onun, üzerindekileri hep değiştirip durduğunu gören kimsenin, nasıl olup da, onun üzerinde sükûnet ve rahatlık bulabildiğine şaşılır!
Kadere yakînen inanmış bulunan kimsenin nasıl olup da, tasalandığına şaşılır!
Yarın hesaba çekileceğine yakînen inanmış bulunan kimsenin nasıl olup da, amel etmediğine şaşılır!" [606] buyurdu.
Yâ Resûlallâh! İbrahim ve Musa´nın Sahifelerinde bulunan şeylerden, Yüce Allah´ın Sana indirdiği bir şey var mıdır diye sordum.
Ey Ebûzer! Okusan a!
"Hakikaten,iyi temizlenen ve Rabb´inin ismini zikredip de, namaz kılan kimse, umduğuna ermiştir.
Belki, siz, dünya hayatını, Âhiretten üstün tutarsınız. Halbuki, Âhiret, daha hayırlı, daha süreklidir. Hiç şüphesiz, bunlar, önceki Sahifelerde, İbrahim ve Musa´nın Sahifelerinde de, vardır."[607] buyurdu." [608]
Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Mûsâ Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması: Başa Dön
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhiselâmla birlikte altıncı kat göğe yükseldiler.
Cebrail Aleyhisselâm, göğün kapısını çaldı.
"Sen, kimsin " denildi.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Cebrail´im!" dedi.
"Yanında kim var " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi.
"O (Mîrac için), gönderildi mi " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Gönderildi!" dedi.
Göğün kapısı açılınca, orada, Mûsâ Aleyhisselâmla karşılaştılar.[609]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm:
"Ey Cebrail! Kim bu " diye sordu. [610]
Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu kardeşin Mûsâ b. İmran´dır[611] Selâm ver ona!" dedi.
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, selâm verdi.
O da, Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra, Peygamberimiz Aleyhis-selâma:
"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber! [612]´ Ümmî Peygamber!" dedi[613]ve ağladı.
"Sen, ne için ağladın " diye sorulunca: "Ey Rabb´im! Benden sonra göndermiş olduğun bu Olgun Genc´in Ümmeti, Cennet´e, benim Ümmetim girmeden önce, girecek. Onlar, benim Ümmetimden daha çok, daha üstün olacak! " dedi.
Musa Aleyhisselâmın Soyu:
Mûsâ b.İmran[1], b.Yashür[2], b.Kahis, b.Lâvi, b.Yâkub[3], b.İshak, b.İbrahim Aleyhisselâm´dır. [4]
Mûsâ b.İmran Aleyhisselâmla Hârûn b.İmran Aleyhisselâm[5], Ana-Baba bir[6] kardeş idiler. [7]
Harun Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmdan bir yaş büyüktü. [8]
Mûsâ Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Musa Aleyhiselâm; uzun boylu, esmer tenli[9], yüksek burunlu[10], hafif etli[11], kıvırcık saçlı idi. [12]
Kendisinin, kulaklarına kadar uzanan düz saçlı olduğu da, rivayet edilir. [13]
Sağ elinde (Nübüvvet Ben´i) vardı. [14]
Kendisini gören, Şenûe kabilesi erkeklerinden birisi sanırdı. [15]
Harun Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Hârûn Aleyhisselâm; Mûsâ Aleyhisselâmdan daha uzun boylu[16], daha etli, daha beyaz tenli, daha geniş sırtlı idi.[17]
Açık ve düzgün dilli, yumuşak huylu idi. Kendisinin alnında da, bir Ben vardı. [18]
Mısırda İsrail Oğullarına Yapılan Zulümler Ve Mûsâ Aleyhisselâmın Doğuşu :
Yûsuf b.Yâkub Aleyhisselâmın zamanındaki ikinci Firavun[19] Amr b.lmlak, b.Lavez, b.Sâm soyundan gelen Reyyan b.Velîd olup Yûsuf Aleyhisselâm, onu, Allah´a, imana davet etmiş ve iman ettirmişti.
Reyyan´ın ölümünden sonra yerine geçen ve aynı soydan gelen Kabus b.Mus´-ab´ı da, Allah´a imana davet etmişse de, ona, kabul ettirememişti. [20]
Kabus, kâfir[21] ve zorba idi. [22]
Âsiye bint-i Müzahim b.Ubeyd, b.Reyyan, b.Velîd ile de, evli idi.
Kabus b.Mus´ab ölünce, yerine, kardeşi Velîd b.Mus´ab geçti ve Kardeşinin zevcesi hayırlı kadınlardan Âsiye hatunla da, evlendi.
Velîd b.Mus´ab, kardeşi Kabus´dan daha Zorba, daha kâfir, daha azgındı.
Mısır Firavunları arasında, ondan daha uzun ömürlüsü, dndan daha kabası, daha katı kalblisi, İsrail oğullarına, ondan daha kötü ve ağır işkence yapanı, görülmemişti.
Firavun Velîd; İsrail oğullarını, köle ve hizmetçi olarak çalıştırırdı. Onları, sınıflara ayırıp bir sınıfını, yapı işlerinde, Bir sınıfını, çift sürme ve ekin ekme işlerinde, Bir sınıfını da, pislik temizleme işlerinde kullanırdı.
İsrail oğullarından, sanatı bulunmayanları ise, Cizye ile, Vergi ile mükellef kılar, onlara, işkencenin en kötüsünü yüklerdi. [23]
Velid b.Mus´ab, Mısır Firavunlarının üçüncüsü idi.[24]
Velid b.Mus´ab; kavmini, elli yıl, putlara tapmağa davet edip kendisine muhalefet edilmediğini, emrinin, yerine getirildiğini görünce, onları, bir araya toplamış:
"Ben, sizin en yüksek Rabbinizim!" demiş, putlara tapmaktan menederek kendisine tapmağa davet etmiş. İsrail oğullarına da, bunu teklif edip:
"Eğer, bana taparsanız, âzâd olursunuz, aksi takdirde, en ağır işkencelere uğratılırsınız!" demişti.
İsrail oğulları, Firavunun teklifini kabul etmemiş, Atalarının Millet ve Şeriatından dönmemişlerdi.[25]
Mûsâ Aleyhisselâmın doğumunun yaklaştığı sıralarda idi ki, Firavun Velîd; rü´-yâsında, Beytülmakdis tarafından gelen bir ateşin, Mısır evlerini sararak Kıbtî evlerini yakıp harap ettiğini, İsrail oğullarına aid evlere ise, dokunmayıp geri bıraktığını gördü!
Bunun üzerine, Sihirbaz, Kâhin, Falcı ve İzcileri, yanına çağırarak rü´yâsını, onlara anlattı.
Onlar da:
"Her halde, İsrail oğullarının geldikleri şu Beytülmakdis´den bir adam çıkacak, Mısırı, mahv etmeye yönelecek!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâmın doğma zamanı yaklaşınca, Firavunun Müneccimleri, Kâhinleri, onun yanına gelerek:
"İyi bil ki: biz, ilmimizde bulduk ki[26]: İsrail oğullarından bir erkek çocuk doğacaktır.
Kendisinin, doğma zamanı da, yaklaşmıştır.
O, senin mülk´ü saltanatını, senden çekip alacak, senin saltanatını yenecek, seni, ülkenden çıkaracak ve senin dinini de, değiştirecektir!" dediler[27]
Firavun ile adamları da, Allanın, İbrahim Aleyhisselâmın neslinden Peygamber ve hükümdarlar göndermeyi va´d etmiş olduğu konusunu konuştular.
Meclisde bulunanlardan biri:
"İsrail oğulları: Bir Peygamber ve hükümdarın geleceği şüphesizdir! diyerek bunu bekliyorlar.
Onlar, eskiden, bu Peygamber ve hükümdar´ın Yûsuf olduğunu sanıyorlardı.
Fakat, o, öldükten sonra, İlâhî Va´d´in, bundan ibaret olmadığı kanâatine vardılar" dedi.
Firavun:
"O halde, İsrail oğulları hakkında ne düşünüyorsunuz " diye sordu.
Ellerine, kasap bıçağı verilecek Celladların, İsrail oğulları arasında dolaştırılarak, her doğan erkek çocuğun öldürülmesi! görüşünü ileri sürdüler. [28]
Bunun üzerine, Firavun; İsrail oğullarından doğacak her erkek çocuğun öldürülmesini ve kız çocuklarının sağ bırakılmasını emretti.
Kendi kavminden olan kadın Ebeleri de, yanına toplayarak onlara, doğumda, İsrail oğullarından ellerine düşecek erkek çocukları, muhakkak öldürmelerini emretti.
Kadın Ebeler de, aldıkları emri yerine getirmeye başladılar:
İsrail oğullarının gebe kadınları, ya keskin kamışlar üzerinde ayakta durdurulmak gibi dayanılmaz işkencelere uğratılarak çocuklarını düşürmek, ya da, keskin kamışların üzerine basamayarak çocuklarının üzerine basmak zorunda bırakılıyor, böylece, bütün erkek çocuklar, yok ediliyordu! [29]
İsrail oğullarının yaşlıları arasında da, ölüm hızlandı. [30]
Mısırın yerlileri; İsrail oğullarından doğan erkek çocukların yok edildiğini, ihtiyarların da, ecelleriyle ölüp gittiklerini görünce, telaşlandılar ve birbirlerine:
"Onlar, böyle yok olup gittikten sonra, onlar tarafından görülen ağır işler ve hizmetleri, biz, görmek zorunda kalacağız.
Bunun için, onların doğan erkek çocuklarını, bir yıl, tamamı ile öldürünüz de, oğulları, azalsın.
Bir yıl da, sağ bırakınız, hiç birini öldürmeyiniz de, onlar, büyüyüp yaşlılardan ölenlerin yerini doldursun!
İsrail oğulları, böyle sağ bırakılanlarla çoğalamazlar!" dediler.
Yine de, onların çoğalmalarından ve öldürülenlerle azalmayacağından korku-yorlardı. [31]
Bunun üzerine, Kıbtîlerin Başkanları, Firavunun huzuruna girerek: "Şu İsrail oğulları kavmi arasında ölüm, çoğaldı.
Yakında, bütün ağır işler, bizim üzerimize, bizim oğullarımızın ve kölelerimizin üzerine kalacak!
Onların, bütün erkek çocuklarını öldürüyorsun. Küçükleri, büyüyemiyor, büyükleri de, tükeniyor.
Sen, onların erkek çocuklarını sağ bıraksan, iyi olur!" dediler.
Bunu üzerine, Firavun,-erkek çocukların, bir yıl öldürülüp bir yıl sağ bırakılmasını emretti.
İşte, Hârûn Aleyhisselâm, erkek çocukların öldürülmediği yılda sağ bırakılmıştı.
Mûsâ Aleyhisselâma ise, annesi, erkek çocukların öldürülmesi emredilen yılda hâmile kalmıştı. [32]
Mûsâ Aleyhisselâmın annesi, onu, doğuracağı zaman, başına gelecek halden tasalanınca[33], Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmın annesine:
"Onu, emzir!
Onun hakkında sana bir tehlike gelirse, kendisini, denize (Nîl´e) bırak! (Onun boğulacağından) korkma, kederlenme.
Çünki, biz, onu, sana geri döndüreceğiz
Hem, onu, Peygamberlerden biri de, yapacağız!" diye Vahy etti. [34]
Mûsâ Aleyhisselâmın Evlad Edinilip Firavun´un Sarayında Büyütülmesi:
Annesi, Mûsâ Aleyhisselâmı, doğurdu ve emzirdi. Sonra da, bir Marangoz çağırıp bir Tâbut yaptırdı.
Anahtarını, tâbut´un içine koydu.
Mûsâ Aleyhisselâmı da, Tâbut´un içine yerleştirdikten sonra, Tâbutu, Nil nehrine bıraktı.
Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşine de:
"Kardeşinin izini tâkib et!" dedi.
Kız kardeşi, uzaktan, onun peşinden gitti.
Firavun´un adamları, kızın, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi olduğunu veya Mûsâ Aleyhisselâmın Tâbutunu tâkib ettiğini anlamadılar.
Dalga, tabutu, bir yukarıya kaldırıyor, bir aşağıya indiriyordu.
En sonunda, Tabutu, Firavunun konağı yanındaki ağaçlığa götürüp soktu.
O sırada, Firavun´un zevcesi Âsiye hatunun, Nîl nehrinde yıkanmakta olan cariyeleri, Tâbutu bulup Âsiye hatunun önüne koydular.
Onlar, Tâbut´un içinde mal var sanıyorlardı.
Âsiye hatun; Tâbut´un içindeki çocuğu görünce, kalbinde, ona karşı bir şefkat ve sevgi duydu.
Firavun´a haber verdiği zaman, Firavun; onu, boğazlamak istedi ise de, Âsiye hatun, onu öldürmekten vaz geçirinceye, bıraktırıncaya kadar konuştu.
Firavun ise:
"Ben, bunun, İsrail oğullarından olmasından ve helakimizin, bunun eliyle vuku´ bulmasından korkuyorum!" demekte idi.
Mûsâ Aleyhisselâm için süt annesi aramağa başladılar.
Fakat, Mûsâ Aleyhisselâm, bulunan kadınlardan hiç birinin sütünü ağzına al-mayordu.
Oysa ki, kadınlar, Firavunun katında derece ve para kazanmak için Mûsâ Aleyhisselâmı emzirmeyi çok arzu ediyorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi, onlara:
"Ben, size; bu çocuğa iyi bakıp emzirecek ve terbiyesi hususunda kusur göstermeden ona iyiliklerde bulunabilecek bir aile göstereyim mi " dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşini yakalayıp:
"Sen, bu çocuğu, tanıdın! Bize, onun ailesini göster!" dediler.
O da:
"Ben, çocuğu da, ailesini de, tanımıyorum.
Ben, ancak, Kral hakkında iyi niyet ve dilekte bulunan bir aile demek istedim!" diye cevap verdi.
Annesi, yanına geldiğinde, Mûsâ Aleyhisselâm, onun memelerinden, süt emmeye başladı.
Annesi, az kalsın:
"Bu, benim çocuğum!" dey i verecekti!
Fakat, Yüce Allah, onu, bundan korudu.
Çocuğun Mûsâ adını alması, kendisinin, ağaçlık içinde ve suda bulunmasından ileri gelmişti.
Çünki, Kıbtîce: Mu: su, Sa da, ağaç demektir.
Mûsâ Aleyhisselâm, yürüyecek yaşa geldiğinde, annesi, onu oynatıyordu.
Bir gün, Âsiye hatun, onu, Firavun´a uzatarak:
"Benim ve senin için göz aydınlığı olan çocuğu, al!" demişti.
Firavun:
"Bu, benim için değil, senin için göz aydınlığıdır!" diye karşılık verdi.
Eğer, Firavun:
"Benim için de, göz aydınlığıdır!" demiş olsaydı, belki, kendisine imân etmek nasîb olurdu.
Fakat, o, bu sözü söylemekten kaçındı.
Firavun, onu, kucağına alınca, Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun sakalını çekip yoldu!
Firavun, kızıp:
"Celladları, yanıma çağırınız! Bu, o´dur!" dedi ise de, Âsiye hatun:
"Bu çocuğu, öldürmeyiniz! Belki, bize faydası dokunur, yahud, kendimize ev-lad ediniriz!
O, daha çocuktur. Aklı, ermez. Bunu, ancak, çocukluğundan, yapmıştır.
Sen, Mısırlılar arasında süs eşyası, benden daha zengin bir kadın bulunmadığını, bilirsin.
Ben, onun önüne, süs yakutlarından birini koyacağım.
Kendisine bir de, ateş koru koyacağım.
Eğer, Yakutu, alırsa, o, akıllı demektir.
Eğer, eline ateş korunu alırsa, o, sabidir" dedi.
Âsiye hatun, onun için, bir Yakut çıkardı.
İçinde ateş koru bulunan bir tası da, Mûsâ Aleyhisselâmın önüne koydurdu.
Cebrail Aleyhisselâm gelerek Mûsâ Aleyhisselâma, ateş koruna el attırdı.
Ateşi, ağzına götürünce, Mûsâ Aleyhisselâmın dili yandı.
Nihayet, Firavun, Mûsâ Aleyhisselâmı, oğul edindi. Kendisine (Firavunun Oğlu) denildi.[35]
Mûsâ Aleyhisselâmın Delikanlı Oluşu Ve Elinden Bir Kaza Çıkışı:
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun sarayında büyümüş, Firavunların hayvanlarına biner, onların elbiselerinden giyer olmuştu.
Kendisine: (Firavunun Oğlu Mûsâ!) derlerdi.
Bir gün, Firavun, hayvana binerek gezmeye gitmişti.
Mûsâ Aleyhisselâm, saraya gelince, Firavun´un, hayvana binerek gezmeye gittiğini söylediler.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm da, bir hayvana binip Firavunun arkasından gitti. Öğle yemeği zamanı, şehre girdi.
Dükkânlar, kapalı olduğundan, yollarda, hiç kimse yoktu.
Mûsâ Aleyhisselâm; yolda, biri, kendisinin kavmi İsraillerden, diğeri de, onun düşmanı, Firavunlara mensub olan iki kişinin kavga etmekte olduklarını gördü.
Kendi kavminden olan adam, Mûsâ Aleyhisselâmdan yardım isteyince, Mûsâ Aleyhisselâm, Kıbtî´nin göğsüne, bir yumruk vurdu. Vurur vurmaz, onu, öldürdü.
Mûsâ Aleyhisselâm: "Bu, şeytan´ın işidir. Şeytan, insanı, açıkça azdıran bir düşmandır.
Ey Rabb´im! Bu adamı, öldürmekle, kendime yazık ettim! Suçumu bağışla!" dedi.
Rahman ve Rahîm olan Allah, onu, afvetti. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Hakkımda gösterdiğin bu lutûf ve ihsana karşı, bir şükrâne olmak üzere, günahkârlara arka olmayacağıma ve onlara yardım etmeyeceğime söz veriyorum!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm; yaptığı şeyden korkmuş ve kötü bir netice bekler bir halde, şehirde sabaha çıktı.
Sokakta dolaşırken, bir gün önce, kendisinden yardım istemiş olan adam, tekrar yardım ister ve feryad eder bir halde, Mûsâ Aleyhisselâmın karşısına çıktı.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Sen, azgınlığı, apaçık gözüken bir kimsesin!" dedikten sonra, yine, ona, yardım etmek üzere ilerledi.
Kıbtî, ağır sözler söylediği için, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, şiddetle yakalamak üzere, yürüyünce, İsrail oğullarına mensup adam, kendisine saldıracağını sanarak, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Dün öldürdüğün adam gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun Sen, Mısır toprağında, ancak, Zorba kesilen bir kimse oldun! Sulh ve iyilik seven bir adam değilsin!" dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, kendi haline bıraktı.
Fakat, Kıbtî, dünkü adamın, Mûsâ Aleyhisselâm tarafından öldürülmüş olduğunu halk arasında yaydı.
Firavun:
"Onu, yakalayınız. Bizim adamımızdır.
Onu, büyük caddelerde değil de, küçük yollarda arayınız!
Kendisi, genç olduğu için, büyük yolları, bilemez!" dedi.
Gerçekten de, Mûsâ Aleyhisselâm, küçük yollardan giderdi.
Şehrin ortasından bir adam, koşarak gelip:
"Ey Mûsâ! Mısır Eşrafı, seni, öldürmek üzere toplandılar. Senin hakkında konuşuyorlar.
Hemen, buradan çık, git!
Şüphe yok ki, ben, senin iyiliğini dileyenlerdenim " dedi.[36]
Mûsâ Aleyhisselâmın Medyen´e* Götürülüşü: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; korku içinde, işin sonucunu bekler bir halde şehirden çıktı. "Ey Rabb´im! Beni, bu zâlim kavmin elinden kurtar!" diye yalvardı.
O sırada, elinde kısa mızrak tutan, atlı bir Melek, Mûsâ Aleyhisselâmın yanına geldi, ve:
"Beni, arkamdan takip et!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâmı, Medyen´e kadar götürdü.
Mısırla Medyen arası, sekiz gecelikti.
Mûsâ Aleyhisselâmın, ağaç yapraklarından başka yiyeceği yoktu.
Mûsâ Aleyhisselâm, Medyen şehrinin kapılarından birinin yanına geldiğinde, toplanmış bir çok kişinin hayvanlarını sulamakta olduklarını gördü.
Onların gerisinde iki kadın da, vardı ki, kalabalık yüzünden, suya yaklaşamı-yorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, onlara:
"Nedir derdiniz (Ne için suya yaklaşmıyorsunuz ) diye sordu.
Kızlar:
"Biz, zaitleriz, erkeklerin arasına sokulamıyoruz.
Çobanlar, hayvanlarını sulayıp götürmeden önce, biz, su alamıyoruz.
Babamız da, çok ihtiyar bir kimsedir." dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, onlara acıdı.
Kuyuya yaklaşarak kuyunun üzerindeki büyük taş kapağı, kaldırdı.
Halbuki, Medyenlilerden, müteaddid kimseler bir araya gelmedikçe, onu, kaldıramazlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, kovayı alıp kuyudan su çekti. Kızlar, koyunlarını, suladılar. Sonra, babalarının yanına döndüler.
Halbuki, bundan önce, onlar, koyunlarını, ancak havuzda arta kalan su ile sularlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, oradaki bir ağacın gölgesine çekilerek:
"Ey Rabb´ım! Cidden ben, bana indirdiğin hayrdan dolayı bir fakirim!" dedi.[37] "
O, bunu, söylediği zaman, biri, ona bakmış olsaydı, açlığın şiddetinden, bar-saklarının, yeşillenmiş olduğunu görürdü.
Böyle olduğu halde, o, Allâh´dan bir lokmadan fazla bir şey istemedi.[38] Kızlar, evlerine döndükleri zaman, babaları, onlara: "Gece olmadan gelişiniz, neden çabuk oldu " diye sordu.
Onlar da:
"Salih bir Zat bulduk. Bize, acıdı. Davarlarımızı, sulayıverdi" diyerek[39] Mûsâ Aleyhisselâmın yaptığı iyiliği, Babaları Şuayb Aleyhisselâma haber verdiler. [40]
Şuayb Aleyhisselâm, kızlarından birisine:
"Git, onu, bana çağır!" diyerek[41] onlardan birisini[42] -ki, Mûsâ Aleyhisselâma zevce olacak olanını[43], ona, gönderdi. [44]
O da, yüzünü örtüp[45] utana utana Mûsâ Aleyhisselâmın yanına vardı. Ona:
"Bize yaptığın sulama hizmetinin ücretini sana ödemesi için, Babam, seni, çağırıyor!" dedi. [46]
Çağırılma sebebi hakkındaki söz, Mûsâ Aleyhisselâmın hoşuna gitmediğinden, önce, davete icabet edip gitmek istemedi ise de, orasının, yırtıcı ve vahşî hayvanların durağı korkunç bir yer olduğunu düşünerek, onunla gitmekten başka çâre bulamadı. [47]
Kalkıp ona:
"Haydi, yürü!" dedi. [48]
Kız, öne düşüp yürüdü.
Mûsâ Aleyhisselâm da, onu, tâkıb etti. [49]
Giderlerken, rüzgâr, kızın elbisesini yukarı kaldırıp ta, arkası, açılıp görününce[50], Mûsâ Aleyhisselâm, onun arkasına bakmak istemedi[51]
Ona bakmamak için, yüzünü, bir kere ondan başka tarafa çevirdi, bir kere de, gözünü, yumdu ve:
"Ey Allâhın kulu kadın! Sen, benim arkamda ol! [52] Arkamda yürü! [53]
Yanılırsam, [54] yanıldığım zaman, [55] sen, bana sözünle[56], doğru yolu buluncaya kadar, ayaklarıma atacağın çakıl taşları ile[57] yol göster[58].
Çünkü, biz Ehl-i Beyt[59] Yâkub Oğulları [60], kadınların, açılan arkalarına bakmayız!" dedi. [61]
Mûsâ Aleyhisselâm, gelip Şuayb Aleyhisselâmın yanına girdiği zaman, akşam yemeği hazırlanmıştı.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Ey genç! Otur, yemek ye!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Allâha sığınırım!"´[62] diyerek yemek yemekten kaçındı. [63]
Şuayb Aleyhisselâm:
"Ne için böyle yapıyorsun [64] Sen, aç değil´misin " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet! Ben, ac´ım. Amma, bunun, koyunlarınızı sulamanın karşılığı olmasından korkarım.
Ben, öyle bir Ehl-i Beyt´tenim ki, biz, Âhiret emellerinde hiç bir şeyi, dünya dolusu altına satmayız!" dedi.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Hayır! Vallahi, ey genç! Bu yemek, hizmet karşılığı, değildir. [65]
Bu, ancak, Atalarımın[66] âdetidir[67] Biz, konukları, ağırlarız ve onlara yemek ye-diririz!" dediği zaman[68], Mûsâ Aleyhisselâm, oturup yemek yedi. [69]
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâma, başından geçenleri anlattı.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Korkma! O zâlimler güruhundan kurtuldun!" dedi.[70]
Mûsâ Aleyhisselâmın Şuayb Aleyhisselâma Dâmad Oluşu:
İki kızdan, Mûsâ Aleyhisselâmı, çağıranı Şuayb Aleyhisselâma: "Babacığım! Onu, ücretle çoban tut!
Çünkü, ücretle çalıştırdıklarının en hayırlısı, hiç şüphesiz, o güçlü ve emîn adamdır!" dedi.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Haydi, onun cok güçlü olduğunu, kuyunun ağzındaki ağır taşı, kaldırdığını görünce, anladın[71]; onun emniyetli olduğunu, sana anlatan şey nedir " dedi. [72]
Kız:
"Ben, onun önünde yürüyordum...
O, bana, hıyanet etmek istemeyip arkasından yürümemi, emretti." dedi. [73]
Bunun üzerine, Şuayb Aleyhisselâmın, Mûsâ Aleyhisselâma rağbet ve teveccühü arttı[74]:
"Ben, iki kızımdan birini -sen, bana, sekiz yıl ecîrlık etmek üzre- sana nikâhla-mayı arzu ediyorum.
Eğer, (hizmetini) on (yıl)a tamamlarsan, o da, kendinden. (Bununla beraber) arzu etmem ki, sana, zorluk çektireyim.
İnşâallâh, beni, Sâlihlerden bulacaksın!" dedi.
Mûsâ (Aleyhisselâm):
"O, seninle benim aramdadır.
Bu iki müddetten hangisini ödersem, demek ki, bana karşı, bir husûmet yoktur.
Allah da, şu dediğimizin üstünde bir Vekîl´dir." dedi. [75]
Şuayb Aleyhisselâm[76], kızlarından birine[77], Mûsâ Aleyhisselâmla evlendirmek istediği kızı Safura´ya[78], Mûsâ Aleyhisselâmın, davarları yayarken yararlanması için[79] bir Asa getirmesini emretti.
Kız da; bir Asa getirdi ki, bu Asa, insan suretine girmiş bir Melek tarafından, Şuayb Aleyhisselâma bir Vedîa, bir emânet olarak tevdi´ edilmiş olup[80] yanında bulunuyordu. [81]
O zaman, Peygamberlerin Asaları, Şuayb Aleyhisselâmın yanında idi. [82]
Şuavb Aleyhisselâm, kızının Emânet Asayı getirdiğini görünce[83], onu, geri verdi[84] ve başka bir Asa getirmesini, ona emr etti. [85]
Kız, Asaların bulunduğu yere girdi, bir Asa alıp getirdi.
Babası, onu, görünce;
"Hayır! Bundan başkasını, getir!" dedi.
Kız, her defasında, onu, yerine bırakıp başkasını almak istedikçe, hep eline, o Asa, düşüyor, geliyor[86], eline, başkası, düşmüyor, gelmiyordu[87].
Nihayet, Şuayb Aleyhisselâm, o Asa´yı, Mûsâ Aleyhisselâma verdi:
"Al bunu, yanında bulunsun! Yırtıcı hayvanları, kendinden ve koyunlarından men edersin!" dedi. [88]
Mûsâ Aleyhisselâm, onu, eline alarak davarları, yaymağa gitti. [89]
Asa: Avsec ağacındandı. [90]
Asanın baş tarafı, iki çatallı, ucu da, eğri ve kancalı idi. [91]
Şuayb Aleyhisselâm; Asa´yı, Mûsâ Aleyhisselâma verdiği zaman[92], onun, yanında bir Vedîa, bir Emânet olduğunu düşünerek nadim oldu. [93]
Asayı, Mûsâ Aleyhisselâmdan geri almak için[94] gitti. Ona, kavuşunca[95]:
"Asa´yı, bana geri ver!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"O, benim Asam´dır"[96] diyerek Asayı geri vermeğe yanaşmadı. [97]
En sonunda, kendileriyle karşılaşacak[98], yanlarına gelecek[99] ilk adamı, Hakem yapmağa ve onun vereceği hükme razı oldular. [100]
O sırada, insan suretine girmiş[101] bir Melek, yürüyerek yanlarına geldi. [102]
"Asa´yı, yere koyunuz! Onu, yerden, kim kaldırabilirse, o, onundur, diye, hüküm verdi.[103]
Mûsâ Aleyhisselâm, Asa´yı, yere koydu. [104]
Şuayb Aleyhisselâm, onu, kaldırmağa güc yetiremedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, Asa´yı, eliyle tutup kaldırdı. [105]
Şuayb Aleyhisselâm, bunu, görünce[106], Asayı, Mûsâ Aleyhisselâma bıraktı. [107]
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâm in yanında, Allâhın dilediği kadar kaldıktan sonra, ayrılmak için, izin istedi. [108]
Kurân-ı Kerimin Mûsâ Aleyhisselâmla İlgili Hadiseler Hakkındaki Açıklaması:
"...Bunlar (gerçekleri) apaçık bildiren Kitabın âyetleridir.
Mûsâ ile Firavun haberinden bir kısmını, iman edecek bir zümre(nin yararlanması) için, hakk olarak sana okuyacağız.
Hakîkat, Firavun, o yerde (Mısırda) tegallübe (aşın zulme) kalktı. Ora ehâlisini, fırkalar haline getirdi.
Onlardan bir zümreyi za´fa uğratıyor, onların oğullarını boğazlıyor, kızlarını, diri bırakıyordu.
Çünki, o, fesadcılardandı.
Biz ise, istiyorduk ki, o yerde za´fa uğratılanlara lütfedelim, onları, (hayrda) muk-tedâbihler yapalım. Onları (Firavun mülkünün) varisler(i) kılalım.
Onlara, o yerde kudret (ve hâkimiyet) verelim.
Firavun´a, Hâmân´a ve bunların ordularına da, onlardan gocunmakta oldukları şeyi (başlarına getirip) gösterelim.
Mûsânın anasına:
Onu, emzir! Sana, ona âid bir tehlike gelince, kendisini, denize (Nîle) bırak!
(Boğulacağından) korkma! Tasalanma.
Çünki, biz, onu, yine sana geri döndüreceğiz.
Hem onu, Peygamberlerden biri de, yapacağız!" diye Vahy ettik.
Bunun üzerine, Firavunun adamları, onu, yitik olarak aldılar.
Çünki, o, akıbet, kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı.
Çünki, Firavun da, Hâman da, bunların orduları da, suçlulardı.
Firavunun karısı:
Benim için de, senin için de, bir göz bebeği! Onu, öldürmeyiniz!
Olur ki, bize yararı dokunur, yahud onu, bir oğul ediniriz dedi.
Halbuki, onlar, işin farkında değillerdi!
Musa´nın anası-yüreği, bomboş olarak-sabahladı.
Eğer, inananlardan olması için, kalbine rabıta vermeseydik, az daha muhakkak, açıklayacaktı!
(Musa´nın) kız kardeşine:
"Onun izini tâkıb et!" dedi.
O da, berikiler, farkında olmayarak, onu, uzaktan gözetledi.
Biz, daha önce, ona, süt analar(ın sütünü emmeyi) haram etmiştik.
Bunun üzerine, (kız kardeşi, onlara):
Sizin için onun bakımını sağlayacak, kendileri, buna hayrhâh olacak bir aile hakkında size delillikte bulunayım mı dedi.
İşte, (böylece) onu, anasına geri verdik, tâ ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın, Allâhın va ´dinin, şüphesiz bir hak olduğunu bilsin.
Fakat, onların çoğu, (bunu) bilmezler. Vaktâ ki, Mûsâ, civanlığına erip olgunlaştı. Biz, ona, hikmet ve ilim verdik.
İyilik edenleri, biz, böyle mükâfatlandırırız.
(Mûsâ) ehâlisinin gaflet üzere bulunduğu bir zamanda şehre girdi de, (orada) birbiriyle kavga etmekte olan iki adam gördü. Şu, kendi taraf darlarından, bu da, düşman(lar)ındandı.
Derken, tarafdarlarından olan(adam) düşmana karşı imdad istedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ), onu, bir yumruk vurup öldürdü.
"Bu, dedi, şeytanın işlerindendir.
O, hakikat şaşırtıcı apaçık bir düşmandır.
Rabb´ım! Ben, cidden, kendime yazık ettim. Artık, beni, yarlığa!" dedi.
Bunun üzerine, (Allah) onu, yarlıgadı.
Çünki, O, çok Yarlıgayıcı, çok Esirgeyici olanın ta kendisidir.
Rabb´ım! Bana, in´am ettiğin şeyler hakkı için, artık, suçlulara asla arka olmayacağım! dedi.
Hulâsa, şehirde korkarak (ve başına gelecek akıbete) intizar ederek sabahladı.
Bir de, ne görsün: dün, kendisinden imdad isteyen (adam, yine) ona, feryad (ve ondan istimdad) ediyor!
Mûsâ, ona:
"Sen, hakfkat, apaçık bir azgınsın!" dedi.
Derken, (Mûsâ) ikisinin de, düşmanı olan birini yakalamak isteyince (onun, kendisini yakalamak istediğini sanan istimdada):
"Mûsâ! Dün, bir can öldürdüğün gibi (şimdi) beni de mi öldürmek istiyorsun !
Sen, arabuluculardan olmayı arzu etmiyorsun da, bu yerde ille yaman bir Zorba olmak istiyorsun! dedi.
Şehrin öte başından koşarak bir adam geldi;
Mûsâ! (şehrin) öne gelenleri, seni öldürmek için (toplandılar) Hakkında müzâkere ediyorlar.
Hemen (buradan) çık (git)
Şüphesiz ki, ben, senin hayrhâhlanndanım! dedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ) korkarak (ve etrafı) gözetleyerek oradan çıktı:
Rabb´ım! Beni, o zâlimler güruhundan kurtar! dedi.
(Mûsâ) Medyen tarafına yönelince:
Umarım ki, Rabb´ım, beni, doğru yola iletir! dedi.
Vaktâ ki, Medyen suyuna vardı.
(Suyun) üst tarafında (ve kenarında) bir sürü insan buldu ki (hayvanlarını) sulu-yorlardı.
Onların gerisinde (ve alt yanında) da, (sürülerini) alıkoyan iki kadın gördü.
(Onlara):
Nedir derdiniz dedi.
(Onlar):
Çobanlar, (davarlarını) suvarıp dönünceye kadar, biz suvarmayız.
Babamız ise, büyük bir ihtiyardır!" dediler.
Bunun üzerine, (Mûsâ), onlarınkini suvarıverdi.
Sonra, gölgeye dönüp:
Rabb´ım! Hakîkat, ben, bana indirdiğin hayrdan dolayı muhtacım! dedi.
Derken, o iki (kadın)dan biri, utana utana yürüyerek ona geldi.
Babam, bizfim davarlarımızı) suvardığının ücretini sana ödemek için, seni, çağırıyor, dedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ) ona varıp kıssayı anlatınca, o: Korkma! O zalimler güruhundan kurtuldun! dedi. O ikiden biri: Babacığım! Onu, ücretle (çoban) tut.
Çünkü, ücretle kullandıklarının en hayırlısı, şüphesiz ki, o kuvvetli, emîn (adamdır) dedi.
(O Zat, Musa´ya):
Bu iki kızımdan birini -sen, bana sekiz yıl ecîrlık etmek üzre- sana, nikahlamak istiyorum.
Eğer, (hizmetini) on (yıl) a tamamlarsan, o da, kendinden.
(Bununla beraber) arzu etmem ki, zorluk çektireyim. İnşallah, beni, Sâlihlerden bulacaksın! dedi.
(Mûsâ):
O, seninle benim aramdadır.
Bu iki müddetten hangisini ödersem, demek ki, bana karşı bir husûmet yok.
Allah da, şu dediğimizin üstünde bir Vekil!" dedi. [109]
Mûsâ Aleyhisselâmın Medyen den Ayrılması Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; Şuayb Aleyhisselâmın kızı ve kendisinin de, zevcesi olan Safura hanımı yanına alarak[110] Medyen´den ayrıldığı zaman[111], kıs mevsimi idi. [112]
Mûsâ Aleyhisselâm; zevcesi, koyunları ve çakmağı yanında ve Asası da, elinde olduğu halde, yola devam etti.
Gündüzün, Asası ile vurarak, ağaçlardan, koyunlarına yaprak döker; akşam olunca da, çakmağını çakar, ateş yakar ve ateşin çevresinde kendisi, zevcesi ve koyunları, gecelerdi.
Ertesi günü, sabaha çıkınca da, zevcesini, koyunlarını yanına alır, Asasına dayanarak aynı şekilde yola devam ederdi. [113]
Samda oturan kralların serlerine uğramamak için, şehir ve mamurelerden uzak, sapa yollardan gidiyorlar, gittikleri yolun, kendilerini, nereye ulaştıracağını bilmiyorlar, Şam çölünde yollarına devam ediyorlardı.
Bir ara, yollarını da, şaşırmışlar, nereye gideceklerini, bilmiyorlardı.
Gittikleri yol, kendilerini, soğuk bir kış akşamında Tür dağının sağına düşen batı tarafına kadar götürmüştü.
Gecenin bütün karanlığı, üzerlerine çökmüş[114], gök gürlemeğe, şimşek çakmağa, yağmur dökülmeğe başlamıştı.
Zevcesini de, doğum sancısı tutmuştu. [115]
Mûsâ Aleyhisselâm, ateş yakıp çevresinde ailesini ısıtmak, geceletmek için, çakmağını çıkardı, çaktı.
Çakmak ateş çıkarmadı. [116]
Yoruluncaya kadar onu, çaktı durdu.
Şaşırmıştı. Ayağa kalktı, oturdu.
Tekrar tekrar uğraştı ise de, çakmak taşından, ateş çıkaramadı.
Çaresizlik içinde kaldı. Son derecede daraldı ve bunaldı.
Acaba bir ses işitebilirmiyim veya bir hareket sezebilirmiyim diye etrafı, dinlemeğe, gözetmeğe başlamıştı. [117]
Mûsâ Aleyhisselâmın İlâhî Tecellîye, Vahy´e Mazhar Ve Peygamber Oluşu:
Kur´ân-ı kerimde açıklandığı gibi; Mûsâ Aleyhisselâm:
"Bir Ateş görmüştü de, ailesine:
Siz (burada) durunuz! Hakikat, ben, bir ateş gördüm.
Belki, ondan, size bir kor getirir, yahud ateşin yanında bir yol (gösterici) bulu-rum." dedi. [118]
Mûsâ Aleyhisselâmın üzerinde yünden cübbe, yünden kilim, yünden don ve yünden gömlek bulunuyordu.
Papucu da, dabaklanmamış merkep derisindendi. [119]
Mûsâ Aleyhisselâm; yerle gök arasında yükselen güneş şuâı gibi göz kamaştıran Nûr direğiyle karşılaşınca, onu, önce, bir ateş yalını sanmıştı.
Halbuki, o, ateş değildi. Yüce Allanın Nûrundandı. [120]
Mûsâ Aleyhisselâm, gördüğü Nur´a doğru ilerleyip te, onun, Ullayktan, (Böğürtlen, Mûsâ ağacından) veya Avsece ağacından yalınlandığını[121], tâ semâdan oradaki büyük bir Avsece ağacına kadar uzandığını, dumansız, büyük bir Ateş olduğunu ve yeşil bir ağacın ortasından yalınlandığı halde, ağacın yeşilliğini artırmaktan başka bir şey yapmadığını, görünce, şaşırdı. [122]
Mûsâ Aleyhisselâm, ona, yaklaşınca, ağaç ve Nûr, geriye çekildi!
Onun gerilediğini görünce, korkup geri dönmek istedi.
Fakat, Ateş yalını, yine, kendisine yaklaştı. [123]
Mûsâ Aleyhisselâmın korkusu, arttı.
Gözlerini, eliyle kapadı, yere yattı, yapıştı.
Kulağına; kulakların, bir benzerini daha işitmedikleri sesler, geliyordu!
Korkunun şiddetinden, az kalsın aklı, başından gidecek dereceye geldi! [124]
Kendisine; feyizli, mümtaz yerdeki Vadinin sağ kıyısındaki[125] ağaçtan:
"Ey Mûsâ!" diye seslenildiği zaman[126], Mûsâ Aleyhisselâm:
"Lebbeyk! Lebbeyk! = Buyur! Buyur! Emrine amadeyim!" diyor, kendisini, çağıranın, kim olduğunu, bilmiyordu.
"Ben, senin sesini işitiyorum.
Fakat, yerini, göremiyorum. Sen, nerdesin " diyordu.
"Ben, üzerinde, yanında, önündeyim! Sana, senden daha yakınım!" buyuru-lunca, Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a yarasanın da, bu olduğunu anlamıstı.[127]*
Diğer rivayete göre:
Mûsâ Aleyhisselâm: "Yâ Rab: Sen, yakın mısın (Yakınsan) Sana, yavaş söyleyeyim.
Sen, uzak mısın (Uzaksan) Sana, sesleneyim.[128]
Ben, Senin sesini çok iyi işitiyorum, fakat, seni, göremiyorum.
Sen, neredesin " dedi.[129]
Yüce Allah:
"Ben, senin arkandayım, önündeyim, sağındayım, solundayım!
Ey Mûsâ! Kulum, beni, andığında, ben, onun yanında oturanıyım.[130]
Dua ettiği zaman da, onun yanındayım." buyurdu.[131] Mûsâ Aleyhisselâm :
Elhamdü lillâhi Rabb´il´âlemîn! = Âlemlerin Rabb´ı olan Allah´a hamd olsun!" dedi. "Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi olan Allah, ben´im!" buyuruldu.[132]
Rabb´inin, yüce huzurunda bulunmanın heybetinden, Mûsâ Aleyhisselâmı kalbi, şiddetle çarpmağa başlamış, bacakları, titremiş, dili, tutulmuş, vücudunun gücü, azalmış, kendisi, ölü gibi hareketsiz hale gelmişti.[133]
Yüce Allah, bir Melek gönderip Mûsâ Aleyhisselâmın kalbini, güçlendirdi. Aklı, başına geldi.[134]
Artık, o, İlâhî Ses´e ve Söz´e, bir dereceye kadar alışmış bulunuyordu.[135] "Ey Allah´ım Dinlediğim kelâm, Senin mi idi yoksa, Elçinin mi idi " diye sordu.
Yüce Allah:
"Evet! Seninle konuşan, ben idim.
Yaklaş bana!" buyurdu.[136]
"Ey Mûsâ! O sağ elindeki nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm
"O, benim Âsamdır." dedi.[137]
Yüce Allah:
"Onunla, ne yaparsın " diye sordu.
Musa Aleyhisselâm:
"Ona, dayanırım.
Onunla, vurup ağaçtan, koyunlarıma yaprak dökerim.
Onu, bana âid azık dağarcığımı, su tulumumu, üzerinde taşımak gibi hacetlerde de, kullanırım." dedi.
Yüce Allah:
"Ey Mûsâ! Onu, (elinden) bırak!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm, (elinden, yere) bırakınca, Asa, koşar bir yılan oluverdi! [138]
Asanın iki çatalı, yılanın ağzı, sivri ucu da, arkasında kuyruk şeklini aldı.
Yılanın azı dişleri ise, titriyordu!
Yüce Allah, onun, ne şekle girmesini, istemişse, o, o şekli almış bulunuyordu. [139]
Mûsâ Aleyhisselâm, onu, böyle korkunç bir halde görünce, tâkıb edemeyip geri döndü. [140]
Rabb´i, ona:
"Ey Mûsâ! Beri gel, korkma!
Biz, onu, eskiden olduğu gibi, Asa haline çevireceğiz!" buyurdu.´[141]
Mûsâ Aleyhisselâm, son derece korkmuş bir halde, geri dönüp[142] gelince de, Yüce Allah:
"Tut onu ve korkma!
Elini, onun ağzına sok!" buyurdu.´[143]
Mûsâ Aleyhisselâm, elini; yılanın ağzına sokmak için, sırtındaki yün cübbesi-nin yeniyle sardı.
"Elini, cübbenin yeniyle sarmayı bırak!" diye seslenildi.
Mûsâ Aleyhisselâm, elini, yeninden çıkardıktan sonra, yılanın çene kemikleri arasına sokunca, yılan, elinde Asa haline geldi, ve elini, Asanın iki çengeli arasında buldu.
Asanın sivri tarafı da, ucu oldu.
Bunda sonra, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Elini, koynuna sok da, o, hiç bir kusursuz olarak, bembeyaz çıkıversin!" denildi.
Mûsâ Aleyhisselâm, esmer tenli idi.
Elini, koynuna soktu. Sonra, onu, kar gibi, beyaz olarak çıkardı.
Sonra, elini, tekrar koynuna sokup çıkardı, eskiden olduğu gibi, esmer tenli oldu.
Sonra, Mûsâ Aleyhisselâma:
"İşte, bu iki (Mucize), Firavun ile cemaatına, Rabb´indan iki bürhan´dır.
Çünkü, onlar, fâsıklar güruhudur!" buyuruldu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, onlardan, bir adam öldürmüştüm.
Bunun için, onların, beni, öldüreceklerinden korkarım!
Kardeşim Harun -ki, o, dil bakımından, benden daha fasâhatlıdır- onu da, benimle birlikte yardımcı olarak gönder ki, benim sözlerimi, doğrulasın.
Ben, konuşurken, sözlerimden, onların, anlamadıklarını, o, anlar ve açıklar. Çünkü, ben, onların, beni yalanlayacaklarından korkarım!" dedi.
"Senin pazunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size öyle bir satvet vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler!
Gidiniz âyetlerimizle!
Siz de, size tâbi olanlar da, üstün geleceksiniz!" buyruldu. [144]
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmı, geceli gündüzlü[145] yedi gün, kendi haline bıraktı.
Yedi geceden sonra, ona:
"Ey Mûsâ! Sana söylediği şey hakkında Rabb´ine icabet et!" buyruldu. [146]
Kur´ân-ı Kerimin Tuvâ Vadisindeki Müşahede Ve Mükâlemeler Hakkındaki Açıklaması:
Tuvâ vadisindeki Müşahede ve Mükâlemeler, Kurân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
"Artık, Mûsâ, müddetini bitirince, ailesiyle yola çıktı.
O, Tûr[147] yanından bir ateş his etmişti.
Ailesine:
(Siz, burada) eğleşiniz. Çünkü, ben, bir ateş gördüm.
Olur ki, size, ondan bir haber, yâhud (ocak yakıp) ısınmanız için, bir ateş parçası (kor) getiririm." dedi.
Derken, oraya varınca, Feyizli (ve mümtaz) bir yerdeki vâdi´nin, sağ kıyısından, Ağaçtan:
Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabb´i olan Allah, şüphesiz ben´im ben!" diye ve Asanı (yere) bırak!" diye seslenildi.
Şimdi (Mûsâ) onu, bir yılan gibi deprenir bir halde görünce, arkasını dönüp uzaklaştı, geri dönmedi.
Ey Mûsâ! Beri gel! Korkma!
Çünkü, sen, emniyette olanlardansın![148] Vaktâ ki, oraya varınca, (şöyle) seslenildi:
Ateş (mahallin)de bulunana da, çevresinde olanlara da, muhakkak, (feyz ve) bereket verildi.
Âlemlerin Rabb´i olan Allah, münezzehdir (her noksandan uzaktır)
Ey Mûsâ! Hakikat şudur ki: mutlak galib olan, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, ben´im!
Asanı, (yere) bırak! (Mûsâ, Asasını bırakıp ta) onu, çevik bir yılan gibi hareket eder görünce, arkasına dönüp kaçtı ve geri dönmedi.
Ey Mûsâ! korkma!
Çünkü, ben (Var´ım) Benim yanımda, Peygamberler (hiç bir şeyden) kork-maz(lar).[149]
Şüphesiz ki, senin Rabb´in, ben´im ben!
Haydi, pabuçlarını, çıkar!
Çünkü, sen, Mukaddes Vadi´de, Tuvâ´dasın!
Ben, seni, (Peygamberliğe) seçtim.
Şimdi, Vahy olunacak şeyleri, dinle:
Şüphe yok ki, Allah, ben´im ben! Benden başka hiç bir ilâh yoktur.
Öyle ise, bana ibâdet et!
Beni zikretmek için, namaz kıl.
Çünkü, o Saat (Kıyamet), hiç kuşkusuz, gelecektir.
Ben, onu(n vaktini) hemen açıklayacağım geliyor ki, herkes, neye çalışıyorsa, kendisine, onunla mukabele edilmiş olsun!
Mûsâ! O sağ elindeki nedir
O, benim Asam´dır. Ona dayanırım. Onunla, davarlarıma, yaprak silkerim. Onda, bana mahsus başka hacetler de, vardır! dedi. (Allah):
Onu, (elinden, yere) bırak! buyurdu.
O da, bıraktı.
Bir de, ne görsün: koşup duran bir yılan olmuştur o!
(Allah):
Tut onu! Korkma! Biz, onu, yine evvelki şekline çevireceğiz! buyurdu. [150]
Elini, koynuna sok ta, Firavuna ve kavmine (göstereceğin) dokuz Mûcize[151] içinde, o, kusursuz, bembeyaz olarak çıkıversin[152]
"...İşte, bu iki (Mucize), Firavuna ve cemaatına, Rabb´inden, iki burhandır.
Çünkü, onlar, fâsıklar güruhudur!" diye (buyuruldu.[153]
Firavuna git! Çünkü, o, pek azdı.
Ona, de ki: Senin (küfürden, azgınlıktan) temizlenmende meylin var mıdır
Seni, Rabb´ini, tanıtmağa irşad edeyim mi (ki, Ondan) korkasın [154]
Mûsâ:
Ey Rabb´im! Gerçekten, ben, onlardan, bir can öldürdüm.
Onun için, beni öldüreceklerinden korkarım.
Kardeşim Hârûn. O, dil bakımından, benden daha fesâhatlıdır.
Onu da, benimle birlikte Yardımcı (bir Peygamber) olarak gönder ki, beni, doğ-rulasın.
Çünkü, ben, onların, beni, yalanlayacaklarından endişeleniyorum! dedi. (Allah):
Senin pâzunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size, öyle bir satvet (ve galebe) vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler.
Gidiniz âyetlerimizle!
Siz de, size tâbi olanlar da, galip (geleceksiniz! buyurdu! [155]´ (Mûsâ):
"Ey Rabb´im! Benim göğsüme genişlik ver! İşimi, kolaylaştır!
Dilimden de (şu) düğümü, çöz ki, sözümü, iyi anlasınlar. Bana, kendi ailemden bir de, Vazîr ver, kardeşim Harun´u. Onunla, sırtımı güçlendir. Onu, işimde ortak kıl!
Tâ ki, Seni, çok teşbih edelim, Seni, çok analım.
Şüphe yok ki Sen, bizi hakkıyle görensin!" dedi.
(Allah):
Ey Mûsâ! İstediğin, sana verilmiştir.
And olsun ki: Biz, sana, diğer bir zamanda, anana Vahy olunacak şeyi ilham ettiğimiz vakitte de, lütfetmiş, ve (kendisine) onu, Tâbut´a (sandığa) koy da, denize (Nil´e) at ki, deniz, onu, kıyıya bıraksın, Onu, benim de, kendisinin de, düşmanı olan birisi alacak! diye (emreylemistik).
Sana karşı (ey Mûsâ!) Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden bir sevgi de, bırakmıştım.
Hani kız kardeşin gidip (şöyle) diyordu:
Ona, bakacak bir kimse (sağlamak üzre) size delâlette bulunayım mı Böylece, seni, tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın. Sen, bir de, adam öldürmüştün de, biz, seni, o tasadan da, kurtarmıştık. Seni, türlü türlü ibtilâlarla imtihan etmiştik. Bunun için, yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da, (hakkındaki) takdire göre (buraya) geldin! Ey Mûsâ! Ben, seni, kendim için (Peygamber) seçtim. Sen, kardeşin de, beraber olarak Mucizelerimle git. İkiniz de, beni hatırlayıp anmakta gevşeklik göstermeyiniz. Firavuna gidiniz. Çünki, o, gerçekten, azdı. (Gidiniz de) Ona, yumuşak söz söyleyiniz. Olur ki, o, öğüt dinler, yâhud (Allâh´dan) korkar. "[156]
Mûsâ Aleyhisselâmın Ailesinin Medyene Götürülüşü:
Mûsâ Aleyhisselâmın, Tuvâ vadisinde bir oğlan çocuğu doğmuştu.
Mûsâ Aleyhisselâm; orada, İlâhî Vahyi telakkî ile meşgul olduğundan, ailesinin yanına uğrayamaz olrouştu. [157]
Ailesi, Mûsâ Aleyhisselâmın nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyordu.
Orada, yalnız başına oturduğu sırada, Medyenlilerden[158] ve Şuayb Aleyhis-selâmın Ev halkından´[159] bir çoban, oraya uğrayınca, onları, tanıdı ve alıp Şuayb Aleyhisselâmın yanına götürdü.
Mûsâ Aleyhisselâmın ailesi ve çocuğu; Firavunun, denizde boğulduğu haberi, alınıncaya kadar Medyen´de Babası Şuayb Aleyhisselâmın yanında kaldı. [160]
Mûsâ Aleyhisselâmın Mısır´a Gidişi:
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmı, Mısıra gönderdi.
Mûsâ Aleyhisselâm; Mısırın yolunu bilmiyor, Yüce Allah, ona, yol gösteriyordu.
Elinde Asasından, sırtında yün kaftanından, başında yün takyesinden, ayaklarında da, bir çift ayakkabısından başka, yanında hiç bir şey bulunmuyordu.
Av etinden ve yer bakliyatından yararlanıyordu. Gündüzleri oruç tutuyor, geceleri namaz kılıyordu. [161] Nihayet, Mısıra ulaştı. Geceleyin, annesinin evine vardı.
Ne kendisi, evin halkını, tanıyabildi, ne de, onlar, Mûsâ Aleyhisselâmı, tanıyabildiler.
Mûsâ Aleyhisselâm, Mercimek çorbası yenileceği sırada, evin bir tarafına oturdu.
Hârûn Aleyhisselâm gelip onu, görünce, annesine, bunun, kim olduğunu sordu.
Annesi, onun, bir konuk olduğunu, haber verdi.
Bunun üzerine, Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmı, yemeğe davet etti.
Yemeğe oturdukları zaman, konuşmağa başladılar.
Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Sen, kimsin " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben, Musa´yım!" deyince, hemen ayağa kalktılar, birbirleriyle kucak-laştılar. [162]
Zâten, Yüce Allah, Hârûn Aleyhisselâma, Mûsâ Aleyhisselâmın, kendilerine doğru gelmekte olduğunu, onunla, buluşmasını Vahy etmişti. [163]
Mûsâ Aieyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâm´a: "Ey Hârûn! Sen, benimle birlikte Firavun´a git!
Yüce Allah, bizi, ona, Peygamber olarak gönderdi." dedi.
Hârûn Aleyhisselâm:
"İşittim ve itaat ettim!" dedi.
Anneleri, hemen ayağa kalktı ve bağırarak:
"Allah aşkına! Siz, Firavunun yanına gitmeyiniz!
O, ikinizi de, öldürür!" dedi.
Fakat, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, annelerinin sözünü kabul etmeye ya-naşmadılar. [164]
Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma Vezîr ve Destek olmak üzere, Yüce Allah tarafından Peygamberlikle vazifelendirilmişti. [165]
Mûsâ Ve Hârûn Aleyhisselâmların Allah´a Münacatları Ve Firavunla Karşılaşmaları:
Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar:
"Ey Rabb´imiz! Doğrusu, biz, Firavun´un, bize karşı aşırı gitmesinden (cezalandırılmakta hızlı davranmasından) yahud, taşkınlığını, artırmasından endişe ediyoruz!" diye münâcâtta bulundular.
(Yüce Allah):
"Korkmayınız!
Çünkü, ben, sizinle beraberim. Ben, (her şeyi) işitirim, görürüm!
Hemen gidiniz de, ona (şöyle) deyiniz:
Biz, Rabb´inin iki Elçisiyiz.
Artık, İsrail oğullarını, bizimle gönder.
Onlara, işkence etme!
Biz, sana, Rabb´inden, hakîkî bir âyet getirdik.
Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi´ olanlaradır.
Bize, şu hakîkat, Vahy olundu ki: hiç şüphesiz, azab, (Peygamberleri) yalanlayanların ve (hak´dan)) yüz çevirenlerin tepesindedir!" [166]
Bunun üzerine, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, geceleyin, Firavun´a gittiler.
Kapıyı, çaldılar.
Firavun da, korktu, kapıcı da, korktu.
Firavun:
"Kimdir bu ki, şu saatte benim kapımı çalabiliyor !" dedi.
Kapıcı, yukarıdan, onlarla konuşup ne istediklerini sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm, ona:
"Biz, Rabbül´âlemîn´in Resulüyüz!" deyince, kapıcı, korktu. [167]
"Sen, böyle, kimin kapısını çaldığını, biliyormusun !
Sen, ancak, Seyyid´inin kapısını çalıyorsun!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben de, sen de, Firavun da, Yüce Allah´ın kulcuklarıdır!" dedi. [168]
Kapıcı, hemen gidip Firavun´a haber verdi. [169] ve:
"Orada, deli bir insan var!
(Ben, Rabbül´âlemîn´in Resulüyüm!) diyor!" dedi. [170]
Firavun:
"Onu, içeri koy!" dedi. [171]
İçeri girmelerine izin verilince[172], Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, içeri girdiler. [173]
Mûsâ Aleyhisselâmın sırtında yünden bir cübbe, Aba, belinde lif kuşak, elinde de, kapıyı çalıp açtırdığı Asa´sı bulunuyordu. [174]
Firavun, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Sen, kimsin " diye sordu. [175]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben, Rabb´ül´âlemîn´in Resulüyüm! [176]
İsrail oğullarını, benimle gönderesin diye, beni, sana gönderdi." dedi. [177]
Firavun, biraz düşününce[178], Mûsâ Aleyhisselâmı, tanıdı[179]:
"Biz, seni, yeni doğmuş (bir çocuk) iken, içimizde büyütmedik mi
Sen, ömründen, bir hayli yıllar, bizim aramızda kalmadın mı
Nihayet, o yapmış olduğun işi de, sen yaptın!
Sen, nankörlerdensin!" dedi.
(Mûsâ):
"Ben, bunu, o vakit, bilmezlerden olarak yapmıştım.
Sizden korkunca da, hemen içinizden kaçtım.
Nihayet, Rabb´ım, bana hüküm verdi ve beni, Peygamberlerden yaptı.
Benim başıma kaktığın o nimet; İsrail oğullarını, kendine kul (köle) edindiğin içindi. [180]
Ben, daha doğmadan, sen, beni büyütmeden önce, sen, İsrail oğullarının çocuklarını ellerinden çekip alıyor, onlardan, istediğini, bırakıp kendine köle yapıyor, istediğini de, öldürüyordun!
İşte, benim, senin sarayına ulastırılısım ve sana ilistirilisim, bu yüzden olmuştu!" dedi. [181]
Firavun:
"Âlemlerin Rabb´i (dediğin) de, nedir " dedi.
(Mûsâ):
"Göklerin, yer´in ve bunların arasında bulunan her şeyin Rabb´idir!
Eğer hakîkatı, yakînen bilmeğe ehliyetli kimse/erseniz (Onun varlığına ve birliğine inanırsınız) dedi.
Firavun, çevresinde bulunan kimselere: "İşitmiyormusunuz !" dedi. [182]
(Firavun, bunu, Mûsâ Aleyhisselâmın söylediğini, red ve inkâr maksadı ile söylemiş ve çevresindekilere "Sizin, benden başka ilâhınız var mı Yoktur! demek istemişti. [183]
Mûsâ Aleyhisselâm, sözlerine devamla): "O, sizin de, sizden önceki Atalarınızın da, Rabb´idir!" dedi. Firavun:
"Her halde, size gönderilen (bu) Peygamberiniz (!), muhakkak, delidir!" dedi. [184]
"Bu söz[185], doğru değildir.
Sağlam akıllı adam sözü değildir. [186] Sizin, benden başka ilâhınız yoktur demek istedi. [187]
(Mûsâ Aleyhisselâm, sözlerine devamla):
"(O), doğu ile batının ve ikisi arasında bulunan her şeylerin de, Rabb´idir, eğer, aklınızı, kullanırsanız (anlarsınız)" dedi.
(Firavun):
"And olsun ki: eğer, benden başka bir ilâh edinirsen[188], benden başkasına tapar ve bana, tapmayı, terk edersen[189]´, seni, muhakkak ve muhakkak, zindana girenlerden ederim!" dedi.
(Mûsâ):
Ya sana, apaçık[190], benim doğru söylediğimi, anlatacak, seni, yalanlayacak; beni, haklı; seni, haksız ve bâtıl çıkaracak[191]bir şey getirdimse de mi (zindana atacaksın) " dedi.
Firavun:
"Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu " dedi.[192]
Mûsâ Aleyhisselâmın Asasının Ejderha Oluşu:
Bunun üzerine, (Mûsâ), Asasını, yere bırakıverdi.
Bir de (ne görsünler!) O, apaçık bir Ejderhâ! [193] ki, iri gövdesiyle, Firavunun önünü ve iki yanını doldurmuş, ağzını, açmış[194]´, alt çenesini, yere, üst çenesini köşkün üzerine koymuş!
Yutmak için, Firavun´a yönelince´[195], Firavun´un yanındaki adamlar, korkup Firavun´un başından dağılıverdiler. [196]
Firavun da, kendisini, tahttan, yere atıp Ejderhâ yılanı tutması için, Mûsâ Aley-hisselâma, Rabb´i adına[197] ve süt emzirme hakkına[198] and verdi. [199]
"Artık, ben, sana imân edecek, İsrail oğullarını da, seninle birlikte göndereceğim!" dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, tutup eski, Asa haline çevirdi. [200] Firavun, bundan önce, hiç işemezken, korkusundan, işedi! [201]
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavun´a, ikinci bir Mucize olmak üzere, elini de, (koynundan) çekip çıkardı.
Bir de (ne görsünler!) bu, temâşâ edenler için, bembeyaz (ve Nûr saçan bir el) [202]
Elin parlaklığından, Firavunun gözleri kamaştı.
Mûsâ Aleyhisselâm, elini, koynuna sokup çıkardığı zaman, eski normal rengini aldı.
Bunun üzerine, Firavun, Mûsâ Aleyhisselâmı, doğrulamağa meyletti ise de, Fi-ravun´un Vezîr´i Hâmân, hemen onun yanına varıp önüne oturdu ve:
"Sen, şu sırada, kendisine tapılan bir İlâh´sın!
Sen, ona, tâbi olunca, bir kul olacaksın demek! " dedi.
Firavun, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Bana, bugün, yarına kadar mühlet ver!" dedi.
Yüce Allah: Mûsâ Aleyhisselâma, ona, şöyle söylemesini, Vahy etti:
"Ey Firavun! Sana, hiç ihtiyarlamamak üzere, gençliğin,
Hiç elinden alınmamak üzre, Devlet´in verilecek olsa,
Evlenmelerden, yeyip içmelerden, hayvanlara binip gezmelerden zevk alma gücün sana iade edilecek olsa,
Öldüğünde de, Cennet´e girdirilecek olsan... bana, iman eder misin " dedi.
Bu sözler, Firavun´un kalbini, biraz gevşetti, yumuşattı:
"Senin gibi, Hâmân da, yanıma bir gelsin bakayım!" dedi. [203]
Ertesi günü, Hâmân gelip Firavunun yanına girdi. [204]
Firavun, ona:
"Şu Zat, yanıma geldi!" dedi.
Firavun, daha önce, Mûsâ Aleyhisselâma, ancak, Sihirbaz derdi.
Bugün ise, Sihirbaz demeyip (Mûsâ) dedi.
Hâmân:
"O, sana, ne söyledi " diye sordu.
Firavun:
"Bana, şöyle şöyle söyledi" diyerek Mûsâ Aleyhisselâmın söylediklerini nakletti.
Hâmân:
"Onu, reddetmedin mi " dedi.
Firavun:
"Hele Hâmân gelsin de, ona, bir danışayım bakayım! dedim." dediği zaman, Hâmân, Firavun´a:
"Sanırım ki: sonradan, tapan bir kul olmandan, kendisine tapılan bir Rab olman, senin hakkında daha hayırlı idi! [205]
Ben, sana, gençliğini, geri çevireyim!" dedi.
Veşm (iğne) getirtip Firavunun yüzünü, onunla döğdürerek kan çıkan yerine çivid sürdürdü. Yeşile çalar siyah bir ten meydana geldi.
Bu işi, ilk yapan, o, oldu.
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun yanına girip onda bu hali görünce, şaşırdı.
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Gördüğün şey, seni, şaşırtmasın!
O, çok sürmez, ilk haline döner!" diye Vahy etti. [206]
Firavun, ne iman etti, ne de, İsrail oğullarının, Mûsâ Aleyhisselâm ile birlikte Mısırdan çıkıp gitmesine izin verdi. [207]
Tufan Belâsı:
Bundan sonra ve Mûsâ Aleyhisselâmın Sihirbazlarla karşılaşmasından önce, Yüce Allah, Mısırın Kıbtî halkına Tufan (Sağnak halinde sürekli yağmurlar) gönderdi. [208]
Onlara âid her şeyi, sular bastı. [209] Tufan, yedi gün sürdü.
Kıbtî evlerine, o kadar sel suları doldu ki, evler, oturulamaz, oturanı da, boğar hâle geldi.
Arazilerini, seller bastı. Hiç bir şey ekemez, yapamaz oldular.´[210]
"Ey Mûsâ! Bizim için, Rabb´ine dua et: şu felâketi, üzerimizden kaldırsın.
Biz, sana, iman edeceğiz. İsrail oğullarını da, seninle birlikte göndereceğiz!" dediler. [211]
Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allâha dua etti. [212] Yüce Allah, onlardan, Tûfân´ı, kaldırdı. [213] Ekinleri, büyüdü. [214]
Yüce Allah; onlara, daha önce bitmeyen ot, ekin ve meyvalarını bitirdi. Yurdla-rını, bol sulu, yeşillikli, bol nimetli hâle getirdi. [215]
Fakat, onlar:
"Yağmursuz oluşumuz, pek hoşumuza gitmedi. [216]
Biz, böyle olmamızı, istememiştik.
O, olan yağışlar, bizim için bir nimetten başka bir şey değildi!" dediler. [217]
Onlar; ne iman ettiler, ne de, İsrail oğullarını, Mûsâ Aleyhisselâmla birlikte saldılar.
Üzerinde bulunageldikleri kötü hale döndüler.[218]
Çekirge Belâsı:
Yüce Allah; bir ay sonra[219], onlara, çekirge gönderdi.
Bu çekirgeler; onların bütün ekinliklerini[220], meyvalarını, ağaçlarının yapraklarını ve çiçeklerini[221]yiyip bitirdi. [222]
Hattâ, kapıları, elbiseleri, ev eşyalarını, evlerin tavanlarındaki ağaçları, demir çivileri yemeye kalktılar!
Tavanlar, çökmeğe başladı! [223]
Kıbtîler, İsrail oğullarının evlerinde böyle bir şeyi göremeyince, şaşırdılar. [224]
Çekirge belâsını kaldırması için Rabb´ına dua etmesini Mûsâ Aleyhisselâm-dan istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, dua edince, Yüce Allah, çekirge belâsını kaldırdı. Onların ekinlerinden, çekirgelerin yemediği bir artık kalmıştı. Onlar:
"Biz, iman etmeyeceğiz. Ekinlerimizden, çekirgelerin yemedikleri artık, bize yeter!" dediler.[225]
Kummel Belâsı:
Bunun üzerine, Yüce Allah; onlara Kummel = Küçük, kanadsız çekirgeyi, ekin bitini, karıncayı musallat etti.
Bunlar, yerdeki bütün bitki artıklarını da, yaladı, tüketti.
Küçük karıncalar da, adamların elbiseleriyle vücudları arasına girip vücudları-nı ısırırlar, yedikleri yemeklerin içine dolarlardı!
Nihayet, evlerinin üzerinde kireç harcıyla tuğladan, kaypak, üzerlerine çıkılamayacak sütunlar yapıp yemeklerini, onun üzerine koydular.
Yemeklerini yemek için, oraya çıktıkları zaman, ellerinden kurtulduklarını sandıkları hayvanları, orada da, yemeklerin içine dolmuş buldular! Kendilerine, bu belâdan daha ağır gelen bir belâ olmadı.
İşte, bu, Yüce Allah´ın, Kur´ân-ı Kerim´de Ricz diye andığı belâ idi. [226]
Mısırlılar; üzerlerinden bu belânın kaldırılması için, Rabb´ına dua etmesini, Mûsâ Aleyhisselâm´dan istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Üzerlerinden, bu belâ da, kaldırıldığı zaman, sözlerinde durmadılar, iman etmeye yanaşmadılar. [227]
Eski kötü hallerine döndüler:
"Biz, ne diye ona, iman edeceğiz İsrail oğullarını, kendisiyle birlikte salacağız
O, bütün ekinlerimizi, yok etti. Mallarımızı, giderdi.
Bize, bu yaptıklarından daha çok, daha ağır ne yapacak
Firavunun izzetine and olsun ki: biz, hiç bir zaman, ne onu, tasdik ederiz, ne de, kendisine tabi´ oluruz!" dediler.[228]
Kurbağa Belâsı:
Bir müddet sonra, Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, Nîl´in dar yeri üzerinde durup Asasının ucunu, Nîl´in içine batırmasını, Nîl´in yakınına, uzağına, aşağısına, yukarısına, onunla işaret etmesini Vahy ve emretti.
Mûsâ Aleyhisselâm, böyle yapınca, her taraftan bütün kurbağalar, birbirlerine bildirdiler.
Yakında olan, uzakta bulunana, seslendi.
Vakvaklayarak gecenin karanlığında sudan çıkıp acele şehrin kapısına doğru gittiler.
Kıbtîlerin evlerine girdiler. Çuvallarının, kapkacaklarının, binalarının içine doldular.
Kıbtîlerin, elbisesini veya kabını veya yiyeceğini veya içeceğini açıp ta, içinde kurbağalar bulmayan bir kimse yoktu!
Onların yemek tencerelerini, kurbağalar dolduruyor, yaktıkları, ocaklarını, kurbağalar, söndürüyor, yemeklerini, bozuyor, yenilmez hale getiriyordu!
Sokaklar, kurbağa ölüleriyle doldu! Kokudan, geçilmez oldu! Kıbtîler, tekrar Mûsâ Aleyhisselâma gidip ağlayarak derd yandılar,
"Dua edip bu belâyı, üzerimizden kaldır. Bu defa, tevbe edeceğiz ve tevbe-mizden dönmeyeceğiz!" dediler.
Kurbağa belâsı kalkınca da, yine, sözlerinde durmadılar, eski hallerine döndüler. [229]
Kan Belâsı:
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, dua etti. Yüce Allâh´da, onlara kan belasını gönderdi.
Aynı sudan; İsrail oğulları ve Kıbtîler gelip su alır, İsrail oğullarının aldığı, su; Kıbtîlerin aldığı ise, kan olurdu!
Bu hal .Kıbtîlere çok ağır geldiği için, Mûsâ Aleyhisselâmdan, bu belânın kaldırılması için, dua etmesini istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Belâ kaldırıldığı halde, onlar, yine de, iman etmeğe yanaşmadılar. [230]
Küfür Ve Azgınlığın Şahlanışı:
Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, bunca, mucizelerle gönderildikleri halde, Firavun ve ileri gelenleri, iman etmeyi bir türlü kibirlerine yediremediler de:
"Kavimleri, bize kulluk, kölelik edip dururlarken, biz, bizim gibi iki beşere iman mı edecekmişiz !" dediler. [231]
Firavun da, kavminin içinde bağırdı:
"Ey kavmim! Mısır Padişahlığı ve altımdan (Saraylarımın altından) akan şu ırmaklar, benim değil mi
Hâlâ, gözünüzü açmayacak mısınız
Yoksa, ben, ondan (Musa´dan) hayırlı değil miyim
O ki, hakirdir (meramını) bile hemen hemen açıklayamıyor. Öyle ya onun üzerine (gökten) altun bilezikler atılmalı yahud beraberinde birbiri ardınca (kendisini tasdik edici) melekler gelmeli değilmiydi. [232]
"O, ya bir Sihirbazdır, yâhud bir delidir" dedi. [233]
Mal Ve Servetin Yok Olma Belâsı:
Mûsâ Aleyhisselâm; Firavunla kavminin imana gelmelerinden, ümidini kesince[234], mal ve servetlerinin yok olması için, dua etti.
Hârûn Aleyhisselâm da, Âmîn! dedi. [235]
Mûsâ Aleyhisselâm, duasında:
"Ey Rabbimiz! Hakîkaten, Sen, Firavun´a ve ileri gelenlerine, dünya hayatında zînet (ve haşmet) ve nice mallar verdin, Senin yolundan saptırsınlar diye mi ey Rabb´imiz!
Sen, onların mallarını yok et Rabb´imiz!
Onların kalblerini şiddetle sık ki, artık, onlar, o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir!" dedi.
(Allah):
"İkinizin de, duası, kabul olunmuştur.
O halde, yine, istikamette (doğru hareketinizde) devam ediniz!
Sakın, bilmezlerin yoluna uymayınız!" buyurdu. [236]
Yüce Allah; onların mallarını, Dirhem ve Dinarlarını, taşa çevirdi! [237]
Abdulaziz b. Mervan´ın, Mısırda ele geçirdiği, Firavun Hanedanına âid mal kalıntılarından bir çanta içinde bulunan: soyulmuş iki yarım yumurta ve soyulmuş bir ceviz çeni ile nohud ve mercimeğin taş kesildikleri görülmüştür! [238]
Mısırlıların imansızlıkları, kötü tutum ve davranışları yüzünden uğradıkları azab-lar, Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
"And olsun ki: biz, Firavun Hanedanını, düşünüp ibret alsınlar diye, yıllarca, kuraklıkla, mahsullerin kıtlığı ile tutup sıktık.
Fakat, onlara, iyilik gelince: Bu, bizim hakkımızdır! dediler.
Kendilerine, bir fenalık da, gelirse, Mûsâ ile onun beraberindekilere, uğursuzluk yüklerlerdi.
Gözünüzü açınız, iyi biliniz ki: onların uğursuzluğu, ancak, Allah tarafındandır.
Fakat, çokları, bilmezler.
Onları;
"Bizi, büyülemek için, her ne mucize getirsen, biz, sana iman ediciler değiliz!" dediler.
Bunun üzerine, biz de, ayrı ayrı Mucizeler olmak üzere, başlarına Tufan, Çekirge, Haşerat, Kurbağalar ve Kan gönderdik.
(Böyle iken) yine (iman etmeyi) kibirlerine yediremediler. Onlar, öyle günahkârlar güruhu idiler. Üzerlerine o azab çökünce:
"Ey Mûsâ! Bizim için, Rabb´ine -Sana olan Va´d´i hürmetine- dua et!
Eğer, bu azabı, bizden ayırıp sıyırırsan, and olsun ki: sana, kesin olarak iman edeceğiz,
Ve and olsun ki: İsrail oğullarını da, seninle birlikte mutlaka göndereceğiz!" dediler.
Vaktâ ki, biz, kendilerinin erişecekleri bir müddete kadar, onlardan azabı, giderdik. Bir de, ne bakarsın, yeminlerini bozuyorlar bile! [239]
Mûsâ Ve Hârûn Aleyhisselâmların Firavunla Tekrar Karşılaşmaları:
Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, tekrar Firavun´un yanına vardılar. Ona:
"...Biz, senin Rabb´inin, iki Elçisiyiz.
Artık, israil oğullarını, bizimle gönder.
Onlara, işkence yapma!
Biz, sana, Rabb´ından hakîkî bir âyet (Mucize) getirmişizdir.
Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi olanlaradır.
Bize, şu hakikat Vahy olundu ki: hiç şüphesiz, azab, (Peygamberleri), yalanlayanların, (hakdan) yüz çevirenlerin tepesindedir!" dediler.
Firavun:
"O halde, Mûsâ! Sizin Rabbiniz, kimdir " dedi.
O da:
"Bizim Rabb´imiz, her şeye hilkatini veren, sonra da, yolunu, gösterendir." dedi.
(Firavun):
"Öyle ise, evvelki (geçmiş) asırlar (halkının) hali nedir " dedi.
(Mûsâ):
"Onların ilmi, Rabb´imin nezdindeki bir Kitabdadır.
Benim Rabb´im, hatâ da, etmez, unutmaz da!" dedi. [240]
(Firavun):
"Ey Mûsâ! Sen, Sihr´inle, bizi, yerimizden çıkarman için mi geldin bize ´[241] "...Mûsâ! Ben, seni, her halde, sihirlenmiş (büyülenmiş) sanıyorum!" dedi. Mûsâ da:
And olsun ki: bunları (her biri basiretle görülecek) birer ibret olmak üzre, göklerin ve yer´in Rabb´inden başkasının indirmediğini bilmişsindir.
Ben de, seni, ey Firavun! Her halde, helak edilmiş sanıyorum!" dedi. [242] "Firavun´un kavminden ileri gelenler:
"Bu, sizi, yurdunuzdan çıkarmak isteyen bilgiç bir sihirbazdır muhakkak!" dediler. [243]
Firavun:
"Bırakınız beni, Musa´yı, öldüreyim!
(Varsın) o Rabb´ine yalvarsın!
Çünkü, ben, onun, dininizi değiştireceğinden, yâhud yer(yüzün)de fesad çıkaracağından korkuyorum!" dedi.
Mûsâ da:
"Ben, hesap gününe inanmayan her kibirli (insan)dan, benim de, Rabb´im, sizin de, Rabb´iniz (olan Allah´a) sığınırım!" dedi.
Firavun Ailesinden olup imanını gizlemekte bulunan bir Mü´min[244]: "Siz, bir Adamı, Rabb´im, Allâh´dır demesiyle öldürür müsünüz ! Halbuki, o, size, Rabb´inizden, apaçık mucizeler de, getirmiştir. Bununla beraber; eğer, o, bir yalancı ise, yalanı, kendisinedir.
Eğer, doğrucu ise, sizi tehdid edegeldiği (azab)ın bir kısmı olsun (gelir) sizi, çarpar!
Şüphesiz ki, Allah, haddi aşan (iddiasında) çok yalancı olan kimseyi muvaffak kılmaz.
Ey kavmim! Bu gün, bu yerde, siz galip (kimse)ler olmak üzere, mülk, sizindir.
Fakat, Allah´ın hışmı gelip çatarsa, kim bize yardım eder " dedi.
Firavun:
"Ben, size hangi reyde bulunuyorsam, ondan başkasını, işaret etmiyorum.
Size, doğru yolun hilafını da, göstermiyorum!" dedi.
Mü´min olan (o Zat, sözlerine devamla):
"Ey kavmim! Hakikat, ben, o sürü sürü fırkaların gününe misal (vermeniz)den, Nûh kavminin, Âd´ın, Semud´un ve daha sonrakilerin hali gibi (bir maceraya sapıp felâkete uğramanızdan) korkuyorum!
(Yoksa) Allah, kullarına, bir zulüm dileyecek değildir.
Ey kavmim! Hakikat, ben, size karşı, o bağırışıp çağırışma gününden endişe etmekteyim.
(O gün, Hesap yerini) arkanızda bırakarak (Cehennem´e) döneceğiniz, gündür!
(O gün) sizi, Allâh(ın azâbın)dan, hiç bir kurtarıcı yoktur.
Allah, kimi şaşırtırsa, onun yolunu, doğrultucu da, yoktur.
And olsun ki: (bundan) önce, Yûsuf de, size, apaçık burhanlar getirmişti.
O vakit te, onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz.
Hattâ, o, vefat edince de:
"Bundan sonra, Allah, asla peygamber göndermez!" demiştiniz.
İşte, Allah, o haddi aşan şüpheci kimseleri, böyle şaşırtırdır." dedi. [245]
Firavunun Allah´ı Okla Vurmağa Kalkışı:
Firavun:
"Ey ileri gelenler! Ben, sizin, benden başka İlâhınız olduğunu, bilmiyorum!. [246]
"Ey Hâmân[247] Haydi, benim için, çamurun üzerinde ateş yak ta[248] bana, yüksek bir kule yap!
Belki, ben[249], o yollara, göklerin yollarına ulaşır[250], Musa´nın İlâhına yükselip çıkarım.
Bununla beraber, ben, onu, mutlaka[251], yalancılardan[252], bir yalanc[253] sanıyorum!" dedi. [254]
İsrail oğulları, en ağır şartlar altında çalıştırılarak yedi yılda bir kule yapılıp bitirildi. [255]
Firavun, yapılan yüksek kulenin üzerine çıktı.
Kendisine, bir yay getirilmesini, emretti.
Semaya doğru nişan alıp ok attı.
Ok, kana bulaşmış olarak ona, geri çevirildi.
Bunun üzerine, Firavun:
"Ben, Musa´nın İlâhını, öldürdüm!" dedi. [256]
Sihrin Mucize İle Karşılaşması Ve Ağır Bir Yenilgiye Uğraması:
Firavun; çevresindeki ileri gelenlere:
"Hiç şüphesiz, bu, mutlaka çok bilgili bir sihirbazdır ki, sizi, sihri ile yerinizden
(yurdunuzdan sürüp) çıkarmak istiyordur. Şimdi (buna) ne buyurursunuz " dedi. [257] (İleri gelenler): "Onunla kardeşini, alıkoy!
Şehirlere, toplayıcılar sal da, ne kadar bilgili sihirbaz varsa, hepsini sana, getirsinler" dediler. [258]
(Musa´ya da):
"Sen, Atalarımızı, üzerinde bulduğumuz (yoldan) bizi döndüresin de, bu yerde devlet, ikinizin (elinde) olsun diye mi bize geldiniz
Biz, ikinize de, inanıcılar değiliz!" dediler.
Firavun:
"Usta ne kadar Sihirbaz varsa, hepsini, bana getiriniz!" dedi. [259]
Sihirbazlar, Firavuna geldiler ve:
"Galebeyi, kazananlar, biz olursak, elbet bize bir mükâfat var değil mi " dediler.
Firavun:
"Var ya! Hem siz, muhakkak (benim) en yakınlar(ım)dan da, olacaksınız!" dedi. [260]
(Sihirbazlar) aralarında işlerini, çekişe çekişe konuştular. (Sonra) gizlice müşavere ettiler:
"Bunlar, (başka değil), her halde, iki sihirbazdır ki, sizi, sihirleri ile yerinizden çıkarmak, en şerefli ve üstün olan dininizi gidermek istiyor/ardır.
Onun için, bütün tuzaklarınızı bir araya toplayınız. Sonra, saf halinde birden geliniz (hücum ediniz)
Bu gün, galip olan, muhakkak, umduğuna ermiştir!" dediler. [261]
(Firavun):
"Ey Mûsâ! Sen, sihrinle, bizi, yerimizden çıkarman için mi geldin bize
Şimdi, biz de, sana, onun gibi bir sihir yapacağız!
Şimdi, sen, kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve vakti tâyin et ki, ne senin, ne bizim caymayacağımız düz (geniş) bir yer olsun!" dedi.
O (Mûsâ) da:
"Sizinle karşılaşma zamanımız, zînet günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir!" dedi.
"Bunun üzerine, Firavun,arkasını dönüp gitti.
Bütün hilesini toplayıp geldi. "[262]
İnsanlara da:
"Siz de, toplamalar mısınız " denildi.
(Onlar):
"Umarız ki: (bizimkiler) galip olurlarsa, biz de, (kendi) Sihirbazlarımıza uyarız! (dediler)" [263]
Toplanan sihirbazların sayısı:
70´şi, İsrail oğullarından, 2 si de, Kıbtî Başkanlarından (İbn.Habîbe göre: Fars-hlardan) olmak üzre, 72 idi. [264]
veya 12.000 idi. [265] veya 15.000 idi. [266] veya 19.000 idi. [267]
Toplanan sihirbazların sayılarının daha çok olduğu da rivayet edilir. [268]
Sihirbazdan, ancak, 7000´i Usta Sihirbaz ve bunların içinde de, ancak 700´ü seçkindi. [269]
Bunların arasında da:
Sâbur,
Âdur,
Hatvat,
Musfâ adlarında dört başkan bulunuyordu. [270]
Toplanan sihirbazlardan 15.000 sihirbaz, toplantı yerinde saf oldular.
Her biri, iplerini ve asalarını getirmişlerdi, [271]
Sihirbazların asaları ve ipleri, 60 deve ile taşınmıştı. [272]
Firavun, toplantı yerinde kendisine ayrılan yere, Mısırın Eşrafı ile birlikte kuruldu.
Halk ta, onun karşısında halkalandılar.
Mûsâ Aleyhisselâm, yanında kardeşi Hârûn Aleyhisselâm olduğu[273] ve üzerlerinde yünden iki gömlek bulunduğu halde halkın alay etmelerine aldırış etmeden[274] Asasına dayanarak oraya geldi. [275]
Sihir ve sihirbazlık, ötedenberi, birçok milletlerde: Araplarda, Rumlarda, Hind-lilerde, Acemlerde[276] , Mısırlılarda görülegelen tarihî bir vâkıadır. [277]
Dahhâk b. Ulvan, b.lmlîk, b.Âd, Babil taraflarına varıp Babil´i kurmuş, çevrede ne kadar sihirbaz varsa, hepsini Babil´e toplamış, onlardan, sihri öğrenmiş ve hattâ sihirbazların başı olmuştu. [278]
Firavun Musa Aleyhisselamın karşısına çıkardığı sihirbazlara: "Bu gün, karşısındakine üstün gelen, umduğuna, ermiştir!" dedi. [279] "Mûsâ, Onlara (Sihirbazlara): Yazıklar olsun size! Allah´a karşı, yalan düzmeyiniz! Sonra, O, azab ile kökünüzü kurutur!
Allah´a karşı yalan uyduran (herkes) muhakkak, hüsrana uğramıştır!" dedi. [280] Sihirbazlar, birbirlerine: "Bu söz, Sihirbaz sözü değildir!" dediler. [281]
Sihirbazlar:
"Ey Mûsâ! (Asa´nı) ya sen (önce) at, ya da, önce atan kişiler biz olalım! [282]
"Ey Mûsâ! Sen mi (önce) atacaksın, yoksa, (önce) atanlar, biz mi olalım " dediler. [283]
Mûsâ, onlara:
"Ne atacaksanız (önce) siz, atınız!" dedi. Onlar, iplerini ve sopalarını atıp:
"Firavunun izzeti hakkı için, galip olanlar, biziz biz!" dediler. [284] ...Vaktaki, attılar. Halkın, gözlerini sinirlediler. Onlara, korku, saldılar, büyük bir sihir (meydana) getirmiş oldular. [285]
Firavun´un zevcesi Âsiye hatun; Firavuna karşı, Mûsâ Aleyhisselâma yardım etmesi için, Yüce Allah´a yalvardı, durdu.
Firavun Hanedanından, onun, bu halini görenler, kendisinin, Firavun ve taraf-darlarına, şefkatından dolayı, Firavun lehinde dua ediyor sandılar. [286]
Sihirbazların her biri, ellerindeki asalarını ve iplerini yere bıraktıkları zaman, onlar, koşar yılanlar gibi, vadiyi dolduran ve birbiri üzerine binen dağlar gibi gösterilerek seyircilerin gözlerini kamaştırdılar. [287]
Sihirbazlardan
Kimisi: Renk, renk,
Kimisi: Simsiyah yüzlü,
Kimisi: Upuzun boylu,
Kimisi: Kısa ve enli,
Kimisi: Boynuzlu,
Kimisi: Kalkan kadar kulaklı,
Kimisi: Maymun yüzlü,
Kimisinin alnı, aşağıda, sakalı, yukarıda idi!
Havada uçan,
Ağızlarını açan,
Ağızlarından ateşler saçan...
İri ve kanadlı yılanlar... meydanı doldurmuştu. [288]
"Mûsâ, onlara (Sihirbazlara):
Bu, sizin (meydana) getirdiğiniz (yaptığınız) şey sihirdir.
Allah, hiç şüphesiz, onun boşluğunu, asılsızlığını meydana çıkaracaktır.
Allah, elbette, fesadcıların işini düzenlemez.
Allah; günahkârların hoşuna gitmese de, hakkın, hak olduğunu Kelimeleriyle isbatlardır." dedi. [289]
Biz, (Musa´ya):
Korkma! dedik, çünkü, üstün (gelecek) muhakkak, sensin sen!
Elindekini (yere) bırakıver!
Bu, onların yaptıklarını, yutar!
Çünkü, onların sanat diye ortaya attıkları, ancak, bir sihirbaz tuzağıdır.
Sihirbaz ise, nerede olsa, umduğuna, ermez. [290]
"Bunun üzerine, Mûsâ, (elindeki) Asasını (yere) bırakıverdi.[291]
...Bir de, ne görsünler! Bu, onların uydurup düzdüklerini hep yakalayıp yu-
tuyor! [292]
Evet! Mûsâ Aleyhisselâmın, yere bıraktığı Ejderhâ kesilen Asası, Firavunun ve halkın gözlerine, koşar yılanlar gibi görünen ipleri ve asaları birer birer toplayıp yutmağa başlamıştı.
O derecede ki, vadide, Sihirbazların yere bıraktıkları asa ve iplerden az veya çok, hiç bir şey görünmez oldu, yok olup gitti.
Mûsâ Aleyhisselâm, Ejderha Asasını, eline alınca, eskiden olduğu gibi, Asa haline geldi.
Sihirbazlar, bu Mucize karşısında:
"Eğer, bu, bir Sihir olsaydı, asla, bize galebe çalamaz[293], onun işi, bize gizli kalamazdı.
Eğer, bu, bir Sihir olsaydı, İplerimiz, Asalarımız, nereye gider, böyle yok olabi-lirmiydi [294]
Eğer, bu, bir sihir olsaydı, sihrimizi, böyle yutmazdı.
Bu, muhakkak, Yüce Allah tarafından olan bir işdir!" dediler. [295]
Sihirbazların Başkanlarından âmâ olana, arkadaşları:
"Musa´nın asası, iri ve korkunç, erkek bir yılan oldu. İplerimizi ve asalarımızı, yuttu!" dedikleri zaman:
"Onlardan, bir eser kalmadı mı Veya onlar, eski hallerine dönmedi mi " diye sordu.
"Hayır!" dediler.
Bunun üzerine, âmâ Başkan:
"Bu, Sihir değildir!" dedi. [296]
"Sihirbazlar, derhal secde ederek yere kapandılar:
"Âlemlerin Rabb´ine, Müsâ ile Harun´un Rabb´ine iman ettik!" dediler. [297]
Firavun:
"Ben, size izin vermeden, siz, ona, iman ettiniz hâ!
Hiç kuşkusuz, size sihri öğreten büyüğünüz imiş o! [298]
"...Hiç şüphesiz, şehirde -onun halkını, içinden çıkarmanız için, kurduğunuz bir hilekârlıktır bu... [299]
"...Ben de, elbette, sizin ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim! Sizi, muhakkak, hurma dallarına asacağım!
Siz de, hangimizin azabı daha çetin ve sürekli olduğunu, elbette öğreneceksiniz!´1 dedi. [300]
(Secdeye kapanan Sihirbazlar):
"Bunda, dediler, bize hiç bir zarar yok..." [301]
"Biz, şüphesiz ki, Rabbimize dönücüyüz." [302]
"Biz, seni, bize gelen şu apaçık Mucizelere, bizi Yaratan´a, katiyyen tercih edemeyiz!
Artık, sen, neye hâkim isen, hükmünü ver!
Sen, hükmünü, ancak, bu dünya hayatında geçirebilirsin.
Biz, günahlarımızı ve bizi zorladığın sihr´i affetmesi için, Rabb´imize gerçekten iman ettik.
Allâh(ın sevabı, seninkinden) daha hayırlı (azabı da, seninkinden) daha süreklidir. [303]
"Her halde, biz, iman edenlerin ilki olduğumuz için, Rabbımızın, bizim günahlarımızı yarlıgayacağını da, umarız!" dediler. [304]
"Sen, bizden -başka bir sebeple değil- ancak, Rabbimizin âyetlerinde -onlar, bize geldiği zaman- iman ettik diye intikam alacaksın.
Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır!
Bizi, Müslümanlıkta sabit kimseler olarak öldür!" [305]
Firavun, dediğini, yaptı. Onların ellerini, ayaklarını kestirdi ve kendilerini, hurma dallarına astırdı.
Onlar, öldürülürlerken:
"Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır!
Bizi, müslümanlıkta sabit kimseler olarak öldür!" demekte idiler.
Günün başında kâfir olan bu sihirbazlar, günün sonunda şehidler kafilesine dahil oldular. [306]
Firavunun kavmi, yenilgi ve korku içinde, toplantı yerinden, birbirlerini çiğneyerek döndüler.
Allah düşmanı Firavun da, yenilgiye ve lanete uğramış olarak oradan sarayına dönüp küfründe ısrar, kötülük işlemekte devam etti. [307]
Firavunun kavminden ileri gelenler:
"Musa´yı ve kavmini fesadcılık etmeleri, Seni de, Tanrılarını da, terk etmesi için mi bu toprakta tutacaksın !" dediler.
Oda:
(Eskiden olduğu gibi, yine) oğullarını öldürürüz, yalnız kadınlarını sağ bırakırız!
Şüphesiz ki, biz, onların tepesinde kahredicileriz!" dedi. [308]
Firavunun Sarayındaki Müminler Ve Başlarına Gelenler:
Firavun Hanedanından Hızkıl; imanını gizleyen Mü´minlerden olup Mûsâ Aley-hisselâmın, Sihirbazları yenmesi üzerine[309] veya daha önce, imanını açıklamış ve Sihirbazlarla birlikte, o da, idam edilmişti. [310]
Hızkıl´ın zevcesi de, Firavunun kızlarının baş tarakçısı idi ve Yüce Allah´ın, iyi halli kıldığı Mü´min kadınlardandı.
Kendisi, bir gün, Firavunun kızının başını tararken, tarak, elinden düşünce, (Bismillah = Allah´ın ismiyle) demişti.
Firavunun kızı:
"Babamın ismiyle mi demek istiyorsun " diye sordu. O:
"Hayır! Belki, benim Rabb´im ve Babanın Rabbi olan Allah´ın ismiyle demek istiyorum!" dedi.
Firavunun kızı:
"Ben, bunu, babama haber vereceğim!" dedi ve haber verdi.
Firavun, onu, ve onun oğlunu yanına getirtti. Mü´mine kadına:
"Senin Rabb´in kim " diye sordu.
Oda:
"Benim de, Rabb´im, senin de, Rabbin Allâh´dır!" dedi.
Firavun; bakırdan tandır yapılıp kızdırılmasını ve onun ve çocuklarının, o tandırın içine atılmasını emretti.
Mü´min kadın, Firavun´a:
"Benim, senden bir dileğim vardır." dedi.
Firavun;
"Nedir o " diye sordu.
Mü´min kadın:
"Benim kemiklerimi ve çocuklarımın kemiklerini birleştirip gömmendir." dedi.
Firavun:
"Senin bu dileğini yerine getirmek, bize düşen bir hak ve vazifedir." dedi. Sonra da, oğullarını, birer birer tandıra attırdı!
Hattâ, son oğlan çocuğu, daha süt emer bir sabi idi. Annesine:
"Anneciğim! Sabret! Çünkü, sen, hakk üzerindesin!" demişti.
Anneleri de, çocukları ile birlikte tandıra atıldı! [311]
Firavunun zevcesi Âsiye hatun, hâlis Mü´min kadınlarındandı. [312]
Allah´a, gizlice ibadet ederdi.
Firavunun korkusundan, namazını, gizli yerde kılardı.
Âsiye hatun; Firavunun kızlarının baş tarayıcısı kadını, nasıl işkencelerle öldürdüğünü, köşkün penceresinden görmüş ve öldüğü zaman da, Allah´ın, onu, şereflendirmeyi ve hayra erdirmeyi irade buyurup Meleklerin, onun ruhunu, göklere yükselttiği, kendisine açıkça görünmüş olduğundan, Allah´a yakîni ve tasdîki artmıştı.
O sırada, Firavun, Âsiye hatunun yanına girdi ve Hızkıl´in zevcesi, baş tarayıcısı kadına yaptığını haber verdi.
Bunun üzerine, Âsiye hatun:
"Yazıklar olsun sana ey Firavun!
Sen, yüce Allah´a karşı, buna, nasıl cür´et ve cesaret edebildin !" dedi.
Firavun:
"Her halde, Sahiben olan baş tarayıcısını tutan delilik, seni de, tutmuş!" dedi.
Âsiye hatun:
"Beni, delilik tutmuş değildir.
Fakat, ben, benim Rabb´im, senin Rabb´in ve Âlemlerin Rabb´i olan Allah´a iman etmişimdir!" dedi.
Firavun, Âsiye hatunun annesini çağırttı ve ona:
"Baş tarayıcısı kadını tutmuş olan delilik, senin kızını da, tutmuş!" dedikten sonra:
"Yemin ederim ki: o, ya Musa´nın İlâhını, inkâr edecek, ya da, muhakkak ölümü tadacaktır!" dedi.
Âsiye hatun, annesiyle başbaşa kalıp annesi, Firavunun isteğine muvafakat etmesini dilediği zaman, ona:
"Allah´ı, inkâr etmemi istiyorsun hâ !
Hayır! Vallahi, ben, bunu, hiç bir zaman yapmam!" dedi.
Bunun üzerine, Firavun, Âsiye hatun için, yere dört kazık çaktırdı, ve onların arasında can verinceye kadar ona, işkence yaptırdı. [313]
Can verirken, gözüne Melekler ve kendisi için hazırlanan nimetler görünüp gülmeğe başlayınca, Firavun: "Şunu tutan deliliğe bakınız ki: işkenceler içinde qü-lüyor! " dedi. [314]
"Allah, iman edenlere de, Firavunun zevcesini bir misal olarak irâd etti.
O vakit o:
Ey Rabb´im! Bana, katında, Cennetin içinde bir ev yap!
Beni, Firavundan ve onun (kötü) amel (ve hareketinden kurtar!
Beni, o zâlimler güruhundan selâmete çıkar!" demişti." [315]
Mûsâ Aleyhisselâmın İsrail Oğullarıyla Birlikte Mısırdan Gizlice Ayrılışı:
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma: "Kullarımı, gece yola çıkar.
Çünkü, tâkıb edileceksiniz!" [316]
...Kullarımla, geceleyin yola çık da, (düşmanların) yetişme(sin)den korkmayarak (boğulmanızdan da) endişelenmeyerek onlara, denizde kuru bir yol aç!" diye Vahy etti. [317]
Firavun da, şehirlere asker toplayıcılar saldı. [318]
Mûsâ Aleyhisselâm, telakki eylediği Vahy üzerine[319], İsrail oğullarının, her dört ev halkının, bir evde toplanmasını[320], Mısırdan ayrılmalarını,
Kıbtîlerden, süs eşyalarını, emânet olarak almalarını,
Hiç bir kimsenin, arkadaşına, yüksek sesle seslenmemesini,
Kandillerin, sabaha kadar yanık bırakılmasını,
Yola çıkanlardan, kim oldukları sorulunca, Parola olarak "Amr" diye cevap verilmesini,
Evinden ayrılan kimsenin, yola çıktığı bilinmek üzere, kapısına kan sür-mesini[321],
Mayalanmalarını beklemeden, ekmeklerini pişirmelerini[322] emretti.
Bundan sonra, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, İsrail oğullarıyla birlikte Kıbtî-lerin haberi olmadan, Mısırdan yola çıktılar.
Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarının başında ardcı kumandanı, Harun Aleyhisselâm da öncü Kumandanı olarak bulunuyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğulları cemaatinin başında yola çıktı. [323]
Yirmi yaşına basan, küçüklüğünden, altmış yaşına basan da, büyüklüğünden dolayı, sayım dışında bırakıldı.[324]
Mısırdan Ne Zaman Çıkıldığı Hangi Yolla Ve Ne Tarafa Doğru Gidildiği:
Mûsâ Aleyhisselâmın; İsrail oğulları ile birlikte Mısırdan çıkışı, Bahar Mevsiminin başında ve ilk ayında[325], ve nisanın onbirinci günü idi.[326]
Mûsâ Aleyhisselâm; gecenin evvelinde[327], soldaki, Şam´a doğru giden yolu
bırakıp[328], İsrail oğullarını, denize doğru götürdü. [329] İsrail oğulları arasında bulunan bir adam, Mûsâ Aleyhisselâm için: "Yolu, bıraktı! " dedi. Mûsâ Aleyhisselâm: "Ben, böyle emrolundum!" dedi. [330]
Firavun; Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarının Mısırdan çıkıp gittiklerini, ancak, gecenin sonuna doğru öğrenebildi. [331]
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbut´unun Bulunup Götürülüşü:
İsrail oğulları, Mısırdan çıktıkları zaman, yolu, şaşırdılar.
Üzerlerine, gecenin karanlığı da, çöktü.
Birbirlerine:
"Nedir bu hal " diye sormağa başladılar.
Yaşlı Bilginleri:
"Yûsuf Aleyhisselâm, vefat edeceği sırada, kendisinin kemiklerini, yanımızda taşımadıkça, Mısırdan çıkmayacağız diye Allah adına, İsrail oğullarından Ahd´ü Mîsak almıştı!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Onun kabrinin yerini, kim biliyor " diye sordu.
"İsrail oğullarının Koca karısı biliyor!" dediler. [332]
İsrail oğullarının Koca Karısı, hem kötürüm, hem âmâ idi. [333]
Mûsâ Aleyhisselâm, haber salıp onu, getirtti:
"Bana, Yûsuf (Aleyhisselâm)ün kabrini göster!" dedi.
Koca karı:
"Sen, bana hükmümü[334], dört şeyi[335] vermedikçe[336], sana, onu, haber vermem!" dedi. [337]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Hükmün, nedir " diye sordu. [338]
Koca Karı:
1) Ayaklarımı çözüp yürür hale getirmendir.
2) Gözümü, bana geri çevirmendir.
3) Gençliğimi, bana geri çevirmendir. [339]
4) Cennet köşküne seninle birlikte girmem[340] ve senin yanında bulunmam-dır!" dedi. [341]
Koca karının bu istekleri, Mûsâ Aleyhisselâmın ağırına gitti[342]. İsteklerini, kabul etmek istemedi.
Yüce AUâh, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ona, hükmünü ver! [343]
Şüphesiz ki, senin taahhüdünü, yerine getirmek, bana düşer!" diye Vahyetti.
Mûsâ Aleyhisselâm, Koca Karının dileğini kabul etti. [344]
"Olur!" dedi. [345]
Koca Karı:
"Ben, çok yaşlıyım. Yürümekten de, âcizim. Beni, taşıyınız!" dedi.
Taşıdılar.
Nîl´in yanına varınca:
"İşte, o, şu suyun içindedir!" dedi. [346]
Onları, suyun toplandığı bir yere götürdü. [347]
"Şu suyu, çekiniz!" dedi.
Çektiler.
"Kazınız yeri!" dedi.
Kazdılar. [348]
Nîl´in kenarında, Mermer bir sandık içinde olduğu halde, onu, çıkardılar. [349]
Sandık, yere çıkarılınca, yol, gündüzün ziyası gibi oldu. [350]
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbutu taşınırken, ay da, doğmuş, yolu, gündüz gibi aydınlatmış, doğru yolu, onun sayesinde bulmuşlardır.
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbutu, Kenan ilinde kale dışındaki hâlen bulunduğu yere gömülmüştür. [351]
Firavun Ordularının İsrail Oğullarını Tâkib Edişi:
Mısırın yerlisi Kıbtîler; kütle halinde ölen gençlerinin defin işleriyle uğraştıkları için, Mûsâ Aleyhisselâm ile kavminin ardlarına[352], ancak, güneş doğarken, düşebildiler. [353]
Milyonluk Firavun ordularının öncü komutanı, Firavunun Vezîri Hâmân idi. [354]
Bu orduların Yedi yüz bini, erkek atlı süvari olup[355] süvari atlarının içinde bir tane bile kısrak yoktu. [356]
Her süvarinin başında miğfer ve elinde de, harbe (kargı) vardı. [357] Her bin kişinin başında ise bir Kral bulunuyordu. [358]
Kralların oğullarından veya onların tebaasından hiç kimse geride bırakılmamıştı. [359]
Firavun da; kır atlılar dışında yetmiş bin kara atlı ordusunun başında, Mûsâ Aleyhisselâmı talep ve tâkıb ediyordu. [360]
İsrail Oğullarında Telaş, Heyecan Ve Korku:
Firavun; böylece, orduları ile birlikte Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarının ard-larına düşmüş, deniz de, onları, nasıl kapladıysa, öylece, kaplayıvermişti. [361]
Musa´nın Eshâbı:
"Muhakkak, erişilip yakalandık!" dediler.
(Mûsâ):
"Hayır! Hiç kuşkusuz, Rabb´im, benimle beraberdir.
O, beni, (selâmet) yol(un)a iletecektir! "[362]
Umulur ki, Rabb´iniz, düşmanınızı, helak edecek, sizi, bu yerde hükümdar yapacak ta, sizin nasıl hareket edeceğinize bakacaktır." dedi. [363]
İsrail oğullarından bazıları da:
"Ey Mûsâ! Bize va´d ettiğin yardım ve zafer, nerede kaldı ! [364]
(Ey Mûsâ!) Sen, bize (Peygamber olarak) gelmezden önce de, bize geldiğinden sonra da, biz, işkenceye uğratıldık...´[365]
Onlar, oğullarımızı, boğazlıyorlar, kızlarımızı sağ bırakıyorlardı,
Bugün ise, Firavun, bizi yakalayacak, yakalandığımızda da, bizi, öldürecektir!
Önümüzde deniz, arkamızda da, Firavun var! [366]
Denize girersek, boğuluruz!" dediler. [367]
Denizin suyu, son derece çoğalmış, rüzgâr, denizin dalgalarını, dağlar gibi kaldırıp kaldırıp geri bırakıyordu! [368]
Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarının arkasından, önüne geçti.
Kendisinin yanında kardeşi Hârûn ve Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmlar olduğu halde, dalgaları, birbirine çarpıp köpüren denize bakıyordu. [369]
İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Bize va´d ettiğin şey nerede !
Şu deniz, önümüzü, kesti! Firavun ve orduları da, arkamızı kıstı!" dediler. [370]
Ne firara imkân var, ne karara derman var! " dediler.[371]
Firavun ve orduları; İsrail oğullarına, olanca kinleri ve kızgınlıklarile gelip kavuşmuş bulunuyorlardı.
İş, büyümüş, çetinleşmiş, gözler, yerinden kaymış, yürekler, boğazlara gelmişti. [372]
Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâm:
"Ey Kelîmullâh! [373] arkamızdan, Firavunla, önümüzden de, denizle kaplandık!" dedi. [374]
Firavun Hanedanından bir Mü´min de; Mûsâ Aleyhisselâma: "Önünü, şu daniz, Firavun Hanedanı da, arkanı, bürüdü. Nereden geçmekle emrolundun " diye sordu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Denizden geçmekle emrolundum!"[375] deyince, bu ve başkaları, denizden geçmek üzere, hayvanlarını, denize dalmağa zorladılarsa da, hayvanların ön ayakları, suya, batmağa başlayınca, gerilediler.
Hiç biri, denize girmeğe güç yetiremedi. [376]
Hârûn Aleyhisselâm, ilerleyip denize, Asası ile vurdu.
Deniz, vurulmak istemedi ve:
"Kimdir bu, bana vuran Cebbar !" diyerek homurdandı. [377]
Yüce Allah, denize Vahy edip:
"Sana, kulum Mûsâ, Asası ile vurduğu zaman; Mûsâ ve yanındakiler, geçecek şekilde oh iki bölüme ayrıl!
Ondan sonra, Firavun ve tarafdarlarının üzerine kapan, birleş!" buyurdu. [378]
Mûsâ Aleyhisselâma da:
"Asanı, denize vur!" diye Vahy etti. [379]
İsrail Oğullarının Denizde Açılan Yollardan Geçip Kurtuluşu Ve Firavunla Ordularının Denizde Boğuluşu: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm, denize:
"Ey Ebâ Hâlid! [380] Allah´ın izniyle yarıl!" diyerek[381] Asasını, vurunca, deniz, derhal yarıldı.
Denizin her parçası, kocaman dağ gibi oldu. [382]
Denizde, İsrail oğullarının on iki kabilesi için, on iki yol açılmıştı. [383]
Yüce Allah, bir de, rüzgâr gönderip yaş yolu, kuruttu. (Yürümeye elverişli hale getirdi) [384]
Her kabile, bir yola girip ilerlemeğe başladı.
Yollar, birbirinden duvarlarla ayrılmış gibi olduğu ve bu yollarda gidenler, birbirlerini göremedikleri için, her kabile, yalnız kendisini kurtulmuş sanıyor, diğerleri hakkında:
"Her halde, eshabımız, öldürülmüştür!" diyorlardı. [385]
Mûsâ Aleyhisselâma:
"Eshabımız, nerededir Onları, göremiyoruz!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Siz, yürüyünüz! Onlarda, sizin yolunuzun benzeri bir yol üzerindedirler!" dedi.
İsrail oğulları:
"Onları, görmedikçe, bunu, kabul edemeyeceğiz!" dediler. [386]
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a dua etti.
Yüce Allah da, o yolları, her birileri için, ön önündekinden, en sonuncusuna kadar, hepsini, bakıp birbirlerini görebilecekleri şekilde kemerler haline getirdi. [387]
Mûsâ Aleyhisselâmla yanında bulunanlar, böylece, toptan kurtulduktan sonra, Yüce Allah; Firavunla ordularını, denize yanaştırdı. [388]
Firavun ve arkadaşları, yaklaşıp ta, denizin yarıldığını, gördükleri zaman; Firavun:
"Denizin, benden, benim heybetimden korktuğunu, düşmanlarıma yetişip onları, öldüreyim diye benim için nasıl açıldığını, görmüyormusunuz !" dedi. [389]
Firavun; Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarını yakalamak üzere, deniz yollarına girmek istediği zaman, Firavunun Vezir´i Hâman:
"Ben, bu yere defalarca uğramışımdır. Bu günüme kadar, burada, böyle bir yol görmüşlüğüm yoktur.
Ben, korkuyorum: bizim helakimiz, eshabımızın helakleri için, bu yolun şu adam tarafından kurulmuş bir tuzak olmadığından emîn değilim!" dedi ise de, Firavun, onun sözünü dinlemedi. [390]
Firavunun atı, deniz içindeki yola girmekten çekindi.
O sırada, Cebrail Aleyhisselâm, bir kısrak üzerinde gelip Firavunun atının önünde durdu.
Erkek at, onu, kokladıktan sonra, Cebrail Aleyhisselâm, kısrağını, denizdeki yola sürdü.
Firavunun atı da, hemen onun ardına düştü.
Firavunun orduları, Firavunun, denizde açılan yola girdiğini görünce, onlar da, Firavunla birlikte deniz yollarına girdiler.
Cebrail Aleyhisselâm, önde, Firavun ve orduları da, ona tâbi olarak gittiler. Mikâil Aleyhisselâm ise, arkada, at üzerinde durup gerideki kavmi!, "Sahibinize, kavuşunuz!" diyerek teşvik ediyor, gayrete getiriyordu.
Cebrail Aleyhisselâmın, denizden ayrılacağı zaman, önünde, denizden dışarıya çıkmayan ve Mikâil Aleyhisselâmın arkasında da, denizin içine girmeyen hiç kimse kalmamıştı ki, denizin kocaman dağlar gibi havaya kalkmış bulunan su yığınları, Firavunla, ordularının üzerine kapanmağa başlayınca, Firavun[391]:
"İnandım: gerçekten, İsrail oğullarının iman ettiğinden başka İlâh yok!
Ben de, Ona teslim olanlardan, Müslümanlardan´ım!"[392] demek zorunda kalmışsa da,
"Şimdi mi ! (Başın dara gelince mi, iman ediyorsun )
Halbuki, sen, bundan önce (ömür boyunca) isyan etmiş, dâima fesadcılardan olmuştun!
Biz de, bu gün, seni (cansız) bir beden olarak (karada yüksek bir yere atacağız) bırakacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın!
Bununla beraber, insanlardan birçoğu, âyetlerimizden cidden gafildirler." buy-rulmuş[393], ye´s imanına hiç itibar edilmemiştir. [394]
Çünkü, Yüce Allah´ın, kulları hakkındaki Sünneti, böyle cereyan edegelmiştir:
(Onlar) gazabımızı gördüklerinde: Allah´ın birliğine inandık, Ona, şerik koştuğumuz şeyleri inkâr ettik! dediler.
Amma, gazabımızı gördükleri vakitki imanları, kendilerine fayda verecek değildi.
Allah´ın, kulları hakkında olagelen kanunu, budur.
İşte, kâfirler, bu noktada hüsrana düştüler. [395]
Yüce Allah; Firavun´un da, hem dünyada, hem âhiretteki durumunu da. şöyle açıklamıştır:
"Kendisi de, askerleri de, o yerde (Mısırda), haksız yere büyüklük tasladılar ve hakîkatan, bize döndürülmeyecek/erini sandılar.
Bunun üzerine, biz de, hem onları (Firavun ve ileri gelenlerini), hem askerlerini yakalayıverdik te, denizin içine attık.
Bak! zalimlerin akıbeti nice oldu
Biz, onları (dünyada, insanları) ateşe davet eden rehberler yaptık.
Kıyamet gününde ise (azaplarının defi hususunda) asla yardıma kavuşturulma-yacaklardır.
Bununla beraber, bu dünyada, biz onların arkalarına lanet de, taktık.
Hele Kıyamet gününde onlar (suratları çirkin/eştirilen) çok menfur (adamlardandır. "[396]
"Hem o (Firavun), Kıyamet günü de, kavminin önüne düşer.
Artık, o, onları, ateşe götürmüştür.
Onların vardıkları o yer, ne kötü bir yerdir! [397]
Cebrail Aleyhisselâm: "Yaratıklar içinde, iki kişiden, birisi, Âdem´e secde etmekten kaçındığı zaman, Cinlerden, İblis´den;
İkincisi de: Ben, sizin, en yüksek Rabbinizim! dediği zaman, Firavundan nefret ettiğim kadar hiç bir kimseden nefret etmemişimdir!" demiştir.[398]
Sahih bir Hadîs-i şerifde de, Cebrail Aleyhisselâmın:
"Yâ Muhammed! Rahmetin, Firavun´a erişmesinden korkarak, denizin, kara balçığından alıp onun ağzını tıkarken, beni, bir göreydin!" dediği bildirilmiştir.[399]
Firavunun Cansız Cesedinin İsrail Oğullarına Gösterilişi:
Denizin; Firavun ve ordularının üzerina kapanırken, dalgaların birbirlerine çarparak çıkarıldıkları dehşetli sesi, İsrail oğulları, işittikleri zaman:
"Nedir bu çığlık " diye sordular. Mûsâ Aleyhisselâm da:
"Yüce AHâh, Firavunu ve onun bütün yanında bulunanları suda boğup helak etti!" dedi.
İsrail oğulları:
"Sen, onun, insanların muhtaç olduğu hiç bir şeye muhtaç olmadığını görmedin mi !" dediler. [400]
Onlar[401], onlardan bazıları, Firavunun, ölüp ölmediğine şüphede idiler. [402]
"Firavun, ölmemiştir!" [403]
"O, hiç bir zaman, ölmez!" [404]
"O, suda boğulmamıştır!" [405]
"O, şu anda, bizi, yakalayacak ve öldürecektir!" diyorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, dua edince[406], Yüce Allah, denize, emretti.
Deniz, onu, zırh gömleği üzerinde bulunduğu halde, [407] su üzerine kaldırdı!
İsrail oğulları, onu, üzerindeki zırh gömleğinden tanıdılar. [408]
Denizin, sahile attığı Firavunun cesedi, kızıl bir öküzü andırmakta idi.
İsrail oğulları, onu, seyrettiler. [409]
Nihayet, onun öldüğüne kanâat getirdiler, [410] ve:
"Evet! Yâ Mûsâ! Bu, Firavundur! Gerçekten, denizde boğulmuştur!" dediler.
İsrail oğullarının kalblerinden şüphe gidince, deniz, Firavunu, önceden olduğu gibi, yuttu. [411]
Mûsâ Aleyhisselâmın İsrail Oğullarını Selâmetle Geçirdiği Ve Firavunla Ordularının İçinde Boğuldukları Deniz:
Mûsâ Aleyhisselâmın, İsrail Oğullarını, selâmetle içinden geçirip karaya çıkardığı, Firavunla ordularının içinde boğuldukları deniz; Kulzum denizi olup[412] 3. iklimde, 56 derece 30 dakika boylamda; 28 derece 20 dakika enlemde bulunan ve Kızıl Deniz´in Suvays (Süveyş) Körfezi´ni oluşturan kesimi idi.
Deniz sahilindeki Kulzum şehri ile Mısır´ın arası, 3 günlüktür. [413]
Kulzum: Mısırla Mekke arasında, Tur dağına yakın, eski ve harap bir beldenin ismi olup yerine, Suvays (Süveyş) şehri kurulmuştur.
Suvays (Süveyş) denizi de, denilen Kulzum denizine de, giren ve binenlerin çoğunu yuttuğu için, Kulzum ismi verilmiştir. [414]
İngiliz Araştırma Ekiplerince Kızıldeniz Sahilinde Toprak Altından Çıkarılıp Londra British Müzesi´nde Teşhir Edilen ve Denizde Boğulan Firavun´a Âid Olması Kuvvetle Muhtemel Bulunan Mumyasız, Hiç Bozulmamış Cesed Hakkında Zafer Dergisi´nin Mayıs 1983 Tarihli 77. Sayısında Yayınlanan Teşhis Yazısı:[415]
3000 Yıllık Mucize
Dr.Müh. Celâl EDİZ
Londra´daki ünlü British Müzesi´ni gezenlerin hayret ve dikkatle izledikleri bir bölüm vardır. Mumyalar bölümü.
Bu bölümdeki en dikkat çeciki cesed ise, cam bir fanus içinde bulunan ve secde vaziyetinde duran bir insana aittir. Bu cesedin bütün organları tamdır. Hatta başındaki sararmış saçları ile sakalları dahi rahatlıkla görülebilmektedir.
Cesedin en hayret verici özelliği ise mumyalanmamış oluşudur. Bilindiği gibi mumyalanmış cesedlerin iç organlarından bazıları çıkarılmış ve diğer kısımları ilaçlanmış durumdadır. Oysa ki bu cesede el sürülmemiş ve hiç bir kimyevî muamele yapılmamıştır.
Acaba cesedlerin birkaç haftada tamamen bozulduğu bilinen bir gerçek iken, bu cesed nasıl olmuş da 30 asır boyunca çürümemiştir, dağılmamıştır
Ve mumyaların dahi zamanla bozulduğu bilinen dünyada bir eşi daha bulunmayan bu cesedin bozulmamasındaki sır nedir
Bu sırrın çözümünü mukaddes kitabımız Kur´an´a bırakıyor ve 1400 sene öncesinden bildirilen ve günümüzde açıklığa kavuşan bu hadiseyi, ayetlere dayanarak açıklıyoruz.
Hadisenin anlatıldığı ayet-i kerimelerin numaralarını tek tek verecek ve bunların meallerini kelimesi kelimesine aktaracağız. Böylelikle mukaddes kitabımızın büyük bir mucize olduğu bir kere daha gösterilmiş olacaktır.
Ele alacağımız ayetler, Hz. Musa´nın (A.S.) firavun ile olan mücadelesini, ibretli bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Hz. Musa (A.S.) M.Ö. 1200 yıllarında yaşamış ve hayır ile şer arasındaki mücadele, onun zamanında da devam etmiştir.
Bilindiği gibi firavun, onun can düşmanıdır. Bir rüyasında, doğacak bir erkek çocuğun kendisini öldürüp saltanatına son vereceğini gören firavun, yeni doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmiş, fakat Allah, Hz. Musa´yı (A.S.) muhafaza ederek, ileri yaşlarda peygamberlikle şereflendirmiştir.
Firavunun Hz. Musa (A.S.) ile onun mücadelesi onun peygamber olmasından sonra daha da hız kazanır. Firavun, Hz. Musa (A.S.) ile ona iman eden Beni İsrail kabilelerine pek çok eza ve cefaya başlamıştı. Bunun üzerine Hz. Musa (A.S.) ve ona tâbi olanların Mısır´dan çıkıp gitmelerine taraf-ı ilâhiden müsaade verildi. Bundan haberdar olan Firavun, pek kuvvetli bir ordu ile bunları takibe başladı.[416]
Hz. Musa (A.S.) bu takipten kurtulmak için Cenab-ı Hakkın şevkiyle Kızıl-deniz kenarına kadar gelmişti. Önlerinde düşman gibi deniz, arkalarında da deniz gibi düşman vardı. İşte bu dehşetli vaziyette iken Allah´ın emriyle Hz. Musa (A.S.) asasını denize vurdu. O anda bir mucize olarak deniz yarıldı ve açılan yoldan geçerek selamet sahiline ulaştılar. [417]
Firavun ve askerleri İsrailoğullarını takip ederken, denizin ayrılmış olan sularını dehşetle görmüşler, fakat kin ve düşmanlıklarından dolayı bir anlık tereddütten sonra onlar da deniz içinde açılan yola girerek takibe devam etmişlerdi. Ancak denizin ayrılmış olan suları tekrar birleşmeye başlamış ve sonunda Firavunla birlikte bütün ordusu, tek bir kişi dahi kurtulamadan sulara gömülmüştür. [418]
Yine aynı mealde olan Yunus suresinin 90. ayeti, aynen şöyledir:
İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla artlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: "İsrailoğullarının iman ettiğinden başka (Allah) olmadığına inandım, artık ben de müslümanlardanım" dedi.
Fakat Cenab-ı Hak firavunun imanını kabul etmemiş ve ona Cebrail (A.S.) vasıtası ile şöyle hitap buyurmuştur:
Ona: "Şimdi mi inandın, daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin." dendi.[419]
Yine aynı surenin 92. ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır: "Felyevme mü-necciyke bi bedenike..." Suda gark olan Firavun´a der.
"Bugün senin gark olan (Boğulan) cesedine necat (Kurtuluş) vereceğim."[420]
"Ta ki, senden geridekilere bir ibret olsun. Ve şüphe yok ki, nastan (insanlardan) birçokları bizim ayetlerimizden (Delillerimizden) elbette gafillerdir."[421]
Evet, Kur´an haktır ve hakikattir. Ve hiçbir hükmü yanlış çıkmamıştır. Ayetlerde gayet bariz bir şekilde belirtilen firavun hadisesi de, bunun bir başka örneğidir. Çünkü aradan asırlar geçmiş ve dünyada bir başka eşi bulunmayan o cesed, 3000 yıllık bir mucizeyi gözler önününe sermek üzere asrımızın sahillerine (92. ayette belirtilen yere) atılmıştır.
Cesedin bulunduğu yer, son derece dikkat çekicidir ve bu mucizenin isbatı için oaşlıbaşına yeterli bir delildir. Çünkü cesed, hadisenin meydana geldiği yerde, kızıideniz´in kenarındaki Cebelein mevkiinde bulunmuş ve onu kızgın kumlar arasından çıkaran İngiliz araştırma ekibi tarafından ülkelerine götürül-
Cesedlerin yaşını tesbit etmekte uygulanan metodların, günümüzde kesin
bir SOnuÇ vermediği kabul edilmektedir.[422] Fakat Karbon 14 metodunun uygulandığı bu cesedin en az 3000 senelik olduğu, yani Hz. Musa (A.S.) devrinde yaşadığı bilinmektedir, ouıün du delillerin, mucizenin isbatı için yeterli olduğu ortadadır. Çünkü ayet
ve tefsirler, hadiseyi her bakımdan teyid eder mahiyettedir.
Mesela 1144 yılında vefat eden Zemahşerî, Yunus suresinin 92. ayetinin tefsirini aynen şu şekilde yapmakta ve kendisinden 8 asır sonra bulunacak olan bu cesedi, âdeta görür gibi tasvir etmektedir.
"... Seni, deniz kenarında bir köşeye atacağız... Cesedini tam, noksansız ve bozulmamış halde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra gele-ceKiere dır ioret olmak üzere koruyacağız. [423]
Ayet ve tefsirlerde, firavun cesedinin "tam" olacağının bildirilmesi, onun mumyalanmamış durumda olacağını da isbat etmektedir. Çünkü mumyalanmış cesedlerin iç organları eksiktir. O halde, bir benzeri daha bulunmayan bu cesed, ayet ve tefsirlere bu noktadan da uygunluk arz etmektedir.
Evet, bir cesedin 3000 yıl muhafaza edilmesi, mukaddes kitabımızın sahibi olan Rabbimizin kudretine, elbette ağır gelmeyecektir. Ancak bizler, o secde vaziyetindeki cesedden ibret almalı ve Rabbimizin kudreti karşısında secdeye varmalıyız.[424]
Yûş´a Ve Kâlib Aleyhisselâmların Mısır Şehirlerine Gönderilişi:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâmla bütün İsrail oğullarını, denizden selâmetle karaya çıkardığı, Firavunla ordularını denizde boğduğu zaman, Mûsâ Aleyhisselâm,[425] , on ikişer bin kişilik iki orduyu, Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmla Kâlib b.Yu-fenna Aleyhisselâmın kumandası altında Firavunun şehirlerine gönderdi.
Yüce Allah; o şehirlerin Ulularını, Başkanlarını, kumandanlarını ve savaş erlerini denizde boğmuş; oralarda, kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlardan başka kimseler kalmamış, şehirler, bomboş hale gelmişti.
Yûşa´ ve Kâlib Aleyhisselâmların orduları, Firavunun beldelerine girip oralarda buldukları malları ve hazineleri iğtinam ettiler.
Ganimet mallarından taşıyabildiklerini, taşıdılar, taşlamadıklarını da, başka bir kavme sattılar. [426]
Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâm, Firavun halkının üzerine, onlardan birisini Vekil tâyin edip yanındaki Müslümanlarla birlikte ve pek çok ganimet almış ve Allah´a hamd ve şükre dalmış olarak Mûsâ Aleyhisselâm yanına döndü. [427]
İsrail Oğullarının Tapmak İçin Mûsâ Aleyhisselâmdan Put İstemeleri:
Yüce Allah; İsrail Oğullarının -Tapmak üzre- Mûsâ Aleyhisselâmdan nasıl put istediklerini, Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklar:
"İsrail oğullarını, denizden geçirdik.
Hemen, putlarının önünde tapan bir kavme rastladılar:
"Ey Mûsâ! Onların nasıl tanrıları varsa, sen de, bize, öyle bir tanrı yap!" dediler. Mûsâ:
"Siz, cidden, ne kadar cahillik eder bir kavimsiniz!
Hiç şüphe yok ki, bunların, içinde bulundukları (din), helake mahkûmdur.
(İbadet diye) yapmakta oldukları şey de, boşunadır.
İlâh olarak size, Allah´dan başkasını mı arayacakmışım !
Halbuki, O, sizi, âlemlerin üstüne geçirmiştir.
Hani, sizi, Firavun Hanedanından kurtarmıştık.
Onlar ki, size, azabın kötüsünü yüklüyorlardı: Oğullarınızı, öldürüyorlar, yalnız kızlarınızı sağ bırakıyorlardı.
Bunda, size, Rabb´inizden, büyük bir imtihan vardı. "[428]
Mûsâ Aleyhisselâmın uyarısı üzerine, İsrail oğulları, put istemeyi bıraktılar. [429]
İsrail oğullarının rastladıkları kavm, inek heykeline tapmakta idi.
Kendilerine, sorulunca, ona, tapmadıklarını, zaruret halinde, onlardan yararlandıklarını ve zararlardan, onlarla korunduklarını, onlarla rızıklandırıldıklarını söylemişler, kendilerinden bazı cahiller de, onları, doğrulamışlardı.[430]
Mûsâ Aleyhisselâmın Tûr Dağına Gidişi:
Mûsâ Aleyhisselâm; Mısırda iken, Yüce Allâh´dan telakki eylediği Vahy´e dayanarak; Mısırdan çıkışlarından, düşmanlarının helaklerine kadar olanları ve geriye bırakılanları içine alan bir Kitab getirmeyi, İsrail oğullarına va´d etmişti.
Yüce Allah; Firavunu ve Firavunun kavmini helak edip İsrail oğullarını, onların elinden kurtardığ.ı düşmanlarından, emîn bir hale getirdiği zaman[431]; İsrail oğulları, bir Kitab ve Şeriat bulunmadığı için[432], Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Bize, va´d etmiş olduğun kitabı, getir!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm da, bunu, Rabb´inden diledi. [433]
Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
Tür dağına gelerek, Kendisine ibadet ve münâcaatta bulunmasını, Vahy etti.
Cebrail Aleyhisselâm, Onu, götürmek üzere, Hayat Atı denilen At üzerinde geldi.
Sâmirî, onu, görünce:
"Bu At için, muhakkak, önemli bir hal ve şan vardır!" dedi ve At´ın tırnağının bastığı yerden bir avuç toprak aldı. [434]
Sâmirî Mûsâ b.Zafer[435]; öküze tapan Bâcerma halkından olup[436] Mısıra gelmiş ve İsrail oğulları arasında, Müslüman olduğunu açıklamış[437], kendisi Ku-yumcu[438], dışı Müslüman, içi, münafık bir adamdı[439].
Mûsâ Aleyhisselâm; Tûr´a giderken, kendisinin yerine, Hârûn Aleyhisselâmı, İsrail oğullarının başına, Vekil bıraktı.
Onlara, Tûr´da otuz gece -Yüce Allah, bunu, kırka çıkardı- kaldıktan sonra, döneceğini va´d etti. [440]
Mûsâ Aleyhisselâm, Tûr dağına çıktı.
Yüce Rabb´i, Onunla, konuştu.
İsrail oğulları hakkında, ona, emirler verdi. [441]
Sâmirî´nin İsrail Oğullarını Buzağıya Taptırışı:
Hârûn Aleyhisselâm; İsrail oğullarına:
"Ey İsrail oğulları! ganimet, size helâl değildir.
Kıbtîlerden, emaneten almış olduğunuz süs eşyaları ise, ganimettir. Onların hepsini, bir araya toplayıp kazacağınız bir çukura gömünüz!
Mûsâ gelip te, onları, size helal kılarsa, çukurdan çıkarıp alınız. Aksi olursa, sakın, onlardan, hiç bir şey yemeyiniz!" dedi. [442]
Yüce Allah´ın; Mûsâ Aleyhisselâm için tayin ettiği ve on gece ile de, kırka tamamladığı müddetten otuzu, geçince, Sâmirî, İsrail oğullarına:
"Firavun Hanedanından, emaneten aldığınız ve onların, felâkete uğramaları üzerine, size kalan süs eşyalarını, getiriniz!" dedi.
Getirdiler ve ona, verdiler.
Sâmirî de, onlardan, bir erkek buzağı heykeli yaptı.
Cebrail Aleyhisselâm in atının ayağının bastığı yerden almış olduğu bir avuç topraktan birazını, onun karnına koyup ortaya, böğüren bir buzağı çıkardı. [443]
İsrail oğullarına:
"İşte, sizin İlâhınız ve Mûsânın İlâhı, budur!
Fakat, Mûsâ, onu, burada unuttu da, aramağa gitti." dedi. [444]
İsrail oğullarından Hârûn Aleyhisselâmla birlikte bulunan on iki bin kişiden başka, hepsi, bir benzeri daha görülmeyen bir sevgi ile buzağıya bağlanıp[445] tapmağa başladılar. [446]
Hârûn Aleyhisselâm, onlara:
"Ey kavmim! Siz, bununla (Buzağı ile) ancak, imtihana çekildiniz.
Sizin hakîkî Rabb´iniz, Rahman´dır.
Haydi, bana tâbi olunuz,benim emrime itaat ediniz!" dedi.
Onlar ise:
Biz, Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, ona (buzağıya tapmakta) kaim ve dâim olmaktan katiyen ayrılmayacağız!" dediler.´[447]
Hârûn Aleyhisselâm ile İsrail oğullarından, onunla birlikte bulunan kimseler, buzağıya tapanlara karşı, ayaklandılarsa da, onlarla savaşmadılar.[448]
Sâmirî´nin ziynet eşyasından eriterek yapıp İsrail oğullarını azdıran (Böğüren Buzağı Heykeli) hakkında Eshab-ı kiramdan İbn.Abbas:
"Hayır! Vallahi, hiç bir zaman, onun içinde ses bulunmamış, ancak, yel, arka deliğinden girer, ağzından çıkar da, bu seslenme, bundan ileri gelirdi." de-miştir. [449]
Bunun için, Yâkubîde; Buzağı heykelinin, karnına giren yel´in, onu buzağı gibi seslendirdiğini söylemiştir. [450]
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, İsrail oğullarının, kendisinin arkasından nasıl saptıklarını, buzağıya taptıklarını haber verdi. [451]
Hâdisenin Yüce Allah Tarafından Açıklanışı:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâmın, Tûr´a ne için gittiğini, orada ne kadar kaldığını, neler olduğunu, kendisinin arkasından İsrail oğullarının neler yaptıkların, Mûsâ Aleyhisselâmın, onlara ve Hârûn Aleyhisselâma nasıl kızdığını, Kur´ân-ı Kerim´-de şöyle açıklar:
"Mûsâ ile otuz gece (ibadet ve münâcatta bulunması için) sözleşmiştik ve ona, bir on gece daha kattık. Bu suretle Rabb´ının tayin buyurduğu vakit, kırk gece olarak tamamlandı.
Mûsâ, kardeşi Harun´a:
"Kavmimin içinde, benim yerime geç. (Onları) İslah et!
Fesadcıların yoluna uyma!" dedi.
Vaktâ ki, Mûsâ (ibadet için) tâyin ettiğimiz vakitte geldi.
Rabb´i, ona (İlâhî sözünü) söyledi.
(Mûsâ):
"Rabb´im! (Cemâlini) göster bana (ne olur ) Seni, göreyim!" dedi.
(Rabb´i, ona):
"Beni, katiyen göremezsin!
Fakat, şu dağa bak! Eğer, o, yerinde durabilirse, sen de, beni, görürsün!" buyurdu.
Derken, Rabb´i, o dağa[452] tecellî edince, onu, param parça ediverdi!
Mûsâ da, baygın (bir halde) yere düştü!
Ayılınca:
"Seni, tenzih ederim. Tevbe ettim Sana!
Ben, iman edenlerin ilkiyim!" dedi.
(Rabb´i, ona):
"Ey Mûsâ! Ben, seni, Risâletimle, Kelâmımla (zamanındaki) bütün insanlardan mümtaz kıldım.
Şimdi, sana, şu verdiğimi al! ve şükreden/erden ol!" buyurdu.
Biz, onun için, levhalarda her bir şeyi, Mev´izaya ve (hükümlerin) tafsiline âid her şeyi yazdık.
Haydi, bunları, kuvvetle (ciddiyet ve azim ile) tut!
Kavmine de, onun en güzel (hükümleri)ni, tutmalarını, emret!
Size, ileride fâsıkların yurdunu göstereceğim.
Yer yüzünde haksızlıkla kibirlenenleri, âyetlerimi idrâk)den çevireceğim.
Onlar, her âyeti görseler, ona, inanmazlar.
Doğru yolu görseler de, onu, bir yol edinmezler.
(Fakat) azgınlık yolunu, görürlerse, yol diye işte, onu, tutarlar.
Bu âyetlerimizi, yalan saydıklarından, onlardan, gafil olmalarındandır.
Halbuki, âyetlerimizi ve Âhirete kavuşacaklarını yalan sayanların bütün işledikleri, boşa gitmiştir.
Onlar, yapmakta olduklarından başkası ile mi cezalandırılacaklardı ya[453]
(Rabb´i, Musa´ya):
"Ey Mûsâ! Seni, kavminden (ayrılıp böyle gelmekte) acele ettiren nedir " buyurdu.
(Mûsâ):
"Onlar, işte, onlar da, benim ardımca (geliyorlar)
Ben, sana yönelerek acele ettim ki, yâ Rab! (benden, daha çok) hoşnud olasın!" dedi. (Rabb´i):
"Biz, senden sonra, kavmini, imtihan ettik.
Sâmirî, onları, azdırdı!" buyurdu.
Mûsâ, derhal, öfkeli ve tasalı olarak kavmlına döndü:
"Ey kavmim! Rabbiniz, size, güzel bir va´d ile söz vermedi mi
Yoksa (ayrılışımın üzerinden) sizce, çok zaman mı (geçip) uzandı
Yahud, Rabbinizden, bir gazab vâcib olmasını mı istediniz de, bana olan va´di-nizden caydınız !" dedi.
(Kavmi):
"Biz, sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak caymadık.
Fakat, biz, o kavmin (Kıbtîlerin) zînetinden, bir takım ağırlıklar, yüklenmiştik te, onları, (ateşe) atmıştık.
Sâmirî de, (kendi zînetini) böylece atmıştı." dediler.
Hulâsa, o, kendilerine, böğüren bir buzağı heykeli (döküp) çıkarmıştı.
(Gerek o, gerek onun avenesi):
"İşte, sizin de, Musa´nın da, İlâh´ı budur!
Fakat, Mûsâ unuttu!" demişlerdi.
Bilmiyorlarmıydı ki: o (buzağı), onlara hiç bir sözle mukabele edemiyor, onlara, ne bir zarar, ne de, bir yarar vermek kudretine mâlik olamıyordu [454]
"Mûsâ, kavmine, öfkeli ve tasalı döndüğü zaman:
"Size bıraktığım şu makamımda, arkamdan ne kötü işler yapmışsınız
Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele ettiniz ha !" dedi.
Elindeki Levhaları (yere) bırakıverip[455] kardeşinin başından tuttu. Kendine doğru çekiyordu.
(Hârûn):
"Anam oğlu! Bu kavim, beni, cidden zayıf gördüler (hırpaladılar).
Az kaldı ki, beni, öldüreceklerdi!
Sen de, bana, bari, böyle, düşmanları sevindirecek harekette bulunma! Beni, zâlimler gürûhuyle bir tutma!" dedi. [456]
Mûsâ:
"Ey Hârûn! Bunların saptıklarını, gördüğün zaman, bana, tâbi olmaktan, seni, meneden ne idi
Sen, benim emrime isyan mı ettin " dedi.
(Hârûn):
"Ey anamın oğlu! sakalımı, başımıfn saçını) tutma!
Hakîkat, ben, senin:
"İsrail oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme, bakmadın! diyeceğinden korktum" dedi.
(Mûsâ):
"Ya senin zorun ne idi ey Sâmirî " dedi.
O da:
"Ben, onların görmediklerini, gördüm:
Binâenaleyh, o Elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp (erimiş ziynet eşyasının içine) attım.
Bunu, bana, nefsim hoş gösterdi, böyle!" dedi.
(Mûsâ):
"Haydi, (defol) git!
Çünkü, senin hayatın boyunca (nasibin: benimle) temas etmeyiniz! demendir.
Sana, senin için, hiç şüphesiz, asla vazgeçilemeyecek bir ceza günü de, vardır.
Üstüne düşüp taptığın ilâhına bak!
Biz, onu, yakacağız. Sonra da, onu, parça parça edip denize atacağız!
Sizin İlahınız, ancak, kendisinden başka hiç bir İlâh bulunmayan Allâh´dır.
Onun ilmi, her şeyi, kuşatmıştır!" dedi. [457]
Vaktâ ki (İsrail oğulları, buzağıya tapmaktan) çok pişman oldular ve kendilerinin, muhakkak, saptıklarını gördüler:
"Ey Rabbimiz! Bize acımaz, bizi bağışlamazsan, her halde, en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız!" dediler. [458]
(Mûsâ):
"Ey Rabb´im! Beni de, kardeşlerimi de, yarlığa! Bizi, rahmetinin içine sal! Sen, esirgeyenlerden, daha esirgeyensin!" dedi.
"Şüphe yok ki: buzağıya (ilâh diye) tutunanlara, Rab´larinden bir gazab dünya hayatında da, bir horluk erişecektir.
İşte, biz, (Allah´a karşı) yalan düzenleri, böyle cezalandırırız.
Kötülükler işleyip te, sonra, ardından tevbe ve bununla beraber iman edenler(e gelince): şüphesiz ki, Rabb´in, bunun ardından (tevbe ve imanlarından sonra) elbette (kendilerini) yarlıgayıcıdır, hakkıyle esirgeyicidir.
Vaktâ ki, Musa´dan, o öfke uzaklaşıp sükûn hasıl oldu.
(Yere bıraktığı) Levhaları, aldı.
Onun bir nüshasında (şu da, yazılı idi):
(Sapıklıktan kurtulup) Hidâyet(e), (Azabdan sıyrılıp) Rahmet(e kavuşmak), o kimselere mahsustur ki; onlar, Rab´terinden korkarlar. "[459]
Sâmiri´nin Ve Yaptığı Buzağı Heykelinin Akıbeti:
Mûsâ Aleyhisselâm; Sâmirî´ye yaklaşmamalarını, onunla düşüp kalkmamalarını, İsrail oğullarına emretti.
Bunun üzerine, Sâmirî, ne kimse ile ülfet eder, ne de, kendisiyle ülfet olunur bir hale geldi.
Hiç kimse, onun yanına yaklaşmaz ve hiç kimse, ona dokunmazdı. O halde olarak ölüp gitti. [460]
Sâmirînin yapmış olduğu buzağı heykeli de, ateşte yakılıp toz haline geldikten sonra, denize atıldı. [461]
Tevbe Etmek Üzere Seçilen Yetmiş Kişinin Tur´daki Davranışları Ve Akıbetleri: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; Tûr-i Seynâ´nın karşısında konaklamış bulunan[462] İsrail oğulları arasından seçtiği yetmiş kişiye[463]:
"Benimle birlikte, gidiniz de, yaptığınız şeyden dolayı, Allah´a tevbe ediniz!
Kavminizden, arkanızda bıraktığınız kimseler için de, tevbe dileğinde bulununuz!
Oruç tutunuz!
Temizleniniz ve elbiselerinizi de, temizleyiniz!" dedi.
Onları, Rabb´inin tâyin ettiği vakitte Tûr-i Seynâ´ya götürdü.
Mûsâ Aleyhisselâm; Yüce Allah´ın katına, ancak, Onun izni ve bildirmesiyle, varırdı.
Mûsâ Aleyhisselâmın yanında, Cenâb-ı Hakk´la buluşmak için giden bu yetmiş kişi:
"Bizim için dile de, Rabb´imizin Kelâmını işitelim!" dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: "Dileyeyim." dedi.
Tûr dağına yaklaştığı zaman, dağın üzerine, bir bulut sütunu dikildi, dağın tümünü kapladı!´
Mûsâ Aleyhisselâm, yanaşıp bulutun içine girdi. Yetmiş kişilik cemaatına da: "Yaklaşınız!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, Rabb´i ile konuşmağa başladığı zaman, alnında öyle bir nûr parladı ki, Âdem oğullarından hiç kimse, ona, bakamazdı!
Bu nûr´un üzerine, bir de, perde örtüldü ve o, yetmiş kişi de, yaklaşıp bulutun içine girince, secdeye kapandılar.
Yüce Allah´ın Kelâmını, işitmeye başladılar.
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma, emir ve nehiylerde bulunuyor. [464]
"Şunu, yap! Bunu, yapma!" buyuruyordu. [465]
Mûsâ Aleyhisselâma verilecek emirler, sona erdiği zaman, bulut, Mûsâ Aley-hisselâmın üzerinden açıldı.
Mûsâ Aleyhisselâm, onların yanına geldi.
Onlar, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Biz, Allah´ı, apaçık görünceye kadar, sana, katiyen inanmayız!" dediler.
Derken, kendilerini, bir yıldırım yakaladı da, ruhları, bedenlerinden uçup ölü-verdiler! [466]
Mûsâ Aleyhisselâm, kalkıp[467] ağlayarak Rabb´ine yalvarmağa başladı: "Ey Rab´im! Ben, İsrail oğullarının yanına gittiğim zaman, ne diyeyim Sen, onların hayırlılarını! helak etmiş bulunuyorsun
Ben, şimdi, yanımda onlardan, tek kimse bile bulunmaksızın İsrail oğullarının yanına dönüyor olduğuma göre, onlar, beni, doğrulamayacaklardır. [468]
Yâ Rab! Eğer, di/eşeydin, onları da, beni de, daha önce helak ederdin.
İçimizden, bir takım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden, hepimizi helak mi edeceksin
Zâten, o da, Senin imtihanından başka (bir şey) değildi.
Sen, onunla, kimi dilersen, dalâlete götürür, yine, kimi dilersen (onu da) doğru yola iletirsin.
Sen, bizim Velîmizsin!
O halde, bizi yarlığa!
Bizi, Esirge!
Sen, Yarlıgayıcıların en hayırlısısın!" diyordu. [469]
Yüce Allah, bu yetmiş kişinin, buzağıyı mâbud edinenlerden olduğunu, Mûsâ Aleyhisselâma Vahy ile bildirdi.[470]
Bununla beraber, Kendisine, şükretmeleri için[471] onları, birbiri arkasından diriltip ayağa kaldırdı.
Onlar, dirilirlerken de, birbirlerinin nasıl diriltildik/erini seyrediyorlardı. [472]
İsrail Oğullarının Mûsâ Aleyhisselâma İtaatsızlıkları:
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, Erîhâ´ya, yâni Beytülmakdis toprağına gitmelerini emretti, [473] ve:
"Ey kavmim! Allah´ın, size takdir ettiği mukaddes toprağa giriniz!
Arkalarınıza, dönmeyiniz!
Sonra, nice zararlara uğrayanların haline)a dönmüş olursunuz!" dedi.
(Onlar ise):
"Ey Mûsâ! Doğrusu, orada zorbalar güruhu (Âd kavmi kalıntısı) var!
Doğrusu, onlar, oradan, çıkıncaya kadar, biz, (oraya) katiyen giremeyiz!
Eğer (onlar), oradan çıkarlarsa, biz de, muhakkak (oraya) giricileriz." dediler. [474]
(Peygamberine aykırı davranmaktan) korkmakta olan kimselerden, Allah´ın, kendilerine nimet ihsan ettiği iki er1 h
"Onların üzerine (şehrin) kapısından giriniz!
(Bir kerre), ona girdiniz mi, hiç şüphesiz ki, siz galipsinizdir.
Artık,Allâh´a güvenip dayanınız,(gerçekten) imanetmiş kimse/erseniz!r"dedi. [475]
Onlar ise:
Ey Mûsâ! Onlar (Zorbalar), orada bulundukça, biz, oraya, ebediyen giremeyiz!
Artık, sen, Rabb´inle beraber git! Bu suretle ikiniz (onlarla) harp ediniz!
Biz, mutlaka (burada) oturucularız!" dediler.
(Mûsâ):
´Yâ Rab! Ben, kendimle kardeşimden başkasına mâlik olamıyorum (Sözümü, geçiremiyorum)
Artık, sen, o fâsıklar güruhunun arasını, Sen, ayır!" dedi. [476]
ffillâhV
"Muhakkak, orası, kendilerine, kırk yıl haram kılınmıştır.
Onlar (oldukları) yerde (Tîh çölünde) sersem sersem dolaşacaklardır.
Artık, sen, o fâsıklar güruhu hakkında tasalanma!" buyurdu. [477] "Hani. Mûsâ, kavmine:
Ey kavmim! Ben, size, hakîkaten Allah´ın Peygamberi (olarak gönderilmiş) olduğumu, bildiğiniz halde, niçin beni cezalandırıyorsunuz !" demişti.
İşte onlar, (hakdan) sapıp eğrildikleri zaman, Allah da, onların kalblerini (hidâyetten) döndürdü.
Allah, fâsıklar güruhuna hidâyet etmez. "[478]
İsrail Oğullarının Tîh Çölünde Kırk Yıl Kalışı:
Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğulları, Mısırdan çıkışlarının üçüncü ayında, yaz Mevsiminin başında Tîh çölüne girdiler. [479]
Tîh: Seyna´nın kırıdır. [480]
Eyle, Mısır, Kulzum denizi ve Şam´ın Serat dağları arasında bulunmaktadır.[481]
Tîh çölüne girenlerden, kırk yıl içinde Yuşa´ b.Nûn Aleyhisselâmla Kâlib b.Yu-fenna Aleyhisselamdan başka, hepsi ölmüşlerdir.[482]
İsrail oğullarından, Mûsâ Aleyhisselâma itaat eden ve onunla birlikte olanları: "Ey Mûsâ! Bize, bunu, ne diye yaptın !" dediler. [483] Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğulları aleyhinde dua ettiğine pişman oldu. [484] İsrail oğulları:
"Ey Mûsâ! Burada, bizim için su ve yiyecek nasıl ve nereden sağlanacak" diye sordular.
Yüce Allah, turunç ağaçlarının üzerlerine kudret helvası indirdi, bıldırcın kuşları, düşürdü.
İsrail oğullarından her hangi biri gelip kuşlara bakar, semiz ise, onu, tutar, keser, zaif ise, salardı.[485]
İsrail oğulları:
"Bu, yiyecektir. [486]
İçeceğimiz su, nerededir " dediler.
Yüce Allah tarafından, Mûsâ Aleyhisselâma, Asası ile taşa vurması emrolundu.
Taştan, her bir kabilenin içeceği su ayrı olmak üzere, on iki pınar fışkırdı. [487]
İsrail oğulları:
"Bunlar, yiyecek ve içecektir.
Gölgeleneceğimiz[488] gölge, nerede " dediler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onların üzerlerini, bulutla gölgeledi. [489]´
İsrail oğulları:
"Bu da, gölgedir
Giyineceğimiz[490] elbise, nerededir " dediler.
Bunun üzerine, üzerlerindeki elbiseleri, çocukların, büyüdükçe uzamaları gibi, boylarına göre, uzar, yırtılmaz ve eskimez oldu. [491]
Bundan sonra, İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâma tekrar başvurarak bir çeşid yemekten bıktıklarını, buna, daha fazla katlanamayacaklarını söyleyip yerin bitirdiği bakliyattan da, yararlandırılmaları için, Allâha dua etmesini istediler, [492]:
"Bize, kim et yedirecek
Biz, Mısırda iken, balık, hıyar, kavun, karpuz, pırasa, soğan, sarımsak yerdik! " dediler.
İsrail oğullarının bu istekleri, Mûsâ Aleyhisselâmı, çok üzdü. [493]
İsrail oğullarının Tîh çölündeki durum ve davranışları, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
"Biz, onları, on ikiye (o kadar) torunlara (kabileye) ümmetlere ayırdık.
(Tîh´da susayan) kavmi, (Musa´dan) su istediği zaman:
"Asa´nı taşa vur!" diye (Vahy ettik) de, ondan on iki pınar kaynayıp aktı.
İnşaların her kısmı, su içecekleri yeri, iyice belledi.
Onları, üstlerindeki bulutla gölgelendirdik.
Onlara, kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
Size, rızık olarak verdiğimiz en temiz ve güzellerinden yeyiniz! (dedik) Onlar, bize zulmetmediler. Fakat, kendilerine zulmediyorlardı. "[494] "...(Onlara demiştik ki): Allah´ın rızkından, yeyiniz, içiniz! (Fakat) yeryüzünde fesadcılar olarak taşkınlık yapmayınız! "[495] "Hani, siz:
Ey Mûsâ! Bir çeşid yemeğe (kudret helvası ile bıldırcın etine) mümkün değil dayanamayız!
O halde, bizim için, Rabb´ine dua et te, yerin bitirdiği şeylerden, sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın!" demiştiniz.
(Mûsâ da):
O hayırlı olanı, şu daha aşağı olanı ile değiştirmek mi istiyorsunuz !
(Öyle ise) bir şehire ininiz.
Çünkü (orada) size, istediğiniz (sebzeler) var!" demişti.
Onların üzerine, horluk ve yoksulluk vuruldu.
Onlar, Allah´dan, bir gazaba da, uğradılar.
Bu, onların, Allah´ın âyetlerini inkâr ettiklerinden, Peygamberlerini haksız yere, öldürdük/erindendi.
Bu, isyan ettiklerinden ve (mâsiyetlerde) aşırı gittiklerinden idi. [496]
O zaman, onlara:
Şu şehirde yerleşiniz!
Onun, dilediğiniz yerinden yiyiniz. Hıtta! deyiniz.
Kapısından, hepiniz secde edici olarak giriniz ki, suçlarınızı, yarlıgayalım.
İyi hareket edenlere, ileride daha fazlası ile vereceğiz! denilmişti.
Fakat, içlerinden, o zulmedenler, sözü, kendilerine, söylenenden başka bir şekle soktu.
Biz de, zulmeder oldukları için, üstlerine murdar bir azab (Taun) indirdik." [497]
Bir Maktulün Diriltilip Katilini Haber Verişi:
İsrail oğulları arasında vuku bulup faili bilinemeyen ve bir çok tartışmalara yol açan bir kati hâdisesi, Mûsâ Aleyhisselâma arzedilmiş Mûsâ Aleyhisselâm da:
"Allah aşkına! şu maktulün işi hakkında kimde bilgi varsa, bize bildirsin!" diyerek halka seslenmiş, bu hususta hiç kimsede bir bilgi bulunmadığı görülünce, kendisinin, bunu, Rabb´inden sorup öğrenmesi, istenilmişti. [498]
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, bir inek boğazlamalarını emretmişti. [499]
Bu hâdise, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
"Bir zaman da, Mûsâ, kavmine:
Allah, size, her halele, bir inek boğazlamanızı, emrediyor!" demişti.
Onlar:
"Bizi, eğlence mi ediniyorsun " demişti.
Mûsâ da:
"Ben, câhillerden olmaktan, Allah´a sığınırım!" demişti.
(Onlar, öyle ise) bizim için, Rabb´ine dua et te, onun, ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın." demişlerdi.
(Mûsâ):
Allah, diyor ki: o, ne çok yaşlı, ne de, pek genç değil, ikisi ortası, bir dinç (inek)tir.
Artık, emrolunduğunuz şeyi, yapınız!" demişti.
(Onlar, tekrar):
Bizim için, Rabb´ine, dua et te, onun rengi, nedir bize, tam açıklasın " dediler.
Oda:
(Rabb´im) diyor ki:
O, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inektir!" demişti.
Onlar:
Bizim için, Rabb´ine dua et de, o, nedir Apaçık anlatsın bize.
Çünkü, bizce, bir çok inekler, birbirlerine benzerler.
Allah, dilerse, (istenilen ineği bulmağa) muvaffak oluruz." demişlerdi.
(Mûsâ):
Rabb´im, buyuruyor ki: o, ne boyunduruğa koşulup arazi sürecek, ne ekin sulayacak bir inek değildir, salmadır.
Hiç alacası da, yoktur." dedi.
Onlar:
"İşte, şimdi, hakikati getirdin (vasfını, tam bildirdin) dediler.
Bunun üzerine, o ineği (bulup) boğazladılar ki, az kaldı (bunu) yapmayacaklardı.
Hani, siz, bir kimse öldürmüştünüz de, onun (katili) hakkında birbirinizle atış-mıştınız.
Halbuki, Allah, sizin gizleyecek olduğunuz şeyi, açığa vurandı.
Onun için, biz, ona (Öldürülen adama, boğazlanan ineğin) bir parçası ile vurunuz!" demiştik.
İşte, Allah, böylece, ölüleri, diriltir, size, âyetlerini, gösterir.
Gerekir ki, aklınızı, başınıza alasınız.ıl[500]
Boğazlanan ineğin bir parçası ile maktule vurulunca, Yüce Allah, maktulü, diriltti.
Mûsâ Aleyhisselâm, ona:
"Seni, kim öldürdü " diye sordu.
O da: kendisini, kimin öldürdüğünü, haber verdikten sonra, eski ölü haline döndü[501]
Karun Ve Karun´un Mûsâ Aleyhisselâma İftira Edişi Ve Yer Tarafından Yutuluşu:
Karun´un Kimliği ve Yaşantısı:
Karun; Mûsâ Aleyhisselâmın amcasının oğlu olup[502] büyük servet sahibi ve servet azgını idi.
Hazînelerinin anahtarlarını, müteaddid adamlar, zorlukla taşıyabilirdi. [503]
Süslenmiş üç yüz câriye ve dokuz bin adamları yanında bulunduğu halde, halkın yanına çıkardı.
Konağının kapısını altından yaptırmış, duvarlarını, altın levhalarla kap-latmıştı. [504]
Firavun ve Hâman gibi, Karun da, Mûsâ Aleyhisselâmı;
"Çok yalancı bir Sihirbazdırl" diyerek red ve tekzib etmişti. [505]
Mûsâ Aleyhisselâm; Karun´un, kötü tutum ve davranışlarını -akrabası olduğu
için- af ve müsamaha ile karşılardı.[506] Firavun; Karun´u, İsrail oğullarına Vali tayin etmişti. [507] İsrail oğullarına zulmünü ve taşkınlığını, onun vâsıtası ile yapardı. [508]
Karun; Musa ve Hârûn Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarının en bilgilisi ve üstünü idi. [509]
Kendisi; İsrail oğulları arasından seçilip -tevbe etmek üzere- Tûr´a götürülen ve orada, Yüce Allah´ın Kelâmını işiten yetmiş kişi arasında idi. [510]
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, zekâtı emredince, Karun, İsrail oğullarını toplayıp onlara:
"Bu, size, oruç, namaz ve bir takım şeyler getirmiş, siz de, onlara katlanmış bulunuyorsunuzdur. Ona, birde, mallarınızı verme külfetini, yüklenecek misiniz " dedi.
İsrail oğulları:
"Biz, ona, mallarımız(ın zekâtın)ı, verme külfetini, yüklenmeyeceğiz!
Sen, ne görüştesin " dediler.
Karun:
"Benim görüşüm: İsrail oğullarının fahişesini, ona gönderelim.
Onun, ona, kendisiyle temasta bulunmak istediği iftirasını atmasını[511] ve bunu, ordu dumandanları ve halk arasında yaymasını, emredelim!" dedi.
Öyle yaptılar[512]
Karun; İsrail oğulları arasında bulunan bir fahişeyi; Mûsâ Aleyhisselâma, cinsî münasebette bulunma suçu atmak üzere, kiraladı. Karun; İsrail oğullarının, Meclislerinde toplandıkları gün, Mûsâ Aleyhisselâmın yanına varıp:
"Ey Mûsâ! Hırsızlık edenin, cezası, nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Eli, kesilmektir!" dedi.
Karun:
"Hırsızlık eden, sen olsan da mı, böyledir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet!" dedi.
Karun:
"Zina edenin, cezası, nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Taşlanıp öldürülmektir!" dedi.
Karun:
"Zina eden. sen olsan da. böyle midir" diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet!" dedi.
Karun:
"Sen. zina etmişsin!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yazıklar olsun sana!
Kiminle etmişim " dedi.
Karun:
"Filanca kadınla!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, hemen o kadını, çağırdı:
"Tevratı, indiren Allah adına, sana, and veriyorum:
Karun, doğru mu söylüyordur " dedi.
Kadın:
"Madem ki, sen, bana, Allah adına and verdin.
Ben de, Allah için, yemin ederek şehâdet ederim ki: Sen, bu işden berîsin, uzaksın ve Allah´ın Resulüsün!
Ailâh düşmanı Karun, sana, bu suçu atayım diye beni kiraladı!" dedi. Mûsâ Aleyhisselâm, hemen kalkıp secdeye kapandı. [513]
Karun aleyhinde, Allah´a dua edince; Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma, boyun eğmesi için, yer´e, emretti. [514]
Mûsâ Aleyhisselâma da:
"Başını, secdeden kaldır! Yer´e, istediğini, emret!" diye vahy etti. [515]
Mûsâ Aieyhisseiâm:
"Ey İsrail oğulları! Yüce Allah, beni, Firavun´a, gönderdiği gibi, Karun´a da, gönderdi.
Kim, onun yanında bulunuyorsa, yerinde kalsın!
Kim, benim yanımda bulunuyorsa, onun yanından ayrılsın!" dedi.
Karun´un yanında iki kişiden başka kimse kalmadı. [516]
Mûsâ Aleyhisselâm, Yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, topuklarına kadar, yuttu. [517]
Oniar:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ" diyerek istimdad ediyorlardı. [518]
Mûsâ Aleyhisselâm, yere:
"Tut oniarı, yut!" dedi.
Yer, onları, dizlerine kadar yuttu! [519]
Onlar:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ!" diyerek istimdad edip durdular. [520]
Mûsâ Aleyhisselâm, yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, bellerine kadar yuttu!
Onlar, yine:
"Ey Mûsâ, Ey Mûsâ!" diyerek istimdad ettiler, durdular. [521]
Mûsâ Aieyhisselâm, yere:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, boğazlarına kadar yuttu! [522]
Onlar, yine:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ!" diyerek istimdad ettiler.
Mûsâ Aleyhisselâm, yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, yuttu!
Tamamı ile kaybolup gittiler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Kullarım, senden yardım istediler, durdular. Sen, yardım etmedin!
Eğer, onlar, benden yardım istemiş olsaydılar, muhakkak, onların imdadlarına yetişir, kendilerine, yardım ederdim!" diye Vahy etti. [523]
Diğer rivayete göre:
Mûsâ Aleyhisselâm, Abdest alıp namaz kıldı ve ağladı:
"Yâ Rab! Senin düşmanın, benim eziyyet edicim, benim rüsvay olmamı ve ayıplanmamı, istiyordur.
Beni, onun üzerine, musallat kıl!" diyerek dua etti.
"Yer´e, dilediğini, emret! Sana, itaat edecektir!" diye vahy olundu.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, Yer´e:
"Ey yer! Tut onları, yut!" dedi.
Karun´un konağı sarsıldı.
Yer, Karûnu ve adamlarını, topuklarına kadar, tutup yuttu!
Karun:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diye sesleniyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Yer! Tut onları yut!" dedi.
Konak, sarsıldı.
Karun ile adamları, dizlerine kadar, yere battılar!
Karun ise, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diye yalvarıyor ve sesleniyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Yer! Tut onları yut!" dediği zaman, konak, sarsıldı.
Karun ile adamları, alınlarına, kadar, yere, battılar!
Karun ise, Mûsâ Aleyhisselâma, yalvarıyor:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm, tekrar, yer´e:
"Ey yer! Tut onları, yut!" dediği zaman, yer, Karûnu ve adamlarını konağıyle birlikte tamamıyla yuttu!
Yüce Allah tarafından, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Sen, çok katı davrandın!
İzzet sıfatım hakkı için, onlar, bana seslenmiş olsalardı, davetlerine icabet ederdim!" buyruldu. [524]
Rivayete göre, Karun ve adamları, Kıyamete kadar, her gün, bir insan boyu, yerin dibine geçirilmektedir! [525]
Karun, helak olduğu zaman, İsrail oğulları:
"Musa, onu, ancak, konağını ve servetini ele geçirmek için, helak etti!" dediler.
Karun´un helakinden üç gün sonra da, Yüce Allah, bütün konak ve mallarını, yere yutturdu! [526]
Kur´ân-ı Kerimin Karun Hakkındaki Açıklaması:
Kur´ân-ı Kerim´de, Karun´un durumu ve akıbeti şöyle açıklanır: "Aslında, Karun, Musa´nın kavmindendi. Fakat, o, onlara karşı serkeşlik etti.
Biz, ona, öyle hazîneler verdik ki, anahtarlarını taşımak bile) güçlü kuvvetli büyük bir cemaata ağır geliyordu.
O vakit, kavmi(nden Mü´min olanlar) ona; şöyle demişti:
Şımarma! Çünkü, Allah, şımarıkları, sevmez.
Allâh(ın), sana verdiği (maldan harcayıp) Âhiret yurdunu ara!
Dünyadan, nasibini de, unutma!
Allah´ın, sana ihsan ettiği gibi, sen de, (insanlara sadaka vererek) ihsanda bulun.
Yer (yüzünde) de, fesad arama.
Çünkü, Allah, fesadcıları, sevmez.
(Karun) dedi ki:
Bu (servet), bana, ancak, bende olan ilimle (ilim sayesinde) verilmiştir.
(O, madem ki, âlimdi) kendisinden önceki nesillerden, kuvvetçe ondan daha üstün, cemiyetçe, daha kesretli kimseleri, Allah´ın, hakîkaten helak etmiş olduğunu bilmedi mi
Mücrimlerden, günahları, sorulmaz. (Allah, sormadan, her şeyi bilir) Derken, zîneti (debdebesi) içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler:
Ne olurdu Karun´a verilen (şu servet) gibi, bizim de, (malımız) olsaydı, o, hakî-katan, büyük bir nasib sahibidir, dediler.
Kendilerine ilim verilenler de, şöyle dedi:
Yazıklar olsun size! Allah´ın sevabı; iman ve iyi amel (ve hareket) eden kimseler için, daha hayırlıdır.
Buna da, sabır (ve sebat) edenlerden başkası kavuşturulmaz.
Nihayet, biz, onu da, onun sarayını da, yere geçiriverdik!
Artık, onun, Allah´a karşı, kendisine yardım edecek hiç bir cemâati da, yoktu.
O, bizzat kendisini müdafaa edebileceklerden de, değildi!
Dün, onun mevkiini temenni edenler, sabahleyin, şöyle diyorlardı:
Hayret! Demek ki, Allah, kullarından, kimi dilerse, onun rızkını, yayıyor (genişletiyor, yahud) daraltıyor.
Allah, bize lutfetmeseydi, bizi de, muhakkak (yere) batırırdı!
Hayret! Demek gerçek şu ki kahirler felah bulmak!
İşte, Âhiret yurdu!
Biz, onu, yer (yüzün)de, ne tegallüb, ne fesad arsuzuna düşmeyeceklere veririz.
(iyi) Sonuç, (Allah´ın /kabından) sakınanlarındır.
Kim, iyi (hal) ile gelirse, onun, için, bundan daha hayırlısı vardır.
Kim de, kötü (hal) ile gelirse, o kötülükleri işleyenler, yapmış olduklarından başkası ile cezalandırılmaz(lar[527]
Karun´u, Firavun´u ve Hâmân´ı da, (helak ettik)
And olsun ki: Mûsâ (daha önce) kendilerine apaçık burhanlar getirmişti de, onlar, yer (yüzün)de büyüklük taslamışlardı.
Halbuki, (azabın) önüne geçebilecek değillerdi. [528]
Mûsâ Aleyhisselâmın Hızır Aleyhisselâmla Buluşup Arkadaşlık Etmesi[529]
Hârûn Aleyhisselâmın Vefatı:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, Hârûn Aleyhisselâmı vefat ettireceğini, vahy ile haber verip[530]:
"Kendisini, dağa, şöyle şöyle getir!" buyurdu. [531]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâmın elinden tutup[532] dağa doğru gittiler.[533]
Hârûn Aleyhisselâmın Şibr ve Şibbîr adındaki oğulları da yanlarında bulunuyordu. [534] Dağın üzerine çıktıkları zaman[535] ne görsünler: Bir benzeri daha görülmemiş bir ağaç i
Yapılmış bir ev!
Evin içinde bir Sedir!
Sedirin üzerinde de, bir döşek!
Döşeğin içinden de, güzei bir koku yayıimaktai
Hârûn Aleyhisselâm; o dağa, o eve, o evin içindekilere bakınca, onlar çok hoşuna gitti:
"Ey Mûsâ! Ben, şu Sedir´in üzerinde muhakkak uyumamı arzu ediyorum! dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Haydi, onun üzerinde uyu!" dedi.
Hârûn Aieyhisseiâm:
"Ben, bu evin sahibi geiip bana kızar diye korkuyorum!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm
"Korkma! Bu evin sahibi hakkında, ben, sana, yeterim. Uyu! dedi.
Hârûn Aleyhisselâm:
"Hayır! Ey Mûsâ! Sen de, benim yanımda uyu!
Ev sahibi gelirse, bana ve sana karşı, toptan kızmış olur!" dedi.
ikisi de, yatıp uyudular.
Hârûn Aleyhisselâmı. ölüm yakaladı.
Kendisinin öleceğini, sezince:
"Ey Mûsâ! Beni aldattın" dedi. [536]
Orada, Hârûn Aleyhisselâmın ruhu kabzolundu. [537]
Dağda görülen o ev de, o sedir de, semaya kaldırıldı. Ağaç ise, kaybolup gitti. [538]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâmın cenaze namazını kıldı´[539]´ ve onu oraya gömdü. [540]
Bunun için, Yahudiler, Hârûn Alehisselâmın gömülü bulunduğu dağa Tûr-ı Harun adını vermişlerdir.[541]
Mûsâ Aleyhisselâm yanında Hârûn Aleyhisselâm bulunmaksızın, İsrail oğullarının yanına dönünce[542] israil oğullan:
Mûsâ; İsrail oğullarının, Harun´a gösterdiği sevgiyi kıskanarak onu öldürdü!" dediler.
Gerçekten de, Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma nazaran, İsrail oğullarına karşı, daha yumuşak ve daha sakin davranışlı idi.
Mûsâ Aleyhisselâmın ise, onlara karşı, bazı sert ve katı davranışı olmuştu.
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarının, kendisi aleyhinde söyledikleri bu sözü haber alınca, onlara:
"Hey Allah´ın rahmetine uğrayasıcalar! Kardeşim olan bir kimseyi, Sen, öldürdün! diye bana iftira ediyorsunuz hâ! " dedi.[543]
israil oğulları:
"Onu, sen öldürdün!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yanımda iki oğlu bulunduğu halde, ben onu, nasıl öldürürüm !" dedi´[544]
İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâm aleyhindeki sözlerini çoğalttıkları zaman, Mûsâ Aleyhisselâm kalkıp iki rekât namaz kıldı. Sonra da, Allah´a dua etti.
Gökle yer arasına inen sediri gördüler. [545]
"Ey Hârûn! Seni, kim öldürdü " diye sordular.
Hârûn Aleyhisselâm:
"Beni, kimse öldürmedi, Fakat Allah, beni vefat ettirdi!" dedi. [546]
Hârûn Aleyhisselâm; Tîh´de[547] vefat ettiği zaman, yüz on yedi´[548] veya yüz yir-
mj[549] ya da yüz yir-
mj üç yaşında idi.´[550]
"Musa´ya da, Harun´a da, selâm!"[551]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Hârûn Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması: Başa Dön
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâmla birlikte beşinci kat göğe yükseldiler.
Cebrail Aleyhisselâm; göğün kapısını çaldı.
"Sen kimsin " denildi.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Cebrailim!" dedi.
"Yanında kimse var mı diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm: "Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi. "O (Mîrac için) gönderildi mi " diye soruldu. Cebrail Aleyhisselâm: "Gönderildi!" dedi.
Göğün kapısı açılınca, Hârûn Aleyhisselâmla karşılaştılar.[552] Peygamberimiz:: "Ey Cebrail! Kim bu diye sordu. Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu kavmi içinde sevdirilmiş Hârûn b. İmran (Aleyhisselâm)dır. [553] "Selâm ver ona!" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, selâm verdi.
O da, Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra, Peygamberimize: "Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dedi. [554]
Musa Aleyhisselâmın Hacca Gidişi:
Peyamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Hicretin onuncu yılında Veda Haccına giderken Ezrak vadisine uğrayıp:
"Bu, hangi vadidir " diye sordu.
"Ezrak vâdisidir!" dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselâm:
"Musa´nın; şehâdet parmaklannı, kulaklarına koyup yüksek sesle Allah´a Telbiye ederek vadiden geçişini, görür gibiyim!" buyurdu. [555]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hacc´da Beytullâhı Tavaf edince, Sâfâ tepeciğine çıktı. Orada, Cebrail Aleyhisselâmla karşılaştı.
Cebrail Aleyhisselâm ona:
"Ey Safiyullah! Vadiye indiğinde, sıkı git!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, elbisesinin eteğini, beline, kuşağıyla bağlayıp Safa tepeciğinden aşağı indi ve vadiye erişince, Sa´y´a ve:
Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk! Lebbeyk! Ene abdüke lebbeyk! Lebbeyk!
Buyur Allah´ım buyur!
Ben, Senin kulun´um!
Buyur! BuyuıTEn-ırine amadeyim!" diyerek Telbiye´ye başladı. [556]
Mûsâ Aleyhisselâm, Arafat´a giderken de, en kısa yol olan Dabb yolundan gitmişti. [557]
Tevrat Hükümlerinin İsrail Oğullarına Zorla Kabul Ettirilişi:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, önce, on Sahife indirmiş[558] sonra, bunu, yüz Sahife´ye tamamlamıştı.
Bundan sonra, ona, bir çok emirleri, nehiyleri, haramları, helalları sünnetleri ve hükümleri içinde taşıyan Tevrat´ı, İbranice olarak indirmişti. [559]
Mûsâ Aleyhisselâm, Tûr´dan, İsrail oğullarının yanına dönüp[560] Tevrat´ı getirdiği zaman, onu kabullenmekten, onda, kendilerine yükletilen mükellefiyetlere, Şeriat hükümlerine göre[561] amel etmekten kaçındılar.
Bunun üzerine, Tür dağı, başlarının üzerine kaldırıldı!
Yüzlerinin yamacından, kendilerine bir ateş gönderildi!
Arkalarından da, tuzlu bir deniz getirildi!
Onlara:
"Size verdiğimiz şeyi, kuvvetle tutunuz. (Ona, sımsıkı sarılınız) ve söz, dinleyiniz!..
Ya bunu, kabul eder ve size emrettiğim şeyleri, yaparsınız, yahud şu dağ, üzerini-zebırakılacaktır!
Yahut şu denizde boğulacaksınız!
Ya da şu ateşte yakılacaksınız!" denildi.
İsrail oğulları, kendileri için, kaçılacak yer olmadığını görünce, bunu, kabullenmek zorunda kaldılar ve yüzlerinin yarısı üzerine, secdeye kapandılar. Secde halinde, üzerlerindeki dağı, göz ucuyla süzdüler.
Böyle, yüzlerinin yarısı üzerine secde etmeleri ve göz ucuyla yukarıya doğru bakmaları, Yahudiler için, Sünnet ve âdet oldu. "Yâ Mûsâ! işittik ve itaat ettik!" [562]Kabul ettik! Kabul ettik! [563] Eğer dağ (tepemizde) olmasaydı, yine de, sana, itaat etmezdik!" dediler. [564]
Kur´ân-I Kerimin İsrail Oğulları Hakkındaki Bazı Açıklamaları:
"Hani, sizden (Tevrat hükümlerine göre amel edeceğinize dair) sapasağlam söz almıştık.
Tûr´u da (tepenize iniverecek bir şekilde) üstünüze kaldırmıştık (ve demiştik ki):
Size verdiğimiz (kitabın hükümlerin)i, kuvvetle tutunuz.
Onun içindekileri, hatırlayınız. Tâ ki, sakınmış olasınız.
Sonra, onun (Tevrat´ı kabul edişinizin) arkasından, yine yüz çevirmiştiniz.
İşte, eğer, üzerinizde, Allah´ın fazl´u rahmeti olmasaydı, elbette maddî ve manevî en büyük zarara uğrayanlardan olacaktınız.
And olsun ki: Cumartesi günüfne saygı göstermek) hakkında(ki dinî hududu, balık avlamak suretiyle) çiğneyip geçenler(in hallerini, başlarına gelenleri) de, her halde, bil(ip öğren)mişinizdir.
İşte, biz onlara (Dâvud lisanı ile):
"Hor ve zelil maymunlar, olunuz!" dedik.
(Üç gün sonra, hepsi helak oldu.)
Binâenaleyh, onu, hem önündekilere (o zaman hazır olanlara), hem de ardındaki-lere (sonradan geleceklere) ibret verici ceza ve (Mü´minlerden) Takvaya erenlere de, bir öğüt yaptık." [565]
"Bir vakit;
Size verdiğimiz (Tevrat)´!, kuvvetle tutunuz! (Ona, sımsıkı sarılınız, söz) dinleyiniz! (diye) Tûr´u, tepenizin üstüne kaldırıp sizden, teminatlı va´d almıştık.
"(Kulağımızla) dinledik. (Kalbimizle) isyan ettik!" demişlerdi.
(Çünkü), Küfürleri yüzünden, özlerine buzağı, (bir su gibi) içirilmiş (iyice işlemiş)ti.
De ki: Eğer, Mü´min (kimse)ler iseniz, inancınız, size, ne kötü şey emrediyor !" [566]
"Hani, İsrail oğullarından:
Allâh´dan başkasına ibâdet etmeyiniz!
Anaya, babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara iyilik ediniz!
İnsanlara, güzellikle söyleyiniz!
Dosdoğru namaz kılınız!
Zekât veriniz! diye (emretmiş), teminatlı söz almıştık.
Sonra, (bu sağlam sözünüze karşı) içinizden birazınız hariç olmak üzere, arka döndünüz ve (siz de, atalarınız gib)i hâlâ yüz çevirmekte berdevamsınız!
Hani, sizden (ey Yahudiler! Birbirinizin) kanlarını (haksız yere) akıtmayınız!
Kendinizi, kendi yurdlarınızdan çıkarmayınız! diye kat´î söz almıştık.
Sonra, siz de, (buna karşı) ikrar vermiştiniz, ve hâlâ, (bu yolda aleyhinizde) şahid-lik edip duruyorsunuz da.
(Öyle olduktan) sonra, sizler, yine onlarsınız ki: (işte) kendilerinizi öldürüyor, içinizden bir fırkayı, yurdlarından çıkarıyor, aleyhlerinde günah ile, düşmanlıkla birleşip yardım/aşıyorsunuz.
Eğer, size esir olup gelirlerse, kendileriyle fidyeleşir (esir mübadelesi yapar, yine,
onların yurtlarında kalmasına müsâade etmez)siniz.
Halbuki, onların çıkarılması, size haram kılınmıştı.
Yoksa, siz, Kitabın (fidyeye aid) bir kısmına inanıyorsunuz da, (adam öldürmeyi sürgün etmeyi, kötülükle yardımlaşmayı men eden) bir kısmını, inkâr mı ediyorsunuz !
Şu halde, içinizden böyle yapan(lar)ın cezası, dünya hayatında bir rüsvaylıktan, (esir ve makhur yaşamaktan) başka (bir şey) değildir.
Kıyamet gününde de, onlar, azabın en çetinine itileceklerdir.
Allah, ne yaparsanız, (hiç birinden) gafil değildir.
Onlar, Âhirete bedel, dünya hayatını satın almış kimselerdir.
Bundan dolayı, kendilerinden azab kaldırılıp hafifletilmeyecek, onlara, yardım da edilmeyecektir.
And olsun ki: Musa´ya o Kitabı verdik.
Ondan (Musa´dan) sonra da birbiri ardınca, (aynı Şeriatla memur) Peygamberler gönderdik.
Meryem oğlu İsa´ya da, beyyineler (gayet açık burhanlar, mucizeler) verdik ve onu, Rûhülkudüsle de, destekledik.
Demek size ne vakit bir Peygamber, gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şey getirirse, kibirlenmek isteyeceksiniz de, kiminiz, yalanlayacak, kiminiz de, öldüreceksiniz öyle m/ [567]
And olsun ki: sen, onları(lsrail oğllarını), insanlardan (hattâ) müşrik olanlardan ziyâde hayata düşkün bulacaksın!
Onlardan, her biri arzu eder ki, (kendisine) bin yıl ömür verilsin. Halbuki, onun çok yaşatılması, kendisini, azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, onları, ne işlerse, hakkıyla görücüdür[568]
Mûsâ Aleyhisselâm´ın Yüce Allâh´dan Bazı Soruları Ve Dilekleri:
Mûsâ Aleyhisselâm, bir gün;
"Ey Rab! Kullarının, Sana, sevgilisi, hangisidir " diye sordu.
Yüce Allah:
"Onların, beni, en çok zikredenidir!" buyurdu. [569]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Kullarının en zengini, hangisidir " diye sordu.
Yüce Allah:
"Kendisine verdiğim şeye, en razı olanıdır!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rab! Kullarının en iyi hüküm vereni, hangisidir " diye sordu. Yüce Allah:
"insanlar hakkında, kendisi için hüküm verdiği gibi, hüküm verendir" buyurdu. [570] Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Kullarının, Sana karşı en haşyetlisi hangisidir " diye sordu. Yüce Allah:
"Onların, beni, en iyi bilenidir!" buyurdu. [571]
"ilâhî! Ben, Sana nasıl şükredeyim ki: Bana, ihsan buyurduğun nimetlerinden en küçük bir nimete bile bütün amellerim denk gelmez!" dedi. Yüce Allah:
"Ey Mûsâ! işte, sen, şimdi, bana şükrettin!" buyurdu. [572] Mûsâ Aleyhisselâm
"Ey Rabb´im! İyiliği, emir, kötülükten nehy ve Allah´a imân eden hayırlı bir Ü´m-met´in, insanlar için, ortaya çıkarılacağını, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim ümmetim yap! dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed (Aleyhisselâm)ın Ümmeti´dir." buyurdu.
"Ey Rabb´im! Sonradan geldikleri halde, kendilerinden önceki Ümmetleri, Kıyamet gününde geçen bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum. Onları, benim ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in (Muhammed´in) Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Kendilerinden öncekiler, Kitaplarını ezberlemeyip yüzünden okurlarken, indileri (İlim ve hikmetin aslı olan kitapları) kalblerinde (ezberlerinde) bulunan bir Ümmet´i, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im Önceki ve sonraki Kitaba inanan ve dalâlet başları ile savaşan ve hattâ yalancı kör (Deccal) ile de, savaşan bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum. Onları, benim Ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in (Muhammed´in) Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Kendilerinden öncekilerin kabul olunan sadaka ve kurbanları, Yüce Allah´ın gönderdiği bir ateşle yakıla gelir, kabul olunmadığı zaman yakılmazken, kurban ve sadakalarını, kendileri yiyen bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, Tevratta yazılı bir Ümmet buldum ki: Onlardan birisi, bir kötülük yapmağa niyetlerinse, kendisine, bundan dolayı günah yazılmaz. O kötülüğü işlerse, bir günah yazılır.
Onlardan birisi, bir iyilik yapmağa niyetlenir de, onu, yapmazsa, kendisine, bir Ha-sene (sevap) yazılır.
Eğer, o iyiliği yaparsa, kendisine, on sevap yazılır ve bu sevap yediyüz misline kadar katlanır.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, Tevratta yazılı bir Ümmet buldum ki: onlar, dilekte bulunurlar, kendilerinin dilekleri kabul olunur.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir !" buyurdu. [573]
Kur´ân-ı Kerim Ve Diğer Kitaplara Göre Muhammed Aleyhisselâm Ve Eshâbının Sıfatları Ve Yahudilerin İnkârlarının Sebebi:
"Muhammed, Allah´ın Resulüdür.
Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında ise, çok merhametlidirler.
Onların, rükû ve secde ederek Allâh´dan, lütuf ve rızasını istediklerini görürsün.
Yüzlerinde, secdelerin eserinden dolayı nûrânflik vardır.
Bu, onların, Tevrattaki vasıflarıdır.
İncil´deki vasıfları da: bir ekin gibidir ki, filizini, çıkarmış. Derken, onu, kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sapları üzerine bir düzeye dizilmiştir. Öyle ki, ekincilerin hoşuna gider.
Bu (teşbih), onlarla, kâfirleri öfkelendirmek içindir.
Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir va´d buyurmuştur[574]
"Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil´de yazılı bulacakları o Ümmî Nebi olan Resule tâbi´ olanlardır.
O, kendilerine, iyiliği emir, onları, kötülükten nehy ediyor, onlara, (nefislerine haram kıldıkları) temiz şeyleri helal, (helâl kıldıkları) murdar şeyleri de, üzerlerine haram kılıyor, onlardan, ağır yüklerini, sıtlarında olan zincirleri indiriyordun
İşte, ona, iman edenler, ona tazimde bulunanlar, ona yardım edenler ve onunla birlikte indirilen Nûr´a tâbi´ olanlardır ki, onlar, selâmete erenlerin ta kendisidirler. [575]
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, öz oğulları gibi tanırlar.
Böyle iken, içlerinden bir kısmı, gerçeği, bile bile gizlerler. [576]
Ata b. Yesar´dan rivayet edildiğine göre: Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâ-mın Tevrattaki sıfatlarından sorulunca, Eshab-ı kiramdan Abdullah b. Amr b. Âs demiştir ki:
"Evet! Vallahi, Kur´andaki:
Ey Peygamber! Şüphe yok ki Biz, seni, Şâhid, Müjdeci, Uyarıcı, olarak gönder-dik."[577] ayetindeki bazı vasıtalar ile Tevrat´ta da tavsif uyurmuştur.
Şöyle ki: "Ey peygamber! Biz, seni, Şahit, Müjdeci, Uyarıcı, Ümmiler için Koruyucu olmak üzere gönderdik.
Sen, benim Kulum´sun, Peygamberimsin.
Ben, sana, Mütevekkil ismini verdim.
O, ne kötü huyludur, ne katı kalblidir, ne de, çarşılarda, pazarlarda, bağırır, çağırır.
O, kötülüğü, kötülükle de, karşılamaz, fakat, af eder ve bağışlar.
Doğru yoldan sapan milleti, Lâ ilahe illallah = Allâh´dan başka ilâh yoktur! diyerek doğrultmadıkca, kör gözleri, sağır kulakları, kapalı gönülleri açmadıkça, Allah onun ruhunu almayacaktır." [578]
Ata b. Yesar; Yahûdî Bilginlerinden iken, Müslüman olan Abdullah b. Selâm´ın da, bunu, aynen tekrarladığını ve yine, Yahûdî Bilginlerinden iken Müslüman olan Kâ´b´ul´ahbar´ın da, Abdullah b. Selâm´ın söylediklerinin aynını söylerken işittiğini, Ebû Vâkıdülleysî´nin, kendisine haber verdiğini, aynı zamanda:
"Onun, doğum yeri Mekke, hicret yurdu Taybe (Medine) olacak, kendisi, Şam ülkesine hükmedecektir.
Onun Ümmeti de, bollukta, ve darlıkta, her yerde Allah´a hamd ederler, her yüksek yerde Tekbir getirirler.
Güneşin seyrini izleyip vakitleri gelince, nerede olursa olsun, namazlarını kılarlar. Bellerine fota bağlarlar. Kollarını, yıkarlar (Abdest alırlar)
Ezanlarının sesleri, geceleyin, gök boşluğunda arı uğultusu gibi uğuldar" dediğini açıklamıştır.
Abdullah b. Abbas da, Kâ´b´a:
"Tevrat´ta, Resûlullâh Aleyhisselâmın na´t´ini, nasıl buldun " diye sorduğu zaman, Kâ´b:
"Tevrat´ta, onun na´ti:
Muhammed b. Abdullah, Mekke´de doğacak, Tâbe´ye (Medine´ye) hicret edecek, Şam´a hâkim olacaktır.
Kendisi, ne kötü söz söyler, ne de, çarşılarda, bağırır, çağırır.
Kötülüğü, kötülükle karşılamaz, fakat, af eder, bağışlar.
Onun Ümmeti de, bollukta, darlıkta, her yerde, Allah´a hamd ederler, Tekbir getirirler, kollarını, yıkar (Abdest alır)lar.
Bellerine, fota bağlarlar.
Savaşta saf oldukları gibi, namazlarında saf olurlar.
Mescidlerinde, arı uğultusu gibi uğuldarlar.
Ezanların sesleri, gök boşluğunda duyulur." diye yazılı bulduk... demiştik´[579]
Geleceği müjdelenen üç Peygamberden birincisi Yahya Aleyhisselâmın, ikincisi, Mesîh diye anılan isâ Aleyhisselâmın gelmesiyle gerçekleşmiş bulunuyor[580] Müjde-lenenlerden üçüncüsü olan ve kendisinden, sâdece (O peygamber) diye bahsolu-nan[581] son Peygamberin gelmesi ise, isâ Aleyhisselâmdan sonra beklenip duruyordu.
Nitekim, putperest Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinin, ne zaman, Medineli Yahudilerle araları açılsa, Yahudiler, onlara:
"Bir Peygamber, hemen gönderilmek, gelmek üzeredir.
Onun geleceği zamanın gölgesi düştü.
O Peygamber gelince, biz, ona tâbi olacak, irem ve Âd kavimleri gibi sizi öldürüp kökünüzü kazıyacağız!" demekte[582] Râhib Bahîrânın da, dediği gibi, Yahûdîler, gelmesini bekledikleri son Peygamberin, israil oğullarından olmasını arzu etmekte idiler.
Muhammed Aleyhisselâm, ise, İsmail Aleyhisselâmın soyundan gelen Araplardan olduğu için, Medineli Yahûdîler, ona, kıskançlıklarından dolayı iman etmemekte ve karşı koymakta direndiler. [583]
Hz. Safiyye´nin bildirdiğine göre:
Muhammed Aleyhisselâmın Medine´ye hicreti sırasında, Kubâ köyüne geldiği işitilinçe, Hz. Safiyye´nin Benî Nadîr Yahudîlerinden olan babası Huyey b. Ahtab ile Amcası Ebû Yâsir b. Ahtab, hemen Kubâ köyüne gitmişler, güneş batarken de, çok bitkin ve üzgün bir halde eve dönmüşlerdi.
Ebû Yâsir, Huyey b. Ahtab´a:
"Bu, geleceği beklenilen O Peygamber midir " diye sorduğu zaman, Huyey b. Ahtab:
"Evet! Vallahi, O´dur!" demiş:
Ebû Yâsir:
"Bunun, O, olduğunu, iyice anladın, tesbit ettin mi " diye sormuş:
"Huyey b. Ahtab:
"Evet!" demiş.
Ebû Yâsir: "O halde, Ona karşı, kalbinde ne var " diye sormuş.
Huyey b. Ahtab;
Vallahi, sağ oldukça, Ona karşı dâima düşmanlık besleyip duracağım! demiş ve dediğini de, yapmıştır. [584]
Kur´ân-ı Kerim´de bu hususta şöyle buyrulur:
"Vaktâ ki, onlara, Allah katından, yanlarındakini tasdik edici ve doğrultucu bir Ki-tab geldi ki, daha önce, kâfirlere karşı, Allâh´dan böyle bir fetih ve yardım istiyorlardı.
Fakat, o tanıdıkları, kendilerine gelince, onu, inkâr ettiler.
Artık, Allah´ın laneti, o kâfirlerin üzerinedir., [585]
Ahdi-i Kadîm´de ise, bu hususta şöyle denir:
"Onlar için, kadeşleri arasından[586] senin gibi bir Peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve onlara emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek! [587]
"Ben de, kavimden olmayanlarla, onları, kıskandıracağım!
Akılsızf[588] bir milletle onları öfkelendireceğim!"[589]
Musa Aleyhisseyâmın Vefatı:
Mûsâ Aleyhisselâm; kardeşi Harun Aleyhisseiâmın vefatından sonra üç yıl daha yaşadı. [590]
israil oğullarının, üzerlerine kaldırılan Tûr dağıyla korkutularak Tevrat hükümlerine göre amel edecekleri hakkında, kendilerinden kesin söz alındıktan[591] kırk gece[592]
veya kırk gün[593]´ sonra, Mûsâ Aieyhisselâmı hiç kimse göremedi.´[594]
Rivayete göre: Mûsâ Aleyhisselâm bir gün, bazı işlerini görmek üzere, gölgelikten
çıkıp gitmişti.
Allah´ın yaratıklarından hiç kimse, onun, nereye, gittiğini, bilmiyordu. [595] Mûsâ Aleyhisselâm; Meleklerden, kabir kazan bir topluluğa rastladı. Onların, Melek olduklarını anlayınca, yanlarına vardı. Üzerlerine, dikildi. Meleklerin; o güne kadar iç yeşilliğinde ve güzelliğinde ondan daha güzeli ve
benzeri görülmeyen bir kabir kazdıklarını görünce
"Ey Allah´ın Melekleri! Bu kabri, kimin için kazıyorsunuz " diye sordu. Melekler: "Bu kabri, Rabb´ine karşı, çok iyi davranıştı olan kul için, kazıyoruz!" dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: "Ben, bu güne kadar, Allah tarafından, o kula bahşedilen üstün makam ve kabrin,
bir benzerini görmedim!" dedi. Melekler:
"Öyle ise, in de, onun içinde yanının üzerine, yat ve Rabb´ine yönel!
Sonra da, şimdiye kadar almadığım rahat nefes gibi, nefes al!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, hemen kabrin içine inip yanının üzerine yattı ve Rabb´ine, yöneldi.
Sonra, nefes almağa başlayınca, Yüce Allah, onun ruhunu kabzetti.
Bundan sonra, Melekler, kabrinin üzerine toprak çektiler.
Allah´ın hâlis kulu Mûsâ Aleyhisselâm, dünyada, dünyadan yüz çevirmiş olarak ve Allah katında olanı umarak yaşamıştı. [596]
Mûsâ Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, yüz yirmi yaşında idi. [597]
"Musa´ya da, Harun´a da, selâm!"´[598]
Eshab´dan bazılarının, İsrâ ve Mîrac hakkındaki rivayetlerine göre:
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm;
"Yürütüldüğüm gece, Mûsâ Aleyhisselâma, rastlamıştım ki, o, ayağa kalkmış, kabrinde namaz kılıyordu. [599]
Vallahi[600], ben orada olsam, kendisinin, yol kenarındaki kırmızı kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim!" buyurmuştur. [601]
Mûsâ Aleyhisselâma İndirilmiş Olan Kitab Ve Sahifeler:
Yüce Allah tarafından Peygamberlere indirilen yüz dört kitaptan dördü büyük kitap olup bu dört büyük kitaptan:
Tevrat, Musa Aleyhisselâma, Zebur, Dâvûd Aleyhisselâma, incil, İsâ Aleyhisselâ-ma, Furkan (Kur´ân-ı Kerim), Muhammed Aleyhisselâma indirilmiştir. [602]
Tevrat´tan sonra Zebur, Zebur´dan sonra da incil indirilmiştir. [603]
Mûsâ Aleyhisselâma, Tevrat´tan önce de, on sahife indirilmişti. [604]
EbûZerr´H´Gıfârîderki:
"Yâ Resûlallâh! Musa´nın Sahifelerinde neler vardı " diye sordum.
Hepsi, ibret idi. Şöyle ki:
"Ölüme yakînen inanmış bulunan kimsenin, nasıl olup da, sevinebildiğine şaşılır!
Ateşe (Cehenneme), yakînen inanmış bulunan kimsenin, nasıl olup da, gülebildiğine şaşılır! [605]
Dünyayı ve onun, üzerindekileri hep değiştirip durduğunu gören kimsenin, nasıl olup da, onun üzerinde sükûnet ve rahatlık bulabildiğine şaşılır!
Kadere yakînen inanmış bulunan kimsenin nasıl olup da, tasalandığına şaşılır!
Yarın hesaba çekileceğine yakînen inanmış bulunan kimsenin nasıl olup da, amel etmediğine şaşılır!" [606] buyurdu.
Yâ Resûlallâh! İbrahim ve Musa´nın Sahifelerinde bulunan şeylerden, Yüce Allah´ın Sana indirdiği bir şey var mıdır diye sordum.
Ey Ebûzer! Okusan a!
"Hakikaten,iyi temizlenen ve Rabb´inin ismini zikredip de, namaz kılan kimse, umduğuna ermiştir.
Belki, siz, dünya hayatını, Âhiretten üstün tutarsınız. Halbuki, Âhiret, daha hayırlı, daha süreklidir. Hiç şüphesiz, bunlar, önceki Sahifelerde, İbrahim ve Musa´nın Sahifelerinde de, vardır."[607] buyurdu." [608]
Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Mûsâ Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması: Başa Dön
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhiselâmla birlikte altıncı kat göğe yükseldiler.
Cebrail Aleyhisselâm, göğün kapısını çaldı.
"Sen, kimsin " denildi.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Cebrail´im!" dedi.
"Yanında kim var " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi.
"O (Mîrac için), gönderildi mi " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Gönderildi!" dedi.
Göğün kapısı açılınca, orada, Mûsâ Aleyhisselâmla karşılaştılar.[609]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm:
"Ey Cebrail! Kim bu " diye sordu. [610]
Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu kardeşin Mûsâ b. İmran´dır[611] Selâm ver ona!" dedi.
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, selâm verdi.
O da, Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra, Peygamberimiz Aleyhis-selâma:
"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber! [612]´ Ümmî Peygamber!" dedi[613]ve ağladı.
"Sen, ne için ağladın " diye sorulunca: "Ey Rabb´im! Benden sonra göndermiş olduğun bu Olgun Genc´in Ümmeti, Cennet´e, benim Ümmetim girmeden önce, girecek. Onlar, benim Ümmetimden daha çok, daha üstün olacak! " dedi.
Hz Harun Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Musa Aleyhisselâmın Soyu:
Mûsâ b.İmran[1], b.Yashür[2], b.Kahis, b.Lâvi, b.Yâkub[3], b.İshak, b.İbrahim Aleyhisselâm´dır. [4]
Mûsâ b.İmran Aleyhisselâmla Hârûn b.İmran Aleyhisselâm[5], Ana-Baba bir[6] kardeş idiler. [7]
Harun Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmdan bir yaş büyüktü. [8]
Mûsâ Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Musa Aleyhiselâm; uzun boylu, esmer tenli[9], yüksek burunlu[10], hafif etli[11], kıvırcık saçlı idi. [12]
Kendisinin, kulaklarına kadar uzanan düz saçlı olduğu da, rivayet edilir. [13]
Sağ elinde (Nübüvvet Ben´i) vardı. [14]
Kendisini gören, Şenûe kabilesi erkeklerinden birisi sanırdı. [15]
Harun Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Hârûn Aleyhisselâm; Mûsâ Aleyhisselâmdan daha uzun boylu[16], daha etli, daha beyaz tenli, daha geniş sırtlı idi.[17]
Açık ve düzgün dilli, yumuşak huylu idi. Kendisinin alnında da, bir Ben vardı. [18]
Mısırda İsrail Oğullarına Yapılan Zulümler Ve Mûsâ Aleyhisselâmın Doğuşu :
Yûsuf b.Yâkub Aleyhisselâmın zamanındaki ikinci Firavun[19] Amr b.lmlak, b.Lavez, b.Sâm soyundan gelen Reyyan b.Velîd olup Yûsuf Aleyhisselâm, onu, Allah´a, imana davet etmiş ve iman ettirmişti.
Reyyan´ın ölümünden sonra yerine geçen ve aynı soydan gelen Kabus b.Mus´-ab´ı da, Allah´a imana davet etmişse de, ona, kabul ettirememişti. [20]
Kabus, kâfir[21] ve zorba idi. [22]
Âsiye bint-i Müzahim b.Ubeyd, b.Reyyan, b.Velîd ile de, evli idi.
Kabus b.Mus´ab ölünce, yerine, kardeşi Velîd b.Mus´ab geçti ve Kardeşinin zevcesi hayırlı kadınlardan Âsiye hatunla da, evlendi.
Velîd b.Mus´ab, kardeşi Kabus´dan daha Zorba, daha kâfir, daha azgındı.
Mısır Firavunları arasında, ondan daha uzun ömürlüsü, dndan daha kabası, daha katı kalblisi, İsrail oğullarına, ondan daha kötü ve ağır işkence yapanı, görülmemişti.
Firavun Velîd; İsrail oğullarını, köle ve hizmetçi olarak çalıştırırdı. Onları, sınıflara ayırıp bir sınıfını, yapı işlerinde, Bir sınıfını, çift sürme ve ekin ekme işlerinde, Bir sınıfını da, pislik temizleme işlerinde kullanırdı.
İsrail oğullarından, sanatı bulunmayanları ise, Cizye ile, Vergi ile mükellef kılar, onlara, işkencenin en kötüsünü yüklerdi. [23]
Velid b.Mus´ab, Mısır Firavunlarının üçüncüsü idi.[24]
Velid b.Mus´ab; kavmini, elli yıl, putlara tapmağa davet edip kendisine muhalefet edilmediğini, emrinin, yerine getirildiğini görünce, onları, bir araya toplamış:
"Ben, sizin en yüksek Rabbinizim!" demiş, putlara tapmaktan menederek kendisine tapmağa davet etmiş. İsrail oğullarına da, bunu teklif edip:
"Eğer, bana taparsanız, âzâd olursunuz, aksi takdirde, en ağır işkencelere uğratılırsınız!" demişti.
İsrail oğulları, Firavunun teklifini kabul etmemiş, Atalarının Millet ve Şeriatından dönmemişlerdi.[25]
Mûsâ Aleyhisselâmın doğumunun yaklaştığı sıralarda idi ki, Firavun Velîd; rü´-yâsında, Beytülmakdis tarafından gelen bir ateşin, Mısır evlerini sararak Kıbtî evlerini yakıp harap ettiğini, İsrail oğullarına aid evlere ise, dokunmayıp geri bıraktığını gördü!
Bunun üzerine, Sihirbaz, Kâhin, Falcı ve İzcileri, yanına çağırarak rü´yâsını, onlara anlattı.
Onlar da:
"Her halde, İsrail oğullarının geldikleri şu Beytülmakdis´den bir adam çıkacak, Mısırı, mahv etmeye yönelecek!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâmın doğma zamanı yaklaşınca, Firavunun Müneccimleri, Kâhinleri, onun yanına gelerek:
"İyi bil ki: biz, ilmimizde bulduk ki[26]: İsrail oğullarından bir erkek çocuk doğacaktır.
Kendisinin, doğma zamanı da, yaklaşmıştır.
O, senin mülk´ü saltanatını, senden çekip alacak, senin saltanatını yenecek, seni, ülkenden çıkaracak ve senin dinini de, değiştirecektir!" dediler[27]
Firavun ile adamları da, Allanın, İbrahim Aleyhisselâmın neslinden Peygamber ve hükümdarlar göndermeyi va´d etmiş olduğu konusunu konuştular.
Meclisde bulunanlardan biri:
"İsrail oğulları: Bir Peygamber ve hükümdarın geleceği şüphesizdir! diyerek bunu bekliyorlar.
Onlar, eskiden, bu Peygamber ve hükümdar´ın Yûsuf olduğunu sanıyorlardı.
Fakat, o, öldükten sonra, İlâhî Va´d´in, bundan ibaret olmadığı kanâatine vardılar" dedi.
Firavun:
"O halde, İsrail oğulları hakkında ne düşünüyorsunuz " diye sordu.
Ellerine, kasap bıçağı verilecek Celladların, İsrail oğulları arasında dolaştırılarak, her doğan erkek çocuğun öldürülmesi! görüşünü ileri sürdüler. [28]
Bunun üzerine, Firavun; İsrail oğullarından doğacak her erkek çocuğun öldürülmesini ve kız çocuklarının sağ bırakılmasını emretti.
Kendi kavminden olan kadın Ebeleri de, yanına toplayarak onlara, doğumda, İsrail oğullarından ellerine düşecek erkek çocukları, muhakkak öldürmelerini emretti.
Kadın Ebeler de, aldıkları emri yerine getirmeye başladılar:
İsrail oğullarının gebe kadınları, ya keskin kamışlar üzerinde ayakta durdurulmak gibi dayanılmaz işkencelere uğratılarak çocuklarını düşürmek, ya da, keskin kamışların üzerine basamayarak çocuklarının üzerine basmak zorunda bırakılıyor, böylece, bütün erkek çocuklar, yok ediliyordu! [29]
İsrail oğullarının yaşlıları arasında da, ölüm hızlandı. [30]
Mısırın yerlileri; İsrail oğullarından doğan erkek çocukların yok edildiğini, ihtiyarların da, ecelleriyle ölüp gittiklerini görünce, telaşlandılar ve birbirlerine:
"Onlar, böyle yok olup gittikten sonra, onlar tarafından görülen ağır işler ve hizmetleri, biz, görmek zorunda kalacağız.
Bunun için, onların doğan erkek çocuklarını, bir yıl, tamamı ile öldürünüz de, oğulları, azalsın.
Bir yıl da, sağ bırakınız, hiç birini öldürmeyiniz de, onlar, büyüyüp yaşlılardan ölenlerin yerini doldursun!
İsrail oğulları, böyle sağ bırakılanlarla çoğalamazlar!" dediler.
Yine de, onların çoğalmalarından ve öldürülenlerle azalmayacağından korku-yorlardı. [31]
Bunun üzerine, Kıbtîlerin Başkanları, Firavunun huzuruna girerek: "Şu İsrail oğulları kavmi arasında ölüm, çoğaldı.
Yakında, bütün ağır işler, bizim üzerimize, bizim oğullarımızın ve kölelerimizin üzerine kalacak!
Onların, bütün erkek çocuklarını öldürüyorsun. Küçükleri, büyüyemiyor, büyükleri de, tükeniyor.
Sen, onların erkek çocuklarını sağ bıraksan, iyi olur!" dediler.
Bunu üzerine, Firavun,-erkek çocukların, bir yıl öldürülüp bir yıl sağ bırakılmasını emretti.
İşte, Hârûn Aleyhisselâm, erkek çocukların öldürülmediği yılda sağ bırakılmıştı.
Mûsâ Aleyhisselâma ise, annesi, erkek çocukların öldürülmesi emredilen yılda hâmile kalmıştı. [32]
Mûsâ Aleyhisselâmın annesi, onu, doğuracağı zaman, başına gelecek halden tasalanınca[33], Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmın annesine:
"Onu, emzir!
Onun hakkında sana bir tehlike gelirse, kendisini, denize (Nîl´e) bırak! (Onun boğulacağından) korkma, kederlenme.
Çünki, biz, onu, sana geri döndüreceğiz
Hem, onu, Peygamberlerden biri de, yapacağız!" diye Vahy etti. [34]
Mûsâ Aleyhisselâmın Evlad Edinilip Firavun´un Sarayında Büyütülmesi:
Annesi, Mûsâ Aleyhisselâmı, doğurdu ve emzirdi. Sonra da, bir Marangoz çağırıp bir Tâbut yaptırdı.
Anahtarını, tâbut´un içine koydu.
Mûsâ Aleyhisselâmı da, Tâbut´un içine yerleştirdikten sonra, Tâbutu, Nil nehrine bıraktı.
Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşine de:
"Kardeşinin izini tâkib et!" dedi.
Kız kardeşi, uzaktan, onun peşinden gitti.
Firavun´un adamları, kızın, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi olduğunu veya Mûsâ Aleyhisselâmın Tâbutunu tâkib ettiğini anlamadılar.
Dalga, tabutu, bir yukarıya kaldırıyor, bir aşağıya indiriyordu.
En sonunda, Tabutu, Firavunun konağı yanındaki ağaçlığa götürüp soktu.
O sırada, Firavun´un zevcesi Âsiye hatunun, Nîl nehrinde yıkanmakta olan cariyeleri, Tâbutu bulup Âsiye hatunun önüne koydular.
Onlar, Tâbut´un içinde mal var sanıyorlardı.
Âsiye hatun; Tâbut´un içindeki çocuğu görünce, kalbinde, ona karşı bir şefkat ve sevgi duydu.
Firavun´a haber verdiği zaman, Firavun; onu, boğazlamak istedi ise de, Âsiye hatun, onu öldürmekten vaz geçirinceye, bıraktırıncaya kadar konuştu.
Firavun ise:
"Ben, bunun, İsrail oğullarından olmasından ve helakimizin, bunun eliyle vuku´ bulmasından korkuyorum!" demekte idi.
Mûsâ Aleyhisselâm için süt annesi aramağa başladılar.
Fakat, Mûsâ Aleyhisselâm, bulunan kadınlardan hiç birinin sütünü ağzına al-mayordu.
Oysa ki, kadınlar, Firavunun katında derece ve para kazanmak için Mûsâ Aleyhisselâmı emzirmeyi çok arzu ediyorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi, onlara:
"Ben, size; bu çocuğa iyi bakıp emzirecek ve terbiyesi hususunda kusur göstermeden ona iyiliklerde bulunabilecek bir aile göstereyim mi " dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşini yakalayıp:
"Sen, bu çocuğu, tanıdın! Bize, onun ailesini göster!" dediler.
O da:
"Ben, çocuğu da, ailesini de, tanımıyorum.
Ben, ancak, Kral hakkında iyi niyet ve dilekte bulunan bir aile demek istedim!" diye cevap verdi.
Annesi, yanına geldiğinde, Mûsâ Aleyhisselâm, onun memelerinden, süt emmeye başladı.
Annesi, az kalsın:
"Bu, benim çocuğum!" dey i verecekti!
Fakat, Yüce Allah, onu, bundan korudu.
Çocuğun Mûsâ adını alması, kendisinin, ağaçlık içinde ve suda bulunmasından ileri gelmişti.
Çünki, Kıbtîce: Mu: su, Sa da, ağaç demektir.
Mûsâ Aleyhisselâm, yürüyecek yaşa geldiğinde, annesi, onu oynatıyordu.
Bir gün, Âsiye hatun, onu, Firavun´a uzatarak:
"Benim ve senin için göz aydınlığı olan çocuğu, al!" demişti.
Firavun:
"Bu, benim için değil, senin için göz aydınlığıdır!" diye karşılık verdi.
Eğer, Firavun:
"Benim için de, göz aydınlığıdır!" demiş olsaydı, belki, kendisine imân etmek nasîb olurdu.
Fakat, o, bu sözü söylemekten kaçındı.
Firavun, onu, kucağına alınca, Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun sakalını çekip yoldu!
Firavun, kızıp:
"Celladları, yanıma çağırınız! Bu, o´dur!" dedi ise de, Âsiye hatun:
"Bu çocuğu, öldürmeyiniz! Belki, bize faydası dokunur, yahud, kendimize ev-lad ediniriz!
O, daha çocuktur. Aklı, ermez. Bunu, ancak, çocukluğundan, yapmıştır.
Sen, Mısırlılar arasında süs eşyası, benden daha zengin bir kadın bulunmadığını, bilirsin.
Ben, onun önüne, süs yakutlarından birini koyacağım.
Kendisine bir de, ateş koru koyacağım.
Eğer, Yakutu, alırsa, o, akıllı demektir.
Eğer, eline ateş korunu alırsa, o, sabidir" dedi.
Âsiye hatun, onun için, bir Yakut çıkardı.
İçinde ateş koru bulunan bir tası da, Mûsâ Aleyhisselâmın önüne koydurdu.
Cebrail Aleyhisselâm gelerek Mûsâ Aleyhisselâma, ateş koruna el attırdı.
Ateşi, ağzına götürünce, Mûsâ Aleyhisselâmın dili yandı.
Nihayet, Firavun, Mûsâ Aleyhisselâmı, oğul edindi. Kendisine (Firavunun Oğlu) denildi.[35]
Mûsâ Aleyhisselâmın Delikanlı Oluşu Ve Elinden Bir Kaza Çıkışı:
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun sarayında büyümüş, Firavunların hayvanlarına biner, onların elbiselerinden giyer olmuştu.
Kendisine: (Firavunun Oğlu Mûsâ!) derlerdi.
Bir gün, Firavun, hayvana binerek gezmeye gitmişti.
Mûsâ Aleyhisselâm, saraya gelince, Firavun´un, hayvana binerek gezmeye gittiğini söylediler.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm da, bir hayvana binip Firavunun arkasından gitti. Öğle yemeği zamanı, şehre girdi.
Dükkânlar, kapalı olduğundan, yollarda, hiç kimse yoktu.
Mûsâ Aleyhisselâm; yolda, biri, kendisinin kavmi İsraillerden, diğeri de, onun düşmanı, Firavunlara mensub olan iki kişinin kavga etmekte olduklarını gördü.
Kendi kavminden olan adam, Mûsâ Aleyhisselâmdan yardım isteyince, Mûsâ Aleyhisselâm, Kıbtî´nin göğsüne, bir yumruk vurdu. Vurur vurmaz, onu, öldürdü.
Mûsâ Aleyhisselâm: "Bu, şeytan´ın işidir. Şeytan, insanı, açıkça azdıran bir düşmandır.
Ey Rabb´im! Bu adamı, öldürmekle, kendime yazık ettim! Suçumu bağışla!" dedi.
Rahman ve Rahîm olan Allah, onu, afvetti. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Hakkımda gösterdiğin bu lutûf ve ihsana karşı, bir şükrâne olmak üzere, günahkârlara arka olmayacağıma ve onlara yardım etmeyeceğime söz veriyorum!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm; yaptığı şeyden korkmuş ve kötü bir netice bekler bir halde, şehirde sabaha çıktı.
Sokakta dolaşırken, bir gün önce, kendisinden yardım istemiş olan adam, tekrar yardım ister ve feryad eder bir halde, Mûsâ Aleyhisselâmın karşısına çıktı.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Sen, azgınlığı, apaçık gözüken bir kimsesin!" dedikten sonra, yine, ona, yardım etmek üzere ilerledi.
Kıbtî, ağır sözler söylediği için, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, şiddetle yakalamak üzere, yürüyünce, İsrail oğullarına mensup adam, kendisine saldıracağını sanarak, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Dün öldürdüğün adam gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun Sen, Mısır toprağında, ancak, Zorba kesilen bir kimse oldun! Sulh ve iyilik seven bir adam değilsin!" dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, kendi haline bıraktı.
Fakat, Kıbtî, dünkü adamın, Mûsâ Aleyhisselâm tarafından öldürülmüş olduğunu halk arasında yaydı.
Firavun:
"Onu, yakalayınız. Bizim adamımızdır.
Onu, büyük caddelerde değil de, küçük yollarda arayınız!
Kendisi, genç olduğu için, büyük yolları, bilemez!" dedi.
Gerçekten de, Mûsâ Aleyhisselâm, küçük yollardan giderdi.
Şehrin ortasından bir adam, koşarak gelip:
"Ey Mûsâ! Mısır Eşrafı, seni, öldürmek üzere toplandılar. Senin hakkında konuşuyorlar.
Hemen, buradan çık, git!
Şüphe yok ki, ben, senin iyiliğini dileyenlerdenim " dedi.[36]
Mûsâ Aleyhisselâmın Medyen´e* Götürülüşü: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; korku içinde, işin sonucunu bekler bir halde şehirden çıktı. "Ey Rabb´im! Beni, bu zâlim kavmin elinden kurtar!" diye yalvardı.
O sırada, elinde kısa mızrak tutan, atlı bir Melek, Mûsâ Aleyhisselâmın yanına geldi, ve:
"Beni, arkamdan takip et!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâmı, Medyen´e kadar götürdü.
Mısırla Medyen arası, sekiz gecelikti.
Mûsâ Aleyhisselâmın, ağaç yapraklarından başka yiyeceği yoktu.
Mûsâ Aleyhisselâm, Medyen şehrinin kapılarından birinin yanına geldiğinde, toplanmış bir çok kişinin hayvanlarını sulamakta olduklarını gördü.
Onların gerisinde iki kadın da, vardı ki, kalabalık yüzünden, suya yaklaşamı-yorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, onlara:
"Nedir derdiniz (Ne için suya yaklaşmıyorsunuz ) diye sordu.
Kızlar:
"Biz, zaitleriz, erkeklerin arasına sokulamıyoruz.
Çobanlar, hayvanlarını sulayıp götürmeden önce, biz, su alamıyoruz.
Babamız da, çok ihtiyar bir kimsedir." dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, onlara acıdı.
Kuyuya yaklaşarak kuyunun üzerindeki büyük taş kapağı, kaldırdı.
Halbuki, Medyenlilerden, müteaddid kimseler bir araya gelmedikçe, onu, kaldıramazlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, kovayı alıp kuyudan su çekti. Kızlar, koyunlarını, suladılar. Sonra, babalarının yanına döndüler.
Halbuki, bundan önce, onlar, koyunlarını, ancak havuzda arta kalan su ile sularlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, oradaki bir ağacın gölgesine çekilerek:
"Ey Rabb´ım! Cidden ben, bana indirdiğin hayrdan dolayı bir fakirim!" dedi.[37] "
O, bunu, söylediği zaman, biri, ona bakmış olsaydı, açlığın şiddetinden, bar-saklarının, yeşillenmiş olduğunu görürdü.
Böyle olduğu halde, o, Allâh´dan bir lokmadan fazla bir şey istemedi.[38] Kızlar, evlerine döndükleri zaman, babaları, onlara: "Gece olmadan gelişiniz, neden çabuk oldu " diye sordu.
Onlar da:
"Salih bir Zat bulduk. Bize, acıdı. Davarlarımızı, sulayıverdi" diyerek[39] Mûsâ Aleyhisselâmın yaptığı iyiliği, Babaları Şuayb Aleyhisselâma haber verdiler. [40]
Şuayb Aleyhisselâm, kızlarından birisine:
"Git, onu, bana çağır!" diyerek[41] onlardan birisini[42] -ki, Mûsâ Aleyhisselâma zevce olacak olanını[43], ona, gönderdi. [44]
O da, yüzünü örtüp[45] utana utana Mûsâ Aleyhisselâmın yanına vardı. Ona:
"Bize yaptığın sulama hizmetinin ücretini sana ödemesi için, Babam, seni, çağırıyor!" dedi. [46]
Çağırılma sebebi hakkındaki söz, Mûsâ Aleyhisselâmın hoşuna gitmediğinden, önce, davete icabet edip gitmek istemedi ise de, orasının, yırtıcı ve vahşî hayvanların durağı korkunç bir yer olduğunu düşünerek, onunla gitmekten başka çâre bulamadı. [47]
Kalkıp ona:
"Haydi, yürü!" dedi. [48]
Kız, öne düşüp yürüdü.
Mûsâ Aleyhisselâm da, onu, tâkıb etti. [49]
Giderlerken, rüzgâr, kızın elbisesini yukarı kaldırıp ta, arkası, açılıp görününce[50], Mûsâ Aleyhisselâm, onun arkasına bakmak istemedi[51]
Ona bakmamak için, yüzünü, bir kere ondan başka tarafa çevirdi, bir kere de, gözünü, yumdu ve:
"Ey Allâhın kulu kadın! Sen, benim arkamda ol! [52] Arkamda yürü! [53]
Yanılırsam, [54] yanıldığım zaman, [55] sen, bana sözünle[56], doğru yolu buluncaya kadar, ayaklarıma atacağın çakıl taşları ile[57] yol göster[58].
Çünkü, biz Ehl-i Beyt[59] Yâkub Oğulları [60], kadınların, açılan arkalarına bakmayız!" dedi. [61]
Mûsâ Aleyhisselâm, gelip Şuayb Aleyhisselâmın yanına girdiği zaman, akşam yemeği hazırlanmıştı.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Ey genç! Otur, yemek ye!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Allâha sığınırım!"´[62] diyerek yemek yemekten kaçındı. [63]
Şuayb Aleyhisselâm:
"Ne için böyle yapıyorsun [64] Sen, aç değil´misin " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet! Ben, ac´ım. Amma, bunun, koyunlarınızı sulamanın karşılığı olmasından korkarım.
Ben, öyle bir Ehl-i Beyt´tenim ki, biz, Âhiret emellerinde hiç bir şeyi, dünya dolusu altına satmayız!" dedi.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Hayır! Vallahi, ey genç! Bu yemek, hizmet karşılığı, değildir. [65]
Bu, ancak, Atalarımın[66] âdetidir[67] Biz, konukları, ağırlarız ve onlara yemek ye-diririz!" dediği zaman[68], Mûsâ Aleyhisselâm, oturup yemek yedi. [69]
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâma, başından geçenleri anlattı.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Korkma! O zâlimler güruhundan kurtuldun!" dedi.[70]
Mûsâ Aleyhisselâmın Şuayb Aleyhisselâma Dâmad Oluşu:
İki kızdan, Mûsâ Aleyhisselâmı, çağıranı Şuayb Aleyhisselâma: "Babacığım! Onu, ücretle çoban tut!
Çünkü, ücretle çalıştırdıklarının en hayırlısı, hiç şüphesiz, o güçlü ve emîn adamdır!" dedi.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Haydi, onun cok güçlü olduğunu, kuyunun ağzındaki ağır taşı, kaldırdığını görünce, anladın[71]; onun emniyetli olduğunu, sana anlatan şey nedir " dedi. [72]
Kız:
"Ben, onun önünde yürüyordum...
O, bana, hıyanet etmek istemeyip arkasından yürümemi, emretti." dedi. [73]
Bunun üzerine, Şuayb Aleyhisselâmın, Mûsâ Aleyhisselâma rağbet ve teveccühü arttı[74]:
"Ben, iki kızımdan birini -sen, bana, sekiz yıl ecîrlık etmek üzre- sana nikâhla-mayı arzu ediyorum.
Eğer, (hizmetini) on (yıl)a tamamlarsan, o da, kendinden. (Bununla beraber) arzu etmem ki, sana, zorluk çektireyim.
İnşâallâh, beni, Sâlihlerden bulacaksın!" dedi.
Mûsâ (Aleyhisselâm):
"O, seninle benim aramdadır.
Bu iki müddetten hangisini ödersem, demek ki, bana karşı, bir husûmet yoktur.
Allah da, şu dediğimizin üstünde bir Vekîl´dir." dedi. [75]
Şuayb Aleyhisselâm[76], kızlarından birine[77], Mûsâ Aleyhisselâmla evlendirmek istediği kızı Safura´ya[78], Mûsâ Aleyhisselâmın, davarları yayarken yararlanması için[79] bir Asa getirmesini emretti.
Kız da; bir Asa getirdi ki, bu Asa, insan suretine girmiş bir Melek tarafından, Şuayb Aleyhisselâma bir Vedîa, bir emânet olarak tevdi´ edilmiş olup[80] yanında bulunuyordu. [81]
O zaman, Peygamberlerin Asaları, Şuayb Aleyhisselâmın yanında idi. [82]
Şuavb Aleyhisselâm, kızının Emânet Asayı getirdiğini görünce[83], onu, geri verdi[84] ve başka bir Asa getirmesini, ona emr etti. [85]
Kız, Asaların bulunduğu yere girdi, bir Asa alıp getirdi.
Babası, onu, görünce;
"Hayır! Bundan başkasını, getir!" dedi.
Kız, her defasında, onu, yerine bırakıp başkasını almak istedikçe, hep eline, o Asa, düşüyor, geliyor[86], eline, başkası, düşmüyor, gelmiyordu[87].
Nihayet, Şuayb Aleyhisselâm, o Asa´yı, Mûsâ Aleyhisselâma verdi:
"Al bunu, yanında bulunsun! Yırtıcı hayvanları, kendinden ve koyunlarından men edersin!" dedi. [88]
Mûsâ Aleyhisselâm, onu, eline alarak davarları, yaymağa gitti. [89]
Asa: Avsec ağacındandı. [90]
Asanın baş tarafı, iki çatallı, ucu da, eğri ve kancalı idi. [91]
Şuayb Aleyhisselâm; Asa´yı, Mûsâ Aleyhisselâma verdiği zaman[92], onun, yanında bir Vedîa, bir Emânet olduğunu düşünerek nadim oldu. [93]
Asayı, Mûsâ Aleyhisselâmdan geri almak için[94] gitti. Ona, kavuşunca[95]:
"Asa´yı, bana geri ver!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"O, benim Asam´dır"[96] diyerek Asayı geri vermeğe yanaşmadı. [97]
En sonunda, kendileriyle karşılaşacak[98], yanlarına gelecek[99] ilk adamı, Hakem yapmağa ve onun vereceği hükme razı oldular. [100]
O sırada, insan suretine girmiş[101] bir Melek, yürüyerek yanlarına geldi. [102]
"Asa´yı, yere koyunuz! Onu, yerden, kim kaldırabilirse, o, onundur, diye, hüküm verdi.[103]
Mûsâ Aleyhisselâm, Asa´yı, yere koydu. [104]
Şuayb Aleyhisselâm, onu, kaldırmağa güc yetiremedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, Asa´yı, eliyle tutup kaldırdı. [105]
Şuayb Aleyhisselâm, bunu, görünce[106], Asayı, Mûsâ Aleyhisselâma bıraktı. [107]
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâm in yanında, Allâhın dilediği kadar kaldıktan sonra, ayrılmak için, izin istedi. [108]
Kurân-ı Kerimin Mûsâ Aleyhisselâmla İlgili Hadiseler Hakkındaki Açıklaması:
"...Bunlar (gerçekleri) apaçık bildiren Kitabın âyetleridir.
Mûsâ ile Firavun haberinden bir kısmını, iman edecek bir zümre(nin yararlanması) için, hakk olarak sana okuyacağız.
Hakîkat, Firavun, o yerde (Mısırda) tegallübe (aşın zulme) kalktı. Ora ehâlisini, fırkalar haline getirdi.
Onlardan bir zümreyi za´fa uğratıyor, onların oğullarını boğazlıyor, kızlarını, diri bırakıyordu.
Çünki, o, fesadcılardandı.
Biz ise, istiyorduk ki, o yerde za´fa uğratılanlara lütfedelim, onları, (hayrda) muk-tedâbihler yapalım. Onları (Firavun mülkünün) varisler(i) kılalım.
Onlara, o yerde kudret (ve hâkimiyet) verelim.
Firavun´a, Hâmân´a ve bunların ordularına da, onlardan gocunmakta oldukları şeyi (başlarına getirip) gösterelim.
Mûsânın anasına:
Onu, emzir! Sana, ona âid bir tehlike gelince, kendisini, denize (Nîle) bırak!
(Boğulacağından) korkma! Tasalanma.
Çünki, biz, onu, yine sana geri döndüreceğiz.
Hem onu, Peygamberlerden biri de, yapacağız!" diye Vahy ettik.
Bunun üzerine, Firavunun adamları, onu, yitik olarak aldılar.
Çünki, o, akıbet, kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı.
Çünki, Firavun da, Hâman da, bunların orduları da, suçlulardı.
Firavunun karısı:
Benim için de, senin için de, bir göz bebeği! Onu, öldürmeyiniz!
Olur ki, bize yararı dokunur, yahud onu, bir oğul ediniriz dedi.
Halbuki, onlar, işin farkında değillerdi!
Musa´nın anası-yüreği, bomboş olarak-sabahladı.
Eğer, inananlardan olması için, kalbine rabıta vermeseydik, az daha muhakkak, açıklayacaktı!
(Musa´nın) kız kardeşine:
"Onun izini tâkıb et!" dedi.
O da, berikiler, farkında olmayarak, onu, uzaktan gözetledi.
Biz, daha önce, ona, süt analar(ın sütünü emmeyi) haram etmiştik.
Bunun üzerine, (kız kardeşi, onlara):
Sizin için onun bakımını sağlayacak, kendileri, buna hayrhâh olacak bir aile hakkında size delillikte bulunayım mı dedi.
İşte, (böylece) onu, anasına geri verdik, tâ ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın, Allâhın va ´dinin, şüphesiz bir hak olduğunu bilsin.
Fakat, onların çoğu, (bunu) bilmezler. Vaktâ ki, Mûsâ, civanlığına erip olgunlaştı. Biz, ona, hikmet ve ilim verdik.
İyilik edenleri, biz, böyle mükâfatlandırırız.
(Mûsâ) ehâlisinin gaflet üzere bulunduğu bir zamanda şehre girdi de, (orada) birbiriyle kavga etmekte olan iki adam gördü. Şu, kendi taraf darlarından, bu da, düşman(lar)ındandı.
Derken, tarafdarlarından olan(adam) düşmana karşı imdad istedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ), onu, bir yumruk vurup öldürdü.
"Bu, dedi, şeytanın işlerindendir.
O, hakikat şaşırtıcı apaçık bir düşmandır.
Rabb´ım! Ben, cidden, kendime yazık ettim. Artık, beni, yarlığa!" dedi.
Bunun üzerine, (Allah) onu, yarlıgadı.
Çünki, O, çok Yarlıgayıcı, çok Esirgeyici olanın ta kendisidir.
Rabb´ım! Bana, in´am ettiğin şeyler hakkı için, artık, suçlulara asla arka olmayacağım! dedi.
Hulâsa, şehirde korkarak (ve başına gelecek akıbete) intizar ederek sabahladı.
Bir de, ne görsün: dün, kendisinden imdad isteyen (adam, yine) ona, feryad (ve ondan istimdad) ediyor!
Mûsâ, ona:
"Sen, hakfkat, apaçık bir azgınsın!" dedi.
Derken, (Mûsâ) ikisinin de, düşmanı olan birini yakalamak isteyince (onun, kendisini yakalamak istediğini sanan istimdada):
"Mûsâ! Dün, bir can öldürdüğün gibi (şimdi) beni de mi öldürmek istiyorsun !
Sen, arabuluculardan olmayı arzu etmiyorsun da, bu yerde ille yaman bir Zorba olmak istiyorsun! dedi.
Şehrin öte başından koşarak bir adam geldi;
Mûsâ! (şehrin) öne gelenleri, seni öldürmek için (toplandılar) Hakkında müzâkere ediyorlar.
Hemen (buradan) çık (git)
Şüphesiz ki, ben, senin hayrhâhlanndanım! dedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ) korkarak (ve etrafı) gözetleyerek oradan çıktı:
Rabb´ım! Beni, o zâlimler güruhundan kurtar! dedi.
(Mûsâ) Medyen tarafına yönelince:
Umarım ki, Rabb´ım, beni, doğru yola iletir! dedi.
Vaktâ ki, Medyen suyuna vardı.
(Suyun) üst tarafında (ve kenarında) bir sürü insan buldu ki (hayvanlarını) sulu-yorlardı.
Onların gerisinde (ve alt yanında) da, (sürülerini) alıkoyan iki kadın gördü.
(Onlara):
Nedir derdiniz dedi.
(Onlar):
Çobanlar, (davarlarını) suvarıp dönünceye kadar, biz suvarmayız.
Babamız ise, büyük bir ihtiyardır!" dediler.
Bunun üzerine, (Mûsâ), onlarınkini suvarıverdi.
Sonra, gölgeye dönüp:
Rabb´ım! Hakîkat, ben, bana indirdiğin hayrdan dolayı muhtacım! dedi.
Derken, o iki (kadın)dan biri, utana utana yürüyerek ona geldi.
Babam, bizfim davarlarımızı) suvardığının ücretini sana ödemek için, seni, çağırıyor, dedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ) ona varıp kıssayı anlatınca, o: Korkma! O zalimler güruhundan kurtuldun! dedi. O ikiden biri: Babacığım! Onu, ücretle (çoban) tut.
Çünkü, ücretle kullandıklarının en hayırlısı, şüphesiz ki, o kuvvetli, emîn (adamdır) dedi.
(O Zat, Musa´ya):
Bu iki kızımdan birini -sen, bana sekiz yıl ecîrlık etmek üzre- sana, nikahlamak istiyorum.
Eğer, (hizmetini) on (yıl) a tamamlarsan, o da, kendinden.
(Bununla beraber) arzu etmem ki, zorluk çektireyim. İnşallah, beni, Sâlihlerden bulacaksın! dedi.
(Mûsâ):
O, seninle benim aramdadır.
Bu iki müddetten hangisini ödersem, demek ki, bana karşı bir husûmet yok.
Allah da, şu dediğimizin üstünde bir Vekil!" dedi. [109]
Mûsâ Aleyhisselâmın Medyen den Ayrılması Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; Şuayb Aleyhisselâmın kızı ve kendisinin de, zevcesi olan Safura hanımı yanına alarak[110] Medyen´den ayrıldığı zaman[111], kıs mevsimi idi. [112]
Mûsâ Aleyhisselâm; zevcesi, koyunları ve çakmağı yanında ve Asası da, elinde olduğu halde, yola devam etti.
Gündüzün, Asası ile vurarak, ağaçlardan, koyunlarına yaprak döker; akşam olunca da, çakmağını çakar, ateş yakar ve ateşin çevresinde kendisi, zevcesi ve koyunları, gecelerdi.
Ertesi günü, sabaha çıkınca da, zevcesini, koyunlarını yanına alır, Asasına dayanarak aynı şekilde yola devam ederdi. [113]
Samda oturan kralların serlerine uğramamak için, şehir ve mamurelerden uzak, sapa yollardan gidiyorlar, gittikleri yolun, kendilerini, nereye ulaştıracağını bilmiyorlar, Şam çölünde yollarına devam ediyorlardı.
Bir ara, yollarını da, şaşırmışlar, nereye gideceklerini, bilmiyorlardı.
Gittikleri yol, kendilerini, soğuk bir kış akşamında Tür dağının sağına düşen batı tarafına kadar götürmüştü.
Gecenin bütün karanlığı, üzerlerine çökmüş[114], gök gürlemeğe, şimşek çakmağa, yağmur dökülmeğe başlamıştı.
Zevcesini de, doğum sancısı tutmuştu. [115]
Mûsâ Aleyhisselâm, ateş yakıp çevresinde ailesini ısıtmak, geceletmek için, çakmağını çıkardı, çaktı.
Çakmak ateş çıkarmadı. [116]
Yoruluncaya kadar onu, çaktı durdu.
Şaşırmıştı. Ayağa kalktı, oturdu.
Tekrar tekrar uğraştı ise de, çakmak taşından, ateş çıkaramadı.
Çaresizlik içinde kaldı. Son derecede daraldı ve bunaldı.
Acaba bir ses işitebilirmiyim veya bir hareket sezebilirmiyim diye etrafı, dinlemeğe, gözetmeğe başlamıştı. [117]
Mûsâ Aleyhisselâmın İlâhî Tecellîye, Vahy´e Mazhar Ve Peygamber Oluşu:
Kur´ân-ı kerimde açıklandığı gibi; Mûsâ Aleyhisselâm:
"Bir Ateş görmüştü de, ailesine:
Siz (burada) durunuz! Hakikat, ben, bir ateş gördüm.
Belki, ondan, size bir kor getirir, yahud ateşin yanında bir yol (gösterici) bulu-rum." dedi. [118]
Mûsâ Aleyhisselâmın üzerinde yünden cübbe, yünden kilim, yünden don ve yünden gömlek bulunuyordu.
Papucu da, dabaklanmamış merkep derisindendi. [119]
Mûsâ Aleyhisselâm; yerle gök arasında yükselen güneş şuâı gibi göz kamaştıran Nûr direğiyle karşılaşınca, onu, önce, bir ateş yalını sanmıştı.
Halbuki, o, ateş değildi. Yüce Allanın Nûrundandı. [120]
Mûsâ Aleyhisselâm, gördüğü Nur´a doğru ilerleyip te, onun, Ullayktan, (Böğürtlen, Mûsâ ağacından) veya Avsece ağacından yalınlandığını[121], tâ semâdan oradaki büyük bir Avsece ağacına kadar uzandığını, dumansız, büyük bir Ateş olduğunu ve yeşil bir ağacın ortasından yalınlandığı halde, ağacın yeşilliğini artırmaktan başka bir şey yapmadığını, görünce, şaşırdı. [122]
Mûsâ Aleyhisselâm, ona, yaklaşınca, ağaç ve Nûr, geriye çekildi!
Onun gerilediğini görünce, korkup geri dönmek istedi.
Fakat, Ateş yalını, yine, kendisine yaklaştı. [123]
Mûsâ Aleyhisselâmın korkusu, arttı.
Gözlerini, eliyle kapadı, yere yattı, yapıştı.
Kulağına; kulakların, bir benzerini daha işitmedikleri sesler, geliyordu!
Korkunun şiddetinden, az kalsın aklı, başından gidecek dereceye geldi! [124]
Kendisine; feyizli, mümtaz yerdeki Vadinin sağ kıyısındaki[125] ağaçtan:
"Ey Mûsâ!" diye seslenildiği zaman[126], Mûsâ Aleyhisselâm:
"Lebbeyk! Lebbeyk! = Buyur! Buyur! Emrine amadeyim!" diyor, kendisini, çağıranın, kim olduğunu, bilmiyordu.
"Ben, senin sesini işitiyorum.
Fakat, yerini, göremiyorum. Sen, nerdesin " diyordu.
"Ben, üzerinde, yanında, önündeyim! Sana, senden daha yakınım!" buyuru-lunca, Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a yarasanın da, bu olduğunu anlamıstı.[127]*
Diğer rivayete göre:
Mûsâ Aleyhisselâm: "Yâ Rab: Sen, yakın mısın (Yakınsan) Sana, yavaş söyleyeyim.
Sen, uzak mısın (Uzaksan) Sana, sesleneyim.[128]
Ben, Senin sesini çok iyi işitiyorum, fakat, seni, göremiyorum.
Sen, neredesin " dedi.[129]
Yüce Allah:
"Ben, senin arkandayım, önündeyim, sağındayım, solundayım!
Ey Mûsâ! Kulum, beni, andığında, ben, onun yanında oturanıyım.[130]
Dua ettiği zaman da, onun yanındayım." buyurdu.[131] Mûsâ Aleyhisselâm :
Elhamdü lillâhi Rabb´il´âlemîn! = Âlemlerin Rabb´ı olan Allah´a hamd olsun!" dedi. "Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi olan Allah, ben´im!" buyuruldu.[132]
Rabb´inin, yüce huzurunda bulunmanın heybetinden, Mûsâ Aleyhisselâmı kalbi, şiddetle çarpmağa başlamış, bacakları, titremiş, dili, tutulmuş, vücudunun gücü, azalmış, kendisi, ölü gibi hareketsiz hale gelmişti.[133]
Yüce Allah, bir Melek gönderip Mûsâ Aleyhisselâmın kalbini, güçlendirdi. Aklı, başına geldi.[134]
Artık, o, İlâhî Ses´e ve Söz´e, bir dereceye kadar alışmış bulunuyordu.[135] "Ey Allah´ım Dinlediğim kelâm, Senin mi idi yoksa, Elçinin mi idi " diye sordu.
Yüce Allah:
"Evet! Seninle konuşan, ben idim.
Yaklaş bana!" buyurdu.[136]
"Ey Mûsâ! O sağ elindeki nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm
"O, benim Âsamdır." dedi.[137]
Yüce Allah:
"Onunla, ne yaparsın " diye sordu.
Musa Aleyhisselâm:
"Ona, dayanırım.
Onunla, vurup ağaçtan, koyunlarıma yaprak dökerim.
Onu, bana âid azık dağarcığımı, su tulumumu, üzerinde taşımak gibi hacetlerde de, kullanırım." dedi.
Yüce Allah:
"Ey Mûsâ! Onu, (elinden) bırak!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm, (elinden, yere) bırakınca, Asa, koşar bir yılan oluverdi! [138]
Asanın iki çatalı, yılanın ağzı, sivri ucu da, arkasında kuyruk şeklini aldı.
Yılanın azı dişleri ise, titriyordu!
Yüce Allah, onun, ne şekle girmesini, istemişse, o, o şekli almış bulunuyordu. [139]
Mûsâ Aleyhisselâm, onu, böyle korkunç bir halde görünce, tâkıb edemeyip geri döndü. [140]
Rabb´i, ona:
"Ey Mûsâ! Beri gel, korkma!
Biz, onu, eskiden olduğu gibi, Asa haline çevireceğiz!" buyurdu.´[141]
Mûsâ Aleyhisselâm, son derece korkmuş bir halde, geri dönüp[142] gelince de, Yüce Allah:
"Tut onu ve korkma!
Elini, onun ağzına sok!" buyurdu.´[143]
Mûsâ Aleyhisselâm, elini; yılanın ağzına sokmak için, sırtındaki yün cübbesi-nin yeniyle sardı.
"Elini, cübbenin yeniyle sarmayı bırak!" diye seslenildi.
Mûsâ Aleyhisselâm, elini, yeninden çıkardıktan sonra, yılanın çene kemikleri arasına sokunca, yılan, elinde Asa haline geldi, ve elini, Asanın iki çengeli arasında buldu.
Asanın sivri tarafı da, ucu oldu.
Bunda sonra, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Elini, koynuna sok da, o, hiç bir kusursuz olarak, bembeyaz çıkıversin!" denildi.
Mûsâ Aleyhisselâm, esmer tenli idi.
Elini, koynuna soktu. Sonra, onu, kar gibi, beyaz olarak çıkardı.
Sonra, elini, tekrar koynuna sokup çıkardı, eskiden olduğu gibi, esmer tenli oldu.
Sonra, Mûsâ Aleyhisselâma:
"İşte, bu iki (Mucize), Firavun ile cemaatına, Rabb´indan iki bürhan´dır.
Çünkü, onlar, fâsıklar güruhudur!" buyuruldu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, onlardan, bir adam öldürmüştüm.
Bunun için, onların, beni, öldüreceklerinden korkarım!
Kardeşim Harun -ki, o, dil bakımından, benden daha fasâhatlıdır- onu da, benimle birlikte yardımcı olarak gönder ki, benim sözlerimi, doğrulasın.
Ben, konuşurken, sözlerimden, onların, anlamadıklarını, o, anlar ve açıklar. Çünkü, ben, onların, beni yalanlayacaklarından korkarım!" dedi.
"Senin pazunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size öyle bir satvet vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler!
Gidiniz âyetlerimizle!
Siz de, size tâbi olanlar da, üstün geleceksiniz!" buyruldu. [144]
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmı, geceli gündüzlü[145] yedi gün, kendi haline bıraktı.
Yedi geceden sonra, ona:
"Ey Mûsâ! Sana söylediği şey hakkında Rabb´ine icabet et!" buyruldu. [146]
Kur´ân-ı Kerimin Tuvâ Vadisindeki Müşahede Ve Mükâlemeler Hakkındaki Açıklaması:
Tuvâ vadisindeki Müşahede ve Mükâlemeler, Kurân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
"Artık, Mûsâ, müddetini bitirince, ailesiyle yola çıktı.
O, Tûr[147] yanından bir ateş his etmişti.
Ailesine:
(Siz, burada) eğleşiniz. Çünkü, ben, bir ateş gördüm.
Olur ki, size, ondan bir haber, yâhud (ocak yakıp) ısınmanız için, bir ateş parçası (kor) getiririm." dedi.
Derken, oraya varınca, Feyizli (ve mümtaz) bir yerdeki vâdi´nin, sağ kıyısından, Ağaçtan:
Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabb´i olan Allah, şüphesiz ben´im ben!" diye ve Asanı (yere) bırak!" diye seslenildi.
Şimdi (Mûsâ) onu, bir yılan gibi deprenir bir halde görünce, arkasını dönüp uzaklaştı, geri dönmedi.
Ey Mûsâ! Beri gel! Korkma!
Çünkü, sen, emniyette olanlardansın![148] Vaktâ ki, oraya varınca, (şöyle) seslenildi:
Ateş (mahallin)de bulunana da, çevresinde olanlara da, muhakkak, (feyz ve) bereket verildi.
Âlemlerin Rabb´i olan Allah, münezzehdir (her noksandan uzaktır)
Ey Mûsâ! Hakikat şudur ki: mutlak galib olan, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, ben´im!
Asanı, (yere) bırak! (Mûsâ, Asasını bırakıp ta) onu, çevik bir yılan gibi hareket eder görünce, arkasına dönüp kaçtı ve geri dönmedi.
Ey Mûsâ! korkma!
Çünkü, ben (Var´ım) Benim yanımda, Peygamberler (hiç bir şeyden) kork-maz(lar).[149]
Şüphesiz ki, senin Rabb´in, ben´im ben!
Haydi, pabuçlarını, çıkar!
Çünkü, sen, Mukaddes Vadi´de, Tuvâ´dasın!
Ben, seni, (Peygamberliğe) seçtim.
Şimdi, Vahy olunacak şeyleri, dinle:
Şüphe yok ki, Allah, ben´im ben! Benden başka hiç bir ilâh yoktur.
Öyle ise, bana ibâdet et!
Beni zikretmek için, namaz kıl.
Çünkü, o Saat (Kıyamet), hiç kuşkusuz, gelecektir.
Ben, onu(n vaktini) hemen açıklayacağım geliyor ki, herkes, neye çalışıyorsa, kendisine, onunla mukabele edilmiş olsun!
Mûsâ! O sağ elindeki nedir
O, benim Asam´dır. Ona dayanırım. Onunla, davarlarıma, yaprak silkerim. Onda, bana mahsus başka hacetler de, vardır! dedi. (Allah):
Onu, (elinden, yere) bırak! buyurdu.
O da, bıraktı.
Bir de, ne görsün: koşup duran bir yılan olmuştur o!
(Allah):
Tut onu! Korkma! Biz, onu, yine evvelki şekline çevireceğiz! buyurdu. [150]
Elini, koynuna sok ta, Firavuna ve kavmine (göstereceğin) dokuz Mûcize[151] içinde, o, kusursuz, bembeyaz olarak çıkıversin[152]
"...İşte, bu iki (Mucize), Firavuna ve cemaatına, Rabb´inden, iki burhandır.
Çünkü, onlar, fâsıklar güruhudur!" diye (buyuruldu.[153]
Firavuna git! Çünkü, o, pek azdı.
Ona, de ki: Senin (küfürden, azgınlıktan) temizlenmende meylin var mıdır
Seni, Rabb´ini, tanıtmağa irşad edeyim mi (ki, Ondan) korkasın [154]
Mûsâ:
Ey Rabb´im! Gerçekten, ben, onlardan, bir can öldürdüm.
Onun için, beni öldüreceklerinden korkarım.
Kardeşim Hârûn. O, dil bakımından, benden daha fesâhatlıdır.
Onu da, benimle birlikte Yardımcı (bir Peygamber) olarak gönder ki, beni, doğ-rulasın.
Çünkü, ben, onların, beni, yalanlayacaklarından endişeleniyorum! dedi. (Allah):
Senin pâzunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size, öyle bir satvet (ve galebe) vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler.
Gidiniz âyetlerimizle!
Siz de, size tâbi olanlar da, galip (geleceksiniz! buyurdu! [155]´ (Mûsâ):
"Ey Rabb´im! Benim göğsüme genişlik ver! İşimi, kolaylaştır!
Dilimden de (şu) düğümü, çöz ki, sözümü, iyi anlasınlar. Bana, kendi ailemden bir de, Vazîr ver, kardeşim Harun´u. Onunla, sırtımı güçlendir. Onu, işimde ortak kıl!
Tâ ki, Seni, çok teşbih edelim, Seni, çok analım.
Şüphe yok ki Sen, bizi hakkıyle görensin!" dedi.
(Allah):
Ey Mûsâ! İstediğin, sana verilmiştir.
And olsun ki: Biz, sana, diğer bir zamanda, anana Vahy olunacak şeyi ilham ettiğimiz vakitte de, lütfetmiş, ve (kendisine) onu, Tâbut´a (sandığa) koy da, denize (Nil´e) at ki, deniz, onu, kıyıya bıraksın, Onu, benim de, kendisinin de, düşmanı olan birisi alacak! diye (emreylemistik).
Sana karşı (ey Mûsâ!) Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden bir sevgi de, bırakmıştım.
Hani kız kardeşin gidip (şöyle) diyordu:
Ona, bakacak bir kimse (sağlamak üzre) size delâlette bulunayım mı Böylece, seni, tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın. Sen, bir de, adam öldürmüştün de, biz, seni, o tasadan da, kurtarmıştık. Seni, türlü türlü ibtilâlarla imtihan etmiştik. Bunun için, yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da, (hakkındaki) takdire göre (buraya) geldin! Ey Mûsâ! Ben, seni, kendim için (Peygamber) seçtim. Sen, kardeşin de, beraber olarak Mucizelerimle git. İkiniz de, beni hatırlayıp anmakta gevşeklik göstermeyiniz. Firavuna gidiniz. Çünki, o, gerçekten, azdı. (Gidiniz de) Ona, yumuşak söz söyleyiniz. Olur ki, o, öğüt dinler, yâhud (Allâh´dan) korkar. "[156]
Mûsâ Aleyhisselâmın Ailesinin Medyene Götürülüşü:
Mûsâ Aleyhisselâmın, Tuvâ vadisinde bir oğlan çocuğu doğmuştu.
Mûsâ Aleyhisselâm; orada, İlâhî Vahyi telakkî ile meşgul olduğundan, ailesinin yanına uğrayamaz olrouştu. [157]
Ailesi, Mûsâ Aleyhisselâmın nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyordu.
Orada, yalnız başına oturduğu sırada, Medyenlilerden[158] ve Şuayb Aleyhis-selâmın Ev halkından´[159] bir çoban, oraya uğrayınca, onları, tanıdı ve alıp Şuayb Aleyhisselâmın yanına götürdü.
Mûsâ Aleyhisselâmın ailesi ve çocuğu; Firavunun, denizde boğulduğu haberi, alınıncaya kadar Medyen´de Babası Şuayb Aleyhisselâmın yanında kaldı. [160]
Mûsâ Aleyhisselâmın Mısır´a Gidişi:
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmı, Mısıra gönderdi.
Mûsâ Aleyhisselâm; Mısırın yolunu bilmiyor, Yüce Allah, ona, yol gösteriyordu.
Elinde Asasından, sırtında yün kaftanından, başında yün takyesinden, ayaklarında da, bir çift ayakkabısından başka, yanında hiç bir şey bulunmuyordu.
Av etinden ve yer bakliyatından yararlanıyordu. Gündüzleri oruç tutuyor, geceleri namaz kılıyordu. [161] Nihayet, Mısıra ulaştı. Geceleyin, annesinin evine vardı.
Ne kendisi, evin halkını, tanıyabildi, ne de, onlar, Mûsâ Aleyhisselâmı, tanıyabildiler.
Mûsâ Aleyhisselâm, Mercimek çorbası yenileceği sırada, evin bir tarafına oturdu.
Hârûn Aleyhisselâm gelip onu, görünce, annesine, bunun, kim olduğunu sordu.
Annesi, onun, bir konuk olduğunu, haber verdi.
Bunun üzerine, Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmı, yemeğe davet etti.
Yemeğe oturdukları zaman, konuşmağa başladılar.
Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Sen, kimsin " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben, Musa´yım!" deyince, hemen ayağa kalktılar, birbirleriyle kucak-laştılar. [162]
Zâten, Yüce Allah, Hârûn Aleyhisselâma, Mûsâ Aleyhisselâmın, kendilerine doğru gelmekte olduğunu, onunla, buluşmasını Vahy etmişti. [163]
Mûsâ Aieyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâm´a: "Ey Hârûn! Sen, benimle birlikte Firavun´a git!
Yüce Allah, bizi, ona, Peygamber olarak gönderdi." dedi.
Hârûn Aleyhisselâm:
"İşittim ve itaat ettim!" dedi.
Anneleri, hemen ayağa kalktı ve bağırarak:
"Allah aşkına! Siz, Firavunun yanına gitmeyiniz!
O, ikinizi de, öldürür!" dedi.
Fakat, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, annelerinin sözünü kabul etmeye ya-naşmadılar. [164]
Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma Vezîr ve Destek olmak üzere, Yüce Allah tarafından Peygamberlikle vazifelendirilmişti. [165]
Mûsâ Ve Hârûn Aleyhisselâmların Allah´a Münacatları Ve Firavunla Karşılaşmaları:
Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar:
"Ey Rabb´imiz! Doğrusu, biz, Firavun´un, bize karşı aşırı gitmesinden (cezalandırılmakta hızlı davranmasından) yahud, taşkınlığını, artırmasından endişe ediyoruz!" diye münâcâtta bulundular.
(Yüce Allah):
"Korkmayınız!
Çünkü, ben, sizinle beraberim. Ben, (her şeyi) işitirim, görürüm!
Hemen gidiniz de, ona (şöyle) deyiniz:
Biz, Rabb´inin iki Elçisiyiz.
Artık, İsrail oğullarını, bizimle gönder.
Onlara, işkence etme!
Biz, sana, Rabb´inden, hakîkî bir âyet getirdik.
Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi´ olanlaradır.
Bize, şu hakîkat, Vahy olundu ki: hiç şüphesiz, azab, (Peygamberleri) yalanlayanların ve (hak´dan)) yüz çevirenlerin tepesindedir!" [166]
Bunun üzerine, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, geceleyin, Firavun´a gittiler.
Kapıyı, çaldılar.
Firavun da, korktu, kapıcı da, korktu.
Firavun:
"Kimdir bu ki, şu saatte benim kapımı çalabiliyor !" dedi.
Kapıcı, yukarıdan, onlarla konuşup ne istediklerini sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm, ona:
"Biz, Rabbül´âlemîn´in Resulüyüz!" deyince, kapıcı, korktu. [167]
"Sen, böyle, kimin kapısını çaldığını, biliyormusun !
Sen, ancak, Seyyid´inin kapısını çalıyorsun!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben de, sen de, Firavun da, Yüce Allah´ın kulcuklarıdır!" dedi. [168]
Kapıcı, hemen gidip Firavun´a haber verdi. [169] ve:
"Orada, deli bir insan var!
(Ben, Rabbül´âlemîn´in Resulüyüm!) diyor!" dedi. [170]
Firavun:
"Onu, içeri koy!" dedi. [171]
İçeri girmelerine izin verilince[172], Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, içeri girdiler. [173]
Mûsâ Aleyhisselâmın sırtında yünden bir cübbe, Aba, belinde lif kuşak, elinde de, kapıyı çalıp açtırdığı Asa´sı bulunuyordu. [174]
Firavun, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Sen, kimsin " diye sordu. [175]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben, Rabb´ül´âlemîn´in Resulüyüm! [176]
İsrail oğullarını, benimle gönderesin diye, beni, sana gönderdi." dedi. [177]
Firavun, biraz düşününce[178], Mûsâ Aleyhisselâmı, tanıdı[179]:
"Biz, seni, yeni doğmuş (bir çocuk) iken, içimizde büyütmedik mi
Sen, ömründen, bir hayli yıllar, bizim aramızda kalmadın mı
Nihayet, o yapmış olduğun işi de, sen yaptın!
Sen, nankörlerdensin!" dedi.
(Mûsâ):
"Ben, bunu, o vakit, bilmezlerden olarak yapmıştım.
Sizden korkunca da, hemen içinizden kaçtım.
Nihayet, Rabb´ım, bana hüküm verdi ve beni, Peygamberlerden yaptı.
Benim başıma kaktığın o nimet; İsrail oğullarını, kendine kul (köle) edindiğin içindi. [180]
Ben, daha doğmadan, sen, beni büyütmeden önce, sen, İsrail oğullarının çocuklarını ellerinden çekip alıyor, onlardan, istediğini, bırakıp kendine köle yapıyor, istediğini de, öldürüyordun!
İşte, benim, senin sarayına ulastırılısım ve sana ilistirilisim, bu yüzden olmuştu!" dedi. [181]
Firavun:
"Âlemlerin Rabb´i (dediğin) de, nedir " dedi.
(Mûsâ):
"Göklerin, yer´in ve bunların arasında bulunan her şeyin Rabb´idir!
Eğer hakîkatı, yakînen bilmeğe ehliyetli kimse/erseniz (Onun varlığına ve birliğine inanırsınız) dedi.
Firavun, çevresinde bulunan kimselere: "İşitmiyormusunuz !" dedi. [182]
(Firavun, bunu, Mûsâ Aleyhisselâmın söylediğini, red ve inkâr maksadı ile söylemiş ve çevresindekilere "Sizin, benden başka ilâhınız var mı Yoktur! demek istemişti. [183]
Mûsâ Aleyhisselâm, sözlerine devamla): "O, sizin de, sizden önceki Atalarınızın da, Rabb´idir!" dedi. Firavun:
"Her halde, size gönderilen (bu) Peygamberiniz (!), muhakkak, delidir!" dedi. [184]
"Bu söz[185], doğru değildir.
Sağlam akıllı adam sözü değildir. [186] Sizin, benden başka ilâhınız yoktur demek istedi. [187]
(Mûsâ Aleyhisselâm, sözlerine devamla):
"(O), doğu ile batının ve ikisi arasında bulunan her şeylerin de, Rabb´idir, eğer, aklınızı, kullanırsanız (anlarsınız)" dedi.
(Firavun):
"And olsun ki: eğer, benden başka bir ilâh edinirsen[188], benden başkasına tapar ve bana, tapmayı, terk edersen[189]´, seni, muhakkak ve muhakkak, zindana girenlerden ederim!" dedi.
(Mûsâ):
Ya sana, apaçık[190], benim doğru söylediğimi, anlatacak, seni, yalanlayacak; beni, haklı; seni, haksız ve bâtıl çıkaracak[191]bir şey getirdimse de mi (zindana atacaksın) " dedi.
Firavun:
"Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu " dedi.[192]
Mûsâ Aleyhisselâmın Asasının Ejderha Oluşu:
Bunun üzerine, (Mûsâ), Asasını, yere bırakıverdi.
Bir de (ne görsünler!) O, apaçık bir Ejderhâ! [193] ki, iri gövdesiyle, Firavunun önünü ve iki yanını doldurmuş, ağzını, açmış[194]´, alt çenesini, yere, üst çenesini köşkün üzerine koymuş!
Yutmak için, Firavun´a yönelince´[195], Firavun´un yanındaki adamlar, korkup Firavun´un başından dağılıverdiler. [196]
Firavun da, kendisini, tahttan, yere atıp Ejderhâ yılanı tutması için, Mûsâ Aley-hisselâma, Rabb´i adına[197] ve süt emzirme hakkına[198] and verdi. [199]
"Artık, ben, sana imân edecek, İsrail oğullarını da, seninle birlikte göndereceğim!" dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, tutup eski, Asa haline çevirdi. [200] Firavun, bundan önce, hiç işemezken, korkusundan, işedi! [201]
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavun´a, ikinci bir Mucize olmak üzere, elini de, (koynundan) çekip çıkardı.
Bir de (ne görsünler!) bu, temâşâ edenler için, bembeyaz (ve Nûr saçan bir el) [202]
Elin parlaklığından, Firavunun gözleri kamaştı.
Mûsâ Aleyhisselâm, elini, koynuna sokup çıkardığı zaman, eski normal rengini aldı.
Bunun üzerine, Firavun, Mûsâ Aleyhisselâmı, doğrulamağa meyletti ise de, Fi-ravun´un Vezîr´i Hâmân, hemen onun yanına varıp önüne oturdu ve:
"Sen, şu sırada, kendisine tapılan bir İlâh´sın!
Sen, ona, tâbi olunca, bir kul olacaksın demek! " dedi.
Firavun, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Bana, bugün, yarına kadar mühlet ver!" dedi.
Yüce Allah: Mûsâ Aleyhisselâma, ona, şöyle söylemesini, Vahy etti:
"Ey Firavun! Sana, hiç ihtiyarlamamak üzere, gençliğin,
Hiç elinden alınmamak üzre, Devlet´in verilecek olsa,
Evlenmelerden, yeyip içmelerden, hayvanlara binip gezmelerden zevk alma gücün sana iade edilecek olsa,
Öldüğünde de, Cennet´e girdirilecek olsan... bana, iman eder misin " dedi.
Bu sözler, Firavun´un kalbini, biraz gevşetti, yumuşattı:
"Senin gibi, Hâmân da, yanıma bir gelsin bakayım!" dedi. [203]
Ertesi günü, Hâmân gelip Firavunun yanına girdi. [204]
Firavun, ona:
"Şu Zat, yanıma geldi!" dedi.
Firavun, daha önce, Mûsâ Aleyhisselâma, ancak, Sihirbaz derdi.
Bugün ise, Sihirbaz demeyip (Mûsâ) dedi.
Hâmân:
"O, sana, ne söyledi " diye sordu.
Firavun:
"Bana, şöyle şöyle söyledi" diyerek Mûsâ Aleyhisselâmın söylediklerini nakletti.
Hâmân:
"Onu, reddetmedin mi " dedi.
Firavun:
"Hele Hâmân gelsin de, ona, bir danışayım bakayım! dedim." dediği zaman, Hâmân, Firavun´a:
"Sanırım ki: sonradan, tapan bir kul olmandan, kendisine tapılan bir Rab olman, senin hakkında daha hayırlı idi! [205]
Ben, sana, gençliğini, geri çevireyim!" dedi.
Veşm (iğne) getirtip Firavunun yüzünü, onunla döğdürerek kan çıkan yerine çivid sürdürdü. Yeşile çalar siyah bir ten meydana geldi.
Bu işi, ilk yapan, o, oldu.
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun yanına girip onda bu hali görünce, şaşırdı.
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Gördüğün şey, seni, şaşırtmasın!
O, çok sürmez, ilk haline döner!" diye Vahy etti. [206]
Firavun, ne iman etti, ne de, İsrail oğullarının, Mûsâ Aleyhisselâm ile birlikte Mısırdan çıkıp gitmesine izin verdi. [207]
Tufan Belâsı:
Bundan sonra ve Mûsâ Aleyhisselâmın Sihirbazlarla karşılaşmasından önce, Yüce Allah, Mısırın Kıbtî halkına Tufan (Sağnak halinde sürekli yağmurlar) gönderdi. [208]
Onlara âid her şeyi, sular bastı. [209] Tufan, yedi gün sürdü.
Kıbtî evlerine, o kadar sel suları doldu ki, evler, oturulamaz, oturanı da, boğar hâle geldi.
Arazilerini, seller bastı. Hiç bir şey ekemez, yapamaz oldular.´[210]
"Ey Mûsâ! Bizim için, Rabb´ine dua et: şu felâketi, üzerimizden kaldırsın.
Biz, sana, iman edeceğiz. İsrail oğullarını da, seninle birlikte göndereceğiz!" dediler. [211]
Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allâha dua etti. [212] Yüce Allah, onlardan, Tûfân´ı, kaldırdı. [213] Ekinleri, büyüdü. [214]
Yüce Allah; onlara, daha önce bitmeyen ot, ekin ve meyvalarını bitirdi. Yurdla-rını, bol sulu, yeşillikli, bol nimetli hâle getirdi. [215]
Fakat, onlar:
"Yağmursuz oluşumuz, pek hoşumuza gitmedi. [216]
Biz, böyle olmamızı, istememiştik.
O, olan yağışlar, bizim için bir nimetten başka bir şey değildi!" dediler. [217]
Onlar; ne iman ettiler, ne de, İsrail oğullarını, Mûsâ Aleyhisselâmla birlikte saldılar.
Üzerinde bulunageldikleri kötü hale döndüler.[218]
Çekirge Belâsı:
Yüce Allah; bir ay sonra[219], onlara, çekirge gönderdi.
Bu çekirgeler; onların bütün ekinliklerini[220], meyvalarını, ağaçlarının yapraklarını ve çiçeklerini[221]yiyip bitirdi. [222]
Hattâ, kapıları, elbiseleri, ev eşyalarını, evlerin tavanlarındaki ağaçları, demir çivileri yemeye kalktılar!
Tavanlar, çökmeğe başladı! [223]
Kıbtîler, İsrail oğullarının evlerinde böyle bir şeyi göremeyince, şaşırdılar. [224]
Çekirge belâsını kaldırması için Rabb´ına dua etmesini Mûsâ Aleyhisselâm-dan istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, dua edince, Yüce Allah, çekirge belâsını kaldırdı. Onların ekinlerinden, çekirgelerin yemediği bir artık kalmıştı. Onlar:
"Biz, iman etmeyeceğiz. Ekinlerimizden, çekirgelerin yemedikleri artık, bize yeter!" dediler.[225]
Kummel Belâsı:
Bunun üzerine, Yüce Allah; onlara Kummel = Küçük, kanadsız çekirgeyi, ekin bitini, karıncayı musallat etti.
Bunlar, yerdeki bütün bitki artıklarını da, yaladı, tüketti.
Küçük karıncalar da, adamların elbiseleriyle vücudları arasına girip vücudları-nı ısırırlar, yedikleri yemeklerin içine dolarlardı!
Nihayet, evlerinin üzerinde kireç harcıyla tuğladan, kaypak, üzerlerine çıkılamayacak sütunlar yapıp yemeklerini, onun üzerine koydular.
Yemeklerini yemek için, oraya çıktıkları zaman, ellerinden kurtulduklarını sandıkları hayvanları, orada da, yemeklerin içine dolmuş buldular! Kendilerine, bu belâdan daha ağır gelen bir belâ olmadı.
İşte, bu, Yüce Allah´ın, Kur´ân-ı Kerim´de Ricz diye andığı belâ idi. [226]
Mısırlılar; üzerlerinden bu belânın kaldırılması için, Rabb´ına dua etmesini, Mûsâ Aleyhisselâm´dan istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Üzerlerinden, bu belâ da, kaldırıldığı zaman, sözlerinde durmadılar, iman etmeye yanaşmadılar. [227]
Eski kötü hallerine döndüler:
"Biz, ne diye ona, iman edeceğiz İsrail oğullarını, kendisiyle birlikte salacağız
O, bütün ekinlerimizi, yok etti. Mallarımızı, giderdi.
Bize, bu yaptıklarından daha çok, daha ağır ne yapacak
Firavunun izzetine and olsun ki: biz, hiç bir zaman, ne onu, tasdik ederiz, ne de, kendisine tabi´ oluruz!" dediler.[228]
Kurbağa Belâsı:
Bir müddet sonra, Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, Nîl´in dar yeri üzerinde durup Asasının ucunu, Nîl´in içine batırmasını, Nîl´in yakınına, uzağına, aşağısına, yukarısına, onunla işaret etmesini Vahy ve emretti.
Mûsâ Aleyhisselâm, böyle yapınca, her taraftan bütün kurbağalar, birbirlerine bildirdiler.
Yakında olan, uzakta bulunana, seslendi.
Vakvaklayarak gecenin karanlığında sudan çıkıp acele şehrin kapısına doğru gittiler.
Kıbtîlerin evlerine girdiler. Çuvallarının, kapkacaklarının, binalarının içine doldular.
Kıbtîlerin, elbisesini veya kabını veya yiyeceğini veya içeceğini açıp ta, içinde kurbağalar bulmayan bir kimse yoktu!
Onların yemek tencerelerini, kurbağalar dolduruyor, yaktıkları, ocaklarını, kurbağalar, söndürüyor, yemeklerini, bozuyor, yenilmez hale getiriyordu!
Sokaklar, kurbağa ölüleriyle doldu! Kokudan, geçilmez oldu! Kıbtîler, tekrar Mûsâ Aleyhisselâma gidip ağlayarak derd yandılar,
"Dua edip bu belâyı, üzerimizden kaldır. Bu defa, tevbe edeceğiz ve tevbe-mizden dönmeyeceğiz!" dediler.
Kurbağa belâsı kalkınca da, yine, sözlerinde durmadılar, eski hallerine döndüler. [229]
Kan Belâsı:
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, dua etti. Yüce Allâh´da, onlara kan belasını gönderdi.
Aynı sudan; İsrail oğulları ve Kıbtîler gelip su alır, İsrail oğullarının aldığı, su; Kıbtîlerin aldığı ise, kan olurdu!
Bu hal .Kıbtîlere çok ağır geldiği için, Mûsâ Aleyhisselâmdan, bu belânın kaldırılması için, dua etmesini istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Belâ kaldırıldığı halde, onlar, yine de, iman etmeğe yanaşmadılar. [230]
Küfür Ve Azgınlığın Şahlanışı:
Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, bunca, mucizelerle gönderildikleri halde, Firavun ve ileri gelenleri, iman etmeyi bir türlü kibirlerine yediremediler de:
"Kavimleri, bize kulluk, kölelik edip dururlarken, biz, bizim gibi iki beşere iman mı edecekmişiz !" dediler. [231]
Firavun da, kavminin içinde bağırdı:
"Ey kavmim! Mısır Padişahlığı ve altımdan (Saraylarımın altından) akan şu ırmaklar, benim değil mi
Hâlâ, gözünüzü açmayacak mısınız
Yoksa, ben, ondan (Musa´dan) hayırlı değil miyim
O ki, hakirdir (meramını) bile hemen hemen açıklayamıyor. Öyle ya onun üzerine (gökten) altun bilezikler atılmalı yahud beraberinde birbiri ardınca (kendisini tasdik edici) melekler gelmeli değilmiydi. [232]
"O, ya bir Sihirbazdır, yâhud bir delidir" dedi. [233]
Mal Ve Servetin Yok Olma Belâsı:
Mûsâ Aleyhisselâm; Firavunla kavminin imana gelmelerinden, ümidini kesince[234], mal ve servetlerinin yok olması için, dua etti.
Hârûn Aleyhisselâm da, Âmîn! dedi. [235]
Mûsâ Aleyhisselâm, duasında:
"Ey Rabbimiz! Hakîkaten, Sen, Firavun´a ve ileri gelenlerine, dünya hayatında zînet (ve haşmet) ve nice mallar verdin, Senin yolundan saptırsınlar diye mi ey Rabb´imiz!
Sen, onların mallarını yok et Rabb´imiz!
Onların kalblerini şiddetle sık ki, artık, onlar, o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir!" dedi.
(Allah):
"İkinizin de, duası, kabul olunmuştur.
O halde, yine, istikamette (doğru hareketinizde) devam ediniz!
Sakın, bilmezlerin yoluna uymayınız!" buyurdu. [236]
Yüce Allah; onların mallarını, Dirhem ve Dinarlarını, taşa çevirdi! [237]
Abdulaziz b. Mervan´ın, Mısırda ele geçirdiği, Firavun Hanedanına âid mal kalıntılarından bir çanta içinde bulunan: soyulmuş iki yarım yumurta ve soyulmuş bir ceviz çeni ile nohud ve mercimeğin taş kesildikleri görülmüştür! [238]
Mısırlıların imansızlıkları, kötü tutum ve davranışları yüzünden uğradıkları azab-lar, Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
"And olsun ki: biz, Firavun Hanedanını, düşünüp ibret alsınlar diye, yıllarca, kuraklıkla, mahsullerin kıtlığı ile tutup sıktık.
Fakat, onlara, iyilik gelince: Bu, bizim hakkımızdır! dediler.
Kendilerine, bir fenalık da, gelirse, Mûsâ ile onun beraberindekilere, uğursuzluk yüklerlerdi.
Gözünüzü açınız, iyi biliniz ki: onların uğursuzluğu, ancak, Allah tarafındandır.
Fakat, çokları, bilmezler.
Onları;
"Bizi, büyülemek için, her ne mucize getirsen, biz, sana iman ediciler değiliz!" dediler.
Bunun üzerine, biz de, ayrı ayrı Mucizeler olmak üzere, başlarına Tufan, Çekirge, Haşerat, Kurbağalar ve Kan gönderdik.
(Böyle iken) yine (iman etmeyi) kibirlerine yediremediler. Onlar, öyle günahkârlar güruhu idiler. Üzerlerine o azab çökünce:
"Ey Mûsâ! Bizim için, Rabb´ine -Sana olan Va´d´i hürmetine- dua et!
Eğer, bu azabı, bizden ayırıp sıyırırsan, and olsun ki: sana, kesin olarak iman edeceğiz,
Ve and olsun ki: İsrail oğullarını da, seninle birlikte mutlaka göndereceğiz!" dediler.
Vaktâ ki, biz, kendilerinin erişecekleri bir müddete kadar, onlardan azabı, giderdik. Bir de, ne bakarsın, yeminlerini bozuyorlar bile! [239]
Mûsâ Ve Hârûn Aleyhisselâmların Firavunla Tekrar Karşılaşmaları:
Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, tekrar Firavun´un yanına vardılar. Ona:
"...Biz, senin Rabb´inin, iki Elçisiyiz.
Artık, israil oğullarını, bizimle gönder.
Onlara, işkence yapma!
Biz, sana, Rabb´ından hakîkî bir âyet (Mucize) getirmişizdir.
Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi olanlaradır.
Bize, şu hakikat Vahy olundu ki: hiç şüphesiz, azab, (Peygamberleri), yalanlayanların, (hakdan) yüz çevirenlerin tepesindedir!" dediler.
Firavun:
"O halde, Mûsâ! Sizin Rabbiniz, kimdir " dedi.
O da:
"Bizim Rabb´imiz, her şeye hilkatini veren, sonra da, yolunu, gösterendir." dedi.
(Firavun):
"Öyle ise, evvelki (geçmiş) asırlar (halkının) hali nedir " dedi.
(Mûsâ):
"Onların ilmi, Rabb´imin nezdindeki bir Kitabdadır.
Benim Rabb´im, hatâ da, etmez, unutmaz da!" dedi. [240]
(Firavun):
"Ey Mûsâ! Sen, Sihr´inle, bizi, yerimizden çıkarman için mi geldin bize ´[241] "...Mûsâ! Ben, seni, her halde, sihirlenmiş (büyülenmiş) sanıyorum!" dedi. Mûsâ da:
And olsun ki: bunları (her biri basiretle görülecek) birer ibret olmak üzre, göklerin ve yer´in Rabb´inden başkasının indirmediğini bilmişsindir.
Ben de, seni, ey Firavun! Her halde, helak edilmiş sanıyorum!" dedi. [242] "Firavun´un kavminden ileri gelenler:
"Bu, sizi, yurdunuzdan çıkarmak isteyen bilgiç bir sihirbazdır muhakkak!" dediler. [243]
Firavun:
"Bırakınız beni, Musa´yı, öldüreyim!
(Varsın) o Rabb´ine yalvarsın!
Çünkü, ben, onun, dininizi değiştireceğinden, yâhud yer(yüzün)de fesad çıkaracağından korkuyorum!" dedi.
Mûsâ da:
"Ben, hesap gününe inanmayan her kibirli (insan)dan, benim de, Rabb´im, sizin de, Rabb´iniz (olan Allah´a) sığınırım!" dedi.
Firavun Ailesinden olup imanını gizlemekte bulunan bir Mü´min[244]: "Siz, bir Adamı, Rabb´im, Allâh´dır demesiyle öldürür müsünüz ! Halbuki, o, size, Rabb´inizden, apaçık mucizeler de, getirmiştir. Bununla beraber; eğer, o, bir yalancı ise, yalanı, kendisinedir.
Eğer, doğrucu ise, sizi tehdid edegeldiği (azab)ın bir kısmı olsun (gelir) sizi, çarpar!
Şüphesiz ki, Allah, haddi aşan (iddiasında) çok yalancı olan kimseyi muvaffak kılmaz.
Ey kavmim! Bu gün, bu yerde, siz galip (kimse)ler olmak üzere, mülk, sizindir.
Fakat, Allah´ın hışmı gelip çatarsa, kim bize yardım eder " dedi.
Firavun:
"Ben, size hangi reyde bulunuyorsam, ondan başkasını, işaret etmiyorum.
Size, doğru yolun hilafını da, göstermiyorum!" dedi.
Mü´min olan (o Zat, sözlerine devamla):
"Ey kavmim! Hakikat, ben, o sürü sürü fırkaların gününe misal (vermeniz)den, Nûh kavminin, Âd´ın, Semud´un ve daha sonrakilerin hali gibi (bir maceraya sapıp felâkete uğramanızdan) korkuyorum!
(Yoksa) Allah, kullarına, bir zulüm dileyecek değildir.
Ey kavmim! Hakikat, ben, size karşı, o bağırışıp çağırışma gününden endişe etmekteyim.
(O gün, Hesap yerini) arkanızda bırakarak (Cehennem´e) döneceğiniz, gündür!
(O gün) sizi, Allâh(ın azâbın)dan, hiç bir kurtarıcı yoktur.
Allah, kimi şaşırtırsa, onun yolunu, doğrultucu da, yoktur.
And olsun ki: (bundan) önce, Yûsuf de, size, apaçık burhanlar getirmişti.
O vakit te, onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz.
Hattâ, o, vefat edince de:
"Bundan sonra, Allah, asla peygamber göndermez!" demiştiniz.
İşte, Allah, o haddi aşan şüpheci kimseleri, böyle şaşırtırdır." dedi. [245]
Firavunun Allah´ı Okla Vurmağa Kalkışı:
Firavun:
"Ey ileri gelenler! Ben, sizin, benden başka İlâhınız olduğunu, bilmiyorum!. [246]
"Ey Hâmân[247] Haydi, benim için, çamurun üzerinde ateş yak ta[248] bana, yüksek bir kule yap!
Belki, ben[249], o yollara, göklerin yollarına ulaşır[250], Musa´nın İlâhına yükselip çıkarım.
Bununla beraber, ben, onu, mutlaka[251], yalancılardan[252], bir yalanc[253] sanıyorum!" dedi. [254]
İsrail oğulları, en ağır şartlar altında çalıştırılarak yedi yılda bir kule yapılıp bitirildi. [255]
Firavun, yapılan yüksek kulenin üzerine çıktı.
Kendisine, bir yay getirilmesini, emretti.
Semaya doğru nişan alıp ok attı.
Ok, kana bulaşmış olarak ona, geri çevirildi.
Bunun üzerine, Firavun:
"Ben, Musa´nın İlâhını, öldürdüm!" dedi. [256]
Sihrin Mucize İle Karşılaşması Ve Ağır Bir Yenilgiye Uğraması:
Firavun; çevresindeki ileri gelenlere:
"Hiç şüphesiz, bu, mutlaka çok bilgili bir sihirbazdır ki, sizi, sihri ile yerinizden
(yurdunuzdan sürüp) çıkarmak istiyordur. Şimdi (buna) ne buyurursunuz " dedi. [257] (İleri gelenler): "Onunla kardeşini, alıkoy!
Şehirlere, toplayıcılar sal da, ne kadar bilgili sihirbaz varsa, hepsini sana, getirsinler" dediler. [258]
(Musa´ya da):
"Sen, Atalarımızı, üzerinde bulduğumuz (yoldan) bizi döndüresin de, bu yerde devlet, ikinizin (elinde) olsun diye mi bize geldiniz
Biz, ikinize de, inanıcılar değiliz!" dediler.
Firavun:
"Usta ne kadar Sihirbaz varsa, hepsini, bana getiriniz!" dedi. [259]
Sihirbazlar, Firavuna geldiler ve:
"Galebeyi, kazananlar, biz olursak, elbet bize bir mükâfat var değil mi " dediler.
Firavun:
"Var ya! Hem siz, muhakkak (benim) en yakınlar(ım)dan da, olacaksınız!" dedi. [260]
(Sihirbazlar) aralarında işlerini, çekişe çekişe konuştular. (Sonra) gizlice müşavere ettiler:
"Bunlar, (başka değil), her halde, iki sihirbazdır ki, sizi, sihirleri ile yerinizden çıkarmak, en şerefli ve üstün olan dininizi gidermek istiyor/ardır.
Onun için, bütün tuzaklarınızı bir araya toplayınız. Sonra, saf halinde birden geliniz (hücum ediniz)
Bu gün, galip olan, muhakkak, umduğuna ermiştir!" dediler. [261]
(Firavun):
"Ey Mûsâ! Sen, sihrinle, bizi, yerimizden çıkarman için mi geldin bize
Şimdi, biz de, sana, onun gibi bir sihir yapacağız!
Şimdi, sen, kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve vakti tâyin et ki, ne senin, ne bizim caymayacağımız düz (geniş) bir yer olsun!" dedi.
O (Mûsâ) da:
"Sizinle karşılaşma zamanımız, zînet günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir!" dedi.
"Bunun üzerine, Firavun,arkasını dönüp gitti.
Bütün hilesini toplayıp geldi. "[262]
İnsanlara da:
"Siz de, toplamalar mısınız " denildi.
(Onlar):
"Umarız ki: (bizimkiler) galip olurlarsa, biz de, (kendi) Sihirbazlarımıza uyarız! (dediler)" [263]
Toplanan sihirbazların sayısı:
70´şi, İsrail oğullarından, 2 si de, Kıbtî Başkanlarından (İbn.Habîbe göre: Fars-hlardan) olmak üzre, 72 idi. [264]
veya 12.000 idi. [265] veya 15.000 idi. [266] veya 19.000 idi. [267]
Toplanan sihirbazların sayılarının daha çok olduğu da rivayet edilir. [268]
Sihirbazdan, ancak, 7000´i Usta Sihirbaz ve bunların içinde de, ancak 700´ü seçkindi. [269]
Bunların arasında da:
Sâbur,
Âdur,
Hatvat,
Musfâ adlarında dört başkan bulunuyordu. [270]
Toplanan sihirbazlardan 15.000 sihirbaz, toplantı yerinde saf oldular.
Her biri, iplerini ve asalarını getirmişlerdi, [271]
Sihirbazların asaları ve ipleri, 60 deve ile taşınmıştı. [272]
Firavun, toplantı yerinde kendisine ayrılan yere, Mısırın Eşrafı ile birlikte kuruldu.
Halk ta, onun karşısında halkalandılar.
Mûsâ Aleyhisselâm, yanında kardeşi Hârûn Aleyhisselâm olduğu[273] ve üzerlerinde yünden iki gömlek bulunduğu halde halkın alay etmelerine aldırış etmeden[274] Asasına dayanarak oraya geldi. [275]
Sihir ve sihirbazlık, ötedenberi, birçok milletlerde: Araplarda, Rumlarda, Hind-lilerde, Acemlerde[276] , Mısırlılarda görülegelen tarihî bir vâkıadır. [277]
Dahhâk b. Ulvan, b.lmlîk, b.Âd, Babil taraflarına varıp Babil´i kurmuş, çevrede ne kadar sihirbaz varsa, hepsini Babil´e toplamış, onlardan, sihri öğrenmiş ve hattâ sihirbazların başı olmuştu. [278]
Firavun Musa Aleyhisselamın karşısına çıkardığı sihirbazlara: "Bu gün, karşısındakine üstün gelen, umduğuna, ermiştir!" dedi. [279] "Mûsâ, Onlara (Sihirbazlara): Yazıklar olsun size! Allah´a karşı, yalan düzmeyiniz! Sonra, O, azab ile kökünüzü kurutur!
Allah´a karşı yalan uyduran (herkes) muhakkak, hüsrana uğramıştır!" dedi. [280] Sihirbazlar, birbirlerine: "Bu söz, Sihirbaz sözü değildir!" dediler. [281]
Sihirbazlar:
"Ey Mûsâ! (Asa´nı) ya sen (önce) at, ya da, önce atan kişiler biz olalım! [282]
"Ey Mûsâ! Sen mi (önce) atacaksın, yoksa, (önce) atanlar, biz mi olalım " dediler. [283]
Mûsâ, onlara:
"Ne atacaksanız (önce) siz, atınız!" dedi. Onlar, iplerini ve sopalarını atıp:
"Firavunun izzeti hakkı için, galip olanlar, biziz biz!" dediler. [284] ...Vaktaki, attılar. Halkın, gözlerini sinirlediler. Onlara, korku, saldılar, büyük bir sihir (meydana) getirmiş oldular. [285]
Firavun´un zevcesi Âsiye hatun; Firavuna karşı, Mûsâ Aleyhisselâma yardım etmesi için, Yüce Allah´a yalvardı, durdu.
Firavun Hanedanından, onun, bu halini görenler, kendisinin, Firavun ve taraf-darlarına, şefkatından dolayı, Firavun lehinde dua ediyor sandılar. [286]
Sihirbazların her biri, ellerindeki asalarını ve iplerini yere bıraktıkları zaman, onlar, koşar yılanlar gibi, vadiyi dolduran ve birbiri üzerine binen dağlar gibi gösterilerek seyircilerin gözlerini kamaştırdılar. [287]
Sihirbazlardan
Kimisi: Renk, renk,
Kimisi: Simsiyah yüzlü,
Kimisi: Upuzun boylu,
Kimisi: Kısa ve enli,
Kimisi: Boynuzlu,
Kimisi: Kalkan kadar kulaklı,
Kimisi: Maymun yüzlü,
Kimisinin alnı, aşağıda, sakalı, yukarıda idi!
Havada uçan,
Ağızlarını açan,
Ağızlarından ateşler saçan...
İri ve kanadlı yılanlar... meydanı doldurmuştu. [288]
"Mûsâ, onlara (Sihirbazlara):
Bu, sizin (meydana) getirdiğiniz (yaptığınız) şey sihirdir.
Allah, hiç şüphesiz, onun boşluğunu, asılsızlığını meydana çıkaracaktır.
Allah, elbette, fesadcıların işini düzenlemez.
Allah; günahkârların hoşuna gitmese de, hakkın, hak olduğunu Kelimeleriyle isbatlardır." dedi. [289]
Biz, (Musa´ya):
Korkma! dedik, çünkü, üstün (gelecek) muhakkak, sensin sen!
Elindekini (yere) bırakıver!
Bu, onların yaptıklarını, yutar!
Çünkü, onların sanat diye ortaya attıkları, ancak, bir sihirbaz tuzağıdır.
Sihirbaz ise, nerede olsa, umduğuna, ermez. [290]
"Bunun üzerine, Mûsâ, (elindeki) Asasını (yere) bırakıverdi.[291]
...Bir de, ne görsünler! Bu, onların uydurup düzdüklerini hep yakalayıp yu-
tuyor! [292]
Evet! Mûsâ Aleyhisselâmın, yere bıraktığı Ejderhâ kesilen Asası, Firavunun ve halkın gözlerine, koşar yılanlar gibi görünen ipleri ve asaları birer birer toplayıp yutmağa başlamıştı.
O derecede ki, vadide, Sihirbazların yere bıraktıkları asa ve iplerden az veya çok, hiç bir şey görünmez oldu, yok olup gitti.
Mûsâ Aleyhisselâm, Ejderha Asasını, eline alınca, eskiden olduğu gibi, Asa haline geldi.
Sihirbazlar, bu Mucize karşısında:
"Eğer, bu, bir Sihir olsaydı, asla, bize galebe çalamaz[293], onun işi, bize gizli kalamazdı.
Eğer, bu, bir Sihir olsaydı, İplerimiz, Asalarımız, nereye gider, böyle yok olabi-lirmiydi [294]
Eğer, bu, bir sihir olsaydı, sihrimizi, böyle yutmazdı.
Bu, muhakkak, Yüce Allah tarafından olan bir işdir!" dediler. [295]
Sihirbazların Başkanlarından âmâ olana, arkadaşları:
"Musa´nın asası, iri ve korkunç, erkek bir yılan oldu. İplerimizi ve asalarımızı, yuttu!" dedikleri zaman:
"Onlardan, bir eser kalmadı mı Veya onlar, eski hallerine dönmedi mi " diye sordu.
"Hayır!" dediler.
Bunun üzerine, âmâ Başkan:
"Bu, Sihir değildir!" dedi. [296]
"Sihirbazlar, derhal secde ederek yere kapandılar:
"Âlemlerin Rabb´ine, Müsâ ile Harun´un Rabb´ine iman ettik!" dediler. [297]
Firavun:
"Ben, size izin vermeden, siz, ona, iman ettiniz hâ!
Hiç kuşkusuz, size sihri öğreten büyüğünüz imiş o! [298]
"...Hiç şüphesiz, şehirde -onun halkını, içinden çıkarmanız için, kurduğunuz bir hilekârlıktır bu... [299]
"...Ben de, elbette, sizin ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim! Sizi, muhakkak, hurma dallarına asacağım!
Siz de, hangimizin azabı daha çetin ve sürekli olduğunu, elbette öğreneceksiniz!´1 dedi. [300]
(Secdeye kapanan Sihirbazlar):
"Bunda, dediler, bize hiç bir zarar yok..." [301]
"Biz, şüphesiz ki, Rabbimize dönücüyüz." [302]
"Biz, seni, bize gelen şu apaçık Mucizelere, bizi Yaratan´a, katiyyen tercih edemeyiz!
Artık, sen, neye hâkim isen, hükmünü ver!
Sen, hükmünü, ancak, bu dünya hayatında geçirebilirsin.
Biz, günahlarımızı ve bizi zorladığın sihr´i affetmesi için, Rabb´imize gerçekten iman ettik.
Allâh(ın sevabı, seninkinden) daha hayırlı (azabı da, seninkinden) daha süreklidir. [303]
"Her halde, biz, iman edenlerin ilki olduğumuz için, Rabbımızın, bizim günahlarımızı yarlıgayacağını da, umarız!" dediler. [304]
"Sen, bizden -başka bir sebeple değil- ancak, Rabbimizin âyetlerinde -onlar, bize geldiği zaman- iman ettik diye intikam alacaksın.
Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır!
Bizi, Müslümanlıkta sabit kimseler olarak öldür!" [305]
Firavun, dediğini, yaptı. Onların ellerini, ayaklarını kestirdi ve kendilerini, hurma dallarına astırdı.
Onlar, öldürülürlerken:
"Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır!
Bizi, müslümanlıkta sabit kimseler olarak öldür!" demekte idiler.
Günün başında kâfir olan bu sihirbazlar, günün sonunda şehidler kafilesine dahil oldular. [306]
Firavunun kavmi, yenilgi ve korku içinde, toplantı yerinden, birbirlerini çiğneyerek döndüler.
Allah düşmanı Firavun da, yenilgiye ve lanete uğramış olarak oradan sarayına dönüp küfründe ısrar, kötülük işlemekte devam etti. [307]
Firavunun kavminden ileri gelenler:
"Musa´yı ve kavmini fesadcılık etmeleri, Seni de, Tanrılarını da, terk etmesi için mi bu toprakta tutacaksın !" dediler.
Oda:
(Eskiden olduğu gibi, yine) oğullarını öldürürüz, yalnız kadınlarını sağ bırakırız!
Şüphesiz ki, biz, onların tepesinde kahredicileriz!" dedi. [308]
Firavunun Sarayındaki Müminler Ve Başlarına Gelenler:
Firavun Hanedanından Hızkıl; imanını gizleyen Mü´minlerden olup Mûsâ Aley-hisselâmın, Sihirbazları yenmesi üzerine[309] veya daha önce, imanını açıklamış ve Sihirbazlarla birlikte, o da, idam edilmişti. [310]
Hızkıl´ın zevcesi de, Firavunun kızlarının baş tarakçısı idi ve Yüce Allah´ın, iyi halli kıldığı Mü´min kadınlardandı.
Kendisi, bir gün, Firavunun kızının başını tararken, tarak, elinden düşünce, (Bismillah = Allah´ın ismiyle) demişti.
Firavunun kızı:
"Babamın ismiyle mi demek istiyorsun " diye sordu. O:
"Hayır! Belki, benim Rabb´im ve Babanın Rabbi olan Allah´ın ismiyle demek istiyorum!" dedi.
Firavunun kızı:
"Ben, bunu, babama haber vereceğim!" dedi ve haber verdi.
Firavun, onu, ve onun oğlunu yanına getirtti. Mü´mine kadına:
"Senin Rabb´in kim " diye sordu.
Oda:
"Benim de, Rabb´im, senin de, Rabbin Allâh´dır!" dedi.
Firavun; bakırdan tandır yapılıp kızdırılmasını ve onun ve çocuklarının, o tandırın içine atılmasını emretti.
Mü´min kadın, Firavun´a:
"Benim, senden bir dileğim vardır." dedi.
Firavun;
"Nedir o " diye sordu.
Mü´min kadın:
"Benim kemiklerimi ve çocuklarımın kemiklerini birleştirip gömmendir." dedi.
Firavun:
"Senin bu dileğini yerine getirmek, bize düşen bir hak ve vazifedir." dedi. Sonra da, oğullarını, birer birer tandıra attırdı!
Hattâ, son oğlan çocuğu, daha süt emer bir sabi idi. Annesine:
"Anneciğim! Sabret! Çünkü, sen, hakk üzerindesin!" demişti.
Anneleri de, çocukları ile birlikte tandıra atıldı! [311]
Firavunun zevcesi Âsiye hatun, hâlis Mü´min kadınlarındandı. [312]
Allah´a, gizlice ibadet ederdi.
Firavunun korkusundan, namazını, gizli yerde kılardı.
Âsiye hatun; Firavunun kızlarının baş tarayıcısı kadını, nasıl işkencelerle öldürdüğünü, köşkün penceresinden görmüş ve öldüğü zaman da, Allah´ın, onu, şereflendirmeyi ve hayra erdirmeyi irade buyurup Meleklerin, onun ruhunu, göklere yükselttiği, kendisine açıkça görünmüş olduğundan, Allah´a yakîni ve tasdîki artmıştı.
O sırada, Firavun, Âsiye hatunun yanına girdi ve Hızkıl´in zevcesi, baş tarayıcısı kadına yaptığını haber verdi.
Bunun üzerine, Âsiye hatun:
"Yazıklar olsun sana ey Firavun!
Sen, yüce Allah´a karşı, buna, nasıl cür´et ve cesaret edebildin !" dedi.
Firavun:
"Her halde, Sahiben olan baş tarayıcısını tutan delilik, seni de, tutmuş!" dedi.
Âsiye hatun:
"Beni, delilik tutmuş değildir.
Fakat, ben, benim Rabb´im, senin Rabb´in ve Âlemlerin Rabb´i olan Allah´a iman etmişimdir!" dedi.
Firavun, Âsiye hatunun annesini çağırttı ve ona:
"Baş tarayıcısı kadını tutmuş olan delilik, senin kızını da, tutmuş!" dedikten sonra:
"Yemin ederim ki: o, ya Musa´nın İlâhını, inkâr edecek, ya da, muhakkak ölümü tadacaktır!" dedi.
Âsiye hatun, annesiyle başbaşa kalıp annesi, Firavunun isteğine muvafakat etmesini dilediği zaman, ona:
"Allah´ı, inkâr etmemi istiyorsun hâ !
Hayır! Vallahi, ben, bunu, hiç bir zaman yapmam!" dedi.
Bunun üzerine, Firavun, Âsiye hatun için, yere dört kazık çaktırdı, ve onların arasında can verinceye kadar ona, işkence yaptırdı. [313]
Can verirken, gözüne Melekler ve kendisi için hazırlanan nimetler görünüp gülmeğe başlayınca, Firavun: "Şunu tutan deliliğe bakınız ki: işkenceler içinde qü-lüyor! " dedi. [314]
"Allah, iman edenlere de, Firavunun zevcesini bir misal olarak irâd etti.
O vakit o:
Ey Rabb´im! Bana, katında, Cennetin içinde bir ev yap!
Beni, Firavundan ve onun (kötü) amel (ve hareketinden kurtar!
Beni, o zâlimler güruhundan selâmete çıkar!" demişti." [315]
Mûsâ Aleyhisselâmın İsrail Oğullarıyla Birlikte Mısırdan Gizlice Ayrılışı:
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma: "Kullarımı, gece yola çıkar.
Çünkü, tâkıb edileceksiniz!" [316]
...Kullarımla, geceleyin yola çık da, (düşmanların) yetişme(sin)den korkmayarak (boğulmanızdan da) endişelenmeyerek onlara, denizde kuru bir yol aç!" diye Vahy etti. [317]
Firavun da, şehirlere asker toplayıcılar saldı. [318]
Mûsâ Aleyhisselâm, telakki eylediği Vahy üzerine[319], İsrail oğullarının, her dört ev halkının, bir evde toplanmasını[320], Mısırdan ayrılmalarını,
Kıbtîlerden, süs eşyalarını, emânet olarak almalarını,
Hiç bir kimsenin, arkadaşına, yüksek sesle seslenmemesini,
Kandillerin, sabaha kadar yanık bırakılmasını,
Yola çıkanlardan, kim oldukları sorulunca, Parola olarak "Amr" diye cevap verilmesini,
Evinden ayrılan kimsenin, yola çıktığı bilinmek üzere, kapısına kan sür-mesini[321],
Mayalanmalarını beklemeden, ekmeklerini pişirmelerini[322] emretti.
Bundan sonra, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, İsrail oğullarıyla birlikte Kıbtî-lerin haberi olmadan, Mısırdan yola çıktılar.
Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarının başında ardcı kumandanı, Harun Aleyhisselâm da öncü Kumandanı olarak bulunuyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğulları cemaatinin başında yola çıktı. [323]
Yirmi yaşına basan, küçüklüğünden, altmış yaşına basan da, büyüklüğünden dolayı, sayım dışında bırakıldı.[324]
Mısırdan Ne Zaman Çıkıldığı Hangi Yolla Ve Ne Tarafa Doğru Gidildiği:
Mûsâ Aleyhisselâmın; İsrail oğulları ile birlikte Mısırdan çıkışı, Bahar Mevsiminin başında ve ilk ayında[325], ve nisanın onbirinci günü idi.[326]
Mûsâ Aleyhisselâm; gecenin evvelinde[327], soldaki, Şam´a doğru giden yolu
bırakıp[328], İsrail oğullarını, denize doğru götürdü. [329] İsrail oğulları arasında bulunan bir adam, Mûsâ Aleyhisselâm için: "Yolu, bıraktı! " dedi. Mûsâ Aleyhisselâm: "Ben, böyle emrolundum!" dedi. [330]
Firavun; Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarının Mısırdan çıkıp gittiklerini, ancak, gecenin sonuna doğru öğrenebildi. [331]
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbut´unun Bulunup Götürülüşü:
İsrail oğulları, Mısırdan çıktıkları zaman, yolu, şaşırdılar.
Üzerlerine, gecenin karanlığı da, çöktü.
Birbirlerine:
"Nedir bu hal " diye sormağa başladılar.
Yaşlı Bilginleri:
"Yûsuf Aleyhisselâm, vefat edeceği sırada, kendisinin kemiklerini, yanımızda taşımadıkça, Mısırdan çıkmayacağız diye Allah adına, İsrail oğullarından Ahd´ü Mîsak almıştı!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Onun kabrinin yerini, kim biliyor " diye sordu.
"İsrail oğullarının Koca karısı biliyor!" dediler. [332]
İsrail oğullarının Koca Karısı, hem kötürüm, hem âmâ idi. [333]
Mûsâ Aleyhisselâm, haber salıp onu, getirtti:
"Bana, Yûsuf (Aleyhisselâm)ün kabrini göster!" dedi.
Koca karı:
"Sen, bana hükmümü[334], dört şeyi[335] vermedikçe[336], sana, onu, haber vermem!" dedi. [337]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Hükmün, nedir " diye sordu. [338]
Koca Karı:
1) Ayaklarımı çözüp yürür hale getirmendir.
2) Gözümü, bana geri çevirmendir.
3) Gençliğimi, bana geri çevirmendir. [339]
4) Cennet köşküne seninle birlikte girmem[340] ve senin yanında bulunmam-dır!" dedi. [341]
Koca karının bu istekleri, Mûsâ Aleyhisselâmın ağırına gitti[342]. İsteklerini, kabul etmek istemedi.
Yüce AUâh, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ona, hükmünü ver! [343]
Şüphesiz ki, senin taahhüdünü, yerine getirmek, bana düşer!" diye Vahyetti.
Mûsâ Aleyhisselâm, Koca Karının dileğini kabul etti. [344]
"Olur!" dedi. [345]
Koca Karı:
"Ben, çok yaşlıyım. Yürümekten de, âcizim. Beni, taşıyınız!" dedi.
Taşıdılar.
Nîl´in yanına varınca:
"İşte, o, şu suyun içindedir!" dedi. [346]
Onları, suyun toplandığı bir yere götürdü. [347]
"Şu suyu, çekiniz!" dedi.
Çektiler.
"Kazınız yeri!" dedi.
Kazdılar. [348]
Nîl´in kenarında, Mermer bir sandık içinde olduğu halde, onu, çıkardılar. [349]
Sandık, yere çıkarılınca, yol, gündüzün ziyası gibi oldu. [350]
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbutu taşınırken, ay da, doğmuş, yolu, gündüz gibi aydınlatmış, doğru yolu, onun sayesinde bulmuşlardır.
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbutu, Kenan ilinde kale dışındaki hâlen bulunduğu yere gömülmüştür. [351]
Firavun Ordularının İsrail Oğullarını Tâkib Edişi:
Mısırın yerlisi Kıbtîler; kütle halinde ölen gençlerinin defin işleriyle uğraştıkları için, Mûsâ Aleyhisselâm ile kavminin ardlarına[352], ancak, güneş doğarken, düşebildiler. [353]
Milyonluk Firavun ordularının öncü komutanı, Firavunun Vezîri Hâmân idi. [354]
Bu orduların Yedi yüz bini, erkek atlı süvari olup[355] süvari atlarının içinde bir tane bile kısrak yoktu. [356]
Her süvarinin başında miğfer ve elinde de, harbe (kargı) vardı. [357] Her bin kişinin başında ise bir Kral bulunuyordu. [358]
Kralların oğullarından veya onların tebaasından hiç kimse geride bırakılmamıştı. [359]
Firavun da; kır atlılar dışında yetmiş bin kara atlı ordusunun başında, Mûsâ Aleyhisselâmı talep ve tâkıb ediyordu. [360]
İsrail Oğullarında Telaş, Heyecan Ve Korku:
Firavun; böylece, orduları ile birlikte Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarının ard-larına düşmüş, deniz de, onları, nasıl kapladıysa, öylece, kaplayıvermişti. [361]
Musa´nın Eshâbı:
"Muhakkak, erişilip yakalandık!" dediler.
(Mûsâ):
"Hayır! Hiç kuşkusuz, Rabb´im, benimle beraberdir.
O, beni, (selâmet) yol(un)a iletecektir! "[362]
Umulur ki, Rabb´iniz, düşmanınızı, helak edecek, sizi, bu yerde hükümdar yapacak ta, sizin nasıl hareket edeceğinize bakacaktır." dedi. [363]
İsrail oğullarından bazıları da:
"Ey Mûsâ! Bize va´d ettiğin yardım ve zafer, nerede kaldı ! [364]
(Ey Mûsâ!) Sen, bize (Peygamber olarak) gelmezden önce de, bize geldiğinden sonra da, biz, işkenceye uğratıldık...´[365]
Onlar, oğullarımızı, boğazlıyorlar, kızlarımızı sağ bırakıyorlardı,
Bugün ise, Firavun, bizi yakalayacak, yakalandığımızda da, bizi, öldürecektir!
Önümüzde deniz, arkamızda da, Firavun var! [366]
Denize girersek, boğuluruz!" dediler. [367]
Denizin suyu, son derece çoğalmış, rüzgâr, denizin dalgalarını, dağlar gibi kaldırıp kaldırıp geri bırakıyordu! [368]
Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarının arkasından, önüne geçti.
Kendisinin yanında kardeşi Hârûn ve Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmlar olduğu halde, dalgaları, birbirine çarpıp köpüren denize bakıyordu. [369]
İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Bize va´d ettiğin şey nerede !
Şu deniz, önümüzü, kesti! Firavun ve orduları da, arkamızı kıstı!" dediler. [370]
Ne firara imkân var, ne karara derman var! " dediler.[371]
Firavun ve orduları; İsrail oğullarına, olanca kinleri ve kızgınlıklarile gelip kavuşmuş bulunuyorlardı.
İş, büyümüş, çetinleşmiş, gözler, yerinden kaymış, yürekler, boğazlara gelmişti. [372]
Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâm:
"Ey Kelîmullâh! [373] arkamızdan, Firavunla, önümüzden de, denizle kaplandık!" dedi. [374]
Firavun Hanedanından bir Mü´min de; Mûsâ Aleyhisselâma: "Önünü, şu daniz, Firavun Hanedanı da, arkanı, bürüdü. Nereden geçmekle emrolundun " diye sordu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Denizden geçmekle emrolundum!"[375] deyince, bu ve başkaları, denizden geçmek üzere, hayvanlarını, denize dalmağa zorladılarsa da, hayvanların ön ayakları, suya, batmağa başlayınca, gerilediler.
Hiç biri, denize girmeğe güç yetiremedi. [376]
Hârûn Aleyhisselâm, ilerleyip denize, Asası ile vurdu.
Deniz, vurulmak istemedi ve:
"Kimdir bu, bana vuran Cebbar !" diyerek homurdandı. [377]
Yüce Allah, denize Vahy edip:
"Sana, kulum Mûsâ, Asası ile vurduğu zaman; Mûsâ ve yanındakiler, geçecek şekilde oh iki bölüme ayrıl!
Ondan sonra, Firavun ve tarafdarlarının üzerine kapan, birleş!" buyurdu. [378]
Mûsâ Aleyhisselâma da:
"Asanı, denize vur!" diye Vahy etti. [379]
İsrail Oğullarının Denizde Açılan Yollardan Geçip Kurtuluşu Ve Firavunla Ordularının Denizde Boğuluşu: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm, denize:
"Ey Ebâ Hâlid! [380] Allah´ın izniyle yarıl!" diyerek[381] Asasını, vurunca, deniz, derhal yarıldı.
Denizin her parçası, kocaman dağ gibi oldu. [382]
Denizde, İsrail oğullarının on iki kabilesi için, on iki yol açılmıştı. [383]
Yüce Allah, bir de, rüzgâr gönderip yaş yolu, kuruttu. (Yürümeye elverişli hale getirdi) [384]
Her kabile, bir yola girip ilerlemeğe başladı.
Yollar, birbirinden duvarlarla ayrılmış gibi olduğu ve bu yollarda gidenler, birbirlerini göremedikleri için, her kabile, yalnız kendisini kurtulmuş sanıyor, diğerleri hakkında:
"Her halde, eshabımız, öldürülmüştür!" diyorlardı. [385]
Mûsâ Aleyhisselâma:
"Eshabımız, nerededir Onları, göremiyoruz!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Siz, yürüyünüz! Onlarda, sizin yolunuzun benzeri bir yol üzerindedirler!" dedi.
İsrail oğulları:
"Onları, görmedikçe, bunu, kabul edemeyeceğiz!" dediler. [386]
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a dua etti.
Yüce Allah da, o yolları, her birileri için, ön önündekinden, en sonuncusuna kadar, hepsini, bakıp birbirlerini görebilecekleri şekilde kemerler haline getirdi. [387]
Mûsâ Aleyhisselâmla yanında bulunanlar, böylece, toptan kurtulduktan sonra, Yüce Allah; Firavunla ordularını, denize yanaştırdı. [388]
Firavun ve arkadaşları, yaklaşıp ta, denizin yarıldığını, gördükleri zaman; Firavun:
"Denizin, benden, benim heybetimden korktuğunu, düşmanlarıma yetişip onları, öldüreyim diye benim için nasıl açıldığını, görmüyormusunuz !" dedi. [389]
Firavun; Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarını yakalamak üzere, deniz yollarına girmek istediği zaman, Firavunun Vezir´i Hâman:
"Ben, bu yere defalarca uğramışımdır. Bu günüme kadar, burada, böyle bir yol görmüşlüğüm yoktur.
Ben, korkuyorum: bizim helakimiz, eshabımızın helakleri için, bu yolun şu adam tarafından kurulmuş bir tuzak olmadığından emîn değilim!" dedi ise de, Firavun, onun sözünü dinlemedi. [390]
Firavunun atı, deniz içindeki yola girmekten çekindi.
O sırada, Cebrail Aleyhisselâm, bir kısrak üzerinde gelip Firavunun atının önünde durdu.
Erkek at, onu, kokladıktan sonra, Cebrail Aleyhisselâm, kısrağını, denizdeki yola sürdü.
Firavunun atı da, hemen onun ardına düştü.
Firavunun orduları, Firavunun, denizde açılan yola girdiğini görünce, onlar da, Firavunla birlikte deniz yollarına girdiler.
Cebrail Aleyhisselâm, önde, Firavun ve orduları da, ona tâbi olarak gittiler. Mikâil Aleyhisselâm ise, arkada, at üzerinde durup gerideki kavmi!, "Sahibinize, kavuşunuz!" diyerek teşvik ediyor, gayrete getiriyordu.
Cebrail Aleyhisselâmın, denizden ayrılacağı zaman, önünde, denizden dışarıya çıkmayan ve Mikâil Aleyhisselâmın arkasında da, denizin içine girmeyen hiç kimse kalmamıştı ki, denizin kocaman dağlar gibi havaya kalkmış bulunan su yığınları, Firavunla, ordularının üzerine kapanmağa başlayınca, Firavun[391]:
"İnandım: gerçekten, İsrail oğullarının iman ettiğinden başka İlâh yok!
Ben de, Ona teslim olanlardan, Müslümanlardan´ım!"[392] demek zorunda kalmışsa da,
"Şimdi mi ! (Başın dara gelince mi, iman ediyorsun )
Halbuki, sen, bundan önce (ömür boyunca) isyan etmiş, dâima fesadcılardan olmuştun!
Biz de, bu gün, seni (cansız) bir beden olarak (karada yüksek bir yere atacağız) bırakacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın!
Bununla beraber, insanlardan birçoğu, âyetlerimizden cidden gafildirler." buy-rulmuş[393], ye´s imanına hiç itibar edilmemiştir. [394]
Çünkü, Yüce Allah´ın, kulları hakkındaki Sünneti, böyle cereyan edegelmiştir:
(Onlar) gazabımızı gördüklerinde: Allah´ın birliğine inandık, Ona, şerik koştuğumuz şeyleri inkâr ettik! dediler.
Amma, gazabımızı gördükleri vakitki imanları, kendilerine fayda verecek değildi.
Allah´ın, kulları hakkında olagelen kanunu, budur.
İşte, kâfirler, bu noktada hüsrana düştüler. [395]
Yüce Allah; Firavun´un da, hem dünyada, hem âhiretteki durumunu da. şöyle açıklamıştır:
"Kendisi de, askerleri de, o yerde (Mısırda), haksız yere büyüklük tasladılar ve hakîkatan, bize döndürülmeyecek/erini sandılar.
Bunun üzerine, biz de, hem onları (Firavun ve ileri gelenlerini), hem askerlerini yakalayıverdik te, denizin içine attık.
Bak! zalimlerin akıbeti nice oldu
Biz, onları (dünyada, insanları) ateşe davet eden rehberler yaptık.
Kıyamet gününde ise (azaplarının defi hususunda) asla yardıma kavuşturulma-yacaklardır.
Bununla beraber, bu dünyada, biz onların arkalarına lanet de, taktık.
Hele Kıyamet gününde onlar (suratları çirkin/eştirilen) çok menfur (adamlardandır. "[396]
"Hem o (Firavun), Kıyamet günü de, kavminin önüne düşer.
Artık, o, onları, ateşe götürmüştür.
Onların vardıkları o yer, ne kötü bir yerdir! [397]
Cebrail Aleyhisselâm: "Yaratıklar içinde, iki kişiden, birisi, Âdem´e secde etmekten kaçındığı zaman, Cinlerden, İblis´den;
İkincisi de: Ben, sizin, en yüksek Rabbinizim! dediği zaman, Firavundan nefret ettiğim kadar hiç bir kimseden nefret etmemişimdir!" demiştir.[398]
Sahih bir Hadîs-i şerifde de, Cebrail Aleyhisselâmın:
"Yâ Muhammed! Rahmetin, Firavun´a erişmesinden korkarak, denizin, kara balçığından alıp onun ağzını tıkarken, beni, bir göreydin!" dediği bildirilmiştir.[399]
Firavunun Cansız Cesedinin İsrail Oğullarına Gösterilişi:
Denizin; Firavun ve ordularının üzerina kapanırken, dalgaların birbirlerine çarparak çıkarıldıkları dehşetli sesi, İsrail oğulları, işittikleri zaman:
"Nedir bu çığlık " diye sordular. Mûsâ Aleyhisselâm da:
"Yüce AHâh, Firavunu ve onun bütün yanında bulunanları suda boğup helak etti!" dedi.
İsrail oğulları:
"Sen, onun, insanların muhtaç olduğu hiç bir şeye muhtaç olmadığını görmedin mi !" dediler. [400]
Onlar[401], onlardan bazıları, Firavunun, ölüp ölmediğine şüphede idiler. [402]
"Firavun, ölmemiştir!" [403]
"O, hiç bir zaman, ölmez!" [404]
"O, suda boğulmamıştır!" [405]
"O, şu anda, bizi, yakalayacak ve öldürecektir!" diyorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, dua edince[406], Yüce Allah, denize, emretti.
Deniz, onu, zırh gömleği üzerinde bulunduğu halde, [407] su üzerine kaldırdı!
İsrail oğulları, onu, üzerindeki zırh gömleğinden tanıdılar. [408]
Denizin, sahile attığı Firavunun cesedi, kızıl bir öküzü andırmakta idi.
İsrail oğulları, onu, seyrettiler. [409]
Nihayet, onun öldüğüne kanâat getirdiler, [410] ve:
"Evet! Yâ Mûsâ! Bu, Firavundur! Gerçekten, denizde boğulmuştur!" dediler.
İsrail oğullarının kalblerinden şüphe gidince, deniz, Firavunu, önceden olduğu gibi, yuttu. [411]
Mûsâ Aleyhisselâmın İsrail Oğullarını Selâmetle Geçirdiği Ve Firavunla Ordularının İçinde Boğuldukları Deniz:
Mûsâ Aleyhisselâmın, İsrail Oğullarını, selâmetle içinden geçirip karaya çıkardığı, Firavunla ordularının içinde boğuldukları deniz; Kulzum denizi olup[412] 3. iklimde, 56 derece 30 dakika boylamda; 28 derece 20 dakika enlemde bulunan ve Kızıl Deniz´in Suvays (Süveyş) Körfezi´ni oluşturan kesimi idi.
Deniz sahilindeki Kulzum şehri ile Mısır´ın arası, 3 günlüktür. [413]
Kulzum: Mısırla Mekke arasında, Tur dağına yakın, eski ve harap bir beldenin ismi olup yerine, Suvays (Süveyş) şehri kurulmuştur.
Suvays (Süveyş) denizi de, denilen Kulzum denizine de, giren ve binenlerin çoğunu yuttuğu için, Kulzum ismi verilmiştir. [414]
İngiliz Araştırma Ekiplerince Kızıldeniz Sahilinde Toprak Altından Çıkarılıp Londra British Müzesi´nde Teşhir Edilen ve Denizde Boğulan Firavun´a Âid Olması Kuvvetle Muhtemel Bulunan Mumyasız, Hiç Bozulmamış Cesed Hakkında Zafer Dergisi´nin Mayıs 1983 Tarihli 77. Sayısında Yayınlanan Teşhis Yazısı:[415]
3000 Yıllık Mucize
Dr.Müh. Celâl EDİZ
Londra´daki ünlü British Müzesi´ni gezenlerin hayret ve dikkatle izledikleri bir bölüm vardır. Mumyalar bölümü.
Bu bölümdeki en dikkat çeciki cesed ise, cam bir fanus içinde bulunan ve secde vaziyetinde duran bir insana aittir. Bu cesedin bütün organları tamdır. Hatta başındaki sararmış saçları ile sakalları dahi rahatlıkla görülebilmektedir.
Cesedin en hayret verici özelliği ise mumyalanmamış oluşudur. Bilindiği gibi mumyalanmış cesedlerin iç organlarından bazıları çıkarılmış ve diğer kısımları ilaçlanmış durumdadır. Oysa ki bu cesede el sürülmemiş ve hiç bir kimyevî muamele yapılmamıştır.
Acaba cesedlerin birkaç haftada tamamen bozulduğu bilinen bir gerçek iken, bu cesed nasıl olmuş da 30 asır boyunca çürümemiştir, dağılmamıştır
Ve mumyaların dahi zamanla bozulduğu bilinen dünyada bir eşi daha bulunmayan bu cesedin bozulmamasındaki sır nedir
Bu sırrın çözümünü mukaddes kitabımız Kur´an´a bırakıyor ve 1400 sene öncesinden bildirilen ve günümüzde açıklığa kavuşan bu hadiseyi, ayetlere dayanarak açıklıyoruz.
Hadisenin anlatıldığı ayet-i kerimelerin numaralarını tek tek verecek ve bunların meallerini kelimesi kelimesine aktaracağız. Böylelikle mukaddes kitabımızın büyük bir mucize olduğu bir kere daha gösterilmiş olacaktır.
Ele alacağımız ayetler, Hz. Musa´nın (A.S.) firavun ile olan mücadelesini, ibretli bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Hz. Musa (A.S.) M.Ö. 1200 yıllarında yaşamış ve hayır ile şer arasındaki mücadele, onun zamanında da devam etmiştir.
Bilindiği gibi firavun, onun can düşmanıdır. Bir rüyasında, doğacak bir erkek çocuğun kendisini öldürüp saltanatına son vereceğini gören firavun, yeni doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmiş, fakat Allah, Hz. Musa´yı (A.S.) muhafaza ederek, ileri yaşlarda peygamberlikle şereflendirmiştir.
Firavunun Hz. Musa (A.S.) ile onun mücadelesi onun peygamber olmasından sonra daha da hız kazanır. Firavun, Hz. Musa (A.S.) ile ona iman eden Beni İsrail kabilelerine pek çok eza ve cefaya başlamıştı. Bunun üzerine Hz. Musa (A.S.) ve ona tâbi olanların Mısır´dan çıkıp gitmelerine taraf-ı ilâhiden müsaade verildi. Bundan haberdar olan Firavun, pek kuvvetli bir ordu ile bunları takibe başladı.[416]
Hz. Musa (A.S.) bu takipten kurtulmak için Cenab-ı Hakkın şevkiyle Kızıl-deniz kenarına kadar gelmişti. Önlerinde düşman gibi deniz, arkalarında da deniz gibi düşman vardı. İşte bu dehşetli vaziyette iken Allah´ın emriyle Hz. Musa (A.S.) asasını denize vurdu. O anda bir mucize olarak deniz yarıldı ve açılan yoldan geçerek selamet sahiline ulaştılar. [417]
Firavun ve askerleri İsrailoğullarını takip ederken, denizin ayrılmış olan sularını dehşetle görmüşler, fakat kin ve düşmanlıklarından dolayı bir anlık tereddütten sonra onlar da deniz içinde açılan yola girerek takibe devam etmişlerdi. Ancak denizin ayrılmış olan suları tekrar birleşmeye başlamış ve sonunda Firavunla birlikte bütün ordusu, tek bir kişi dahi kurtulamadan sulara gömülmüştür. [418]
Yine aynı mealde olan Yunus suresinin 90. ayeti, aynen şöyledir:
İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla artlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: "İsrailoğullarının iman ettiğinden başka (Allah) olmadığına inandım, artık ben de müslümanlardanım" dedi.
Fakat Cenab-ı Hak firavunun imanını kabul etmemiş ve ona Cebrail (A.S.) vasıtası ile şöyle hitap buyurmuştur:
Ona: "Şimdi mi inandın, daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin." dendi.[419]
Yine aynı surenin 92. ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır: "Felyevme mü-necciyke bi bedenike..." Suda gark olan Firavun´a der.
"Bugün senin gark olan (Boğulan) cesedine necat (Kurtuluş) vereceğim."[420]
"Ta ki, senden geridekilere bir ibret olsun. Ve şüphe yok ki, nastan (insanlardan) birçokları bizim ayetlerimizden (Delillerimizden) elbette gafillerdir."[421]
Evet, Kur´an haktır ve hakikattir. Ve hiçbir hükmü yanlış çıkmamıştır. Ayetlerde gayet bariz bir şekilde belirtilen firavun hadisesi de, bunun bir başka örneğidir. Çünkü aradan asırlar geçmiş ve dünyada bir başka eşi bulunmayan o cesed, 3000 yıllık bir mucizeyi gözler önününe sermek üzere asrımızın sahillerine (92. ayette belirtilen yere) atılmıştır.
Cesedin bulunduğu yer, son derece dikkat çekicidir ve bu mucizenin isbatı için oaşlıbaşına yeterli bir delildir. Çünkü cesed, hadisenin meydana geldiği yerde, kızıideniz´in kenarındaki Cebelein mevkiinde bulunmuş ve onu kızgın kumlar arasından çıkaran İngiliz araştırma ekibi tarafından ülkelerine götürül-
Cesedlerin yaşını tesbit etmekte uygulanan metodların, günümüzde kesin
bir SOnuÇ vermediği kabul edilmektedir.[422] Fakat Karbon 14 metodunun uygulandığı bu cesedin en az 3000 senelik olduğu, yani Hz. Musa (A.S.) devrinde yaşadığı bilinmektedir, ouıün du delillerin, mucizenin isbatı için yeterli olduğu ortadadır. Çünkü ayet
ve tefsirler, hadiseyi her bakımdan teyid eder mahiyettedir.
Mesela 1144 yılında vefat eden Zemahşerî, Yunus suresinin 92. ayetinin tefsirini aynen şu şekilde yapmakta ve kendisinden 8 asır sonra bulunacak olan bu cesedi, âdeta görür gibi tasvir etmektedir.
"... Seni, deniz kenarında bir köşeye atacağız... Cesedini tam, noksansız ve bozulmamış halde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra gele-ceKiere dır ioret olmak üzere koruyacağız. [423]
Ayet ve tefsirlerde, firavun cesedinin "tam" olacağının bildirilmesi, onun mumyalanmamış durumda olacağını da isbat etmektedir. Çünkü mumyalanmış cesedlerin iç organları eksiktir. O halde, bir benzeri daha bulunmayan bu cesed, ayet ve tefsirlere bu noktadan da uygunluk arz etmektedir.
Evet, bir cesedin 3000 yıl muhafaza edilmesi, mukaddes kitabımızın sahibi olan Rabbimizin kudretine, elbette ağır gelmeyecektir. Ancak bizler, o secde vaziyetindeki cesedden ibret almalı ve Rabbimizin kudreti karşısında secdeye varmalıyız.[424]
Yûş´a Ve Kâlib Aleyhisselâmların Mısır Şehirlerine Gönderilişi:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâmla bütün İsrail oğullarını, denizden selâmetle karaya çıkardığı, Firavunla ordularını denizde boğduğu zaman, Mûsâ Aleyhisselâm,[425] , on ikişer bin kişilik iki orduyu, Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmla Kâlib b.Yu-fenna Aleyhisselâmın kumandası altında Firavunun şehirlerine gönderdi.
Yüce Allah; o şehirlerin Ulularını, Başkanlarını, kumandanlarını ve savaş erlerini denizde boğmuş; oralarda, kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlardan başka kimseler kalmamış, şehirler, bomboş hale gelmişti.
Yûşa´ ve Kâlib Aleyhisselâmların orduları, Firavunun beldelerine girip oralarda buldukları malları ve hazineleri iğtinam ettiler.
Ganimet mallarından taşıyabildiklerini, taşıdılar, taşlamadıklarını da, başka bir kavme sattılar. [426]
Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâm, Firavun halkının üzerine, onlardan birisini Vekil tâyin edip yanındaki Müslümanlarla birlikte ve pek çok ganimet almış ve Allah´a hamd ve şükre dalmış olarak Mûsâ Aleyhisselâm yanına döndü. [427]
İsrail Oğullarının Tapmak İçin Mûsâ Aleyhisselâmdan Put İstemeleri:
Yüce Allah; İsrail Oğullarının -Tapmak üzre- Mûsâ Aleyhisselâmdan nasıl put istediklerini, Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklar:
"İsrail oğullarını, denizden geçirdik.
Hemen, putlarının önünde tapan bir kavme rastladılar:
"Ey Mûsâ! Onların nasıl tanrıları varsa, sen de, bize, öyle bir tanrı yap!" dediler. Mûsâ:
"Siz, cidden, ne kadar cahillik eder bir kavimsiniz!
Hiç şüphe yok ki, bunların, içinde bulundukları (din), helake mahkûmdur.
(İbadet diye) yapmakta oldukları şey de, boşunadır.
İlâh olarak size, Allah´dan başkasını mı arayacakmışım !
Halbuki, O, sizi, âlemlerin üstüne geçirmiştir.
Hani, sizi, Firavun Hanedanından kurtarmıştık.
Onlar ki, size, azabın kötüsünü yüklüyorlardı: Oğullarınızı, öldürüyorlar, yalnız kızlarınızı sağ bırakıyorlardı.
Bunda, size, Rabb´inizden, büyük bir imtihan vardı. "[428]
Mûsâ Aleyhisselâmın uyarısı üzerine, İsrail oğulları, put istemeyi bıraktılar. [429]
İsrail oğullarının rastladıkları kavm, inek heykeline tapmakta idi.
Kendilerine, sorulunca, ona, tapmadıklarını, zaruret halinde, onlardan yararlandıklarını ve zararlardan, onlarla korunduklarını, onlarla rızıklandırıldıklarını söylemişler, kendilerinden bazı cahiller de, onları, doğrulamışlardı.[430]
Mûsâ Aleyhisselâmın Tûr Dağına Gidişi:
Mûsâ Aleyhisselâm; Mısırda iken, Yüce Allâh´dan telakki eylediği Vahy´e dayanarak; Mısırdan çıkışlarından, düşmanlarının helaklerine kadar olanları ve geriye bırakılanları içine alan bir Kitab getirmeyi, İsrail oğullarına va´d etmişti.
Yüce Allah; Firavunu ve Firavunun kavmini helak edip İsrail oğullarını, onların elinden kurtardığ.ı düşmanlarından, emîn bir hale getirdiği zaman[431]; İsrail oğulları, bir Kitab ve Şeriat bulunmadığı için[432], Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Bize, va´d etmiş olduğun kitabı, getir!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm da, bunu, Rabb´inden diledi. [433]
Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
Tür dağına gelerek, Kendisine ibadet ve münâcaatta bulunmasını, Vahy etti.
Cebrail Aleyhisselâm, Onu, götürmek üzere, Hayat Atı denilen At üzerinde geldi.
Sâmirî, onu, görünce:
"Bu At için, muhakkak, önemli bir hal ve şan vardır!" dedi ve At´ın tırnağının bastığı yerden bir avuç toprak aldı. [434]
Sâmirî Mûsâ b.Zafer[435]; öküze tapan Bâcerma halkından olup[436] Mısıra gelmiş ve İsrail oğulları arasında, Müslüman olduğunu açıklamış[437], kendisi Ku-yumcu[438], dışı Müslüman, içi, münafık bir adamdı[439].
Mûsâ Aleyhisselâm; Tûr´a giderken, kendisinin yerine, Hârûn Aleyhisselâmı, İsrail oğullarının başına, Vekil bıraktı.
Onlara, Tûr´da otuz gece -Yüce Allah, bunu, kırka çıkardı- kaldıktan sonra, döneceğini va´d etti. [440]
Mûsâ Aleyhisselâm, Tûr dağına çıktı.
Yüce Rabb´i, Onunla, konuştu.
İsrail oğulları hakkında, ona, emirler verdi. [441]
Sâmirî´nin İsrail Oğullarını Buzağıya Taptırışı:
Hârûn Aleyhisselâm; İsrail oğullarına:
"Ey İsrail oğulları! ganimet, size helâl değildir.
Kıbtîlerden, emaneten almış olduğunuz süs eşyaları ise, ganimettir. Onların hepsini, bir araya toplayıp kazacağınız bir çukura gömünüz!
Mûsâ gelip te, onları, size helal kılarsa, çukurdan çıkarıp alınız. Aksi olursa, sakın, onlardan, hiç bir şey yemeyiniz!" dedi. [442]
Yüce Allah´ın; Mûsâ Aleyhisselâm için tayin ettiği ve on gece ile de, kırka tamamladığı müddetten otuzu, geçince, Sâmirî, İsrail oğullarına:
"Firavun Hanedanından, emaneten aldığınız ve onların, felâkete uğramaları üzerine, size kalan süs eşyalarını, getiriniz!" dedi.
Getirdiler ve ona, verdiler.
Sâmirî de, onlardan, bir erkek buzağı heykeli yaptı.
Cebrail Aleyhisselâm in atının ayağının bastığı yerden almış olduğu bir avuç topraktan birazını, onun karnına koyup ortaya, böğüren bir buzağı çıkardı. [443]
İsrail oğullarına:
"İşte, sizin İlâhınız ve Mûsânın İlâhı, budur!
Fakat, Mûsâ, onu, burada unuttu da, aramağa gitti." dedi. [444]
İsrail oğullarından Hârûn Aleyhisselâmla birlikte bulunan on iki bin kişiden başka, hepsi, bir benzeri daha görülmeyen bir sevgi ile buzağıya bağlanıp[445] tapmağa başladılar. [446]
Hârûn Aleyhisselâm, onlara:
"Ey kavmim! Siz, bununla (Buzağı ile) ancak, imtihana çekildiniz.
Sizin hakîkî Rabb´iniz, Rahman´dır.
Haydi, bana tâbi olunuz,benim emrime itaat ediniz!" dedi.
Onlar ise:
Biz, Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, ona (buzağıya tapmakta) kaim ve dâim olmaktan katiyen ayrılmayacağız!" dediler.´[447]
Hârûn Aleyhisselâm ile İsrail oğullarından, onunla birlikte bulunan kimseler, buzağıya tapanlara karşı, ayaklandılarsa da, onlarla savaşmadılar.[448]
Sâmirî´nin ziynet eşyasından eriterek yapıp İsrail oğullarını azdıran (Böğüren Buzağı Heykeli) hakkında Eshab-ı kiramdan İbn.Abbas:
"Hayır! Vallahi, hiç bir zaman, onun içinde ses bulunmamış, ancak, yel, arka deliğinden girer, ağzından çıkar da, bu seslenme, bundan ileri gelirdi." de-miştir. [449]
Bunun için, Yâkubîde; Buzağı heykelinin, karnına giren yel´in, onu buzağı gibi seslendirdiğini söylemiştir. [450]
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, İsrail oğullarının, kendisinin arkasından nasıl saptıklarını, buzağıya taptıklarını haber verdi. [451]
Hâdisenin Yüce Allah Tarafından Açıklanışı:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâmın, Tûr´a ne için gittiğini, orada ne kadar kaldığını, neler olduğunu, kendisinin arkasından İsrail oğullarının neler yaptıkların, Mûsâ Aleyhisselâmın, onlara ve Hârûn Aleyhisselâma nasıl kızdığını, Kur´ân-ı Kerim´-de şöyle açıklar:
"Mûsâ ile otuz gece (ibadet ve münâcatta bulunması için) sözleşmiştik ve ona, bir on gece daha kattık. Bu suretle Rabb´ının tayin buyurduğu vakit, kırk gece olarak tamamlandı.
Mûsâ, kardeşi Harun´a:
"Kavmimin içinde, benim yerime geç. (Onları) İslah et!
Fesadcıların yoluna uyma!" dedi.
Vaktâ ki, Mûsâ (ibadet için) tâyin ettiğimiz vakitte geldi.
Rabb´i, ona (İlâhî sözünü) söyledi.
(Mûsâ):
"Rabb´im! (Cemâlini) göster bana (ne olur ) Seni, göreyim!" dedi.
(Rabb´i, ona):
"Beni, katiyen göremezsin!
Fakat, şu dağa bak! Eğer, o, yerinde durabilirse, sen de, beni, görürsün!" buyurdu.
Derken, Rabb´i, o dağa[452] tecellî edince, onu, param parça ediverdi!
Mûsâ da, baygın (bir halde) yere düştü!
Ayılınca:
"Seni, tenzih ederim. Tevbe ettim Sana!
Ben, iman edenlerin ilkiyim!" dedi.
(Rabb´i, ona):
"Ey Mûsâ! Ben, seni, Risâletimle, Kelâmımla (zamanındaki) bütün insanlardan mümtaz kıldım.
Şimdi, sana, şu verdiğimi al! ve şükreden/erden ol!" buyurdu.
Biz, onun için, levhalarda her bir şeyi, Mev´izaya ve (hükümlerin) tafsiline âid her şeyi yazdık.
Haydi, bunları, kuvvetle (ciddiyet ve azim ile) tut!
Kavmine de, onun en güzel (hükümleri)ni, tutmalarını, emret!
Size, ileride fâsıkların yurdunu göstereceğim.
Yer yüzünde haksızlıkla kibirlenenleri, âyetlerimi idrâk)den çevireceğim.
Onlar, her âyeti görseler, ona, inanmazlar.
Doğru yolu görseler de, onu, bir yol edinmezler.
(Fakat) azgınlık yolunu, görürlerse, yol diye işte, onu, tutarlar.
Bu âyetlerimizi, yalan saydıklarından, onlardan, gafil olmalarındandır.
Halbuki, âyetlerimizi ve Âhirete kavuşacaklarını yalan sayanların bütün işledikleri, boşa gitmiştir.
Onlar, yapmakta olduklarından başkası ile mi cezalandırılacaklardı ya[453]
(Rabb´i, Musa´ya):
"Ey Mûsâ! Seni, kavminden (ayrılıp böyle gelmekte) acele ettiren nedir " buyurdu.
(Mûsâ):
"Onlar, işte, onlar da, benim ardımca (geliyorlar)
Ben, sana yönelerek acele ettim ki, yâ Rab! (benden, daha çok) hoşnud olasın!" dedi. (Rabb´i):
"Biz, senden sonra, kavmini, imtihan ettik.
Sâmirî, onları, azdırdı!" buyurdu.
Mûsâ, derhal, öfkeli ve tasalı olarak kavmlına döndü:
"Ey kavmim! Rabbiniz, size, güzel bir va´d ile söz vermedi mi
Yoksa (ayrılışımın üzerinden) sizce, çok zaman mı (geçip) uzandı
Yahud, Rabbinizden, bir gazab vâcib olmasını mı istediniz de, bana olan va´di-nizden caydınız !" dedi.
(Kavmi):
"Biz, sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak caymadık.
Fakat, biz, o kavmin (Kıbtîlerin) zînetinden, bir takım ağırlıklar, yüklenmiştik te, onları, (ateşe) atmıştık.
Sâmirî de, (kendi zînetini) böylece atmıştı." dediler.
Hulâsa, o, kendilerine, böğüren bir buzağı heykeli (döküp) çıkarmıştı.
(Gerek o, gerek onun avenesi):
"İşte, sizin de, Musa´nın da, İlâh´ı budur!
Fakat, Mûsâ unuttu!" demişlerdi.
Bilmiyorlarmıydı ki: o (buzağı), onlara hiç bir sözle mukabele edemiyor, onlara, ne bir zarar, ne de, bir yarar vermek kudretine mâlik olamıyordu [454]
"Mûsâ, kavmine, öfkeli ve tasalı döndüğü zaman:
"Size bıraktığım şu makamımda, arkamdan ne kötü işler yapmışsınız
Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele ettiniz ha !" dedi.
Elindeki Levhaları (yere) bırakıverip[455] kardeşinin başından tuttu. Kendine doğru çekiyordu.
(Hârûn):
"Anam oğlu! Bu kavim, beni, cidden zayıf gördüler (hırpaladılar).
Az kaldı ki, beni, öldüreceklerdi!
Sen de, bana, bari, böyle, düşmanları sevindirecek harekette bulunma! Beni, zâlimler gürûhuyle bir tutma!" dedi. [456]
Mûsâ:
"Ey Hârûn! Bunların saptıklarını, gördüğün zaman, bana, tâbi olmaktan, seni, meneden ne idi
Sen, benim emrime isyan mı ettin " dedi.
(Hârûn):
"Ey anamın oğlu! sakalımı, başımıfn saçını) tutma!
Hakîkat, ben, senin:
"İsrail oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme, bakmadın! diyeceğinden korktum" dedi.
(Mûsâ):
"Ya senin zorun ne idi ey Sâmirî " dedi.
O da:
"Ben, onların görmediklerini, gördüm:
Binâenaleyh, o Elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp (erimiş ziynet eşyasının içine) attım.
Bunu, bana, nefsim hoş gösterdi, böyle!" dedi.
(Mûsâ):
"Haydi, (defol) git!
Çünkü, senin hayatın boyunca (nasibin: benimle) temas etmeyiniz! demendir.
Sana, senin için, hiç şüphesiz, asla vazgeçilemeyecek bir ceza günü de, vardır.
Üstüne düşüp taptığın ilâhına bak!
Biz, onu, yakacağız. Sonra da, onu, parça parça edip denize atacağız!
Sizin İlahınız, ancak, kendisinden başka hiç bir İlâh bulunmayan Allâh´dır.
Onun ilmi, her şeyi, kuşatmıştır!" dedi. [457]
Vaktâ ki (İsrail oğulları, buzağıya tapmaktan) çok pişman oldular ve kendilerinin, muhakkak, saptıklarını gördüler:
"Ey Rabbimiz! Bize acımaz, bizi bağışlamazsan, her halde, en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız!" dediler. [458]
(Mûsâ):
"Ey Rabb´im! Beni de, kardeşlerimi de, yarlığa! Bizi, rahmetinin içine sal! Sen, esirgeyenlerden, daha esirgeyensin!" dedi.
"Şüphe yok ki: buzağıya (ilâh diye) tutunanlara, Rab´larinden bir gazab dünya hayatında da, bir horluk erişecektir.
İşte, biz, (Allah´a karşı) yalan düzenleri, böyle cezalandırırız.
Kötülükler işleyip te, sonra, ardından tevbe ve bununla beraber iman edenler(e gelince): şüphesiz ki, Rabb´in, bunun ardından (tevbe ve imanlarından sonra) elbette (kendilerini) yarlıgayıcıdır, hakkıyle esirgeyicidir.
Vaktâ ki, Musa´dan, o öfke uzaklaşıp sükûn hasıl oldu.
(Yere bıraktığı) Levhaları, aldı.
Onun bir nüshasında (şu da, yazılı idi):
(Sapıklıktan kurtulup) Hidâyet(e), (Azabdan sıyrılıp) Rahmet(e kavuşmak), o kimselere mahsustur ki; onlar, Rab´terinden korkarlar. "[459]
Sâmiri´nin Ve Yaptığı Buzağı Heykelinin Akıbeti:
Mûsâ Aleyhisselâm; Sâmirî´ye yaklaşmamalarını, onunla düşüp kalkmamalarını, İsrail oğullarına emretti.
Bunun üzerine, Sâmirî, ne kimse ile ülfet eder, ne de, kendisiyle ülfet olunur bir hale geldi.
Hiç kimse, onun yanına yaklaşmaz ve hiç kimse, ona dokunmazdı. O halde olarak ölüp gitti. [460]
Sâmirînin yapmış olduğu buzağı heykeli de, ateşte yakılıp toz haline geldikten sonra, denize atıldı. [461]
Tevbe Etmek Üzere Seçilen Yetmiş Kişinin Tur´daki Davranışları Ve Akıbetleri: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; Tûr-i Seynâ´nın karşısında konaklamış bulunan[462] İsrail oğulları arasından seçtiği yetmiş kişiye[463]:
"Benimle birlikte, gidiniz de, yaptığınız şeyden dolayı, Allah´a tevbe ediniz!
Kavminizden, arkanızda bıraktığınız kimseler için de, tevbe dileğinde bulununuz!
Oruç tutunuz!
Temizleniniz ve elbiselerinizi de, temizleyiniz!" dedi.
Onları, Rabb´inin tâyin ettiği vakitte Tûr-i Seynâ´ya götürdü.
Mûsâ Aleyhisselâm; Yüce Allah´ın katına, ancak, Onun izni ve bildirmesiyle, varırdı.
Mûsâ Aleyhisselâmın yanında, Cenâb-ı Hakk´la buluşmak için giden bu yetmiş kişi:
"Bizim için dile de, Rabb´imizin Kelâmını işitelim!" dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: "Dileyeyim." dedi.
Tûr dağına yaklaştığı zaman, dağın üzerine, bir bulut sütunu dikildi, dağın tümünü kapladı!´
Mûsâ Aleyhisselâm, yanaşıp bulutun içine girdi. Yetmiş kişilik cemaatına da: "Yaklaşınız!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, Rabb´i ile konuşmağa başladığı zaman, alnında öyle bir nûr parladı ki, Âdem oğullarından hiç kimse, ona, bakamazdı!
Bu nûr´un üzerine, bir de, perde örtüldü ve o, yetmiş kişi de, yaklaşıp bulutun içine girince, secdeye kapandılar.
Yüce Allah´ın Kelâmını, işitmeye başladılar.
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma, emir ve nehiylerde bulunuyor. [464]
"Şunu, yap! Bunu, yapma!" buyuruyordu. [465]
Mûsâ Aleyhisselâma verilecek emirler, sona erdiği zaman, bulut, Mûsâ Aley-hisselâmın üzerinden açıldı.
Mûsâ Aleyhisselâm, onların yanına geldi.
Onlar, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Biz, Allah´ı, apaçık görünceye kadar, sana, katiyen inanmayız!" dediler.
Derken, kendilerini, bir yıldırım yakaladı da, ruhları, bedenlerinden uçup ölü-verdiler! [466]
Mûsâ Aleyhisselâm, kalkıp[467] ağlayarak Rabb´ine yalvarmağa başladı: "Ey Rab´im! Ben, İsrail oğullarının yanına gittiğim zaman, ne diyeyim Sen, onların hayırlılarını! helak etmiş bulunuyorsun
Ben, şimdi, yanımda onlardan, tek kimse bile bulunmaksızın İsrail oğullarının yanına dönüyor olduğuma göre, onlar, beni, doğrulamayacaklardır. [468]
Yâ Rab! Eğer, di/eşeydin, onları da, beni de, daha önce helak ederdin.
İçimizden, bir takım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden, hepimizi helak mi edeceksin
Zâten, o da, Senin imtihanından başka (bir şey) değildi.
Sen, onunla, kimi dilersen, dalâlete götürür, yine, kimi dilersen (onu da) doğru yola iletirsin.
Sen, bizim Velîmizsin!
O halde, bizi yarlığa!
Bizi, Esirge!
Sen, Yarlıgayıcıların en hayırlısısın!" diyordu. [469]
Yüce Allah, bu yetmiş kişinin, buzağıyı mâbud edinenlerden olduğunu, Mûsâ Aleyhisselâma Vahy ile bildirdi.[470]
Bununla beraber, Kendisine, şükretmeleri için[471] onları, birbiri arkasından diriltip ayağa kaldırdı.
Onlar, dirilirlerken de, birbirlerinin nasıl diriltildik/erini seyrediyorlardı. [472]
İsrail Oğullarının Mûsâ Aleyhisselâma İtaatsızlıkları:
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, Erîhâ´ya, yâni Beytülmakdis toprağına gitmelerini emretti, [473] ve:
"Ey kavmim! Allah´ın, size takdir ettiği mukaddes toprağa giriniz!
Arkalarınıza, dönmeyiniz!
Sonra, nice zararlara uğrayanların haline)a dönmüş olursunuz!" dedi.
(Onlar ise):
"Ey Mûsâ! Doğrusu, orada zorbalar güruhu (Âd kavmi kalıntısı) var!
Doğrusu, onlar, oradan, çıkıncaya kadar, biz, (oraya) katiyen giremeyiz!
Eğer (onlar), oradan çıkarlarsa, biz de, muhakkak (oraya) giricileriz." dediler. [474]
(Peygamberine aykırı davranmaktan) korkmakta olan kimselerden, Allah´ın, kendilerine nimet ihsan ettiği iki er1 h
"Onların üzerine (şehrin) kapısından giriniz!
(Bir kerre), ona girdiniz mi, hiç şüphesiz ki, siz galipsinizdir.
Artık,Allâh´a güvenip dayanınız,(gerçekten) imanetmiş kimse/erseniz!r"dedi. [475]
Onlar ise:
Ey Mûsâ! Onlar (Zorbalar), orada bulundukça, biz, oraya, ebediyen giremeyiz!
Artık, sen, Rabb´inle beraber git! Bu suretle ikiniz (onlarla) harp ediniz!
Biz, mutlaka (burada) oturucularız!" dediler.
(Mûsâ):
´Yâ Rab! Ben, kendimle kardeşimden başkasına mâlik olamıyorum (Sözümü, geçiremiyorum)
Artık, sen, o fâsıklar güruhunun arasını, Sen, ayır!" dedi. [476]
ffillâhV
"Muhakkak, orası, kendilerine, kırk yıl haram kılınmıştır.
Onlar (oldukları) yerde (Tîh çölünde) sersem sersem dolaşacaklardır.
Artık, sen, o fâsıklar güruhu hakkında tasalanma!" buyurdu. [477] "Hani. Mûsâ, kavmine:
Ey kavmim! Ben, size, hakîkaten Allah´ın Peygamberi (olarak gönderilmiş) olduğumu, bildiğiniz halde, niçin beni cezalandırıyorsunuz !" demişti.
İşte onlar, (hakdan) sapıp eğrildikleri zaman, Allah da, onların kalblerini (hidâyetten) döndürdü.
Allah, fâsıklar güruhuna hidâyet etmez. "[478]
İsrail Oğullarının Tîh Çölünde Kırk Yıl Kalışı:
Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğulları, Mısırdan çıkışlarının üçüncü ayında, yaz Mevsiminin başında Tîh çölüne girdiler. [479]
Tîh: Seyna´nın kırıdır. [480]
Eyle, Mısır, Kulzum denizi ve Şam´ın Serat dağları arasında bulunmaktadır.[481]
Tîh çölüne girenlerden, kırk yıl içinde Yuşa´ b.Nûn Aleyhisselâmla Kâlib b.Yu-fenna Aleyhisselamdan başka, hepsi ölmüşlerdir.[482]
İsrail oğullarından, Mûsâ Aleyhisselâma itaat eden ve onunla birlikte olanları: "Ey Mûsâ! Bize, bunu, ne diye yaptın !" dediler. [483] Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğulları aleyhinde dua ettiğine pişman oldu. [484] İsrail oğulları:
"Ey Mûsâ! Burada, bizim için su ve yiyecek nasıl ve nereden sağlanacak" diye sordular.
Yüce Allah, turunç ağaçlarının üzerlerine kudret helvası indirdi, bıldırcın kuşları, düşürdü.
İsrail oğullarından her hangi biri gelip kuşlara bakar, semiz ise, onu, tutar, keser, zaif ise, salardı.[485]
İsrail oğulları:
"Bu, yiyecektir. [486]
İçeceğimiz su, nerededir " dediler.
Yüce Allah tarafından, Mûsâ Aleyhisselâma, Asası ile taşa vurması emrolundu.
Taştan, her bir kabilenin içeceği su ayrı olmak üzere, on iki pınar fışkırdı. [487]
İsrail oğulları:
"Bunlar, yiyecek ve içecektir.
Gölgeleneceğimiz[488] gölge, nerede " dediler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onların üzerlerini, bulutla gölgeledi. [489]´
İsrail oğulları:
"Bu da, gölgedir
Giyineceğimiz[490] elbise, nerededir " dediler.
Bunun üzerine, üzerlerindeki elbiseleri, çocukların, büyüdükçe uzamaları gibi, boylarına göre, uzar, yırtılmaz ve eskimez oldu. [491]
Bundan sonra, İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâma tekrar başvurarak bir çeşid yemekten bıktıklarını, buna, daha fazla katlanamayacaklarını söyleyip yerin bitirdiği bakliyattan da, yararlandırılmaları için, Allâha dua etmesini istediler, [492]:
"Bize, kim et yedirecek
Biz, Mısırda iken, balık, hıyar, kavun, karpuz, pırasa, soğan, sarımsak yerdik! " dediler.
İsrail oğullarının bu istekleri, Mûsâ Aleyhisselâmı, çok üzdü. [493]
İsrail oğullarının Tîh çölündeki durum ve davranışları, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
"Biz, onları, on ikiye (o kadar) torunlara (kabileye) ümmetlere ayırdık.
(Tîh´da susayan) kavmi, (Musa´dan) su istediği zaman:
"Asa´nı taşa vur!" diye (Vahy ettik) de, ondan on iki pınar kaynayıp aktı.
İnşaların her kısmı, su içecekleri yeri, iyice belledi.
Onları, üstlerindeki bulutla gölgelendirdik.
Onlara, kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
Size, rızık olarak verdiğimiz en temiz ve güzellerinden yeyiniz! (dedik) Onlar, bize zulmetmediler. Fakat, kendilerine zulmediyorlardı. "[494] "...(Onlara demiştik ki): Allah´ın rızkından, yeyiniz, içiniz! (Fakat) yeryüzünde fesadcılar olarak taşkınlık yapmayınız! "[495] "Hani, siz:
Ey Mûsâ! Bir çeşid yemeğe (kudret helvası ile bıldırcın etine) mümkün değil dayanamayız!
O halde, bizim için, Rabb´ine dua et te, yerin bitirdiği şeylerden, sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın!" demiştiniz.
(Mûsâ da):
O hayırlı olanı, şu daha aşağı olanı ile değiştirmek mi istiyorsunuz !
(Öyle ise) bir şehire ininiz.
Çünkü (orada) size, istediğiniz (sebzeler) var!" demişti.
Onların üzerine, horluk ve yoksulluk vuruldu.
Onlar, Allah´dan, bir gazaba da, uğradılar.
Bu, onların, Allah´ın âyetlerini inkâr ettiklerinden, Peygamberlerini haksız yere, öldürdük/erindendi.
Bu, isyan ettiklerinden ve (mâsiyetlerde) aşırı gittiklerinden idi. [496]
O zaman, onlara:
Şu şehirde yerleşiniz!
Onun, dilediğiniz yerinden yiyiniz. Hıtta! deyiniz.
Kapısından, hepiniz secde edici olarak giriniz ki, suçlarınızı, yarlıgayalım.
İyi hareket edenlere, ileride daha fazlası ile vereceğiz! denilmişti.
Fakat, içlerinden, o zulmedenler, sözü, kendilerine, söylenenden başka bir şekle soktu.
Biz de, zulmeder oldukları için, üstlerine murdar bir azab (Taun) indirdik." [497]
Bir Maktulün Diriltilip Katilini Haber Verişi:
İsrail oğulları arasında vuku bulup faili bilinemeyen ve bir çok tartışmalara yol açan bir kati hâdisesi, Mûsâ Aleyhisselâma arzedilmiş Mûsâ Aleyhisselâm da:
"Allah aşkına! şu maktulün işi hakkında kimde bilgi varsa, bize bildirsin!" diyerek halka seslenmiş, bu hususta hiç kimsede bir bilgi bulunmadığı görülünce, kendisinin, bunu, Rabb´inden sorup öğrenmesi, istenilmişti. [498]
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, bir inek boğazlamalarını emretmişti. [499]
Bu hâdise, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
"Bir zaman da, Mûsâ, kavmine:
Allah, size, her halele, bir inek boğazlamanızı, emrediyor!" demişti.
Onlar:
"Bizi, eğlence mi ediniyorsun " demişti.
Mûsâ da:
"Ben, câhillerden olmaktan, Allah´a sığınırım!" demişti.
(Onlar, öyle ise) bizim için, Rabb´ine dua et te, onun, ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın." demişlerdi.
(Mûsâ):
Allah, diyor ki: o, ne çok yaşlı, ne de, pek genç değil, ikisi ortası, bir dinç (inek)tir.
Artık, emrolunduğunuz şeyi, yapınız!" demişti.
(Onlar, tekrar):
Bizim için, Rabb´ine, dua et te, onun rengi, nedir bize, tam açıklasın " dediler.
Oda:
(Rabb´im) diyor ki:
O, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inektir!" demişti.
Onlar:
Bizim için, Rabb´ine dua et de, o, nedir Apaçık anlatsın bize.
Çünkü, bizce, bir çok inekler, birbirlerine benzerler.
Allah, dilerse, (istenilen ineği bulmağa) muvaffak oluruz." demişlerdi.
(Mûsâ):
Rabb´im, buyuruyor ki: o, ne boyunduruğa koşulup arazi sürecek, ne ekin sulayacak bir inek değildir, salmadır.
Hiç alacası da, yoktur." dedi.
Onlar:
"İşte, şimdi, hakikati getirdin (vasfını, tam bildirdin) dediler.
Bunun üzerine, o ineği (bulup) boğazladılar ki, az kaldı (bunu) yapmayacaklardı.
Hani, siz, bir kimse öldürmüştünüz de, onun (katili) hakkında birbirinizle atış-mıştınız.
Halbuki, Allah, sizin gizleyecek olduğunuz şeyi, açığa vurandı.
Onun için, biz, ona (Öldürülen adama, boğazlanan ineğin) bir parçası ile vurunuz!" demiştik.
İşte, Allah, böylece, ölüleri, diriltir, size, âyetlerini, gösterir.
Gerekir ki, aklınızı, başınıza alasınız.ıl[500]
Boğazlanan ineğin bir parçası ile maktule vurulunca, Yüce Allah, maktulü, diriltti.
Mûsâ Aleyhisselâm, ona:
"Seni, kim öldürdü " diye sordu.
O da: kendisini, kimin öldürdüğünü, haber verdikten sonra, eski ölü haline döndü[501]
Karun Ve Karun´un Mûsâ Aleyhisselâma İftira Edişi Ve Yer Tarafından Yutuluşu:
Karun´un Kimliği ve Yaşantısı:
Karun; Mûsâ Aleyhisselâmın amcasının oğlu olup[502] büyük servet sahibi ve servet azgını idi.
Hazînelerinin anahtarlarını, müteaddid adamlar, zorlukla taşıyabilirdi. [503]
Süslenmiş üç yüz câriye ve dokuz bin adamları yanında bulunduğu halde, halkın yanına çıkardı.
Konağının kapısını altından yaptırmış, duvarlarını, altın levhalarla kap-latmıştı. [504]
Firavun ve Hâman gibi, Karun da, Mûsâ Aleyhisselâmı;
"Çok yalancı bir Sihirbazdırl" diyerek red ve tekzib etmişti. [505]
Mûsâ Aleyhisselâm; Karun´un, kötü tutum ve davranışlarını -akrabası olduğu
için- af ve müsamaha ile karşılardı.[506] Firavun; Karun´u, İsrail oğullarına Vali tayin etmişti. [507] İsrail oğullarına zulmünü ve taşkınlığını, onun vâsıtası ile yapardı. [508]
Karun; Musa ve Hârûn Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarının en bilgilisi ve üstünü idi. [509]
Kendisi; İsrail oğulları arasından seçilip -tevbe etmek üzere- Tûr´a götürülen ve orada, Yüce Allah´ın Kelâmını işiten yetmiş kişi arasında idi. [510]
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, zekâtı emredince, Karun, İsrail oğullarını toplayıp onlara:
"Bu, size, oruç, namaz ve bir takım şeyler getirmiş, siz de, onlara katlanmış bulunuyorsunuzdur. Ona, birde, mallarınızı verme külfetini, yüklenecek misiniz " dedi.
İsrail oğulları:
"Biz, ona, mallarımız(ın zekâtın)ı, verme külfetini, yüklenmeyeceğiz!
Sen, ne görüştesin " dediler.
Karun:
"Benim görüşüm: İsrail oğullarının fahişesini, ona gönderelim.
Onun, ona, kendisiyle temasta bulunmak istediği iftirasını atmasını[511] ve bunu, ordu dumandanları ve halk arasında yaymasını, emredelim!" dedi.
Öyle yaptılar[512]
Karun; İsrail oğulları arasında bulunan bir fahişeyi; Mûsâ Aleyhisselâma, cinsî münasebette bulunma suçu atmak üzere, kiraladı. Karun; İsrail oğullarının, Meclislerinde toplandıkları gün, Mûsâ Aleyhisselâmın yanına varıp:
"Ey Mûsâ! Hırsızlık edenin, cezası, nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Eli, kesilmektir!" dedi.
Karun:
"Hırsızlık eden, sen olsan da mı, böyledir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet!" dedi.
Karun:
"Zina edenin, cezası, nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Taşlanıp öldürülmektir!" dedi.
Karun:
"Zina eden. sen olsan da. böyle midir" diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet!" dedi.
Karun:
"Sen. zina etmişsin!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yazıklar olsun sana!
Kiminle etmişim " dedi.
Karun:
"Filanca kadınla!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, hemen o kadını, çağırdı:
"Tevratı, indiren Allah adına, sana, and veriyorum:
Karun, doğru mu söylüyordur " dedi.
Kadın:
"Madem ki, sen, bana, Allah adına and verdin.
Ben de, Allah için, yemin ederek şehâdet ederim ki: Sen, bu işden berîsin, uzaksın ve Allah´ın Resulüsün!
Ailâh düşmanı Karun, sana, bu suçu atayım diye beni kiraladı!" dedi. Mûsâ Aleyhisselâm, hemen kalkıp secdeye kapandı. [513]
Karun aleyhinde, Allah´a dua edince; Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma, boyun eğmesi için, yer´e, emretti. [514]
Mûsâ Aleyhisselâma da:
"Başını, secdeden kaldır! Yer´e, istediğini, emret!" diye vahy etti. [515]
Mûsâ Aieyhisseiâm:
"Ey İsrail oğulları! Yüce Allah, beni, Firavun´a, gönderdiği gibi, Karun´a da, gönderdi.
Kim, onun yanında bulunuyorsa, yerinde kalsın!
Kim, benim yanımda bulunuyorsa, onun yanından ayrılsın!" dedi.
Karun´un yanında iki kişiden başka kimse kalmadı. [516]
Mûsâ Aleyhisselâm, Yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, topuklarına kadar, yuttu. [517]
Oniar:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ" diyerek istimdad ediyorlardı. [518]
Mûsâ Aleyhisselâm, yere:
"Tut oniarı, yut!" dedi.
Yer, onları, dizlerine kadar yuttu! [519]
Onlar:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ!" diyerek istimdad edip durdular. [520]
Mûsâ Aleyhisselâm, yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, bellerine kadar yuttu!
Onlar, yine:
"Ey Mûsâ, Ey Mûsâ!" diyerek istimdad ettiler, durdular. [521]
Mûsâ Aieyhisselâm, yere:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, boğazlarına kadar yuttu! [522]
Onlar, yine:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ!" diyerek istimdad ettiler.
Mûsâ Aleyhisselâm, yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, yuttu!
Tamamı ile kaybolup gittiler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Kullarım, senden yardım istediler, durdular. Sen, yardım etmedin!
Eğer, onlar, benden yardım istemiş olsaydılar, muhakkak, onların imdadlarına yetişir, kendilerine, yardım ederdim!" diye Vahy etti. [523]
Diğer rivayete göre:
Mûsâ Aleyhisselâm, Abdest alıp namaz kıldı ve ağladı:
"Yâ Rab! Senin düşmanın, benim eziyyet edicim, benim rüsvay olmamı ve ayıplanmamı, istiyordur.
Beni, onun üzerine, musallat kıl!" diyerek dua etti.
"Yer´e, dilediğini, emret! Sana, itaat edecektir!" diye vahy olundu.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, Yer´e:
"Ey yer! Tut onları, yut!" dedi.
Karun´un konağı sarsıldı.
Yer, Karûnu ve adamlarını, topuklarına kadar, tutup yuttu!
Karun:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diye sesleniyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Yer! Tut onları yut!" dedi.
Konak, sarsıldı.
Karun ile adamları, dizlerine kadar, yere battılar!
Karun ise, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diye yalvarıyor ve sesleniyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Yer! Tut onları yut!" dediği zaman, konak, sarsıldı.
Karun ile adamları, alınlarına, kadar, yere, battılar!
Karun ise, Mûsâ Aleyhisselâma, yalvarıyor:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm, tekrar, yer´e:
"Ey yer! Tut onları, yut!" dediği zaman, yer, Karûnu ve adamlarını konağıyle birlikte tamamıyla yuttu!
Yüce Allah tarafından, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Sen, çok katı davrandın!
İzzet sıfatım hakkı için, onlar, bana seslenmiş olsalardı, davetlerine icabet ederdim!" buyruldu. [524]
Rivayete göre, Karun ve adamları, Kıyamete kadar, her gün, bir insan boyu, yerin dibine geçirilmektedir! [525]
Karun, helak olduğu zaman, İsrail oğulları:
"Musa, onu, ancak, konağını ve servetini ele geçirmek için, helak etti!" dediler.
Karun´un helakinden üç gün sonra da, Yüce Allah, bütün konak ve mallarını, yere yutturdu! [526]
Kur´ân-ı Kerimin Karun Hakkındaki Açıklaması:
Kur´ân-ı Kerim´de, Karun´un durumu ve akıbeti şöyle açıklanır: "Aslında, Karun, Musa´nın kavmindendi. Fakat, o, onlara karşı serkeşlik etti.
Biz, ona, öyle hazîneler verdik ki, anahtarlarını taşımak bile) güçlü kuvvetli büyük bir cemaata ağır geliyordu.
O vakit, kavmi(nden Mü´min olanlar) ona; şöyle demişti:
Şımarma! Çünkü, Allah, şımarıkları, sevmez.
Allâh(ın), sana verdiği (maldan harcayıp) Âhiret yurdunu ara!
Dünyadan, nasibini de, unutma!
Allah´ın, sana ihsan ettiği gibi, sen de, (insanlara sadaka vererek) ihsanda bulun.
Yer (yüzünde) de, fesad arama.
Çünkü, Allah, fesadcıları, sevmez.
(Karun) dedi ki:
Bu (servet), bana, ancak, bende olan ilimle (ilim sayesinde) verilmiştir.
(O, madem ki, âlimdi) kendisinden önceki nesillerden, kuvvetçe ondan daha üstün, cemiyetçe, daha kesretli kimseleri, Allah´ın, hakîkaten helak etmiş olduğunu bilmedi mi
Mücrimlerden, günahları, sorulmaz. (Allah, sormadan, her şeyi bilir) Derken, zîneti (debdebesi) içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler:
Ne olurdu Karun´a verilen (şu servet) gibi, bizim de, (malımız) olsaydı, o, hakî-katan, büyük bir nasib sahibidir, dediler.
Kendilerine ilim verilenler de, şöyle dedi:
Yazıklar olsun size! Allah´ın sevabı; iman ve iyi amel (ve hareket) eden kimseler için, daha hayırlıdır.
Buna da, sabır (ve sebat) edenlerden başkası kavuşturulmaz.
Nihayet, biz, onu da, onun sarayını da, yere geçiriverdik!
Artık, onun, Allah´a karşı, kendisine yardım edecek hiç bir cemâati da, yoktu.
O, bizzat kendisini müdafaa edebileceklerden de, değildi!
Dün, onun mevkiini temenni edenler, sabahleyin, şöyle diyorlardı:
Hayret! Demek ki, Allah, kullarından, kimi dilerse, onun rızkını, yayıyor (genişletiyor, yahud) daraltıyor.
Allah, bize lutfetmeseydi, bizi de, muhakkak (yere) batırırdı!
Hayret! Demek gerçek şu ki kahirler felah bulmak!
İşte, Âhiret yurdu!
Biz, onu, yer (yüzün)de, ne tegallüb, ne fesad arsuzuna düşmeyeceklere veririz.
(iyi) Sonuç, (Allah´ın /kabından) sakınanlarındır.
Kim, iyi (hal) ile gelirse, onun, için, bundan daha hayırlısı vardır.
Kim de, kötü (hal) ile gelirse, o kötülükleri işleyenler, yapmış olduklarından başkası ile cezalandırılmaz(lar[527]
Karun´u, Firavun´u ve Hâmân´ı da, (helak ettik)
And olsun ki: Mûsâ (daha önce) kendilerine apaçık burhanlar getirmişti de, onlar, yer (yüzün)de büyüklük taslamışlardı.
Halbuki, (azabın) önüne geçebilecek değillerdi. [528]
Mûsâ Aleyhisselâmın Hızır Aleyhisselâmla Buluşup Arkadaşlık Etmesi[529]
Hârûn Aleyhisselâmın Vefatı:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, Hârûn Aleyhisselâmı vefat ettireceğini, vahy ile haber verip[530]:
"Kendisini, dağa, şöyle şöyle getir!" buyurdu. [531]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâmın elinden tutup[532] dağa doğru gittiler.[533]
Hârûn Aleyhisselâmın Şibr ve Şibbîr adındaki oğulları da yanlarında bulunuyordu. [534] Dağın üzerine çıktıkları zaman[535] ne görsünler: Bir benzeri daha görülmemiş bir ağaç i
Yapılmış bir ev!
Evin içinde bir Sedir!
Sedirin üzerinde de, bir döşek!
Döşeğin içinden de, güzei bir koku yayıimaktai
Hârûn Aleyhisselâm; o dağa, o eve, o evin içindekilere bakınca, onlar çok hoşuna gitti:
"Ey Mûsâ! Ben, şu Sedir´in üzerinde muhakkak uyumamı arzu ediyorum! dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Haydi, onun üzerinde uyu!" dedi.
Hârûn Aieyhisseiâm:
"Ben, bu evin sahibi geiip bana kızar diye korkuyorum!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm
"Korkma! Bu evin sahibi hakkında, ben, sana, yeterim. Uyu! dedi.
Hârûn Aleyhisselâm:
"Hayır! Ey Mûsâ! Sen de, benim yanımda uyu!
Ev sahibi gelirse, bana ve sana karşı, toptan kızmış olur!" dedi.
ikisi de, yatıp uyudular.
Hârûn Aleyhisselâmı. ölüm yakaladı.
Kendisinin öleceğini, sezince:
"Ey Mûsâ! Beni aldattın" dedi. [536]
Orada, Hârûn Aleyhisselâmın ruhu kabzolundu. [537]
Dağda görülen o ev de, o sedir de, semaya kaldırıldı. Ağaç ise, kaybolup gitti. [538]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâmın cenaze namazını kıldı´[539]´ ve onu oraya gömdü. [540]
Bunun için, Yahudiler, Hârûn Alehisselâmın gömülü bulunduğu dağa Tûr-ı Harun adını vermişlerdir.[541]
Mûsâ Aleyhisselâm yanında Hârûn Aleyhisselâm bulunmaksızın, İsrail oğullarının yanına dönünce[542] israil oğullan:
Mûsâ; İsrail oğullarının, Harun´a gösterdiği sevgiyi kıskanarak onu öldürdü!" dediler.
Gerçekten de, Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma nazaran, İsrail oğullarına karşı, daha yumuşak ve daha sakin davranışlı idi.
Mûsâ Aleyhisselâmın ise, onlara karşı, bazı sert ve katı davranışı olmuştu.
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarının, kendisi aleyhinde söyledikleri bu sözü haber alınca, onlara:
"Hey Allah´ın rahmetine uğrayasıcalar! Kardeşim olan bir kimseyi, Sen, öldürdün! diye bana iftira ediyorsunuz hâ! " dedi.[543]
israil oğulları:
"Onu, sen öldürdün!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yanımda iki oğlu bulunduğu halde, ben onu, nasıl öldürürüm !" dedi´[544]
İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâm aleyhindeki sözlerini çoğalttıkları zaman, Mûsâ Aleyhisselâm kalkıp iki rekât namaz kıldı. Sonra da, Allah´a dua etti.
Gökle yer arasına inen sediri gördüler. [545]
"Ey Hârûn! Seni, kim öldürdü " diye sordular.
Hârûn Aleyhisselâm:
"Beni, kimse öldürmedi, Fakat Allah, beni vefat ettirdi!" dedi. [546]
Hârûn Aleyhisselâm; Tîh´de[547] vefat ettiği zaman, yüz on yedi´[548] veya yüz yir-
mj[549] ya da yüz yir-
mj üç yaşında idi.´[550]
"Musa´ya da, Harun´a da, selâm!"[551]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Hârûn Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması: Başa Dön
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâmla birlikte beşinci kat göğe yükseldiler.
Cebrail Aleyhisselâm; göğün kapısını çaldı.
"Sen kimsin " denildi.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Cebrailim!" dedi.
"Yanında kimse var mı diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm: "Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi. "O (Mîrac için) gönderildi mi " diye soruldu. Cebrail Aleyhisselâm: "Gönderildi!" dedi.
Göğün kapısı açılınca, Hârûn Aleyhisselâmla karşılaştılar.[552] Peygamberimiz:: "Ey Cebrail! Kim bu diye sordu. Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu kavmi içinde sevdirilmiş Hârûn b. İmran (Aleyhisselâm)dır. [553] "Selâm ver ona!" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, selâm verdi.
O da, Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra, Peygamberimize: "Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dedi. [554]
Musa Aleyhisselâmın Hacca Gidişi:
Peyamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Hicretin onuncu yılında Veda Haccına giderken Ezrak vadisine uğrayıp:
"Bu, hangi vadidir " diye sordu.
"Ezrak vâdisidir!" dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselâm:
"Musa´nın; şehâdet parmaklannı, kulaklarına koyup yüksek sesle Allah´a Telbiye ederek vadiden geçişini, görür gibiyim!" buyurdu. [555]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hacc´da Beytullâhı Tavaf edince, Sâfâ tepeciğine çıktı. Orada, Cebrail Aleyhisselâmla karşılaştı.
Cebrail Aleyhisselâm ona:
"Ey Safiyullah! Vadiye indiğinde, sıkı git!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, elbisesinin eteğini, beline, kuşağıyla bağlayıp Safa tepeciğinden aşağı indi ve vadiye erişince, Sa´y´a ve:
Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk! Lebbeyk! Ene abdüke lebbeyk! Lebbeyk!
Buyur Allah´ım buyur!
Ben, Senin kulun´um!
Buyur! BuyuıTEn-ırine amadeyim!" diyerek Telbiye´ye başladı. [556]
Mûsâ Aleyhisselâm, Arafat´a giderken de, en kısa yol olan Dabb yolundan gitmişti. [557]
Tevrat Hükümlerinin İsrail Oğullarına Zorla Kabul Ettirilişi:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, önce, on Sahife indirmiş[558] sonra, bunu, yüz Sahife´ye tamamlamıştı.
Bundan sonra, ona, bir çok emirleri, nehiyleri, haramları, helalları sünnetleri ve hükümleri içinde taşıyan Tevrat´ı, İbranice olarak indirmişti. [559]
Mûsâ Aleyhisselâm, Tûr´dan, İsrail oğullarının yanına dönüp[560] Tevrat´ı getirdiği zaman, onu kabullenmekten, onda, kendilerine yükletilen mükellefiyetlere, Şeriat hükümlerine göre[561] amel etmekten kaçındılar.
Bunun üzerine, Tür dağı, başlarının üzerine kaldırıldı!
Yüzlerinin yamacından, kendilerine bir ateş gönderildi!
Arkalarından da, tuzlu bir deniz getirildi!
Onlara:
"Size verdiğimiz şeyi, kuvvetle tutunuz. (Ona, sımsıkı sarılınız) ve söz, dinleyiniz!..
Ya bunu, kabul eder ve size emrettiğim şeyleri, yaparsınız, yahud şu dağ, üzerini-zebırakılacaktır!
Yahut şu denizde boğulacaksınız!
Ya da şu ateşte yakılacaksınız!" denildi.
İsrail oğulları, kendileri için, kaçılacak yer olmadığını görünce, bunu, kabullenmek zorunda kaldılar ve yüzlerinin yarısı üzerine, secdeye kapandılar. Secde halinde, üzerlerindeki dağı, göz ucuyla süzdüler.
Böyle, yüzlerinin yarısı üzerine secde etmeleri ve göz ucuyla yukarıya doğru bakmaları, Yahudiler için, Sünnet ve âdet oldu. "Yâ Mûsâ! işittik ve itaat ettik!" [562]Kabul ettik! Kabul ettik! [563] Eğer dağ (tepemizde) olmasaydı, yine de, sana, itaat etmezdik!" dediler. [564]
Kur´ân-I Kerimin İsrail Oğulları Hakkındaki Bazı Açıklamaları:
"Hani, sizden (Tevrat hükümlerine göre amel edeceğinize dair) sapasağlam söz almıştık.
Tûr´u da (tepenize iniverecek bir şekilde) üstünüze kaldırmıştık (ve demiştik ki):
Size verdiğimiz (kitabın hükümlerin)i, kuvvetle tutunuz.
Onun içindekileri, hatırlayınız. Tâ ki, sakınmış olasınız.
Sonra, onun (Tevrat´ı kabul edişinizin) arkasından, yine yüz çevirmiştiniz.
İşte, eğer, üzerinizde, Allah´ın fazl´u rahmeti olmasaydı, elbette maddî ve manevî en büyük zarara uğrayanlardan olacaktınız.
And olsun ki: Cumartesi günüfne saygı göstermek) hakkında(ki dinî hududu, balık avlamak suretiyle) çiğneyip geçenler(in hallerini, başlarına gelenleri) de, her halde, bil(ip öğren)mişinizdir.
İşte, biz onlara (Dâvud lisanı ile):
"Hor ve zelil maymunlar, olunuz!" dedik.
(Üç gün sonra, hepsi helak oldu.)
Binâenaleyh, onu, hem önündekilere (o zaman hazır olanlara), hem de ardındaki-lere (sonradan geleceklere) ibret verici ceza ve (Mü´minlerden) Takvaya erenlere de, bir öğüt yaptık." [565]
"Bir vakit;
Size verdiğimiz (Tevrat)´!, kuvvetle tutunuz! (Ona, sımsıkı sarılınız, söz) dinleyiniz! (diye) Tûr´u, tepenizin üstüne kaldırıp sizden, teminatlı va´d almıştık.
"(Kulağımızla) dinledik. (Kalbimizle) isyan ettik!" demişlerdi.
(Çünkü), Küfürleri yüzünden, özlerine buzağı, (bir su gibi) içirilmiş (iyice işlemiş)ti.
De ki: Eğer, Mü´min (kimse)ler iseniz, inancınız, size, ne kötü şey emrediyor !" [566]
"Hani, İsrail oğullarından:
Allâh´dan başkasına ibâdet etmeyiniz!
Anaya, babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara iyilik ediniz!
İnsanlara, güzellikle söyleyiniz!
Dosdoğru namaz kılınız!
Zekât veriniz! diye (emretmiş), teminatlı söz almıştık.
Sonra, (bu sağlam sözünüze karşı) içinizden birazınız hariç olmak üzere, arka döndünüz ve (siz de, atalarınız gib)i hâlâ yüz çevirmekte berdevamsınız!
Hani, sizden (ey Yahudiler! Birbirinizin) kanlarını (haksız yere) akıtmayınız!
Kendinizi, kendi yurdlarınızdan çıkarmayınız! diye kat´î söz almıştık.
Sonra, siz de, (buna karşı) ikrar vermiştiniz, ve hâlâ, (bu yolda aleyhinizde) şahid-lik edip duruyorsunuz da.
(Öyle olduktan) sonra, sizler, yine onlarsınız ki: (işte) kendilerinizi öldürüyor, içinizden bir fırkayı, yurdlarından çıkarıyor, aleyhlerinde günah ile, düşmanlıkla birleşip yardım/aşıyorsunuz.
Eğer, size esir olup gelirlerse, kendileriyle fidyeleşir (esir mübadelesi yapar, yine,
onların yurtlarında kalmasına müsâade etmez)siniz.
Halbuki, onların çıkarılması, size haram kılınmıştı.
Yoksa, siz, Kitabın (fidyeye aid) bir kısmına inanıyorsunuz da, (adam öldürmeyi sürgün etmeyi, kötülükle yardımlaşmayı men eden) bir kısmını, inkâr mı ediyorsunuz !
Şu halde, içinizden böyle yapan(lar)ın cezası, dünya hayatında bir rüsvaylıktan, (esir ve makhur yaşamaktan) başka (bir şey) değildir.
Kıyamet gününde de, onlar, azabın en çetinine itileceklerdir.
Allah, ne yaparsanız, (hiç birinden) gafil değildir.
Onlar, Âhirete bedel, dünya hayatını satın almış kimselerdir.
Bundan dolayı, kendilerinden azab kaldırılıp hafifletilmeyecek, onlara, yardım da edilmeyecektir.
And olsun ki: Musa´ya o Kitabı verdik.
Ondan (Musa´dan) sonra da birbiri ardınca, (aynı Şeriatla memur) Peygamberler gönderdik.
Meryem oğlu İsa´ya da, beyyineler (gayet açık burhanlar, mucizeler) verdik ve onu, Rûhülkudüsle de, destekledik.
Demek size ne vakit bir Peygamber, gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şey getirirse, kibirlenmek isteyeceksiniz de, kiminiz, yalanlayacak, kiminiz de, öldüreceksiniz öyle m/ [567]
And olsun ki: sen, onları(lsrail oğllarını), insanlardan (hattâ) müşrik olanlardan ziyâde hayata düşkün bulacaksın!
Onlardan, her biri arzu eder ki, (kendisine) bin yıl ömür verilsin. Halbuki, onun çok yaşatılması, kendisini, azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, onları, ne işlerse, hakkıyla görücüdür[568]
Mûsâ Aleyhisselâm´ın Yüce Allâh´dan Bazı Soruları Ve Dilekleri:
Mûsâ Aleyhisselâm, bir gün;
"Ey Rab! Kullarının, Sana, sevgilisi, hangisidir " diye sordu.
Yüce Allah:
"Onların, beni, en çok zikredenidir!" buyurdu. [569]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Kullarının en zengini, hangisidir " diye sordu.
Yüce Allah:
"Kendisine verdiğim şeye, en razı olanıdır!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rab! Kullarının en iyi hüküm vereni, hangisidir " diye sordu. Yüce Allah:
"insanlar hakkında, kendisi için hüküm verdiği gibi, hüküm verendir" buyurdu. [570] Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Kullarının, Sana karşı en haşyetlisi hangisidir " diye sordu. Yüce Allah:
"Onların, beni, en iyi bilenidir!" buyurdu. [571]
"ilâhî! Ben, Sana nasıl şükredeyim ki: Bana, ihsan buyurduğun nimetlerinden en küçük bir nimete bile bütün amellerim denk gelmez!" dedi. Yüce Allah:
"Ey Mûsâ! işte, sen, şimdi, bana şükrettin!" buyurdu. [572] Mûsâ Aleyhisselâm
"Ey Rabb´im! İyiliği, emir, kötülükten nehy ve Allah´a imân eden hayırlı bir Ü´m-met´in, insanlar için, ortaya çıkarılacağını, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim ümmetim yap! dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed (Aleyhisselâm)ın Ümmeti´dir." buyurdu.
"Ey Rabb´im! Sonradan geldikleri halde, kendilerinden önceki Ümmetleri, Kıyamet gününde geçen bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum. Onları, benim ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in (Muhammed´in) Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Kendilerinden öncekiler, Kitaplarını ezberlemeyip yüzünden okurlarken, indileri (İlim ve hikmetin aslı olan kitapları) kalblerinde (ezberlerinde) bulunan bir Ümmet´i, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im Önceki ve sonraki Kitaba inanan ve dalâlet başları ile savaşan ve hattâ yalancı kör (Deccal) ile de, savaşan bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum. Onları, benim Ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in (Muhammed´in) Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Kendilerinden öncekilerin kabul olunan sadaka ve kurbanları, Yüce Allah´ın gönderdiği bir ateşle yakıla gelir, kabul olunmadığı zaman yakılmazken, kurban ve sadakalarını, kendileri yiyen bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, Tevratta yazılı bir Ümmet buldum ki: Onlardan birisi, bir kötülük yapmağa niyetlerinse, kendisine, bundan dolayı günah yazılmaz. O kötülüğü işlerse, bir günah yazılır.
Onlardan birisi, bir iyilik yapmağa niyetlenir de, onu, yapmazsa, kendisine, bir Ha-sene (sevap) yazılır.
Eğer, o iyiliği yaparsa, kendisine, on sevap yazılır ve bu sevap yediyüz misline kadar katlanır.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, Tevratta yazılı bir Ümmet buldum ki: onlar, dilekte bulunurlar, kendilerinin dilekleri kabul olunur.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir !" buyurdu. [573]
Kur´ân-ı Kerim Ve Diğer Kitaplara Göre Muhammed Aleyhisselâm Ve Eshâbının Sıfatları Ve Yahudilerin İnkârlarının Sebebi:
"Muhammed, Allah´ın Resulüdür.
Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında ise, çok merhametlidirler.
Onların, rükû ve secde ederek Allâh´dan, lütuf ve rızasını istediklerini görürsün.
Yüzlerinde, secdelerin eserinden dolayı nûrânflik vardır.
Bu, onların, Tevrattaki vasıflarıdır.
İncil´deki vasıfları da: bir ekin gibidir ki, filizini, çıkarmış. Derken, onu, kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sapları üzerine bir düzeye dizilmiştir. Öyle ki, ekincilerin hoşuna gider.
Bu (teşbih), onlarla, kâfirleri öfkelendirmek içindir.
Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir va´d buyurmuştur[574]
"Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil´de yazılı bulacakları o Ümmî Nebi olan Resule tâbi´ olanlardır.
O, kendilerine, iyiliği emir, onları, kötülükten nehy ediyor, onlara, (nefislerine haram kıldıkları) temiz şeyleri helal, (helâl kıldıkları) murdar şeyleri de, üzerlerine haram kılıyor, onlardan, ağır yüklerini, sıtlarında olan zincirleri indiriyordun
İşte, ona, iman edenler, ona tazimde bulunanlar, ona yardım edenler ve onunla birlikte indirilen Nûr´a tâbi´ olanlardır ki, onlar, selâmete erenlerin ta kendisidirler. [575]
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, öz oğulları gibi tanırlar.
Böyle iken, içlerinden bir kısmı, gerçeği, bile bile gizlerler. [576]
Ata b. Yesar´dan rivayet edildiğine göre: Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâ-mın Tevrattaki sıfatlarından sorulunca, Eshab-ı kiramdan Abdullah b. Amr b. Âs demiştir ki:
"Evet! Vallahi, Kur´andaki:
Ey Peygamber! Şüphe yok ki Biz, seni, Şâhid, Müjdeci, Uyarıcı, olarak gönder-dik."[577] ayetindeki bazı vasıtalar ile Tevrat´ta da tavsif uyurmuştur.
Şöyle ki: "Ey peygamber! Biz, seni, Şahit, Müjdeci, Uyarıcı, Ümmiler için Koruyucu olmak üzere gönderdik.
Sen, benim Kulum´sun, Peygamberimsin.
Ben, sana, Mütevekkil ismini verdim.
O, ne kötü huyludur, ne katı kalblidir, ne de, çarşılarda, pazarlarda, bağırır, çağırır.
O, kötülüğü, kötülükle de, karşılamaz, fakat, af eder ve bağışlar.
Doğru yoldan sapan milleti, Lâ ilahe illallah = Allâh´dan başka ilâh yoktur! diyerek doğrultmadıkca, kör gözleri, sağır kulakları, kapalı gönülleri açmadıkça, Allah onun ruhunu almayacaktır." [578]
Ata b. Yesar; Yahûdî Bilginlerinden iken, Müslüman olan Abdullah b. Selâm´ın da, bunu, aynen tekrarladığını ve yine, Yahûdî Bilginlerinden iken Müslüman olan Kâ´b´ul´ahbar´ın da, Abdullah b. Selâm´ın söylediklerinin aynını söylerken işittiğini, Ebû Vâkıdülleysî´nin, kendisine haber verdiğini, aynı zamanda:
"Onun, doğum yeri Mekke, hicret yurdu Taybe (Medine) olacak, kendisi, Şam ülkesine hükmedecektir.
Onun Ümmeti de, bollukta, ve darlıkta, her yerde Allah´a hamd ederler, her yüksek yerde Tekbir getirirler.
Güneşin seyrini izleyip vakitleri gelince, nerede olursa olsun, namazlarını kılarlar. Bellerine fota bağlarlar. Kollarını, yıkarlar (Abdest alırlar)
Ezanlarının sesleri, geceleyin, gök boşluğunda arı uğultusu gibi uğuldar" dediğini açıklamıştır.
Abdullah b. Abbas da, Kâ´b´a:
"Tevrat´ta, Resûlullâh Aleyhisselâmın na´t´ini, nasıl buldun " diye sorduğu zaman, Kâ´b:
"Tevrat´ta, onun na´ti:
Muhammed b. Abdullah, Mekke´de doğacak, Tâbe´ye (Medine´ye) hicret edecek, Şam´a hâkim olacaktır.
Kendisi, ne kötü söz söyler, ne de, çarşılarda, bağırır, çağırır.
Kötülüğü, kötülükle karşılamaz, fakat, af eder, bağışlar.
Onun Ümmeti de, bollukta, darlıkta, her yerde, Allah´a hamd ederler, Tekbir getirirler, kollarını, yıkar (Abdest alır)lar.
Bellerine, fota bağlarlar.
Savaşta saf oldukları gibi, namazlarında saf olurlar.
Mescidlerinde, arı uğultusu gibi uğuldarlar.
Ezanların sesleri, gök boşluğunda duyulur." diye yazılı bulduk... demiştik´[579]
Geleceği müjdelenen üç Peygamberden birincisi Yahya Aleyhisselâmın, ikincisi, Mesîh diye anılan isâ Aleyhisselâmın gelmesiyle gerçekleşmiş bulunuyor[580] Müjde-lenenlerden üçüncüsü olan ve kendisinden, sâdece (O peygamber) diye bahsolu-nan[581] son Peygamberin gelmesi ise, isâ Aleyhisselâmdan sonra beklenip duruyordu.
Nitekim, putperest Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinin, ne zaman, Medineli Yahudilerle araları açılsa, Yahudiler, onlara:
"Bir Peygamber, hemen gönderilmek, gelmek üzeredir.
Onun geleceği zamanın gölgesi düştü.
O Peygamber gelince, biz, ona tâbi olacak, irem ve Âd kavimleri gibi sizi öldürüp kökünüzü kazıyacağız!" demekte[582] Râhib Bahîrânın da, dediği gibi, Yahûdîler, gelmesini bekledikleri son Peygamberin, israil oğullarından olmasını arzu etmekte idiler.
Muhammed Aleyhisselâm, ise, İsmail Aleyhisselâmın soyundan gelen Araplardan olduğu için, Medineli Yahûdîler, ona, kıskançlıklarından dolayı iman etmemekte ve karşı koymakta direndiler. [583]
Hz. Safiyye´nin bildirdiğine göre:
Muhammed Aleyhisselâmın Medine´ye hicreti sırasında, Kubâ köyüne geldiği işitilinçe, Hz. Safiyye´nin Benî Nadîr Yahudîlerinden olan babası Huyey b. Ahtab ile Amcası Ebû Yâsir b. Ahtab, hemen Kubâ köyüne gitmişler, güneş batarken de, çok bitkin ve üzgün bir halde eve dönmüşlerdi.
Ebû Yâsir, Huyey b. Ahtab´a:
"Bu, geleceği beklenilen O Peygamber midir " diye sorduğu zaman, Huyey b. Ahtab:
"Evet! Vallahi, O´dur!" demiş:
Ebû Yâsir:
"Bunun, O, olduğunu, iyice anladın, tesbit ettin mi " diye sormuş:
"Huyey b. Ahtab:
"Evet!" demiş.
Ebû Yâsir: "O halde, Ona karşı, kalbinde ne var " diye sormuş.
Huyey b. Ahtab;
Vallahi, sağ oldukça, Ona karşı dâima düşmanlık besleyip duracağım! demiş ve dediğini de, yapmıştır. [584]
Kur´ân-ı Kerim´de bu hususta şöyle buyrulur:
"Vaktâ ki, onlara, Allah katından, yanlarındakini tasdik edici ve doğrultucu bir Ki-tab geldi ki, daha önce, kâfirlere karşı, Allâh´dan böyle bir fetih ve yardım istiyorlardı.
Fakat, o tanıdıkları, kendilerine gelince, onu, inkâr ettiler.
Artık, Allah´ın laneti, o kâfirlerin üzerinedir., [585]
Ahdi-i Kadîm´de ise, bu hususta şöyle denir:
"Onlar için, kadeşleri arasından[586] senin gibi bir Peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve onlara emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek! [587]
"Ben de, kavimden olmayanlarla, onları, kıskandıracağım!
Akılsızf[588] bir milletle onları öfkelendireceğim!"[589]
Musa Aleyhisseyâmın Vefatı:
Mûsâ Aleyhisselâm; kardeşi Harun Aleyhisseiâmın vefatından sonra üç yıl daha yaşadı. [590]
israil oğullarının, üzerlerine kaldırılan Tûr dağıyla korkutularak Tevrat hükümlerine göre amel edecekleri hakkında, kendilerinden kesin söz alındıktan[591] kırk gece[592]
veya kırk gün[593]´ sonra, Mûsâ Aieyhisselâmı hiç kimse göremedi.´[594]
Rivayete göre: Mûsâ Aleyhisselâm bir gün, bazı işlerini görmek üzere, gölgelikten
çıkıp gitmişti.
Allah´ın yaratıklarından hiç kimse, onun, nereye, gittiğini, bilmiyordu. [595] Mûsâ Aleyhisselâm; Meleklerden, kabir kazan bir topluluğa rastladı. Onların, Melek olduklarını anlayınca, yanlarına vardı. Üzerlerine, dikildi. Meleklerin; o güne kadar iç yeşilliğinde ve güzelliğinde ondan daha güzeli ve
benzeri görülmeyen bir kabir kazdıklarını görünce
"Ey Allah´ın Melekleri! Bu kabri, kimin için kazıyorsunuz " diye sordu. Melekler: "Bu kabri, Rabb´ine karşı, çok iyi davranıştı olan kul için, kazıyoruz!" dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: "Ben, bu güne kadar, Allah tarafından, o kula bahşedilen üstün makam ve kabrin,
bir benzerini görmedim!" dedi. Melekler:
"Öyle ise, in de, onun içinde yanının üzerine, yat ve Rabb´ine yönel!
Sonra da, şimdiye kadar almadığım rahat nefes gibi, nefes al!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, hemen kabrin içine inip yanının üzerine yattı ve Rabb´ine, yöneldi.
Sonra, nefes almağa başlayınca, Yüce Allah, onun ruhunu kabzetti.
Bundan sonra, Melekler, kabrinin üzerine toprak çektiler.
Allah´ın hâlis kulu Mûsâ Aleyhisselâm, dünyada, dünyadan yüz çevirmiş olarak ve Allah katında olanı umarak yaşamıştı. [596]
Mûsâ Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, yüz yirmi yaşında idi. [597]
"Musa´ya da, Harun´a da, selâm!"´[598]
Eshab´dan bazılarının, İsrâ ve Mîrac hakkındaki rivayetlerine göre:
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm;
"Yürütüldüğüm gece, Mûsâ Aleyhisselâma, rastlamıştım ki, o, ayağa kalkmış, kabrinde namaz kılıyordu. [599]
Vallahi[600], ben orada olsam, kendisinin, yol kenarındaki kırmızı kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim!" buyurmuştur. [601]
Mûsâ Aleyhisselâma İndirilmiş Olan Kitab Ve Sahifeler:
Yüce Allah tarafından Peygamberlere indirilen yüz dört kitaptan dördü büyük kitap olup bu dört büyük kitaptan:
Tevrat, Musa Aleyhisselâma, Zebur, Dâvûd Aleyhisselâma, incil, İsâ Aleyhisselâ-ma, Furkan (Kur´ân-ı Kerim), Muhammed Aleyhisselâma indirilmiştir. [602]
Tevrat´tan sonra Zebur, Zebur´dan sonra da incil indirilmiştir. [603]
Mûsâ Aleyhisselâma, Tevrat´tan önce de, on sahife indirilmişti. [604]
EbûZerr´H´Gıfârîderki:
"Yâ Resûlallâh! Musa´nın Sahifelerinde neler vardı " diye sordum.
Hepsi, ibret idi. Şöyle ki:
"Ölüme yakînen inanmış bulunan kimsenin, nasıl olup da, sevinebildiğine şaşılır!
Ateşe (Cehenneme), yakînen inanmış bulunan kimsenin, nasıl olup da, gülebildiğine şaşılır! [605]
Dünyayı ve onun, üzerindekileri hep değiştirip durduğunu gören kimsenin, nasıl olup da, onun üzerinde sükûnet ve rahatlık bulabildiğine şaşılır!
Kadere yakînen inanmış bulunan kimsenin nasıl olup da, tasalandığına şaşılır!
Yarın hesaba çekileceğine yakînen inanmış bulunan kimsenin nasıl olup da, amel etmediğine şaşılır!" [606] buyurdu.
Yâ Resûlallâh! İbrahim ve Musa´nın Sahifelerinde bulunan şeylerden, Yüce Allah´ın Sana indirdiği bir şey var mıdır diye sordum.
Ey Ebûzer! Okusan a!
"Hakikaten,iyi temizlenen ve Rabb´inin ismini zikredip de, namaz kılan kimse, umduğuna ermiştir.
Belki, siz, dünya hayatını, Âhiretten üstün tutarsınız. Halbuki, Âhiret, daha hayırlı, daha süreklidir. Hiç şüphesiz, bunlar, önceki Sahifelerde, İbrahim ve Musa´nın Sahifelerinde de, vardır."[607] buyurdu." [608]
Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Mûsâ Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması: Başa Dön
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhiselâmla birlikte altıncı kat göğe yükseldiler.
Cebrail Aleyhisselâm, göğün kapısını çaldı.
"Sen, kimsin " denildi.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Cebrail´im!" dedi.
"Yanında kim var " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi.
"O (Mîrac için), gönderildi mi " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Gönderildi!" dedi.
Göğün kapısı açılınca, orada, Mûsâ Aleyhisselâmla karşılaştılar.[609]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm:
"Ey Cebrail! Kim bu " diye sordu. [610]
Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu kardeşin Mûsâ b. İmran´dır[611] Selâm ver ona!" dedi.
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, selâm verdi.
O da, Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra, Peygamberimiz Aleyhis-selâma:
"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber! [612]´ Ümmî Peygamber!" dedi[613]ve ağladı.
"Sen, ne için ağladın " diye sorulunca: "Ey Rabb´im! Benden sonra göndermiş olduğun bu Olgun Genc´in Ümmeti, Cennet´e, benim Ümmetim girmeden önce, girecek. Onlar, benim Ümmetimden daha çok, daha üstün olacak! " dedi.
Musa Aleyhisselâmın Soyu:
Mûsâ b.İmran[1], b.Yashür[2], b.Kahis, b.Lâvi, b.Yâkub[3], b.İshak, b.İbrahim Aleyhisselâm´dır. [4]
Mûsâ b.İmran Aleyhisselâmla Hârûn b.İmran Aleyhisselâm[5], Ana-Baba bir[6] kardeş idiler. [7]
Harun Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmdan bir yaş büyüktü. [8]
Mûsâ Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Musa Aleyhiselâm; uzun boylu, esmer tenli[9], yüksek burunlu[10], hafif etli[11], kıvırcık saçlı idi. [12]
Kendisinin, kulaklarına kadar uzanan düz saçlı olduğu da, rivayet edilir. [13]
Sağ elinde (Nübüvvet Ben´i) vardı. [14]
Kendisini gören, Şenûe kabilesi erkeklerinden birisi sanırdı. [15]
Harun Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Hârûn Aleyhisselâm; Mûsâ Aleyhisselâmdan daha uzun boylu[16], daha etli, daha beyaz tenli, daha geniş sırtlı idi.[17]
Açık ve düzgün dilli, yumuşak huylu idi. Kendisinin alnında da, bir Ben vardı. [18]
Mısırda İsrail Oğullarına Yapılan Zulümler Ve Mûsâ Aleyhisselâmın Doğuşu :
Yûsuf b.Yâkub Aleyhisselâmın zamanındaki ikinci Firavun[19] Amr b.lmlak, b.Lavez, b.Sâm soyundan gelen Reyyan b.Velîd olup Yûsuf Aleyhisselâm, onu, Allah´a, imana davet etmiş ve iman ettirmişti.
Reyyan´ın ölümünden sonra yerine geçen ve aynı soydan gelen Kabus b.Mus´-ab´ı da, Allah´a imana davet etmişse de, ona, kabul ettirememişti. [20]
Kabus, kâfir[21] ve zorba idi. [22]
Âsiye bint-i Müzahim b.Ubeyd, b.Reyyan, b.Velîd ile de, evli idi.
Kabus b.Mus´ab ölünce, yerine, kardeşi Velîd b.Mus´ab geçti ve Kardeşinin zevcesi hayırlı kadınlardan Âsiye hatunla da, evlendi.
Velîd b.Mus´ab, kardeşi Kabus´dan daha Zorba, daha kâfir, daha azgındı.
Mısır Firavunları arasında, ondan daha uzun ömürlüsü, dndan daha kabası, daha katı kalblisi, İsrail oğullarına, ondan daha kötü ve ağır işkence yapanı, görülmemişti.
Firavun Velîd; İsrail oğullarını, köle ve hizmetçi olarak çalıştırırdı. Onları, sınıflara ayırıp bir sınıfını, yapı işlerinde, Bir sınıfını, çift sürme ve ekin ekme işlerinde, Bir sınıfını da, pislik temizleme işlerinde kullanırdı.
İsrail oğullarından, sanatı bulunmayanları ise, Cizye ile, Vergi ile mükellef kılar, onlara, işkencenin en kötüsünü yüklerdi. [23]
Velid b.Mus´ab, Mısır Firavunlarının üçüncüsü idi.[24]
Velid b.Mus´ab; kavmini, elli yıl, putlara tapmağa davet edip kendisine muhalefet edilmediğini, emrinin, yerine getirildiğini görünce, onları, bir araya toplamış:
"Ben, sizin en yüksek Rabbinizim!" demiş, putlara tapmaktan menederek kendisine tapmağa davet etmiş. İsrail oğullarına da, bunu teklif edip:
"Eğer, bana taparsanız, âzâd olursunuz, aksi takdirde, en ağır işkencelere uğratılırsınız!" demişti.
İsrail oğulları, Firavunun teklifini kabul etmemiş, Atalarının Millet ve Şeriatından dönmemişlerdi.[25]
Mûsâ Aleyhisselâmın doğumunun yaklaştığı sıralarda idi ki, Firavun Velîd; rü´-yâsında, Beytülmakdis tarafından gelen bir ateşin, Mısır evlerini sararak Kıbtî evlerini yakıp harap ettiğini, İsrail oğullarına aid evlere ise, dokunmayıp geri bıraktığını gördü!
Bunun üzerine, Sihirbaz, Kâhin, Falcı ve İzcileri, yanına çağırarak rü´yâsını, onlara anlattı.
Onlar da:
"Her halde, İsrail oğullarının geldikleri şu Beytülmakdis´den bir adam çıkacak, Mısırı, mahv etmeye yönelecek!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâmın doğma zamanı yaklaşınca, Firavunun Müneccimleri, Kâhinleri, onun yanına gelerek:
"İyi bil ki: biz, ilmimizde bulduk ki[26]: İsrail oğullarından bir erkek çocuk doğacaktır.
Kendisinin, doğma zamanı da, yaklaşmıştır.
O, senin mülk´ü saltanatını, senden çekip alacak, senin saltanatını yenecek, seni, ülkenden çıkaracak ve senin dinini de, değiştirecektir!" dediler[27]
Firavun ile adamları da, Allanın, İbrahim Aleyhisselâmın neslinden Peygamber ve hükümdarlar göndermeyi va´d etmiş olduğu konusunu konuştular.
Meclisde bulunanlardan biri:
"İsrail oğulları: Bir Peygamber ve hükümdarın geleceği şüphesizdir! diyerek bunu bekliyorlar.
Onlar, eskiden, bu Peygamber ve hükümdar´ın Yûsuf olduğunu sanıyorlardı.
Fakat, o, öldükten sonra, İlâhî Va´d´in, bundan ibaret olmadığı kanâatine vardılar" dedi.
Firavun:
"O halde, İsrail oğulları hakkında ne düşünüyorsunuz " diye sordu.
Ellerine, kasap bıçağı verilecek Celladların, İsrail oğulları arasında dolaştırılarak, her doğan erkek çocuğun öldürülmesi! görüşünü ileri sürdüler. [28]
Bunun üzerine, Firavun; İsrail oğullarından doğacak her erkek çocuğun öldürülmesini ve kız çocuklarının sağ bırakılmasını emretti.
Kendi kavminden olan kadın Ebeleri de, yanına toplayarak onlara, doğumda, İsrail oğullarından ellerine düşecek erkek çocukları, muhakkak öldürmelerini emretti.
Kadın Ebeler de, aldıkları emri yerine getirmeye başladılar:
İsrail oğullarının gebe kadınları, ya keskin kamışlar üzerinde ayakta durdurulmak gibi dayanılmaz işkencelere uğratılarak çocuklarını düşürmek, ya da, keskin kamışların üzerine basamayarak çocuklarının üzerine basmak zorunda bırakılıyor, böylece, bütün erkek çocuklar, yok ediliyordu! [29]
İsrail oğullarının yaşlıları arasında da, ölüm hızlandı. [30]
Mısırın yerlileri; İsrail oğullarından doğan erkek çocukların yok edildiğini, ihtiyarların da, ecelleriyle ölüp gittiklerini görünce, telaşlandılar ve birbirlerine:
"Onlar, böyle yok olup gittikten sonra, onlar tarafından görülen ağır işler ve hizmetleri, biz, görmek zorunda kalacağız.
Bunun için, onların doğan erkek çocuklarını, bir yıl, tamamı ile öldürünüz de, oğulları, azalsın.
Bir yıl da, sağ bırakınız, hiç birini öldürmeyiniz de, onlar, büyüyüp yaşlılardan ölenlerin yerini doldursun!
İsrail oğulları, böyle sağ bırakılanlarla çoğalamazlar!" dediler.
Yine de, onların çoğalmalarından ve öldürülenlerle azalmayacağından korku-yorlardı. [31]
Bunun üzerine, Kıbtîlerin Başkanları, Firavunun huzuruna girerek: "Şu İsrail oğulları kavmi arasında ölüm, çoğaldı.
Yakında, bütün ağır işler, bizim üzerimize, bizim oğullarımızın ve kölelerimizin üzerine kalacak!
Onların, bütün erkek çocuklarını öldürüyorsun. Küçükleri, büyüyemiyor, büyükleri de, tükeniyor.
Sen, onların erkek çocuklarını sağ bıraksan, iyi olur!" dediler.
Bunu üzerine, Firavun,-erkek çocukların, bir yıl öldürülüp bir yıl sağ bırakılmasını emretti.
İşte, Hârûn Aleyhisselâm, erkek çocukların öldürülmediği yılda sağ bırakılmıştı.
Mûsâ Aleyhisselâma ise, annesi, erkek çocukların öldürülmesi emredilen yılda hâmile kalmıştı. [32]
Mûsâ Aleyhisselâmın annesi, onu, doğuracağı zaman, başına gelecek halden tasalanınca[33], Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmın annesine:
"Onu, emzir!
Onun hakkında sana bir tehlike gelirse, kendisini, denize (Nîl´e) bırak! (Onun boğulacağından) korkma, kederlenme.
Çünki, biz, onu, sana geri döndüreceğiz
Hem, onu, Peygamberlerden biri de, yapacağız!" diye Vahy etti. [34]
Mûsâ Aleyhisselâmın Evlad Edinilip Firavun´un Sarayında Büyütülmesi:
Annesi, Mûsâ Aleyhisselâmı, doğurdu ve emzirdi. Sonra da, bir Marangoz çağırıp bir Tâbut yaptırdı.
Anahtarını, tâbut´un içine koydu.
Mûsâ Aleyhisselâmı da, Tâbut´un içine yerleştirdikten sonra, Tâbutu, Nil nehrine bıraktı.
Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşine de:
"Kardeşinin izini tâkib et!" dedi.
Kız kardeşi, uzaktan, onun peşinden gitti.
Firavun´un adamları, kızın, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi olduğunu veya Mûsâ Aleyhisselâmın Tâbutunu tâkib ettiğini anlamadılar.
Dalga, tabutu, bir yukarıya kaldırıyor, bir aşağıya indiriyordu.
En sonunda, Tabutu, Firavunun konağı yanındaki ağaçlığa götürüp soktu.
O sırada, Firavun´un zevcesi Âsiye hatunun, Nîl nehrinde yıkanmakta olan cariyeleri, Tâbutu bulup Âsiye hatunun önüne koydular.
Onlar, Tâbut´un içinde mal var sanıyorlardı.
Âsiye hatun; Tâbut´un içindeki çocuğu görünce, kalbinde, ona karşı bir şefkat ve sevgi duydu.
Firavun´a haber verdiği zaman, Firavun; onu, boğazlamak istedi ise de, Âsiye hatun, onu öldürmekten vaz geçirinceye, bıraktırıncaya kadar konuştu.
Firavun ise:
"Ben, bunun, İsrail oğullarından olmasından ve helakimizin, bunun eliyle vuku´ bulmasından korkuyorum!" demekte idi.
Mûsâ Aleyhisselâm için süt annesi aramağa başladılar.
Fakat, Mûsâ Aleyhisselâm, bulunan kadınlardan hiç birinin sütünü ağzına al-mayordu.
Oysa ki, kadınlar, Firavunun katında derece ve para kazanmak için Mûsâ Aleyhisselâmı emzirmeyi çok arzu ediyorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi, onlara:
"Ben, size; bu çocuğa iyi bakıp emzirecek ve terbiyesi hususunda kusur göstermeden ona iyiliklerde bulunabilecek bir aile göstereyim mi " dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşini yakalayıp:
"Sen, bu çocuğu, tanıdın! Bize, onun ailesini göster!" dediler.
O da:
"Ben, çocuğu da, ailesini de, tanımıyorum.
Ben, ancak, Kral hakkında iyi niyet ve dilekte bulunan bir aile demek istedim!" diye cevap verdi.
Annesi, yanına geldiğinde, Mûsâ Aleyhisselâm, onun memelerinden, süt emmeye başladı.
Annesi, az kalsın:
"Bu, benim çocuğum!" dey i verecekti!
Fakat, Yüce Allah, onu, bundan korudu.
Çocuğun Mûsâ adını alması, kendisinin, ağaçlık içinde ve suda bulunmasından ileri gelmişti.
Çünki, Kıbtîce: Mu: su, Sa da, ağaç demektir.
Mûsâ Aleyhisselâm, yürüyecek yaşa geldiğinde, annesi, onu oynatıyordu.
Bir gün, Âsiye hatun, onu, Firavun´a uzatarak:
"Benim ve senin için göz aydınlığı olan çocuğu, al!" demişti.
Firavun:
"Bu, benim için değil, senin için göz aydınlığıdır!" diye karşılık verdi.
Eğer, Firavun:
"Benim için de, göz aydınlığıdır!" demiş olsaydı, belki, kendisine imân etmek nasîb olurdu.
Fakat, o, bu sözü söylemekten kaçındı.
Firavun, onu, kucağına alınca, Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun sakalını çekip yoldu!
Firavun, kızıp:
"Celladları, yanıma çağırınız! Bu, o´dur!" dedi ise de, Âsiye hatun:
"Bu çocuğu, öldürmeyiniz! Belki, bize faydası dokunur, yahud, kendimize ev-lad ediniriz!
O, daha çocuktur. Aklı, ermez. Bunu, ancak, çocukluğundan, yapmıştır.
Sen, Mısırlılar arasında süs eşyası, benden daha zengin bir kadın bulunmadığını, bilirsin.
Ben, onun önüne, süs yakutlarından birini koyacağım.
Kendisine bir de, ateş koru koyacağım.
Eğer, Yakutu, alırsa, o, akıllı demektir.
Eğer, eline ateş korunu alırsa, o, sabidir" dedi.
Âsiye hatun, onun için, bir Yakut çıkardı.
İçinde ateş koru bulunan bir tası da, Mûsâ Aleyhisselâmın önüne koydurdu.
Cebrail Aleyhisselâm gelerek Mûsâ Aleyhisselâma, ateş koruna el attırdı.
Ateşi, ağzına götürünce, Mûsâ Aleyhisselâmın dili yandı.
Nihayet, Firavun, Mûsâ Aleyhisselâmı, oğul edindi. Kendisine (Firavunun Oğlu) denildi.[35]
Mûsâ Aleyhisselâmın Delikanlı Oluşu Ve Elinden Bir Kaza Çıkışı:
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun sarayında büyümüş, Firavunların hayvanlarına biner, onların elbiselerinden giyer olmuştu.
Kendisine: (Firavunun Oğlu Mûsâ!) derlerdi.
Bir gün, Firavun, hayvana binerek gezmeye gitmişti.
Mûsâ Aleyhisselâm, saraya gelince, Firavun´un, hayvana binerek gezmeye gittiğini söylediler.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm da, bir hayvana binip Firavunun arkasından gitti. Öğle yemeği zamanı, şehre girdi.
Dükkânlar, kapalı olduğundan, yollarda, hiç kimse yoktu.
Mûsâ Aleyhisselâm; yolda, biri, kendisinin kavmi İsraillerden, diğeri de, onun düşmanı, Firavunlara mensub olan iki kişinin kavga etmekte olduklarını gördü.
Kendi kavminden olan adam, Mûsâ Aleyhisselâmdan yardım isteyince, Mûsâ Aleyhisselâm, Kıbtî´nin göğsüne, bir yumruk vurdu. Vurur vurmaz, onu, öldürdü.
Mûsâ Aleyhisselâm: "Bu, şeytan´ın işidir. Şeytan, insanı, açıkça azdıran bir düşmandır.
Ey Rabb´im! Bu adamı, öldürmekle, kendime yazık ettim! Suçumu bağışla!" dedi.
Rahman ve Rahîm olan Allah, onu, afvetti. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Hakkımda gösterdiğin bu lutûf ve ihsana karşı, bir şükrâne olmak üzere, günahkârlara arka olmayacağıma ve onlara yardım etmeyeceğime söz veriyorum!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm; yaptığı şeyden korkmuş ve kötü bir netice bekler bir halde, şehirde sabaha çıktı.
Sokakta dolaşırken, bir gün önce, kendisinden yardım istemiş olan adam, tekrar yardım ister ve feryad eder bir halde, Mûsâ Aleyhisselâmın karşısına çıktı.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Sen, azgınlığı, apaçık gözüken bir kimsesin!" dedikten sonra, yine, ona, yardım etmek üzere ilerledi.
Kıbtî, ağır sözler söylediği için, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, şiddetle yakalamak üzere, yürüyünce, İsrail oğullarına mensup adam, kendisine saldıracağını sanarak, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Dün öldürdüğün adam gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun Sen, Mısır toprağında, ancak, Zorba kesilen bir kimse oldun! Sulh ve iyilik seven bir adam değilsin!" dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, kendi haline bıraktı.
Fakat, Kıbtî, dünkü adamın, Mûsâ Aleyhisselâm tarafından öldürülmüş olduğunu halk arasında yaydı.
Firavun:
"Onu, yakalayınız. Bizim adamımızdır.
Onu, büyük caddelerde değil de, küçük yollarda arayınız!
Kendisi, genç olduğu için, büyük yolları, bilemez!" dedi.
Gerçekten de, Mûsâ Aleyhisselâm, küçük yollardan giderdi.
Şehrin ortasından bir adam, koşarak gelip:
"Ey Mûsâ! Mısır Eşrafı, seni, öldürmek üzere toplandılar. Senin hakkında konuşuyorlar.
Hemen, buradan çık, git!
Şüphe yok ki, ben, senin iyiliğini dileyenlerdenim " dedi.[36]
Mûsâ Aleyhisselâmın Medyen´e* Götürülüşü: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; korku içinde, işin sonucunu bekler bir halde şehirden çıktı. "Ey Rabb´im! Beni, bu zâlim kavmin elinden kurtar!" diye yalvardı.
O sırada, elinde kısa mızrak tutan, atlı bir Melek, Mûsâ Aleyhisselâmın yanına geldi, ve:
"Beni, arkamdan takip et!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâmı, Medyen´e kadar götürdü.
Mısırla Medyen arası, sekiz gecelikti.
Mûsâ Aleyhisselâmın, ağaç yapraklarından başka yiyeceği yoktu.
Mûsâ Aleyhisselâm, Medyen şehrinin kapılarından birinin yanına geldiğinde, toplanmış bir çok kişinin hayvanlarını sulamakta olduklarını gördü.
Onların gerisinde iki kadın da, vardı ki, kalabalık yüzünden, suya yaklaşamı-yorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, onlara:
"Nedir derdiniz (Ne için suya yaklaşmıyorsunuz ) diye sordu.
Kızlar:
"Biz, zaitleriz, erkeklerin arasına sokulamıyoruz.
Çobanlar, hayvanlarını sulayıp götürmeden önce, biz, su alamıyoruz.
Babamız da, çok ihtiyar bir kimsedir." dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, onlara acıdı.
Kuyuya yaklaşarak kuyunun üzerindeki büyük taş kapağı, kaldırdı.
Halbuki, Medyenlilerden, müteaddid kimseler bir araya gelmedikçe, onu, kaldıramazlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, kovayı alıp kuyudan su çekti. Kızlar, koyunlarını, suladılar. Sonra, babalarının yanına döndüler.
Halbuki, bundan önce, onlar, koyunlarını, ancak havuzda arta kalan su ile sularlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, oradaki bir ağacın gölgesine çekilerek:
"Ey Rabb´ım! Cidden ben, bana indirdiğin hayrdan dolayı bir fakirim!" dedi.[37] "
O, bunu, söylediği zaman, biri, ona bakmış olsaydı, açlığın şiddetinden, bar-saklarının, yeşillenmiş olduğunu görürdü.
Böyle olduğu halde, o, Allâh´dan bir lokmadan fazla bir şey istemedi.[38] Kızlar, evlerine döndükleri zaman, babaları, onlara: "Gece olmadan gelişiniz, neden çabuk oldu " diye sordu.
Onlar da:
"Salih bir Zat bulduk. Bize, acıdı. Davarlarımızı, sulayıverdi" diyerek[39] Mûsâ Aleyhisselâmın yaptığı iyiliği, Babaları Şuayb Aleyhisselâma haber verdiler. [40]
Şuayb Aleyhisselâm, kızlarından birisine:
"Git, onu, bana çağır!" diyerek[41] onlardan birisini[42] -ki, Mûsâ Aleyhisselâma zevce olacak olanını[43], ona, gönderdi. [44]
O da, yüzünü örtüp[45] utana utana Mûsâ Aleyhisselâmın yanına vardı. Ona:
"Bize yaptığın sulama hizmetinin ücretini sana ödemesi için, Babam, seni, çağırıyor!" dedi. [46]
Çağırılma sebebi hakkındaki söz, Mûsâ Aleyhisselâmın hoşuna gitmediğinden, önce, davete icabet edip gitmek istemedi ise de, orasının, yırtıcı ve vahşî hayvanların durağı korkunç bir yer olduğunu düşünerek, onunla gitmekten başka çâre bulamadı. [47]
Kalkıp ona:
"Haydi, yürü!" dedi. [48]
Kız, öne düşüp yürüdü.
Mûsâ Aleyhisselâm da, onu, tâkıb etti. [49]
Giderlerken, rüzgâr, kızın elbisesini yukarı kaldırıp ta, arkası, açılıp görününce[50], Mûsâ Aleyhisselâm, onun arkasına bakmak istemedi[51]
Ona bakmamak için, yüzünü, bir kere ondan başka tarafa çevirdi, bir kere de, gözünü, yumdu ve:
"Ey Allâhın kulu kadın! Sen, benim arkamda ol! [52] Arkamda yürü! [53]
Yanılırsam, [54] yanıldığım zaman, [55] sen, bana sözünle[56], doğru yolu buluncaya kadar, ayaklarıma atacağın çakıl taşları ile[57] yol göster[58].
Çünkü, biz Ehl-i Beyt[59] Yâkub Oğulları [60], kadınların, açılan arkalarına bakmayız!" dedi. [61]
Mûsâ Aleyhisselâm, gelip Şuayb Aleyhisselâmın yanına girdiği zaman, akşam yemeği hazırlanmıştı.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Ey genç! Otur, yemek ye!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Allâha sığınırım!"´[62] diyerek yemek yemekten kaçındı. [63]
Şuayb Aleyhisselâm:
"Ne için böyle yapıyorsun [64] Sen, aç değil´misin " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet! Ben, ac´ım. Amma, bunun, koyunlarınızı sulamanın karşılığı olmasından korkarım.
Ben, öyle bir Ehl-i Beyt´tenim ki, biz, Âhiret emellerinde hiç bir şeyi, dünya dolusu altına satmayız!" dedi.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Hayır! Vallahi, ey genç! Bu yemek, hizmet karşılığı, değildir. [65]
Bu, ancak, Atalarımın[66] âdetidir[67] Biz, konukları, ağırlarız ve onlara yemek ye-diririz!" dediği zaman[68], Mûsâ Aleyhisselâm, oturup yemek yedi. [69]
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâma, başından geçenleri anlattı.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Korkma! O zâlimler güruhundan kurtuldun!" dedi.[70]
Mûsâ Aleyhisselâmın Şuayb Aleyhisselâma Dâmad Oluşu:
İki kızdan, Mûsâ Aleyhisselâmı, çağıranı Şuayb Aleyhisselâma: "Babacığım! Onu, ücretle çoban tut!
Çünkü, ücretle çalıştırdıklarının en hayırlısı, hiç şüphesiz, o güçlü ve emîn adamdır!" dedi.
Şuayb Aleyhisselâm:
"Haydi, onun cok güçlü olduğunu, kuyunun ağzındaki ağır taşı, kaldırdığını görünce, anladın[71]; onun emniyetli olduğunu, sana anlatan şey nedir " dedi. [72]
Kız:
"Ben, onun önünde yürüyordum...
O, bana, hıyanet etmek istemeyip arkasından yürümemi, emretti." dedi. [73]
Bunun üzerine, Şuayb Aleyhisselâmın, Mûsâ Aleyhisselâma rağbet ve teveccühü arttı[74]:
"Ben, iki kızımdan birini -sen, bana, sekiz yıl ecîrlık etmek üzre- sana nikâhla-mayı arzu ediyorum.
Eğer, (hizmetini) on (yıl)a tamamlarsan, o da, kendinden. (Bununla beraber) arzu etmem ki, sana, zorluk çektireyim.
İnşâallâh, beni, Sâlihlerden bulacaksın!" dedi.
Mûsâ (Aleyhisselâm):
"O, seninle benim aramdadır.
Bu iki müddetten hangisini ödersem, demek ki, bana karşı, bir husûmet yoktur.
Allah da, şu dediğimizin üstünde bir Vekîl´dir." dedi. [75]
Şuayb Aleyhisselâm[76], kızlarından birine[77], Mûsâ Aleyhisselâmla evlendirmek istediği kızı Safura´ya[78], Mûsâ Aleyhisselâmın, davarları yayarken yararlanması için[79] bir Asa getirmesini emretti.
Kız da; bir Asa getirdi ki, bu Asa, insan suretine girmiş bir Melek tarafından, Şuayb Aleyhisselâma bir Vedîa, bir emânet olarak tevdi´ edilmiş olup[80] yanında bulunuyordu. [81]
O zaman, Peygamberlerin Asaları, Şuayb Aleyhisselâmın yanında idi. [82]
Şuavb Aleyhisselâm, kızının Emânet Asayı getirdiğini görünce[83], onu, geri verdi[84] ve başka bir Asa getirmesini, ona emr etti. [85]
Kız, Asaların bulunduğu yere girdi, bir Asa alıp getirdi.
Babası, onu, görünce;
"Hayır! Bundan başkasını, getir!" dedi.
Kız, her defasında, onu, yerine bırakıp başkasını almak istedikçe, hep eline, o Asa, düşüyor, geliyor[86], eline, başkası, düşmüyor, gelmiyordu[87].
Nihayet, Şuayb Aleyhisselâm, o Asa´yı, Mûsâ Aleyhisselâma verdi:
"Al bunu, yanında bulunsun! Yırtıcı hayvanları, kendinden ve koyunlarından men edersin!" dedi. [88]
Mûsâ Aleyhisselâm, onu, eline alarak davarları, yaymağa gitti. [89]
Asa: Avsec ağacındandı. [90]
Asanın baş tarafı, iki çatallı, ucu da, eğri ve kancalı idi. [91]
Şuayb Aleyhisselâm; Asa´yı, Mûsâ Aleyhisselâma verdiği zaman[92], onun, yanında bir Vedîa, bir Emânet olduğunu düşünerek nadim oldu. [93]
Asayı, Mûsâ Aleyhisselâmdan geri almak için[94] gitti. Ona, kavuşunca[95]:
"Asa´yı, bana geri ver!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"O, benim Asam´dır"[96] diyerek Asayı geri vermeğe yanaşmadı. [97]
En sonunda, kendileriyle karşılaşacak[98], yanlarına gelecek[99] ilk adamı, Hakem yapmağa ve onun vereceği hükme razı oldular. [100]
O sırada, insan suretine girmiş[101] bir Melek, yürüyerek yanlarına geldi. [102]
"Asa´yı, yere koyunuz! Onu, yerden, kim kaldırabilirse, o, onundur, diye, hüküm verdi.[103]
Mûsâ Aleyhisselâm, Asa´yı, yere koydu. [104]
Şuayb Aleyhisselâm, onu, kaldırmağa güc yetiremedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, Asa´yı, eliyle tutup kaldırdı. [105]
Şuayb Aleyhisselâm, bunu, görünce[106], Asayı, Mûsâ Aleyhisselâma bıraktı. [107]
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâm in yanında, Allâhın dilediği kadar kaldıktan sonra, ayrılmak için, izin istedi. [108]
Kurân-ı Kerimin Mûsâ Aleyhisselâmla İlgili Hadiseler Hakkındaki Açıklaması:
"...Bunlar (gerçekleri) apaçık bildiren Kitabın âyetleridir.
Mûsâ ile Firavun haberinden bir kısmını, iman edecek bir zümre(nin yararlanması) için, hakk olarak sana okuyacağız.
Hakîkat, Firavun, o yerde (Mısırda) tegallübe (aşın zulme) kalktı. Ora ehâlisini, fırkalar haline getirdi.
Onlardan bir zümreyi za´fa uğratıyor, onların oğullarını boğazlıyor, kızlarını, diri bırakıyordu.
Çünki, o, fesadcılardandı.
Biz ise, istiyorduk ki, o yerde za´fa uğratılanlara lütfedelim, onları, (hayrda) muk-tedâbihler yapalım. Onları (Firavun mülkünün) varisler(i) kılalım.
Onlara, o yerde kudret (ve hâkimiyet) verelim.
Firavun´a, Hâmân´a ve bunların ordularına da, onlardan gocunmakta oldukları şeyi (başlarına getirip) gösterelim.
Mûsânın anasına:
Onu, emzir! Sana, ona âid bir tehlike gelince, kendisini, denize (Nîle) bırak!
(Boğulacağından) korkma! Tasalanma.
Çünki, biz, onu, yine sana geri döndüreceğiz.
Hem onu, Peygamberlerden biri de, yapacağız!" diye Vahy ettik.
Bunun üzerine, Firavunun adamları, onu, yitik olarak aldılar.
Çünki, o, akıbet, kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı.
Çünki, Firavun da, Hâman da, bunların orduları da, suçlulardı.
Firavunun karısı:
Benim için de, senin için de, bir göz bebeği! Onu, öldürmeyiniz!
Olur ki, bize yararı dokunur, yahud onu, bir oğul ediniriz dedi.
Halbuki, onlar, işin farkında değillerdi!
Musa´nın anası-yüreği, bomboş olarak-sabahladı.
Eğer, inananlardan olması için, kalbine rabıta vermeseydik, az daha muhakkak, açıklayacaktı!
(Musa´nın) kız kardeşine:
"Onun izini tâkıb et!" dedi.
O da, berikiler, farkında olmayarak, onu, uzaktan gözetledi.
Biz, daha önce, ona, süt analar(ın sütünü emmeyi) haram etmiştik.
Bunun üzerine, (kız kardeşi, onlara):
Sizin için onun bakımını sağlayacak, kendileri, buna hayrhâh olacak bir aile hakkında size delillikte bulunayım mı dedi.
İşte, (böylece) onu, anasına geri verdik, tâ ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın, Allâhın va ´dinin, şüphesiz bir hak olduğunu bilsin.
Fakat, onların çoğu, (bunu) bilmezler. Vaktâ ki, Mûsâ, civanlığına erip olgunlaştı. Biz, ona, hikmet ve ilim verdik.
İyilik edenleri, biz, böyle mükâfatlandırırız.
(Mûsâ) ehâlisinin gaflet üzere bulunduğu bir zamanda şehre girdi de, (orada) birbiriyle kavga etmekte olan iki adam gördü. Şu, kendi taraf darlarından, bu da, düşman(lar)ındandı.
Derken, tarafdarlarından olan(adam) düşmana karşı imdad istedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ), onu, bir yumruk vurup öldürdü.
"Bu, dedi, şeytanın işlerindendir.
O, hakikat şaşırtıcı apaçık bir düşmandır.
Rabb´ım! Ben, cidden, kendime yazık ettim. Artık, beni, yarlığa!" dedi.
Bunun üzerine, (Allah) onu, yarlıgadı.
Çünki, O, çok Yarlıgayıcı, çok Esirgeyici olanın ta kendisidir.
Rabb´ım! Bana, in´am ettiğin şeyler hakkı için, artık, suçlulara asla arka olmayacağım! dedi.
Hulâsa, şehirde korkarak (ve başına gelecek akıbete) intizar ederek sabahladı.
Bir de, ne görsün: dün, kendisinden imdad isteyen (adam, yine) ona, feryad (ve ondan istimdad) ediyor!
Mûsâ, ona:
"Sen, hakfkat, apaçık bir azgınsın!" dedi.
Derken, (Mûsâ) ikisinin de, düşmanı olan birini yakalamak isteyince (onun, kendisini yakalamak istediğini sanan istimdada):
"Mûsâ! Dün, bir can öldürdüğün gibi (şimdi) beni de mi öldürmek istiyorsun !
Sen, arabuluculardan olmayı arzu etmiyorsun da, bu yerde ille yaman bir Zorba olmak istiyorsun! dedi.
Şehrin öte başından koşarak bir adam geldi;
Mûsâ! (şehrin) öne gelenleri, seni öldürmek için (toplandılar) Hakkında müzâkere ediyorlar.
Hemen (buradan) çık (git)
Şüphesiz ki, ben, senin hayrhâhlanndanım! dedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ) korkarak (ve etrafı) gözetleyerek oradan çıktı:
Rabb´ım! Beni, o zâlimler güruhundan kurtar! dedi.
(Mûsâ) Medyen tarafına yönelince:
Umarım ki, Rabb´ım, beni, doğru yola iletir! dedi.
Vaktâ ki, Medyen suyuna vardı.
(Suyun) üst tarafında (ve kenarında) bir sürü insan buldu ki (hayvanlarını) sulu-yorlardı.
Onların gerisinde (ve alt yanında) da, (sürülerini) alıkoyan iki kadın gördü.
(Onlara):
Nedir derdiniz dedi.
(Onlar):
Çobanlar, (davarlarını) suvarıp dönünceye kadar, biz suvarmayız.
Babamız ise, büyük bir ihtiyardır!" dediler.
Bunun üzerine, (Mûsâ), onlarınkini suvarıverdi.
Sonra, gölgeye dönüp:
Rabb´ım! Hakîkat, ben, bana indirdiğin hayrdan dolayı muhtacım! dedi.
Derken, o iki (kadın)dan biri, utana utana yürüyerek ona geldi.
Babam, bizfim davarlarımızı) suvardığının ücretini sana ödemek için, seni, çağırıyor, dedi.
Bunun üzerine, (Mûsâ) ona varıp kıssayı anlatınca, o: Korkma! O zalimler güruhundan kurtuldun! dedi. O ikiden biri: Babacığım! Onu, ücretle (çoban) tut.
Çünkü, ücretle kullandıklarının en hayırlısı, şüphesiz ki, o kuvvetli, emîn (adamdır) dedi.
(O Zat, Musa´ya):
Bu iki kızımdan birini -sen, bana sekiz yıl ecîrlık etmek üzre- sana, nikahlamak istiyorum.
Eğer, (hizmetini) on (yıl) a tamamlarsan, o da, kendinden.
(Bununla beraber) arzu etmem ki, zorluk çektireyim. İnşallah, beni, Sâlihlerden bulacaksın! dedi.
(Mûsâ):
O, seninle benim aramdadır.
Bu iki müddetten hangisini ödersem, demek ki, bana karşı bir husûmet yok.
Allah da, şu dediğimizin üstünde bir Vekil!" dedi. [109]
Mûsâ Aleyhisselâmın Medyen den Ayrılması Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; Şuayb Aleyhisselâmın kızı ve kendisinin de, zevcesi olan Safura hanımı yanına alarak[110] Medyen´den ayrıldığı zaman[111], kıs mevsimi idi. [112]
Mûsâ Aleyhisselâm; zevcesi, koyunları ve çakmağı yanında ve Asası da, elinde olduğu halde, yola devam etti.
Gündüzün, Asası ile vurarak, ağaçlardan, koyunlarına yaprak döker; akşam olunca da, çakmağını çakar, ateş yakar ve ateşin çevresinde kendisi, zevcesi ve koyunları, gecelerdi.
Ertesi günü, sabaha çıkınca da, zevcesini, koyunlarını yanına alır, Asasına dayanarak aynı şekilde yola devam ederdi. [113]
Samda oturan kralların serlerine uğramamak için, şehir ve mamurelerden uzak, sapa yollardan gidiyorlar, gittikleri yolun, kendilerini, nereye ulaştıracağını bilmiyorlar, Şam çölünde yollarına devam ediyorlardı.
Bir ara, yollarını da, şaşırmışlar, nereye gideceklerini, bilmiyorlardı.
Gittikleri yol, kendilerini, soğuk bir kış akşamında Tür dağının sağına düşen batı tarafına kadar götürmüştü.
Gecenin bütün karanlığı, üzerlerine çökmüş[114], gök gürlemeğe, şimşek çakmağa, yağmur dökülmeğe başlamıştı.
Zevcesini de, doğum sancısı tutmuştu. [115]
Mûsâ Aleyhisselâm, ateş yakıp çevresinde ailesini ısıtmak, geceletmek için, çakmağını çıkardı, çaktı.
Çakmak ateş çıkarmadı. [116]
Yoruluncaya kadar onu, çaktı durdu.
Şaşırmıştı. Ayağa kalktı, oturdu.
Tekrar tekrar uğraştı ise de, çakmak taşından, ateş çıkaramadı.
Çaresizlik içinde kaldı. Son derecede daraldı ve bunaldı.
Acaba bir ses işitebilirmiyim veya bir hareket sezebilirmiyim diye etrafı, dinlemeğe, gözetmeğe başlamıştı. [117]
Mûsâ Aleyhisselâmın İlâhî Tecellîye, Vahy´e Mazhar Ve Peygamber Oluşu:
Kur´ân-ı kerimde açıklandığı gibi; Mûsâ Aleyhisselâm:
"Bir Ateş görmüştü de, ailesine:
Siz (burada) durunuz! Hakikat, ben, bir ateş gördüm.
Belki, ondan, size bir kor getirir, yahud ateşin yanında bir yol (gösterici) bulu-rum." dedi. [118]
Mûsâ Aleyhisselâmın üzerinde yünden cübbe, yünden kilim, yünden don ve yünden gömlek bulunuyordu.
Papucu da, dabaklanmamış merkep derisindendi. [119]
Mûsâ Aleyhisselâm; yerle gök arasında yükselen güneş şuâı gibi göz kamaştıran Nûr direğiyle karşılaşınca, onu, önce, bir ateş yalını sanmıştı.
Halbuki, o, ateş değildi. Yüce Allanın Nûrundandı. [120]
Mûsâ Aleyhisselâm, gördüğü Nur´a doğru ilerleyip te, onun, Ullayktan, (Böğürtlen, Mûsâ ağacından) veya Avsece ağacından yalınlandığını[121], tâ semâdan oradaki büyük bir Avsece ağacına kadar uzandığını, dumansız, büyük bir Ateş olduğunu ve yeşil bir ağacın ortasından yalınlandığı halde, ağacın yeşilliğini artırmaktan başka bir şey yapmadığını, görünce, şaşırdı. [122]
Mûsâ Aleyhisselâm, ona, yaklaşınca, ağaç ve Nûr, geriye çekildi!
Onun gerilediğini görünce, korkup geri dönmek istedi.
Fakat, Ateş yalını, yine, kendisine yaklaştı. [123]
Mûsâ Aleyhisselâmın korkusu, arttı.
Gözlerini, eliyle kapadı, yere yattı, yapıştı.
Kulağına; kulakların, bir benzerini daha işitmedikleri sesler, geliyordu!
Korkunun şiddetinden, az kalsın aklı, başından gidecek dereceye geldi! [124]
Kendisine; feyizli, mümtaz yerdeki Vadinin sağ kıyısındaki[125] ağaçtan:
"Ey Mûsâ!" diye seslenildiği zaman[126], Mûsâ Aleyhisselâm:
"Lebbeyk! Lebbeyk! = Buyur! Buyur! Emrine amadeyim!" diyor, kendisini, çağıranın, kim olduğunu, bilmiyordu.
"Ben, senin sesini işitiyorum.
Fakat, yerini, göremiyorum. Sen, nerdesin " diyordu.
"Ben, üzerinde, yanında, önündeyim! Sana, senden daha yakınım!" buyuru-lunca, Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a yarasanın da, bu olduğunu anlamıstı.[127]*
Diğer rivayete göre:
Mûsâ Aleyhisselâm: "Yâ Rab: Sen, yakın mısın (Yakınsan) Sana, yavaş söyleyeyim.
Sen, uzak mısın (Uzaksan) Sana, sesleneyim.[128]
Ben, Senin sesini çok iyi işitiyorum, fakat, seni, göremiyorum.
Sen, neredesin " dedi.[129]
Yüce Allah:
"Ben, senin arkandayım, önündeyim, sağındayım, solundayım!
Ey Mûsâ! Kulum, beni, andığında, ben, onun yanında oturanıyım.[130]
Dua ettiği zaman da, onun yanındayım." buyurdu.[131] Mûsâ Aleyhisselâm :
Elhamdü lillâhi Rabb´il´âlemîn! = Âlemlerin Rabb´ı olan Allah´a hamd olsun!" dedi. "Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi olan Allah, ben´im!" buyuruldu.[132]
Rabb´inin, yüce huzurunda bulunmanın heybetinden, Mûsâ Aleyhisselâmı kalbi, şiddetle çarpmağa başlamış, bacakları, titremiş, dili, tutulmuş, vücudunun gücü, azalmış, kendisi, ölü gibi hareketsiz hale gelmişti.[133]
Yüce Allah, bir Melek gönderip Mûsâ Aleyhisselâmın kalbini, güçlendirdi. Aklı, başına geldi.[134]
Artık, o, İlâhî Ses´e ve Söz´e, bir dereceye kadar alışmış bulunuyordu.[135] "Ey Allah´ım Dinlediğim kelâm, Senin mi idi yoksa, Elçinin mi idi " diye sordu.
Yüce Allah:
"Evet! Seninle konuşan, ben idim.
Yaklaş bana!" buyurdu.[136]
"Ey Mûsâ! O sağ elindeki nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm
"O, benim Âsamdır." dedi.[137]
Yüce Allah:
"Onunla, ne yaparsın " diye sordu.
Musa Aleyhisselâm:
"Ona, dayanırım.
Onunla, vurup ağaçtan, koyunlarıma yaprak dökerim.
Onu, bana âid azık dağarcığımı, su tulumumu, üzerinde taşımak gibi hacetlerde de, kullanırım." dedi.
Yüce Allah:
"Ey Mûsâ! Onu, (elinden) bırak!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm, (elinden, yere) bırakınca, Asa, koşar bir yılan oluverdi! [138]
Asanın iki çatalı, yılanın ağzı, sivri ucu da, arkasında kuyruk şeklini aldı.
Yılanın azı dişleri ise, titriyordu!
Yüce Allah, onun, ne şekle girmesini, istemişse, o, o şekli almış bulunuyordu. [139]
Mûsâ Aleyhisselâm, onu, böyle korkunç bir halde görünce, tâkıb edemeyip geri döndü. [140]
Rabb´i, ona:
"Ey Mûsâ! Beri gel, korkma!
Biz, onu, eskiden olduğu gibi, Asa haline çevireceğiz!" buyurdu.´[141]
Mûsâ Aleyhisselâm, son derece korkmuş bir halde, geri dönüp[142] gelince de, Yüce Allah:
"Tut onu ve korkma!
Elini, onun ağzına sok!" buyurdu.´[143]
Mûsâ Aleyhisselâm, elini; yılanın ağzına sokmak için, sırtındaki yün cübbesi-nin yeniyle sardı.
"Elini, cübbenin yeniyle sarmayı bırak!" diye seslenildi.
Mûsâ Aleyhisselâm, elini, yeninden çıkardıktan sonra, yılanın çene kemikleri arasına sokunca, yılan, elinde Asa haline geldi, ve elini, Asanın iki çengeli arasında buldu.
Asanın sivri tarafı da, ucu oldu.
Bunda sonra, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Elini, koynuna sok da, o, hiç bir kusursuz olarak, bembeyaz çıkıversin!" denildi.
Mûsâ Aleyhisselâm, esmer tenli idi.
Elini, koynuna soktu. Sonra, onu, kar gibi, beyaz olarak çıkardı.
Sonra, elini, tekrar koynuna sokup çıkardı, eskiden olduğu gibi, esmer tenli oldu.
Sonra, Mûsâ Aleyhisselâma:
"İşte, bu iki (Mucize), Firavun ile cemaatına, Rabb´indan iki bürhan´dır.
Çünkü, onlar, fâsıklar güruhudur!" buyuruldu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, onlardan, bir adam öldürmüştüm.
Bunun için, onların, beni, öldüreceklerinden korkarım!
Kardeşim Harun -ki, o, dil bakımından, benden daha fasâhatlıdır- onu da, benimle birlikte yardımcı olarak gönder ki, benim sözlerimi, doğrulasın.
Ben, konuşurken, sözlerimden, onların, anlamadıklarını, o, anlar ve açıklar. Çünkü, ben, onların, beni yalanlayacaklarından korkarım!" dedi.
"Senin pazunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size öyle bir satvet vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler!
Gidiniz âyetlerimizle!
Siz de, size tâbi olanlar da, üstün geleceksiniz!" buyruldu. [144]
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmı, geceli gündüzlü[145] yedi gün, kendi haline bıraktı.
Yedi geceden sonra, ona:
"Ey Mûsâ! Sana söylediği şey hakkında Rabb´ine icabet et!" buyruldu. [146]
Kur´ân-ı Kerimin Tuvâ Vadisindeki Müşahede Ve Mükâlemeler Hakkındaki Açıklaması:
Tuvâ vadisindeki Müşahede ve Mükâlemeler, Kurân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
"Artık, Mûsâ, müddetini bitirince, ailesiyle yola çıktı.
O, Tûr[147] yanından bir ateş his etmişti.
Ailesine:
(Siz, burada) eğleşiniz. Çünkü, ben, bir ateş gördüm.
Olur ki, size, ondan bir haber, yâhud (ocak yakıp) ısınmanız için, bir ateş parçası (kor) getiririm." dedi.
Derken, oraya varınca, Feyizli (ve mümtaz) bir yerdeki vâdi´nin, sağ kıyısından, Ağaçtan:
Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabb´i olan Allah, şüphesiz ben´im ben!" diye ve Asanı (yere) bırak!" diye seslenildi.
Şimdi (Mûsâ) onu, bir yılan gibi deprenir bir halde görünce, arkasını dönüp uzaklaştı, geri dönmedi.
Ey Mûsâ! Beri gel! Korkma!
Çünkü, sen, emniyette olanlardansın![148] Vaktâ ki, oraya varınca, (şöyle) seslenildi:
Ateş (mahallin)de bulunana da, çevresinde olanlara da, muhakkak, (feyz ve) bereket verildi.
Âlemlerin Rabb´i olan Allah, münezzehdir (her noksandan uzaktır)
Ey Mûsâ! Hakikat şudur ki: mutlak galib olan, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, ben´im!
Asanı, (yere) bırak! (Mûsâ, Asasını bırakıp ta) onu, çevik bir yılan gibi hareket eder görünce, arkasına dönüp kaçtı ve geri dönmedi.
Ey Mûsâ! korkma!
Çünkü, ben (Var´ım) Benim yanımda, Peygamberler (hiç bir şeyden) kork-maz(lar).[149]
Şüphesiz ki, senin Rabb´in, ben´im ben!
Haydi, pabuçlarını, çıkar!
Çünkü, sen, Mukaddes Vadi´de, Tuvâ´dasın!
Ben, seni, (Peygamberliğe) seçtim.
Şimdi, Vahy olunacak şeyleri, dinle:
Şüphe yok ki, Allah, ben´im ben! Benden başka hiç bir ilâh yoktur.
Öyle ise, bana ibâdet et!
Beni zikretmek için, namaz kıl.
Çünkü, o Saat (Kıyamet), hiç kuşkusuz, gelecektir.
Ben, onu(n vaktini) hemen açıklayacağım geliyor ki, herkes, neye çalışıyorsa, kendisine, onunla mukabele edilmiş olsun!
Mûsâ! O sağ elindeki nedir
O, benim Asam´dır. Ona dayanırım. Onunla, davarlarıma, yaprak silkerim. Onda, bana mahsus başka hacetler de, vardır! dedi. (Allah):
Onu, (elinden, yere) bırak! buyurdu.
O da, bıraktı.
Bir de, ne görsün: koşup duran bir yılan olmuştur o!
(Allah):
Tut onu! Korkma! Biz, onu, yine evvelki şekline çevireceğiz! buyurdu. [150]
Elini, koynuna sok ta, Firavuna ve kavmine (göstereceğin) dokuz Mûcize[151] içinde, o, kusursuz, bembeyaz olarak çıkıversin[152]
"...İşte, bu iki (Mucize), Firavuna ve cemaatına, Rabb´inden, iki burhandır.
Çünkü, onlar, fâsıklar güruhudur!" diye (buyuruldu.[153]
Firavuna git! Çünkü, o, pek azdı.
Ona, de ki: Senin (küfürden, azgınlıktan) temizlenmende meylin var mıdır
Seni, Rabb´ini, tanıtmağa irşad edeyim mi (ki, Ondan) korkasın [154]
Mûsâ:
Ey Rabb´im! Gerçekten, ben, onlardan, bir can öldürdüm.
Onun için, beni öldüreceklerinden korkarım.
Kardeşim Hârûn. O, dil bakımından, benden daha fesâhatlıdır.
Onu da, benimle birlikte Yardımcı (bir Peygamber) olarak gönder ki, beni, doğ-rulasın.
Çünkü, ben, onların, beni, yalanlayacaklarından endişeleniyorum! dedi. (Allah):
Senin pâzunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size, öyle bir satvet (ve galebe) vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler.
Gidiniz âyetlerimizle!
Siz de, size tâbi olanlar da, galip (geleceksiniz! buyurdu! [155]´ (Mûsâ):
"Ey Rabb´im! Benim göğsüme genişlik ver! İşimi, kolaylaştır!
Dilimden de (şu) düğümü, çöz ki, sözümü, iyi anlasınlar. Bana, kendi ailemden bir de, Vazîr ver, kardeşim Harun´u. Onunla, sırtımı güçlendir. Onu, işimde ortak kıl!
Tâ ki, Seni, çok teşbih edelim, Seni, çok analım.
Şüphe yok ki Sen, bizi hakkıyle görensin!" dedi.
(Allah):
Ey Mûsâ! İstediğin, sana verilmiştir.
And olsun ki: Biz, sana, diğer bir zamanda, anana Vahy olunacak şeyi ilham ettiğimiz vakitte de, lütfetmiş, ve (kendisine) onu, Tâbut´a (sandığa) koy da, denize (Nil´e) at ki, deniz, onu, kıyıya bıraksın, Onu, benim de, kendisinin de, düşmanı olan birisi alacak! diye (emreylemistik).
Sana karşı (ey Mûsâ!) Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden bir sevgi de, bırakmıştım.
Hani kız kardeşin gidip (şöyle) diyordu:
Ona, bakacak bir kimse (sağlamak üzre) size delâlette bulunayım mı Böylece, seni, tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın. Sen, bir de, adam öldürmüştün de, biz, seni, o tasadan da, kurtarmıştık. Seni, türlü türlü ibtilâlarla imtihan etmiştik. Bunun için, yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da, (hakkındaki) takdire göre (buraya) geldin! Ey Mûsâ! Ben, seni, kendim için (Peygamber) seçtim. Sen, kardeşin de, beraber olarak Mucizelerimle git. İkiniz de, beni hatırlayıp anmakta gevşeklik göstermeyiniz. Firavuna gidiniz. Çünki, o, gerçekten, azdı. (Gidiniz de) Ona, yumuşak söz söyleyiniz. Olur ki, o, öğüt dinler, yâhud (Allâh´dan) korkar. "[156]
Mûsâ Aleyhisselâmın Ailesinin Medyene Götürülüşü:
Mûsâ Aleyhisselâmın, Tuvâ vadisinde bir oğlan çocuğu doğmuştu.
Mûsâ Aleyhisselâm; orada, İlâhî Vahyi telakkî ile meşgul olduğundan, ailesinin yanına uğrayamaz olrouştu. [157]
Ailesi, Mûsâ Aleyhisselâmın nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyordu.
Orada, yalnız başına oturduğu sırada, Medyenlilerden[158] ve Şuayb Aleyhis-selâmın Ev halkından´[159] bir çoban, oraya uğrayınca, onları, tanıdı ve alıp Şuayb Aleyhisselâmın yanına götürdü.
Mûsâ Aleyhisselâmın ailesi ve çocuğu; Firavunun, denizde boğulduğu haberi, alınıncaya kadar Medyen´de Babası Şuayb Aleyhisselâmın yanında kaldı. [160]
Mûsâ Aleyhisselâmın Mısır´a Gidişi:
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmı, Mısıra gönderdi.
Mûsâ Aleyhisselâm; Mısırın yolunu bilmiyor, Yüce Allah, ona, yol gösteriyordu.
Elinde Asasından, sırtında yün kaftanından, başında yün takyesinden, ayaklarında da, bir çift ayakkabısından başka, yanında hiç bir şey bulunmuyordu.
Av etinden ve yer bakliyatından yararlanıyordu. Gündüzleri oruç tutuyor, geceleri namaz kılıyordu. [161] Nihayet, Mısıra ulaştı. Geceleyin, annesinin evine vardı.
Ne kendisi, evin halkını, tanıyabildi, ne de, onlar, Mûsâ Aleyhisselâmı, tanıyabildiler.
Mûsâ Aleyhisselâm, Mercimek çorbası yenileceği sırada, evin bir tarafına oturdu.
Hârûn Aleyhisselâm gelip onu, görünce, annesine, bunun, kim olduğunu sordu.
Annesi, onun, bir konuk olduğunu, haber verdi.
Bunun üzerine, Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmı, yemeğe davet etti.
Yemeğe oturdukları zaman, konuşmağa başladılar.
Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Sen, kimsin " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben, Musa´yım!" deyince, hemen ayağa kalktılar, birbirleriyle kucak-laştılar. [162]
Zâten, Yüce Allah, Hârûn Aleyhisselâma, Mûsâ Aleyhisselâmın, kendilerine doğru gelmekte olduğunu, onunla, buluşmasını Vahy etmişti. [163]
Mûsâ Aieyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâm´a: "Ey Hârûn! Sen, benimle birlikte Firavun´a git!
Yüce Allah, bizi, ona, Peygamber olarak gönderdi." dedi.
Hârûn Aleyhisselâm:
"İşittim ve itaat ettim!" dedi.
Anneleri, hemen ayağa kalktı ve bağırarak:
"Allah aşkına! Siz, Firavunun yanına gitmeyiniz!
O, ikinizi de, öldürür!" dedi.
Fakat, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, annelerinin sözünü kabul etmeye ya-naşmadılar. [164]
Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma Vezîr ve Destek olmak üzere, Yüce Allah tarafından Peygamberlikle vazifelendirilmişti. [165]
Mûsâ Ve Hârûn Aleyhisselâmların Allah´a Münacatları Ve Firavunla Karşılaşmaları:
Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar:
"Ey Rabb´imiz! Doğrusu, biz, Firavun´un, bize karşı aşırı gitmesinden (cezalandırılmakta hızlı davranmasından) yahud, taşkınlığını, artırmasından endişe ediyoruz!" diye münâcâtta bulundular.
(Yüce Allah):
"Korkmayınız!
Çünkü, ben, sizinle beraberim. Ben, (her şeyi) işitirim, görürüm!
Hemen gidiniz de, ona (şöyle) deyiniz:
Biz, Rabb´inin iki Elçisiyiz.
Artık, İsrail oğullarını, bizimle gönder.
Onlara, işkence etme!
Biz, sana, Rabb´inden, hakîkî bir âyet getirdik.
Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi´ olanlaradır.
Bize, şu hakîkat, Vahy olundu ki: hiç şüphesiz, azab, (Peygamberleri) yalanlayanların ve (hak´dan)) yüz çevirenlerin tepesindedir!" [166]
Bunun üzerine, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, geceleyin, Firavun´a gittiler.
Kapıyı, çaldılar.
Firavun da, korktu, kapıcı da, korktu.
Firavun:
"Kimdir bu ki, şu saatte benim kapımı çalabiliyor !" dedi.
Kapıcı, yukarıdan, onlarla konuşup ne istediklerini sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm, ona:
"Biz, Rabbül´âlemîn´in Resulüyüz!" deyince, kapıcı, korktu. [167]
"Sen, böyle, kimin kapısını çaldığını, biliyormusun !
Sen, ancak, Seyyid´inin kapısını çalıyorsun!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben de, sen de, Firavun da, Yüce Allah´ın kulcuklarıdır!" dedi. [168]
Kapıcı, hemen gidip Firavun´a haber verdi. [169] ve:
"Orada, deli bir insan var!
(Ben, Rabbül´âlemîn´in Resulüyüm!) diyor!" dedi. [170]
Firavun:
"Onu, içeri koy!" dedi. [171]
İçeri girmelerine izin verilince[172], Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, içeri girdiler. [173]
Mûsâ Aleyhisselâmın sırtında yünden bir cübbe, Aba, belinde lif kuşak, elinde de, kapıyı çalıp açtırdığı Asa´sı bulunuyordu. [174]
Firavun, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Sen, kimsin " diye sordu. [175]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben, Rabb´ül´âlemîn´in Resulüyüm! [176]
İsrail oğullarını, benimle gönderesin diye, beni, sana gönderdi." dedi. [177]
Firavun, biraz düşününce[178], Mûsâ Aleyhisselâmı, tanıdı[179]:
"Biz, seni, yeni doğmuş (bir çocuk) iken, içimizde büyütmedik mi
Sen, ömründen, bir hayli yıllar, bizim aramızda kalmadın mı
Nihayet, o yapmış olduğun işi de, sen yaptın!
Sen, nankörlerdensin!" dedi.
(Mûsâ):
"Ben, bunu, o vakit, bilmezlerden olarak yapmıştım.
Sizden korkunca da, hemen içinizden kaçtım.
Nihayet, Rabb´ım, bana hüküm verdi ve beni, Peygamberlerden yaptı.
Benim başıma kaktığın o nimet; İsrail oğullarını, kendine kul (köle) edindiğin içindi. [180]
Ben, daha doğmadan, sen, beni büyütmeden önce, sen, İsrail oğullarının çocuklarını ellerinden çekip alıyor, onlardan, istediğini, bırakıp kendine köle yapıyor, istediğini de, öldürüyordun!
İşte, benim, senin sarayına ulastırılısım ve sana ilistirilisim, bu yüzden olmuştu!" dedi. [181]
Firavun:
"Âlemlerin Rabb´i (dediğin) de, nedir " dedi.
(Mûsâ):
"Göklerin, yer´in ve bunların arasında bulunan her şeyin Rabb´idir!
Eğer hakîkatı, yakînen bilmeğe ehliyetli kimse/erseniz (Onun varlığına ve birliğine inanırsınız) dedi.
Firavun, çevresinde bulunan kimselere: "İşitmiyormusunuz !" dedi. [182]
(Firavun, bunu, Mûsâ Aleyhisselâmın söylediğini, red ve inkâr maksadı ile söylemiş ve çevresindekilere "Sizin, benden başka ilâhınız var mı Yoktur! demek istemişti. [183]
Mûsâ Aleyhisselâm, sözlerine devamla): "O, sizin de, sizden önceki Atalarınızın da, Rabb´idir!" dedi. Firavun:
"Her halde, size gönderilen (bu) Peygamberiniz (!), muhakkak, delidir!" dedi. [184]
"Bu söz[185], doğru değildir.
Sağlam akıllı adam sözü değildir. [186] Sizin, benden başka ilâhınız yoktur demek istedi. [187]
(Mûsâ Aleyhisselâm, sözlerine devamla):
"(O), doğu ile batının ve ikisi arasında bulunan her şeylerin de, Rabb´idir, eğer, aklınızı, kullanırsanız (anlarsınız)" dedi.
(Firavun):
"And olsun ki: eğer, benden başka bir ilâh edinirsen[188], benden başkasına tapar ve bana, tapmayı, terk edersen[189]´, seni, muhakkak ve muhakkak, zindana girenlerden ederim!" dedi.
(Mûsâ):
Ya sana, apaçık[190], benim doğru söylediğimi, anlatacak, seni, yalanlayacak; beni, haklı; seni, haksız ve bâtıl çıkaracak[191]bir şey getirdimse de mi (zindana atacaksın) " dedi.
Firavun:
"Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu " dedi.[192]
Mûsâ Aleyhisselâmın Asasının Ejderha Oluşu:
Bunun üzerine, (Mûsâ), Asasını, yere bırakıverdi.
Bir de (ne görsünler!) O, apaçık bir Ejderhâ! [193] ki, iri gövdesiyle, Firavunun önünü ve iki yanını doldurmuş, ağzını, açmış[194]´, alt çenesini, yere, üst çenesini köşkün üzerine koymuş!
Yutmak için, Firavun´a yönelince´[195], Firavun´un yanındaki adamlar, korkup Firavun´un başından dağılıverdiler. [196]
Firavun da, kendisini, tahttan, yere atıp Ejderhâ yılanı tutması için, Mûsâ Aley-hisselâma, Rabb´i adına[197] ve süt emzirme hakkına[198] and verdi. [199]
"Artık, ben, sana imân edecek, İsrail oğullarını da, seninle birlikte göndereceğim!" dedi.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, tutup eski, Asa haline çevirdi. [200] Firavun, bundan önce, hiç işemezken, korkusundan, işedi! [201]
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavun´a, ikinci bir Mucize olmak üzere, elini de, (koynundan) çekip çıkardı.
Bir de (ne görsünler!) bu, temâşâ edenler için, bembeyaz (ve Nûr saçan bir el) [202]
Elin parlaklığından, Firavunun gözleri kamaştı.
Mûsâ Aleyhisselâm, elini, koynuna sokup çıkardığı zaman, eski normal rengini aldı.
Bunun üzerine, Firavun, Mûsâ Aleyhisselâmı, doğrulamağa meyletti ise de, Fi-ravun´un Vezîr´i Hâmân, hemen onun yanına varıp önüne oturdu ve:
"Sen, şu sırada, kendisine tapılan bir İlâh´sın!
Sen, ona, tâbi olunca, bir kul olacaksın demek! " dedi.
Firavun, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Bana, bugün, yarına kadar mühlet ver!" dedi.
Yüce Allah: Mûsâ Aleyhisselâma, ona, şöyle söylemesini, Vahy etti:
"Ey Firavun! Sana, hiç ihtiyarlamamak üzere, gençliğin,
Hiç elinden alınmamak üzre, Devlet´in verilecek olsa,
Evlenmelerden, yeyip içmelerden, hayvanlara binip gezmelerden zevk alma gücün sana iade edilecek olsa,
Öldüğünde de, Cennet´e girdirilecek olsan... bana, iman eder misin " dedi.
Bu sözler, Firavun´un kalbini, biraz gevşetti, yumuşattı:
"Senin gibi, Hâmân da, yanıma bir gelsin bakayım!" dedi. [203]
Ertesi günü, Hâmân gelip Firavunun yanına girdi. [204]
Firavun, ona:
"Şu Zat, yanıma geldi!" dedi.
Firavun, daha önce, Mûsâ Aleyhisselâma, ancak, Sihirbaz derdi.
Bugün ise, Sihirbaz demeyip (Mûsâ) dedi.
Hâmân:
"O, sana, ne söyledi " diye sordu.
Firavun:
"Bana, şöyle şöyle söyledi" diyerek Mûsâ Aleyhisselâmın söylediklerini nakletti.
Hâmân:
"Onu, reddetmedin mi " dedi.
Firavun:
"Hele Hâmân gelsin de, ona, bir danışayım bakayım! dedim." dediği zaman, Hâmân, Firavun´a:
"Sanırım ki: sonradan, tapan bir kul olmandan, kendisine tapılan bir Rab olman, senin hakkında daha hayırlı idi! [205]
Ben, sana, gençliğini, geri çevireyim!" dedi.
Veşm (iğne) getirtip Firavunun yüzünü, onunla döğdürerek kan çıkan yerine çivid sürdürdü. Yeşile çalar siyah bir ten meydana geldi.
Bu işi, ilk yapan, o, oldu.
Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun yanına girip onda bu hali görünce, şaşırdı.
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Gördüğün şey, seni, şaşırtmasın!
O, çok sürmez, ilk haline döner!" diye Vahy etti. [206]
Firavun, ne iman etti, ne de, İsrail oğullarının, Mûsâ Aleyhisselâm ile birlikte Mısırdan çıkıp gitmesine izin verdi. [207]
Tufan Belâsı:
Bundan sonra ve Mûsâ Aleyhisselâmın Sihirbazlarla karşılaşmasından önce, Yüce Allah, Mısırın Kıbtî halkına Tufan (Sağnak halinde sürekli yağmurlar) gönderdi. [208]
Onlara âid her şeyi, sular bastı. [209] Tufan, yedi gün sürdü.
Kıbtî evlerine, o kadar sel suları doldu ki, evler, oturulamaz, oturanı da, boğar hâle geldi.
Arazilerini, seller bastı. Hiç bir şey ekemez, yapamaz oldular.´[210]
"Ey Mûsâ! Bizim için, Rabb´ine dua et: şu felâketi, üzerimizden kaldırsın.
Biz, sana, iman edeceğiz. İsrail oğullarını da, seninle birlikte göndereceğiz!" dediler. [211]
Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allâha dua etti. [212] Yüce Allah, onlardan, Tûfân´ı, kaldırdı. [213] Ekinleri, büyüdü. [214]
Yüce Allah; onlara, daha önce bitmeyen ot, ekin ve meyvalarını bitirdi. Yurdla-rını, bol sulu, yeşillikli, bol nimetli hâle getirdi. [215]
Fakat, onlar:
"Yağmursuz oluşumuz, pek hoşumuza gitmedi. [216]
Biz, böyle olmamızı, istememiştik.
O, olan yağışlar, bizim için bir nimetten başka bir şey değildi!" dediler. [217]
Onlar; ne iman ettiler, ne de, İsrail oğullarını, Mûsâ Aleyhisselâmla birlikte saldılar.
Üzerinde bulunageldikleri kötü hale döndüler.[218]
Çekirge Belâsı:
Yüce Allah; bir ay sonra[219], onlara, çekirge gönderdi.
Bu çekirgeler; onların bütün ekinliklerini[220], meyvalarını, ağaçlarının yapraklarını ve çiçeklerini[221]yiyip bitirdi. [222]
Hattâ, kapıları, elbiseleri, ev eşyalarını, evlerin tavanlarındaki ağaçları, demir çivileri yemeye kalktılar!
Tavanlar, çökmeğe başladı! [223]
Kıbtîler, İsrail oğullarının evlerinde böyle bir şeyi göremeyince, şaşırdılar. [224]
Çekirge belâsını kaldırması için Rabb´ına dua etmesini Mûsâ Aleyhisselâm-dan istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, dua edince, Yüce Allah, çekirge belâsını kaldırdı. Onların ekinlerinden, çekirgelerin yemediği bir artık kalmıştı. Onlar:
"Biz, iman etmeyeceğiz. Ekinlerimizden, çekirgelerin yemedikleri artık, bize yeter!" dediler.[225]
Kummel Belâsı:
Bunun üzerine, Yüce Allah; onlara Kummel = Küçük, kanadsız çekirgeyi, ekin bitini, karıncayı musallat etti.
Bunlar, yerdeki bütün bitki artıklarını da, yaladı, tüketti.
Küçük karıncalar da, adamların elbiseleriyle vücudları arasına girip vücudları-nı ısırırlar, yedikleri yemeklerin içine dolarlardı!
Nihayet, evlerinin üzerinde kireç harcıyla tuğladan, kaypak, üzerlerine çıkılamayacak sütunlar yapıp yemeklerini, onun üzerine koydular.
Yemeklerini yemek için, oraya çıktıkları zaman, ellerinden kurtulduklarını sandıkları hayvanları, orada da, yemeklerin içine dolmuş buldular! Kendilerine, bu belâdan daha ağır gelen bir belâ olmadı.
İşte, bu, Yüce Allah´ın, Kur´ân-ı Kerim´de Ricz diye andığı belâ idi. [226]
Mısırlılar; üzerlerinden bu belânın kaldırılması için, Rabb´ına dua etmesini, Mûsâ Aleyhisselâm´dan istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Üzerlerinden, bu belâ da, kaldırıldığı zaman, sözlerinde durmadılar, iman etmeye yanaşmadılar. [227]
Eski kötü hallerine döndüler:
"Biz, ne diye ona, iman edeceğiz İsrail oğullarını, kendisiyle birlikte salacağız
O, bütün ekinlerimizi, yok etti. Mallarımızı, giderdi.
Bize, bu yaptıklarından daha çok, daha ağır ne yapacak
Firavunun izzetine and olsun ki: biz, hiç bir zaman, ne onu, tasdik ederiz, ne de, kendisine tabi´ oluruz!" dediler.[228]
Kurbağa Belâsı:
Bir müddet sonra, Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, Nîl´in dar yeri üzerinde durup Asasının ucunu, Nîl´in içine batırmasını, Nîl´in yakınına, uzağına, aşağısına, yukarısına, onunla işaret etmesini Vahy ve emretti.
Mûsâ Aleyhisselâm, böyle yapınca, her taraftan bütün kurbağalar, birbirlerine bildirdiler.
Yakında olan, uzakta bulunana, seslendi.
Vakvaklayarak gecenin karanlığında sudan çıkıp acele şehrin kapısına doğru gittiler.
Kıbtîlerin evlerine girdiler. Çuvallarının, kapkacaklarının, binalarının içine doldular.
Kıbtîlerin, elbisesini veya kabını veya yiyeceğini veya içeceğini açıp ta, içinde kurbağalar bulmayan bir kimse yoktu!
Onların yemek tencerelerini, kurbağalar dolduruyor, yaktıkları, ocaklarını, kurbağalar, söndürüyor, yemeklerini, bozuyor, yenilmez hale getiriyordu!
Sokaklar, kurbağa ölüleriyle doldu! Kokudan, geçilmez oldu! Kıbtîler, tekrar Mûsâ Aleyhisselâma gidip ağlayarak derd yandılar,
"Dua edip bu belâyı, üzerimizden kaldır. Bu defa, tevbe edeceğiz ve tevbe-mizden dönmeyeceğiz!" dediler.
Kurbağa belâsı kalkınca da, yine, sözlerinde durmadılar, eski hallerine döndüler. [229]
Kan Belâsı:
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, dua etti. Yüce Allâh´da, onlara kan belasını gönderdi.
Aynı sudan; İsrail oğulları ve Kıbtîler gelip su alır, İsrail oğullarının aldığı, su; Kıbtîlerin aldığı ise, kan olurdu!
Bu hal .Kıbtîlere çok ağır geldiği için, Mûsâ Aleyhisselâmdan, bu belânın kaldırılması için, dua etmesini istediler ve iman edeceklerini söylediler.
Belâ kaldırıldığı halde, onlar, yine de, iman etmeğe yanaşmadılar. [230]
Küfür Ve Azgınlığın Şahlanışı:
Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, bunca, mucizelerle gönderildikleri halde, Firavun ve ileri gelenleri, iman etmeyi bir türlü kibirlerine yediremediler de:
"Kavimleri, bize kulluk, kölelik edip dururlarken, biz, bizim gibi iki beşere iman mı edecekmişiz !" dediler. [231]
Firavun da, kavminin içinde bağırdı:
"Ey kavmim! Mısır Padişahlığı ve altımdan (Saraylarımın altından) akan şu ırmaklar, benim değil mi
Hâlâ, gözünüzü açmayacak mısınız
Yoksa, ben, ondan (Musa´dan) hayırlı değil miyim
O ki, hakirdir (meramını) bile hemen hemen açıklayamıyor. Öyle ya onun üzerine (gökten) altun bilezikler atılmalı yahud beraberinde birbiri ardınca (kendisini tasdik edici) melekler gelmeli değilmiydi. [232]
"O, ya bir Sihirbazdır, yâhud bir delidir" dedi. [233]
Mal Ve Servetin Yok Olma Belâsı:
Mûsâ Aleyhisselâm; Firavunla kavminin imana gelmelerinden, ümidini kesince[234], mal ve servetlerinin yok olması için, dua etti.
Hârûn Aleyhisselâm da, Âmîn! dedi. [235]
Mûsâ Aleyhisselâm, duasında:
"Ey Rabbimiz! Hakîkaten, Sen, Firavun´a ve ileri gelenlerine, dünya hayatında zînet (ve haşmet) ve nice mallar verdin, Senin yolundan saptırsınlar diye mi ey Rabb´imiz!
Sen, onların mallarını yok et Rabb´imiz!
Onların kalblerini şiddetle sık ki, artık, onlar, o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir!" dedi.
(Allah):
"İkinizin de, duası, kabul olunmuştur.
O halde, yine, istikamette (doğru hareketinizde) devam ediniz!
Sakın, bilmezlerin yoluna uymayınız!" buyurdu. [236]
Yüce Allah; onların mallarını, Dirhem ve Dinarlarını, taşa çevirdi! [237]
Abdulaziz b. Mervan´ın, Mısırda ele geçirdiği, Firavun Hanedanına âid mal kalıntılarından bir çanta içinde bulunan: soyulmuş iki yarım yumurta ve soyulmuş bir ceviz çeni ile nohud ve mercimeğin taş kesildikleri görülmüştür! [238]
Mısırlıların imansızlıkları, kötü tutum ve davranışları yüzünden uğradıkları azab-lar, Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
"And olsun ki: biz, Firavun Hanedanını, düşünüp ibret alsınlar diye, yıllarca, kuraklıkla, mahsullerin kıtlığı ile tutup sıktık.
Fakat, onlara, iyilik gelince: Bu, bizim hakkımızdır! dediler.
Kendilerine, bir fenalık da, gelirse, Mûsâ ile onun beraberindekilere, uğursuzluk yüklerlerdi.
Gözünüzü açınız, iyi biliniz ki: onların uğursuzluğu, ancak, Allah tarafındandır.
Fakat, çokları, bilmezler.
Onları;
"Bizi, büyülemek için, her ne mucize getirsen, biz, sana iman ediciler değiliz!" dediler.
Bunun üzerine, biz de, ayrı ayrı Mucizeler olmak üzere, başlarına Tufan, Çekirge, Haşerat, Kurbağalar ve Kan gönderdik.
(Böyle iken) yine (iman etmeyi) kibirlerine yediremediler. Onlar, öyle günahkârlar güruhu idiler. Üzerlerine o azab çökünce:
"Ey Mûsâ! Bizim için, Rabb´ine -Sana olan Va´d´i hürmetine- dua et!
Eğer, bu azabı, bizden ayırıp sıyırırsan, and olsun ki: sana, kesin olarak iman edeceğiz,
Ve and olsun ki: İsrail oğullarını da, seninle birlikte mutlaka göndereceğiz!" dediler.
Vaktâ ki, biz, kendilerinin erişecekleri bir müddete kadar, onlardan azabı, giderdik. Bir de, ne bakarsın, yeminlerini bozuyorlar bile! [239]
Mûsâ Ve Hârûn Aleyhisselâmların Firavunla Tekrar Karşılaşmaları:
Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, tekrar Firavun´un yanına vardılar. Ona:
"...Biz, senin Rabb´inin, iki Elçisiyiz.
Artık, israil oğullarını, bizimle gönder.
Onlara, işkence yapma!
Biz, sana, Rabb´ından hakîkî bir âyet (Mucize) getirmişizdir.
Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi olanlaradır.
Bize, şu hakikat Vahy olundu ki: hiç şüphesiz, azab, (Peygamberleri), yalanlayanların, (hakdan) yüz çevirenlerin tepesindedir!" dediler.
Firavun:
"O halde, Mûsâ! Sizin Rabbiniz, kimdir " dedi.
O da:
"Bizim Rabb´imiz, her şeye hilkatini veren, sonra da, yolunu, gösterendir." dedi.
(Firavun):
"Öyle ise, evvelki (geçmiş) asırlar (halkının) hali nedir " dedi.
(Mûsâ):
"Onların ilmi, Rabb´imin nezdindeki bir Kitabdadır.
Benim Rabb´im, hatâ da, etmez, unutmaz da!" dedi. [240]
(Firavun):
"Ey Mûsâ! Sen, Sihr´inle, bizi, yerimizden çıkarman için mi geldin bize ´[241] "...Mûsâ! Ben, seni, her halde, sihirlenmiş (büyülenmiş) sanıyorum!" dedi. Mûsâ da:
And olsun ki: bunları (her biri basiretle görülecek) birer ibret olmak üzre, göklerin ve yer´in Rabb´inden başkasının indirmediğini bilmişsindir.
Ben de, seni, ey Firavun! Her halde, helak edilmiş sanıyorum!" dedi. [242] "Firavun´un kavminden ileri gelenler:
"Bu, sizi, yurdunuzdan çıkarmak isteyen bilgiç bir sihirbazdır muhakkak!" dediler. [243]
Firavun:
"Bırakınız beni, Musa´yı, öldüreyim!
(Varsın) o Rabb´ine yalvarsın!
Çünkü, ben, onun, dininizi değiştireceğinden, yâhud yer(yüzün)de fesad çıkaracağından korkuyorum!" dedi.
Mûsâ da:
"Ben, hesap gününe inanmayan her kibirli (insan)dan, benim de, Rabb´im, sizin de, Rabb´iniz (olan Allah´a) sığınırım!" dedi.
Firavun Ailesinden olup imanını gizlemekte bulunan bir Mü´min[244]: "Siz, bir Adamı, Rabb´im, Allâh´dır demesiyle öldürür müsünüz ! Halbuki, o, size, Rabb´inizden, apaçık mucizeler de, getirmiştir. Bununla beraber; eğer, o, bir yalancı ise, yalanı, kendisinedir.
Eğer, doğrucu ise, sizi tehdid edegeldiği (azab)ın bir kısmı olsun (gelir) sizi, çarpar!
Şüphesiz ki, Allah, haddi aşan (iddiasında) çok yalancı olan kimseyi muvaffak kılmaz.
Ey kavmim! Bu gün, bu yerde, siz galip (kimse)ler olmak üzere, mülk, sizindir.
Fakat, Allah´ın hışmı gelip çatarsa, kim bize yardım eder " dedi.
Firavun:
"Ben, size hangi reyde bulunuyorsam, ondan başkasını, işaret etmiyorum.
Size, doğru yolun hilafını da, göstermiyorum!" dedi.
Mü´min olan (o Zat, sözlerine devamla):
"Ey kavmim! Hakikat, ben, o sürü sürü fırkaların gününe misal (vermeniz)den, Nûh kavminin, Âd´ın, Semud´un ve daha sonrakilerin hali gibi (bir maceraya sapıp felâkete uğramanızdan) korkuyorum!
(Yoksa) Allah, kullarına, bir zulüm dileyecek değildir.
Ey kavmim! Hakikat, ben, size karşı, o bağırışıp çağırışma gününden endişe etmekteyim.
(O gün, Hesap yerini) arkanızda bırakarak (Cehennem´e) döneceğiniz, gündür!
(O gün) sizi, Allâh(ın azâbın)dan, hiç bir kurtarıcı yoktur.
Allah, kimi şaşırtırsa, onun yolunu, doğrultucu da, yoktur.
And olsun ki: (bundan) önce, Yûsuf de, size, apaçık burhanlar getirmişti.
O vakit te, onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz.
Hattâ, o, vefat edince de:
"Bundan sonra, Allah, asla peygamber göndermez!" demiştiniz.
İşte, Allah, o haddi aşan şüpheci kimseleri, böyle şaşırtırdır." dedi. [245]
Firavunun Allah´ı Okla Vurmağa Kalkışı:
Firavun:
"Ey ileri gelenler! Ben, sizin, benden başka İlâhınız olduğunu, bilmiyorum!. [246]
"Ey Hâmân[247] Haydi, benim için, çamurun üzerinde ateş yak ta[248] bana, yüksek bir kule yap!
Belki, ben[249], o yollara, göklerin yollarına ulaşır[250], Musa´nın İlâhına yükselip çıkarım.
Bununla beraber, ben, onu, mutlaka[251], yalancılardan[252], bir yalanc[253] sanıyorum!" dedi. [254]
İsrail oğulları, en ağır şartlar altında çalıştırılarak yedi yılda bir kule yapılıp bitirildi. [255]
Firavun, yapılan yüksek kulenin üzerine çıktı.
Kendisine, bir yay getirilmesini, emretti.
Semaya doğru nişan alıp ok attı.
Ok, kana bulaşmış olarak ona, geri çevirildi.
Bunun üzerine, Firavun:
"Ben, Musa´nın İlâhını, öldürdüm!" dedi. [256]
Sihrin Mucize İle Karşılaşması Ve Ağır Bir Yenilgiye Uğraması:
Firavun; çevresindeki ileri gelenlere:
"Hiç şüphesiz, bu, mutlaka çok bilgili bir sihirbazdır ki, sizi, sihri ile yerinizden
(yurdunuzdan sürüp) çıkarmak istiyordur. Şimdi (buna) ne buyurursunuz " dedi. [257] (İleri gelenler): "Onunla kardeşini, alıkoy!
Şehirlere, toplayıcılar sal da, ne kadar bilgili sihirbaz varsa, hepsini sana, getirsinler" dediler. [258]
(Musa´ya da):
"Sen, Atalarımızı, üzerinde bulduğumuz (yoldan) bizi döndüresin de, bu yerde devlet, ikinizin (elinde) olsun diye mi bize geldiniz
Biz, ikinize de, inanıcılar değiliz!" dediler.
Firavun:
"Usta ne kadar Sihirbaz varsa, hepsini, bana getiriniz!" dedi. [259]
Sihirbazlar, Firavuna geldiler ve:
"Galebeyi, kazananlar, biz olursak, elbet bize bir mükâfat var değil mi " dediler.
Firavun:
"Var ya! Hem siz, muhakkak (benim) en yakınlar(ım)dan da, olacaksınız!" dedi. [260]
(Sihirbazlar) aralarında işlerini, çekişe çekişe konuştular. (Sonra) gizlice müşavere ettiler:
"Bunlar, (başka değil), her halde, iki sihirbazdır ki, sizi, sihirleri ile yerinizden çıkarmak, en şerefli ve üstün olan dininizi gidermek istiyor/ardır.
Onun için, bütün tuzaklarınızı bir araya toplayınız. Sonra, saf halinde birden geliniz (hücum ediniz)
Bu gün, galip olan, muhakkak, umduğuna ermiştir!" dediler. [261]
(Firavun):
"Ey Mûsâ! Sen, sihrinle, bizi, yerimizden çıkarman için mi geldin bize
Şimdi, biz de, sana, onun gibi bir sihir yapacağız!
Şimdi, sen, kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve vakti tâyin et ki, ne senin, ne bizim caymayacağımız düz (geniş) bir yer olsun!" dedi.
O (Mûsâ) da:
"Sizinle karşılaşma zamanımız, zînet günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir!" dedi.
"Bunun üzerine, Firavun,arkasını dönüp gitti.
Bütün hilesini toplayıp geldi. "[262]
İnsanlara da:
"Siz de, toplamalar mısınız " denildi.
(Onlar):
"Umarız ki: (bizimkiler) galip olurlarsa, biz de, (kendi) Sihirbazlarımıza uyarız! (dediler)" [263]
Toplanan sihirbazların sayısı:
70´şi, İsrail oğullarından, 2 si de, Kıbtî Başkanlarından (İbn.Habîbe göre: Fars-hlardan) olmak üzre, 72 idi. [264]
veya 12.000 idi. [265] veya 15.000 idi. [266] veya 19.000 idi. [267]
Toplanan sihirbazların sayılarının daha çok olduğu da rivayet edilir. [268]
Sihirbazdan, ancak, 7000´i Usta Sihirbaz ve bunların içinde de, ancak 700´ü seçkindi. [269]
Bunların arasında da:
Sâbur,
Âdur,
Hatvat,
Musfâ adlarında dört başkan bulunuyordu. [270]
Toplanan sihirbazlardan 15.000 sihirbaz, toplantı yerinde saf oldular.
Her biri, iplerini ve asalarını getirmişlerdi, [271]
Sihirbazların asaları ve ipleri, 60 deve ile taşınmıştı. [272]
Firavun, toplantı yerinde kendisine ayrılan yere, Mısırın Eşrafı ile birlikte kuruldu.
Halk ta, onun karşısında halkalandılar.
Mûsâ Aleyhisselâm, yanında kardeşi Hârûn Aleyhisselâm olduğu[273] ve üzerlerinde yünden iki gömlek bulunduğu halde halkın alay etmelerine aldırış etmeden[274] Asasına dayanarak oraya geldi. [275]
Sihir ve sihirbazlık, ötedenberi, birçok milletlerde: Araplarda, Rumlarda, Hind-lilerde, Acemlerde[276] , Mısırlılarda görülegelen tarihî bir vâkıadır. [277]
Dahhâk b. Ulvan, b.lmlîk, b.Âd, Babil taraflarına varıp Babil´i kurmuş, çevrede ne kadar sihirbaz varsa, hepsini Babil´e toplamış, onlardan, sihri öğrenmiş ve hattâ sihirbazların başı olmuştu. [278]
Firavun Musa Aleyhisselamın karşısına çıkardığı sihirbazlara: "Bu gün, karşısındakine üstün gelen, umduğuna, ermiştir!" dedi. [279] "Mûsâ, Onlara (Sihirbazlara): Yazıklar olsun size! Allah´a karşı, yalan düzmeyiniz! Sonra, O, azab ile kökünüzü kurutur!
Allah´a karşı yalan uyduran (herkes) muhakkak, hüsrana uğramıştır!" dedi. [280] Sihirbazlar, birbirlerine: "Bu söz, Sihirbaz sözü değildir!" dediler. [281]
Sihirbazlar:
"Ey Mûsâ! (Asa´nı) ya sen (önce) at, ya da, önce atan kişiler biz olalım! [282]
"Ey Mûsâ! Sen mi (önce) atacaksın, yoksa, (önce) atanlar, biz mi olalım " dediler. [283]
Mûsâ, onlara:
"Ne atacaksanız (önce) siz, atınız!" dedi. Onlar, iplerini ve sopalarını atıp:
"Firavunun izzeti hakkı için, galip olanlar, biziz biz!" dediler. [284] ...Vaktaki, attılar. Halkın, gözlerini sinirlediler. Onlara, korku, saldılar, büyük bir sihir (meydana) getirmiş oldular. [285]
Firavun´un zevcesi Âsiye hatun; Firavuna karşı, Mûsâ Aleyhisselâma yardım etmesi için, Yüce Allah´a yalvardı, durdu.
Firavun Hanedanından, onun, bu halini görenler, kendisinin, Firavun ve taraf-darlarına, şefkatından dolayı, Firavun lehinde dua ediyor sandılar. [286]
Sihirbazların her biri, ellerindeki asalarını ve iplerini yere bıraktıkları zaman, onlar, koşar yılanlar gibi, vadiyi dolduran ve birbiri üzerine binen dağlar gibi gösterilerek seyircilerin gözlerini kamaştırdılar. [287]
Sihirbazlardan
Kimisi: Renk, renk,
Kimisi: Simsiyah yüzlü,
Kimisi: Upuzun boylu,
Kimisi: Kısa ve enli,
Kimisi: Boynuzlu,
Kimisi: Kalkan kadar kulaklı,
Kimisi: Maymun yüzlü,
Kimisinin alnı, aşağıda, sakalı, yukarıda idi!
Havada uçan,
Ağızlarını açan,
Ağızlarından ateşler saçan...
İri ve kanadlı yılanlar... meydanı doldurmuştu. [288]
"Mûsâ, onlara (Sihirbazlara):
Bu, sizin (meydana) getirdiğiniz (yaptığınız) şey sihirdir.
Allah, hiç şüphesiz, onun boşluğunu, asılsızlığını meydana çıkaracaktır.
Allah, elbette, fesadcıların işini düzenlemez.
Allah; günahkârların hoşuna gitmese de, hakkın, hak olduğunu Kelimeleriyle isbatlardır." dedi. [289]
Biz, (Musa´ya):
Korkma! dedik, çünkü, üstün (gelecek) muhakkak, sensin sen!
Elindekini (yere) bırakıver!
Bu, onların yaptıklarını, yutar!
Çünkü, onların sanat diye ortaya attıkları, ancak, bir sihirbaz tuzağıdır.
Sihirbaz ise, nerede olsa, umduğuna, ermez. [290]
"Bunun üzerine, Mûsâ, (elindeki) Asasını (yere) bırakıverdi.[291]
...Bir de, ne görsünler! Bu, onların uydurup düzdüklerini hep yakalayıp yu-
tuyor! [292]
Evet! Mûsâ Aleyhisselâmın, yere bıraktığı Ejderhâ kesilen Asası, Firavunun ve halkın gözlerine, koşar yılanlar gibi görünen ipleri ve asaları birer birer toplayıp yutmağa başlamıştı.
O derecede ki, vadide, Sihirbazların yere bıraktıkları asa ve iplerden az veya çok, hiç bir şey görünmez oldu, yok olup gitti.
Mûsâ Aleyhisselâm, Ejderha Asasını, eline alınca, eskiden olduğu gibi, Asa haline geldi.
Sihirbazlar, bu Mucize karşısında:
"Eğer, bu, bir Sihir olsaydı, asla, bize galebe çalamaz[293], onun işi, bize gizli kalamazdı.
Eğer, bu, bir Sihir olsaydı, İplerimiz, Asalarımız, nereye gider, böyle yok olabi-lirmiydi [294]
Eğer, bu, bir sihir olsaydı, sihrimizi, böyle yutmazdı.
Bu, muhakkak, Yüce Allah tarafından olan bir işdir!" dediler. [295]
Sihirbazların Başkanlarından âmâ olana, arkadaşları:
"Musa´nın asası, iri ve korkunç, erkek bir yılan oldu. İplerimizi ve asalarımızı, yuttu!" dedikleri zaman:
"Onlardan, bir eser kalmadı mı Veya onlar, eski hallerine dönmedi mi " diye sordu.
"Hayır!" dediler.
Bunun üzerine, âmâ Başkan:
"Bu, Sihir değildir!" dedi. [296]
"Sihirbazlar, derhal secde ederek yere kapandılar:
"Âlemlerin Rabb´ine, Müsâ ile Harun´un Rabb´ine iman ettik!" dediler. [297]
Firavun:
"Ben, size izin vermeden, siz, ona, iman ettiniz hâ!
Hiç kuşkusuz, size sihri öğreten büyüğünüz imiş o! [298]
"...Hiç şüphesiz, şehirde -onun halkını, içinden çıkarmanız için, kurduğunuz bir hilekârlıktır bu... [299]
"...Ben de, elbette, sizin ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim! Sizi, muhakkak, hurma dallarına asacağım!
Siz de, hangimizin azabı daha çetin ve sürekli olduğunu, elbette öğreneceksiniz!´1 dedi. [300]
(Secdeye kapanan Sihirbazlar):
"Bunda, dediler, bize hiç bir zarar yok..." [301]
"Biz, şüphesiz ki, Rabbimize dönücüyüz." [302]
"Biz, seni, bize gelen şu apaçık Mucizelere, bizi Yaratan´a, katiyyen tercih edemeyiz!
Artık, sen, neye hâkim isen, hükmünü ver!
Sen, hükmünü, ancak, bu dünya hayatında geçirebilirsin.
Biz, günahlarımızı ve bizi zorladığın sihr´i affetmesi için, Rabb´imize gerçekten iman ettik.
Allâh(ın sevabı, seninkinden) daha hayırlı (azabı da, seninkinden) daha süreklidir. [303]
"Her halde, biz, iman edenlerin ilki olduğumuz için, Rabbımızın, bizim günahlarımızı yarlıgayacağını da, umarız!" dediler. [304]
"Sen, bizden -başka bir sebeple değil- ancak, Rabbimizin âyetlerinde -onlar, bize geldiği zaman- iman ettik diye intikam alacaksın.
Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır!
Bizi, Müslümanlıkta sabit kimseler olarak öldür!" [305]
Firavun, dediğini, yaptı. Onların ellerini, ayaklarını kestirdi ve kendilerini, hurma dallarına astırdı.
Onlar, öldürülürlerken:
"Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır!
Bizi, müslümanlıkta sabit kimseler olarak öldür!" demekte idiler.
Günün başında kâfir olan bu sihirbazlar, günün sonunda şehidler kafilesine dahil oldular. [306]
Firavunun kavmi, yenilgi ve korku içinde, toplantı yerinden, birbirlerini çiğneyerek döndüler.
Allah düşmanı Firavun da, yenilgiye ve lanete uğramış olarak oradan sarayına dönüp küfründe ısrar, kötülük işlemekte devam etti. [307]
Firavunun kavminden ileri gelenler:
"Musa´yı ve kavmini fesadcılık etmeleri, Seni de, Tanrılarını da, terk etmesi için mi bu toprakta tutacaksın !" dediler.
Oda:
(Eskiden olduğu gibi, yine) oğullarını öldürürüz, yalnız kadınlarını sağ bırakırız!
Şüphesiz ki, biz, onların tepesinde kahredicileriz!" dedi. [308]
Firavunun Sarayındaki Müminler Ve Başlarına Gelenler:
Firavun Hanedanından Hızkıl; imanını gizleyen Mü´minlerden olup Mûsâ Aley-hisselâmın, Sihirbazları yenmesi üzerine[309] veya daha önce, imanını açıklamış ve Sihirbazlarla birlikte, o da, idam edilmişti. [310]
Hızkıl´ın zevcesi de, Firavunun kızlarının baş tarakçısı idi ve Yüce Allah´ın, iyi halli kıldığı Mü´min kadınlardandı.
Kendisi, bir gün, Firavunun kızının başını tararken, tarak, elinden düşünce, (Bismillah = Allah´ın ismiyle) demişti.
Firavunun kızı:
"Babamın ismiyle mi demek istiyorsun " diye sordu. O:
"Hayır! Belki, benim Rabb´im ve Babanın Rabbi olan Allah´ın ismiyle demek istiyorum!" dedi.
Firavunun kızı:
"Ben, bunu, babama haber vereceğim!" dedi ve haber verdi.
Firavun, onu, ve onun oğlunu yanına getirtti. Mü´mine kadına:
"Senin Rabb´in kim " diye sordu.
Oda:
"Benim de, Rabb´im, senin de, Rabbin Allâh´dır!" dedi.
Firavun; bakırdan tandır yapılıp kızdırılmasını ve onun ve çocuklarının, o tandırın içine atılmasını emretti.
Mü´min kadın, Firavun´a:
"Benim, senden bir dileğim vardır." dedi.
Firavun;
"Nedir o " diye sordu.
Mü´min kadın:
"Benim kemiklerimi ve çocuklarımın kemiklerini birleştirip gömmendir." dedi.
Firavun:
"Senin bu dileğini yerine getirmek, bize düşen bir hak ve vazifedir." dedi. Sonra da, oğullarını, birer birer tandıra attırdı!
Hattâ, son oğlan çocuğu, daha süt emer bir sabi idi. Annesine:
"Anneciğim! Sabret! Çünkü, sen, hakk üzerindesin!" demişti.
Anneleri de, çocukları ile birlikte tandıra atıldı! [311]
Firavunun zevcesi Âsiye hatun, hâlis Mü´min kadınlarındandı. [312]
Allah´a, gizlice ibadet ederdi.
Firavunun korkusundan, namazını, gizli yerde kılardı.
Âsiye hatun; Firavunun kızlarının baş tarayıcısı kadını, nasıl işkencelerle öldürdüğünü, köşkün penceresinden görmüş ve öldüğü zaman da, Allah´ın, onu, şereflendirmeyi ve hayra erdirmeyi irade buyurup Meleklerin, onun ruhunu, göklere yükselttiği, kendisine açıkça görünmüş olduğundan, Allah´a yakîni ve tasdîki artmıştı.
O sırada, Firavun, Âsiye hatunun yanına girdi ve Hızkıl´in zevcesi, baş tarayıcısı kadına yaptığını haber verdi.
Bunun üzerine, Âsiye hatun:
"Yazıklar olsun sana ey Firavun!
Sen, yüce Allah´a karşı, buna, nasıl cür´et ve cesaret edebildin !" dedi.
Firavun:
"Her halde, Sahiben olan baş tarayıcısını tutan delilik, seni de, tutmuş!" dedi.
Âsiye hatun:
"Beni, delilik tutmuş değildir.
Fakat, ben, benim Rabb´im, senin Rabb´in ve Âlemlerin Rabb´i olan Allah´a iman etmişimdir!" dedi.
Firavun, Âsiye hatunun annesini çağırttı ve ona:
"Baş tarayıcısı kadını tutmuş olan delilik, senin kızını da, tutmuş!" dedikten sonra:
"Yemin ederim ki: o, ya Musa´nın İlâhını, inkâr edecek, ya da, muhakkak ölümü tadacaktır!" dedi.
Âsiye hatun, annesiyle başbaşa kalıp annesi, Firavunun isteğine muvafakat etmesini dilediği zaman, ona:
"Allah´ı, inkâr etmemi istiyorsun hâ !
Hayır! Vallahi, ben, bunu, hiç bir zaman yapmam!" dedi.
Bunun üzerine, Firavun, Âsiye hatun için, yere dört kazık çaktırdı, ve onların arasında can verinceye kadar ona, işkence yaptırdı. [313]
Can verirken, gözüne Melekler ve kendisi için hazırlanan nimetler görünüp gülmeğe başlayınca, Firavun: "Şunu tutan deliliğe bakınız ki: işkenceler içinde qü-lüyor! " dedi. [314]
"Allah, iman edenlere de, Firavunun zevcesini bir misal olarak irâd etti.
O vakit o:
Ey Rabb´im! Bana, katında, Cennetin içinde bir ev yap!
Beni, Firavundan ve onun (kötü) amel (ve hareketinden kurtar!
Beni, o zâlimler güruhundan selâmete çıkar!" demişti." [315]
Mûsâ Aleyhisselâmın İsrail Oğullarıyla Birlikte Mısırdan Gizlice Ayrılışı:
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma: "Kullarımı, gece yola çıkar.
Çünkü, tâkıb edileceksiniz!" [316]
...Kullarımla, geceleyin yola çık da, (düşmanların) yetişme(sin)den korkmayarak (boğulmanızdan da) endişelenmeyerek onlara, denizde kuru bir yol aç!" diye Vahy etti. [317]
Firavun da, şehirlere asker toplayıcılar saldı. [318]
Mûsâ Aleyhisselâm, telakki eylediği Vahy üzerine[319], İsrail oğullarının, her dört ev halkının, bir evde toplanmasını[320], Mısırdan ayrılmalarını,
Kıbtîlerden, süs eşyalarını, emânet olarak almalarını,
Hiç bir kimsenin, arkadaşına, yüksek sesle seslenmemesini,
Kandillerin, sabaha kadar yanık bırakılmasını,
Yola çıkanlardan, kim oldukları sorulunca, Parola olarak "Amr" diye cevap verilmesini,
Evinden ayrılan kimsenin, yola çıktığı bilinmek üzere, kapısına kan sür-mesini[321],
Mayalanmalarını beklemeden, ekmeklerini pişirmelerini[322] emretti.
Bundan sonra, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, İsrail oğullarıyla birlikte Kıbtî-lerin haberi olmadan, Mısırdan yola çıktılar.
Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarının başında ardcı kumandanı, Harun Aleyhisselâm da öncü Kumandanı olarak bulunuyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğulları cemaatinin başında yola çıktı. [323]
Yirmi yaşına basan, küçüklüğünden, altmış yaşına basan da, büyüklüğünden dolayı, sayım dışında bırakıldı.[324]
Mısırdan Ne Zaman Çıkıldığı Hangi Yolla Ve Ne Tarafa Doğru Gidildiği:
Mûsâ Aleyhisselâmın; İsrail oğulları ile birlikte Mısırdan çıkışı, Bahar Mevsiminin başında ve ilk ayında[325], ve nisanın onbirinci günü idi.[326]
Mûsâ Aleyhisselâm; gecenin evvelinde[327], soldaki, Şam´a doğru giden yolu
bırakıp[328], İsrail oğullarını, denize doğru götürdü. [329] İsrail oğulları arasında bulunan bir adam, Mûsâ Aleyhisselâm için: "Yolu, bıraktı! " dedi. Mûsâ Aleyhisselâm: "Ben, böyle emrolundum!" dedi. [330]
Firavun; Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarının Mısırdan çıkıp gittiklerini, ancak, gecenin sonuna doğru öğrenebildi. [331]
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbut´unun Bulunup Götürülüşü:
İsrail oğulları, Mısırdan çıktıkları zaman, yolu, şaşırdılar.
Üzerlerine, gecenin karanlığı da, çöktü.
Birbirlerine:
"Nedir bu hal " diye sormağa başladılar.
Yaşlı Bilginleri:
"Yûsuf Aleyhisselâm, vefat edeceği sırada, kendisinin kemiklerini, yanımızda taşımadıkça, Mısırdan çıkmayacağız diye Allah adına, İsrail oğullarından Ahd´ü Mîsak almıştı!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Onun kabrinin yerini, kim biliyor " diye sordu.
"İsrail oğullarının Koca karısı biliyor!" dediler. [332]
İsrail oğullarının Koca Karısı, hem kötürüm, hem âmâ idi. [333]
Mûsâ Aleyhisselâm, haber salıp onu, getirtti:
"Bana, Yûsuf (Aleyhisselâm)ün kabrini göster!" dedi.
Koca karı:
"Sen, bana hükmümü[334], dört şeyi[335] vermedikçe[336], sana, onu, haber vermem!" dedi. [337]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Hükmün, nedir " diye sordu. [338]
Koca Karı:
1) Ayaklarımı çözüp yürür hale getirmendir.
2) Gözümü, bana geri çevirmendir.
3) Gençliğimi, bana geri çevirmendir. [339]
4) Cennet köşküne seninle birlikte girmem[340] ve senin yanında bulunmam-dır!" dedi. [341]
Koca karının bu istekleri, Mûsâ Aleyhisselâmın ağırına gitti[342]. İsteklerini, kabul etmek istemedi.
Yüce AUâh, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ona, hükmünü ver! [343]
Şüphesiz ki, senin taahhüdünü, yerine getirmek, bana düşer!" diye Vahyetti.
Mûsâ Aleyhisselâm, Koca Karının dileğini kabul etti. [344]
"Olur!" dedi. [345]
Koca Karı:
"Ben, çok yaşlıyım. Yürümekten de, âcizim. Beni, taşıyınız!" dedi.
Taşıdılar.
Nîl´in yanına varınca:
"İşte, o, şu suyun içindedir!" dedi. [346]
Onları, suyun toplandığı bir yere götürdü. [347]
"Şu suyu, çekiniz!" dedi.
Çektiler.
"Kazınız yeri!" dedi.
Kazdılar. [348]
Nîl´in kenarında, Mermer bir sandık içinde olduğu halde, onu, çıkardılar. [349]
Sandık, yere çıkarılınca, yol, gündüzün ziyası gibi oldu. [350]
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbutu taşınırken, ay da, doğmuş, yolu, gündüz gibi aydınlatmış, doğru yolu, onun sayesinde bulmuşlardır.
Yûsuf Aleyhisselâmın Tâbutu, Kenan ilinde kale dışındaki hâlen bulunduğu yere gömülmüştür. [351]
Firavun Ordularının İsrail Oğullarını Tâkib Edişi:
Mısırın yerlisi Kıbtîler; kütle halinde ölen gençlerinin defin işleriyle uğraştıkları için, Mûsâ Aleyhisselâm ile kavminin ardlarına[352], ancak, güneş doğarken, düşebildiler. [353]
Milyonluk Firavun ordularının öncü komutanı, Firavunun Vezîri Hâmân idi. [354]
Bu orduların Yedi yüz bini, erkek atlı süvari olup[355] süvari atlarının içinde bir tane bile kısrak yoktu. [356]
Her süvarinin başında miğfer ve elinde de, harbe (kargı) vardı. [357] Her bin kişinin başında ise bir Kral bulunuyordu. [358]
Kralların oğullarından veya onların tebaasından hiç kimse geride bırakılmamıştı. [359]
Firavun da; kır atlılar dışında yetmiş bin kara atlı ordusunun başında, Mûsâ Aleyhisselâmı talep ve tâkıb ediyordu. [360]
İsrail Oğullarında Telaş, Heyecan Ve Korku:
Firavun; böylece, orduları ile birlikte Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarının ard-larına düşmüş, deniz de, onları, nasıl kapladıysa, öylece, kaplayıvermişti. [361]
Musa´nın Eshâbı:
"Muhakkak, erişilip yakalandık!" dediler.
(Mûsâ):
"Hayır! Hiç kuşkusuz, Rabb´im, benimle beraberdir.
O, beni, (selâmet) yol(un)a iletecektir! "[362]
Umulur ki, Rabb´iniz, düşmanınızı, helak edecek, sizi, bu yerde hükümdar yapacak ta, sizin nasıl hareket edeceğinize bakacaktır." dedi. [363]
İsrail oğullarından bazıları da:
"Ey Mûsâ! Bize va´d ettiğin yardım ve zafer, nerede kaldı ! [364]
(Ey Mûsâ!) Sen, bize (Peygamber olarak) gelmezden önce de, bize geldiğinden sonra da, biz, işkenceye uğratıldık...´[365]
Onlar, oğullarımızı, boğazlıyorlar, kızlarımızı sağ bırakıyorlardı,
Bugün ise, Firavun, bizi yakalayacak, yakalandığımızda da, bizi, öldürecektir!
Önümüzde deniz, arkamızda da, Firavun var! [366]
Denize girersek, boğuluruz!" dediler. [367]
Denizin suyu, son derece çoğalmış, rüzgâr, denizin dalgalarını, dağlar gibi kaldırıp kaldırıp geri bırakıyordu! [368]
Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarının arkasından, önüne geçti.
Kendisinin yanında kardeşi Hârûn ve Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmlar olduğu halde, dalgaları, birbirine çarpıp köpüren denize bakıyordu. [369]
İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Bize va´d ettiğin şey nerede !
Şu deniz, önümüzü, kesti! Firavun ve orduları da, arkamızı kıstı!" dediler. [370]
Ne firara imkân var, ne karara derman var! " dediler.[371]
Firavun ve orduları; İsrail oğullarına, olanca kinleri ve kızgınlıklarile gelip kavuşmuş bulunuyorlardı.
İş, büyümüş, çetinleşmiş, gözler, yerinden kaymış, yürekler, boğazlara gelmişti. [372]
Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâm:
"Ey Kelîmullâh! [373] arkamızdan, Firavunla, önümüzden de, denizle kaplandık!" dedi. [374]
Firavun Hanedanından bir Mü´min de; Mûsâ Aleyhisselâma: "Önünü, şu daniz, Firavun Hanedanı da, arkanı, bürüdü. Nereden geçmekle emrolundun " diye sordu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Denizden geçmekle emrolundum!"[375] deyince, bu ve başkaları, denizden geçmek üzere, hayvanlarını, denize dalmağa zorladılarsa da, hayvanların ön ayakları, suya, batmağa başlayınca, gerilediler.
Hiç biri, denize girmeğe güç yetiremedi. [376]
Hârûn Aleyhisselâm, ilerleyip denize, Asası ile vurdu.
Deniz, vurulmak istemedi ve:
"Kimdir bu, bana vuran Cebbar !" diyerek homurdandı. [377]
Yüce Allah, denize Vahy edip:
"Sana, kulum Mûsâ, Asası ile vurduğu zaman; Mûsâ ve yanındakiler, geçecek şekilde oh iki bölüme ayrıl!
Ondan sonra, Firavun ve tarafdarlarının üzerine kapan, birleş!" buyurdu. [378]
Mûsâ Aleyhisselâma da:
"Asanı, denize vur!" diye Vahy etti. [379]
İsrail Oğullarının Denizde Açılan Yollardan Geçip Kurtuluşu Ve Firavunla Ordularının Denizde Boğuluşu: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm, denize:
"Ey Ebâ Hâlid! [380] Allah´ın izniyle yarıl!" diyerek[381] Asasını, vurunca, deniz, derhal yarıldı.
Denizin her parçası, kocaman dağ gibi oldu. [382]
Denizde, İsrail oğullarının on iki kabilesi için, on iki yol açılmıştı. [383]
Yüce Allah, bir de, rüzgâr gönderip yaş yolu, kuruttu. (Yürümeye elverişli hale getirdi) [384]
Her kabile, bir yola girip ilerlemeğe başladı.
Yollar, birbirinden duvarlarla ayrılmış gibi olduğu ve bu yollarda gidenler, birbirlerini göremedikleri için, her kabile, yalnız kendisini kurtulmuş sanıyor, diğerleri hakkında:
"Her halde, eshabımız, öldürülmüştür!" diyorlardı. [385]
Mûsâ Aleyhisselâma:
"Eshabımız, nerededir Onları, göremiyoruz!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Siz, yürüyünüz! Onlarda, sizin yolunuzun benzeri bir yol üzerindedirler!" dedi.
İsrail oğulları:
"Onları, görmedikçe, bunu, kabul edemeyeceğiz!" dediler. [386]
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a dua etti.
Yüce Allah da, o yolları, her birileri için, ön önündekinden, en sonuncusuna kadar, hepsini, bakıp birbirlerini görebilecekleri şekilde kemerler haline getirdi. [387]
Mûsâ Aleyhisselâmla yanında bulunanlar, böylece, toptan kurtulduktan sonra, Yüce Allah; Firavunla ordularını, denize yanaştırdı. [388]
Firavun ve arkadaşları, yaklaşıp ta, denizin yarıldığını, gördükleri zaman; Firavun:
"Denizin, benden, benim heybetimden korktuğunu, düşmanlarıma yetişip onları, öldüreyim diye benim için nasıl açıldığını, görmüyormusunuz !" dedi. [389]
Firavun; Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarını yakalamak üzere, deniz yollarına girmek istediği zaman, Firavunun Vezir´i Hâman:
"Ben, bu yere defalarca uğramışımdır. Bu günüme kadar, burada, böyle bir yol görmüşlüğüm yoktur.
Ben, korkuyorum: bizim helakimiz, eshabımızın helakleri için, bu yolun şu adam tarafından kurulmuş bir tuzak olmadığından emîn değilim!" dedi ise de, Firavun, onun sözünü dinlemedi. [390]
Firavunun atı, deniz içindeki yola girmekten çekindi.
O sırada, Cebrail Aleyhisselâm, bir kısrak üzerinde gelip Firavunun atının önünde durdu.
Erkek at, onu, kokladıktan sonra, Cebrail Aleyhisselâm, kısrağını, denizdeki yola sürdü.
Firavunun atı da, hemen onun ardına düştü.
Firavunun orduları, Firavunun, denizde açılan yola girdiğini görünce, onlar da, Firavunla birlikte deniz yollarına girdiler.
Cebrail Aleyhisselâm, önde, Firavun ve orduları da, ona tâbi olarak gittiler. Mikâil Aleyhisselâm ise, arkada, at üzerinde durup gerideki kavmi!, "Sahibinize, kavuşunuz!" diyerek teşvik ediyor, gayrete getiriyordu.
Cebrail Aleyhisselâmın, denizden ayrılacağı zaman, önünde, denizden dışarıya çıkmayan ve Mikâil Aleyhisselâmın arkasında da, denizin içine girmeyen hiç kimse kalmamıştı ki, denizin kocaman dağlar gibi havaya kalkmış bulunan su yığınları, Firavunla, ordularının üzerine kapanmağa başlayınca, Firavun[391]:
"İnandım: gerçekten, İsrail oğullarının iman ettiğinden başka İlâh yok!
Ben de, Ona teslim olanlardan, Müslümanlardan´ım!"[392] demek zorunda kalmışsa da,
"Şimdi mi ! (Başın dara gelince mi, iman ediyorsun )
Halbuki, sen, bundan önce (ömür boyunca) isyan etmiş, dâima fesadcılardan olmuştun!
Biz de, bu gün, seni (cansız) bir beden olarak (karada yüksek bir yere atacağız) bırakacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın!
Bununla beraber, insanlardan birçoğu, âyetlerimizden cidden gafildirler." buy-rulmuş[393], ye´s imanına hiç itibar edilmemiştir. [394]
Çünkü, Yüce Allah´ın, kulları hakkındaki Sünneti, böyle cereyan edegelmiştir:
(Onlar) gazabımızı gördüklerinde: Allah´ın birliğine inandık, Ona, şerik koştuğumuz şeyleri inkâr ettik! dediler.
Amma, gazabımızı gördükleri vakitki imanları, kendilerine fayda verecek değildi.
Allah´ın, kulları hakkında olagelen kanunu, budur.
İşte, kâfirler, bu noktada hüsrana düştüler. [395]
Yüce Allah; Firavun´un da, hem dünyada, hem âhiretteki durumunu da. şöyle açıklamıştır:
"Kendisi de, askerleri de, o yerde (Mısırda), haksız yere büyüklük tasladılar ve hakîkatan, bize döndürülmeyecek/erini sandılar.
Bunun üzerine, biz de, hem onları (Firavun ve ileri gelenlerini), hem askerlerini yakalayıverdik te, denizin içine attık.
Bak! zalimlerin akıbeti nice oldu
Biz, onları (dünyada, insanları) ateşe davet eden rehberler yaptık.
Kıyamet gününde ise (azaplarının defi hususunda) asla yardıma kavuşturulma-yacaklardır.
Bununla beraber, bu dünyada, biz onların arkalarına lanet de, taktık.
Hele Kıyamet gününde onlar (suratları çirkin/eştirilen) çok menfur (adamlardandır. "[396]
"Hem o (Firavun), Kıyamet günü de, kavminin önüne düşer.
Artık, o, onları, ateşe götürmüştür.
Onların vardıkları o yer, ne kötü bir yerdir! [397]
Cebrail Aleyhisselâm: "Yaratıklar içinde, iki kişiden, birisi, Âdem´e secde etmekten kaçındığı zaman, Cinlerden, İblis´den;
İkincisi de: Ben, sizin, en yüksek Rabbinizim! dediği zaman, Firavundan nefret ettiğim kadar hiç bir kimseden nefret etmemişimdir!" demiştir.[398]
Sahih bir Hadîs-i şerifde de, Cebrail Aleyhisselâmın:
"Yâ Muhammed! Rahmetin, Firavun´a erişmesinden korkarak, denizin, kara balçığından alıp onun ağzını tıkarken, beni, bir göreydin!" dediği bildirilmiştir.[399]
Firavunun Cansız Cesedinin İsrail Oğullarına Gösterilişi:
Denizin; Firavun ve ordularının üzerina kapanırken, dalgaların birbirlerine çarparak çıkarıldıkları dehşetli sesi, İsrail oğulları, işittikleri zaman:
"Nedir bu çığlık " diye sordular. Mûsâ Aleyhisselâm da:
"Yüce AHâh, Firavunu ve onun bütün yanında bulunanları suda boğup helak etti!" dedi.
İsrail oğulları:
"Sen, onun, insanların muhtaç olduğu hiç bir şeye muhtaç olmadığını görmedin mi !" dediler. [400]
Onlar[401], onlardan bazıları, Firavunun, ölüp ölmediğine şüphede idiler. [402]
"Firavun, ölmemiştir!" [403]
"O, hiç bir zaman, ölmez!" [404]
"O, suda boğulmamıştır!" [405]
"O, şu anda, bizi, yakalayacak ve öldürecektir!" diyorlardı.
Mûsâ Aleyhisselâm, dua edince[406], Yüce Allah, denize, emretti.
Deniz, onu, zırh gömleği üzerinde bulunduğu halde, [407] su üzerine kaldırdı!
İsrail oğulları, onu, üzerindeki zırh gömleğinden tanıdılar. [408]
Denizin, sahile attığı Firavunun cesedi, kızıl bir öküzü andırmakta idi.
İsrail oğulları, onu, seyrettiler. [409]
Nihayet, onun öldüğüne kanâat getirdiler, [410] ve:
"Evet! Yâ Mûsâ! Bu, Firavundur! Gerçekten, denizde boğulmuştur!" dediler.
İsrail oğullarının kalblerinden şüphe gidince, deniz, Firavunu, önceden olduğu gibi, yuttu. [411]
Mûsâ Aleyhisselâmın İsrail Oğullarını Selâmetle Geçirdiği Ve Firavunla Ordularının İçinde Boğuldukları Deniz:
Mûsâ Aleyhisselâmın, İsrail Oğullarını, selâmetle içinden geçirip karaya çıkardığı, Firavunla ordularının içinde boğuldukları deniz; Kulzum denizi olup[412] 3. iklimde, 56 derece 30 dakika boylamda; 28 derece 20 dakika enlemde bulunan ve Kızıl Deniz´in Suvays (Süveyş) Körfezi´ni oluşturan kesimi idi.
Deniz sahilindeki Kulzum şehri ile Mısır´ın arası, 3 günlüktür. [413]
Kulzum: Mısırla Mekke arasında, Tur dağına yakın, eski ve harap bir beldenin ismi olup yerine, Suvays (Süveyş) şehri kurulmuştur.
Suvays (Süveyş) denizi de, denilen Kulzum denizine de, giren ve binenlerin çoğunu yuttuğu için, Kulzum ismi verilmiştir. [414]
İngiliz Araştırma Ekiplerince Kızıldeniz Sahilinde Toprak Altından Çıkarılıp Londra British Müzesi´nde Teşhir Edilen ve Denizde Boğulan Firavun´a Âid Olması Kuvvetle Muhtemel Bulunan Mumyasız, Hiç Bozulmamış Cesed Hakkında Zafer Dergisi´nin Mayıs 1983 Tarihli 77. Sayısında Yayınlanan Teşhis Yazısı:[415]
3000 Yıllık Mucize
Dr.Müh. Celâl EDİZ
Londra´daki ünlü British Müzesi´ni gezenlerin hayret ve dikkatle izledikleri bir bölüm vardır. Mumyalar bölümü.
Bu bölümdeki en dikkat çeciki cesed ise, cam bir fanus içinde bulunan ve secde vaziyetinde duran bir insana aittir. Bu cesedin bütün organları tamdır. Hatta başındaki sararmış saçları ile sakalları dahi rahatlıkla görülebilmektedir.
Cesedin en hayret verici özelliği ise mumyalanmamış oluşudur. Bilindiği gibi mumyalanmış cesedlerin iç organlarından bazıları çıkarılmış ve diğer kısımları ilaçlanmış durumdadır. Oysa ki bu cesede el sürülmemiş ve hiç bir kimyevî muamele yapılmamıştır.
Acaba cesedlerin birkaç haftada tamamen bozulduğu bilinen bir gerçek iken, bu cesed nasıl olmuş da 30 asır boyunca çürümemiştir, dağılmamıştır
Ve mumyaların dahi zamanla bozulduğu bilinen dünyada bir eşi daha bulunmayan bu cesedin bozulmamasındaki sır nedir
Bu sırrın çözümünü mukaddes kitabımız Kur´an´a bırakıyor ve 1400 sene öncesinden bildirilen ve günümüzde açıklığa kavuşan bu hadiseyi, ayetlere dayanarak açıklıyoruz.
Hadisenin anlatıldığı ayet-i kerimelerin numaralarını tek tek verecek ve bunların meallerini kelimesi kelimesine aktaracağız. Böylelikle mukaddes kitabımızın büyük bir mucize olduğu bir kere daha gösterilmiş olacaktır.
Ele alacağımız ayetler, Hz. Musa´nın (A.S.) firavun ile olan mücadelesini, ibretli bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Hz. Musa (A.S.) M.Ö. 1200 yıllarında yaşamış ve hayır ile şer arasındaki mücadele, onun zamanında da devam etmiştir.
Bilindiği gibi firavun, onun can düşmanıdır. Bir rüyasında, doğacak bir erkek çocuğun kendisini öldürüp saltanatına son vereceğini gören firavun, yeni doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmiş, fakat Allah, Hz. Musa´yı (A.S.) muhafaza ederek, ileri yaşlarda peygamberlikle şereflendirmiştir.
Firavunun Hz. Musa (A.S.) ile onun mücadelesi onun peygamber olmasından sonra daha da hız kazanır. Firavun, Hz. Musa (A.S.) ile ona iman eden Beni İsrail kabilelerine pek çok eza ve cefaya başlamıştı. Bunun üzerine Hz. Musa (A.S.) ve ona tâbi olanların Mısır´dan çıkıp gitmelerine taraf-ı ilâhiden müsaade verildi. Bundan haberdar olan Firavun, pek kuvvetli bir ordu ile bunları takibe başladı.[416]
Hz. Musa (A.S.) bu takipten kurtulmak için Cenab-ı Hakkın şevkiyle Kızıl-deniz kenarına kadar gelmişti. Önlerinde düşman gibi deniz, arkalarında da deniz gibi düşman vardı. İşte bu dehşetli vaziyette iken Allah´ın emriyle Hz. Musa (A.S.) asasını denize vurdu. O anda bir mucize olarak deniz yarıldı ve açılan yoldan geçerek selamet sahiline ulaştılar. [417]
Firavun ve askerleri İsrailoğullarını takip ederken, denizin ayrılmış olan sularını dehşetle görmüşler, fakat kin ve düşmanlıklarından dolayı bir anlık tereddütten sonra onlar da deniz içinde açılan yola girerek takibe devam etmişlerdi. Ancak denizin ayrılmış olan suları tekrar birleşmeye başlamış ve sonunda Firavunla birlikte bütün ordusu, tek bir kişi dahi kurtulamadan sulara gömülmüştür. [418]
Yine aynı mealde olan Yunus suresinin 90. ayeti, aynen şöyledir:
İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla artlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: "İsrailoğullarının iman ettiğinden başka (Allah) olmadığına inandım, artık ben de müslümanlardanım" dedi.
Fakat Cenab-ı Hak firavunun imanını kabul etmemiş ve ona Cebrail (A.S.) vasıtası ile şöyle hitap buyurmuştur:
Ona: "Şimdi mi inandın, daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin." dendi.[419]
Yine aynı surenin 92. ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır: "Felyevme mü-necciyke bi bedenike..." Suda gark olan Firavun´a der.
"Bugün senin gark olan (Boğulan) cesedine necat (Kurtuluş) vereceğim."[420]
"Ta ki, senden geridekilere bir ibret olsun. Ve şüphe yok ki, nastan (insanlardan) birçokları bizim ayetlerimizden (Delillerimizden) elbette gafillerdir."[421]
Evet, Kur´an haktır ve hakikattir. Ve hiçbir hükmü yanlış çıkmamıştır. Ayetlerde gayet bariz bir şekilde belirtilen firavun hadisesi de, bunun bir başka örneğidir. Çünkü aradan asırlar geçmiş ve dünyada bir başka eşi bulunmayan o cesed, 3000 yıllık bir mucizeyi gözler önününe sermek üzere asrımızın sahillerine (92. ayette belirtilen yere) atılmıştır.
Cesedin bulunduğu yer, son derece dikkat çekicidir ve bu mucizenin isbatı için oaşlıbaşına yeterli bir delildir. Çünkü cesed, hadisenin meydana geldiği yerde, kızıideniz´in kenarındaki Cebelein mevkiinde bulunmuş ve onu kızgın kumlar arasından çıkaran İngiliz araştırma ekibi tarafından ülkelerine götürül-
Cesedlerin yaşını tesbit etmekte uygulanan metodların, günümüzde kesin
bir SOnuÇ vermediği kabul edilmektedir.[422] Fakat Karbon 14 metodunun uygulandığı bu cesedin en az 3000 senelik olduğu, yani Hz. Musa (A.S.) devrinde yaşadığı bilinmektedir, ouıün du delillerin, mucizenin isbatı için yeterli olduğu ortadadır. Çünkü ayet
ve tefsirler, hadiseyi her bakımdan teyid eder mahiyettedir.
Mesela 1144 yılında vefat eden Zemahşerî, Yunus suresinin 92. ayetinin tefsirini aynen şu şekilde yapmakta ve kendisinden 8 asır sonra bulunacak olan bu cesedi, âdeta görür gibi tasvir etmektedir.
"... Seni, deniz kenarında bir köşeye atacağız... Cesedini tam, noksansız ve bozulmamış halde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra gele-ceKiere dır ioret olmak üzere koruyacağız. [423]
Ayet ve tefsirlerde, firavun cesedinin "tam" olacağının bildirilmesi, onun mumyalanmamış durumda olacağını da isbat etmektedir. Çünkü mumyalanmış cesedlerin iç organları eksiktir. O halde, bir benzeri daha bulunmayan bu cesed, ayet ve tefsirlere bu noktadan da uygunluk arz etmektedir.
Evet, bir cesedin 3000 yıl muhafaza edilmesi, mukaddes kitabımızın sahibi olan Rabbimizin kudretine, elbette ağır gelmeyecektir. Ancak bizler, o secde vaziyetindeki cesedden ibret almalı ve Rabbimizin kudreti karşısında secdeye varmalıyız.[424]
Yûş´a Ve Kâlib Aleyhisselâmların Mısır Şehirlerine Gönderilişi:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâmla bütün İsrail oğullarını, denizden selâmetle karaya çıkardığı, Firavunla ordularını denizde boğduğu zaman, Mûsâ Aleyhisselâm,[425] , on ikişer bin kişilik iki orduyu, Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmla Kâlib b.Yu-fenna Aleyhisselâmın kumandası altında Firavunun şehirlerine gönderdi.
Yüce Allah; o şehirlerin Ulularını, Başkanlarını, kumandanlarını ve savaş erlerini denizde boğmuş; oralarda, kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlardan başka kimseler kalmamış, şehirler, bomboş hale gelmişti.
Yûşa´ ve Kâlib Aleyhisselâmların orduları, Firavunun beldelerine girip oralarda buldukları malları ve hazineleri iğtinam ettiler.
Ganimet mallarından taşıyabildiklerini, taşıdılar, taşlamadıklarını da, başka bir kavme sattılar. [426]
Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâm, Firavun halkının üzerine, onlardan birisini Vekil tâyin edip yanındaki Müslümanlarla birlikte ve pek çok ganimet almış ve Allah´a hamd ve şükre dalmış olarak Mûsâ Aleyhisselâm yanına döndü. [427]
İsrail Oğullarının Tapmak İçin Mûsâ Aleyhisselâmdan Put İstemeleri:
Yüce Allah; İsrail Oğullarının -Tapmak üzre- Mûsâ Aleyhisselâmdan nasıl put istediklerini, Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklar:
"İsrail oğullarını, denizden geçirdik.
Hemen, putlarının önünde tapan bir kavme rastladılar:
"Ey Mûsâ! Onların nasıl tanrıları varsa, sen de, bize, öyle bir tanrı yap!" dediler. Mûsâ:
"Siz, cidden, ne kadar cahillik eder bir kavimsiniz!
Hiç şüphe yok ki, bunların, içinde bulundukları (din), helake mahkûmdur.
(İbadet diye) yapmakta oldukları şey de, boşunadır.
İlâh olarak size, Allah´dan başkasını mı arayacakmışım !
Halbuki, O, sizi, âlemlerin üstüne geçirmiştir.
Hani, sizi, Firavun Hanedanından kurtarmıştık.
Onlar ki, size, azabın kötüsünü yüklüyorlardı: Oğullarınızı, öldürüyorlar, yalnız kızlarınızı sağ bırakıyorlardı.
Bunda, size, Rabb´inizden, büyük bir imtihan vardı. "[428]
Mûsâ Aleyhisselâmın uyarısı üzerine, İsrail oğulları, put istemeyi bıraktılar. [429]
İsrail oğullarının rastladıkları kavm, inek heykeline tapmakta idi.
Kendilerine, sorulunca, ona, tapmadıklarını, zaruret halinde, onlardan yararlandıklarını ve zararlardan, onlarla korunduklarını, onlarla rızıklandırıldıklarını söylemişler, kendilerinden bazı cahiller de, onları, doğrulamışlardı.[430]
Mûsâ Aleyhisselâmın Tûr Dağına Gidişi:
Mûsâ Aleyhisselâm; Mısırda iken, Yüce Allâh´dan telakki eylediği Vahy´e dayanarak; Mısırdan çıkışlarından, düşmanlarının helaklerine kadar olanları ve geriye bırakılanları içine alan bir Kitab getirmeyi, İsrail oğullarına va´d etmişti.
Yüce Allah; Firavunu ve Firavunun kavmini helak edip İsrail oğullarını, onların elinden kurtardığ.ı düşmanlarından, emîn bir hale getirdiği zaman[431]; İsrail oğulları, bir Kitab ve Şeriat bulunmadığı için[432], Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Bize, va´d etmiş olduğun kitabı, getir!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm da, bunu, Rabb´inden diledi. [433]
Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
Tür dağına gelerek, Kendisine ibadet ve münâcaatta bulunmasını, Vahy etti.
Cebrail Aleyhisselâm, Onu, götürmek üzere, Hayat Atı denilen At üzerinde geldi.
Sâmirî, onu, görünce:
"Bu At için, muhakkak, önemli bir hal ve şan vardır!" dedi ve At´ın tırnağının bastığı yerden bir avuç toprak aldı. [434]
Sâmirî Mûsâ b.Zafer[435]; öküze tapan Bâcerma halkından olup[436] Mısıra gelmiş ve İsrail oğulları arasında, Müslüman olduğunu açıklamış[437], kendisi Ku-yumcu[438], dışı Müslüman, içi, münafık bir adamdı[439].
Mûsâ Aleyhisselâm; Tûr´a giderken, kendisinin yerine, Hârûn Aleyhisselâmı, İsrail oğullarının başına, Vekil bıraktı.
Onlara, Tûr´da otuz gece -Yüce Allah, bunu, kırka çıkardı- kaldıktan sonra, döneceğini va´d etti. [440]
Mûsâ Aleyhisselâm, Tûr dağına çıktı.
Yüce Rabb´i, Onunla, konuştu.
İsrail oğulları hakkında, ona, emirler verdi. [441]
Sâmirî´nin İsrail Oğullarını Buzağıya Taptırışı:
Hârûn Aleyhisselâm; İsrail oğullarına:
"Ey İsrail oğulları! ganimet, size helâl değildir.
Kıbtîlerden, emaneten almış olduğunuz süs eşyaları ise, ganimettir. Onların hepsini, bir araya toplayıp kazacağınız bir çukura gömünüz!
Mûsâ gelip te, onları, size helal kılarsa, çukurdan çıkarıp alınız. Aksi olursa, sakın, onlardan, hiç bir şey yemeyiniz!" dedi. [442]
Yüce Allah´ın; Mûsâ Aleyhisselâm için tayin ettiği ve on gece ile de, kırka tamamladığı müddetten otuzu, geçince, Sâmirî, İsrail oğullarına:
"Firavun Hanedanından, emaneten aldığınız ve onların, felâkete uğramaları üzerine, size kalan süs eşyalarını, getiriniz!" dedi.
Getirdiler ve ona, verdiler.
Sâmirî de, onlardan, bir erkek buzağı heykeli yaptı.
Cebrail Aleyhisselâm in atının ayağının bastığı yerden almış olduğu bir avuç topraktan birazını, onun karnına koyup ortaya, böğüren bir buzağı çıkardı. [443]
İsrail oğullarına:
"İşte, sizin İlâhınız ve Mûsânın İlâhı, budur!
Fakat, Mûsâ, onu, burada unuttu da, aramağa gitti." dedi. [444]
İsrail oğullarından Hârûn Aleyhisselâmla birlikte bulunan on iki bin kişiden başka, hepsi, bir benzeri daha görülmeyen bir sevgi ile buzağıya bağlanıp[445] tapmağa başladılar. [446]
Hârûn Aleyhisselâm, onlara:
"Ey kavmim! Siz, bununla (Buzağı ile) ancak, imtihana çekildiniz.
Sizin hakîkî Rabb´iniz, Rahman´dır.
Haydi, bana tâbi olunuz,benim emrime itaat ediniz!" dedi.
Onlar ise:
Biz, Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, ona (buzağıya tapmakta) kaim ve dâim olmaktan katiyen ayrılmayacağız!" dediler.´[447]
Hârûn Aleyhisselâm ile İsrail oğullarından, onunla birlikte bulunan kimseler, buzağıya tapanlara karşı, ayaklandılarsa da, onlarla savaşmadılar.[448]
Sâmirî´nin ziynet eşyasından eriterek yapıp İsrail oğullarını azdıran (Böğüren Buzağı Heykeli) hakkında Eshab-ı kiramdan İbn.Abbas:
"Hayır! Vallahi, hiç bir zaman, onun içinde ses bulunmamış, ancak, yel, arka deliğinden girer, ağzından çıkar da, bu seslenme, bundan ileri gelirdi." de-miştir. [449]
Bunun için, Yâkubîde; Buzağı heykelinin, karnına giren yel´in, onu buzağı gibi seslendirdiğini söylemiştir. [450]
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, İsrail oğullarının, kendisinin arkasından nasıl saptıklarını, buzağıya taptıklarını haber verdi. [451]
Hâdisenin Yüce Allah Tarafından Açıklanışı:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâmın, Tûr´a ne için gittiğini, orada ne kadar kaldığını, neler olduğunu, kendisinin arkasından İsrail oğullarının neler yaptıkların, Mûsâ Aleyhisselâmın, onlara ve Hârûn Aleyhisselâma nasıl kızdığını, Kur´ân-ı Kerim´-de şöyle açıklar:
"Mûsâ ile otuz gece (ibadet ve münâcatta bulunması için) sözleşmiştik ve ona, bir on gece daha kattık. Bu suretle Rabb´ının tayin buyurduğu vakit, kırk gece olarak tamamlandı.
Mûsâ, kardeşi Harun´a:
"Kavmimin içinde, benim yerime geç. (Onları) İslah et!
Fesadcıların yoluna uyma!" dedi.
Vaktâ ki, Mûsâ (ibadet için) tâyin ettiğimiz vakitte geldi.
Rabb´i, ona (İlâhî sözünü) söyledi.
(Mûsâ):
"Rabb´im! (Cemâlini) göster bana (ne olur ) Seni, göreyim!" dedi.
(Rabb´i, ona):
"Beni, katiyen göremezsin!
Fakat, şu dağa bak! Eğer, o, yerinde durabilirse, sen de, beni, görürsün!" buyurdu.
Derken, Rabb´i, o dağa[452] tecellî edince, onu, param parça ediverdi!
Mûsâ da, baygın (bir halde) yere düştü!
Ayılınca:
"Seni, tenzih ederim. Tevbe ettim Sana!
Ben, iman edenlerin ilkiyim!" dedi.
(Rabb´i, ona):
"Ey Mûsâ! Ben, seni, Risâletimle, Kelâmımla (zamanındaki) bütün insanlardan mümtaz kıldım.
Şimdi, sana, şu verdiğimi al! ve şükreden/erden ol!" buyurdu.
Biz, onun için, levhalarda her bir şeyi, Mev´izaya ve (hükümlerin) tafsiline âid her şeyi yazdık.
Haydi, bunları, kuvvetle (ciddiyet ve azim ile) tut!
Kavmine de, onun en güzel (hükümleri)ni, tutmalarını, emret!
Size, ileride fâsıkların yurdunu göstereceğim.
Yer yüzünde haksızlıkla kibirlenenleri, âyetlerimi idrâk)den çevireceğim.
Onlar, her âyeti görseler, ona, inanmazlar.
Doğru yolu görseler de, onu, bir yol edinmezler.
(Fakat) azgınlık yolunu, görürlerse, yol diye işte, onu, tutarlar.
Bu âyetlerimizi, yalan saydıklarından, onlardan, gafil olmalarındandır.
Halbuki, âyetlerimizi ve Âhirete kavuşacaklarını yalan sayanların bütün işledikleri, boşa gitmiştir.
Onlar, yapmakta olduklarından başkası ile mi cezalandırılacaklardı ya[453]
(Rabb´i, Musa´ya):
"Ey Mûsâ! Seni, kavminden (ayrılıp böyle gelmekte) acele ettiren nedir " buyurdu.
(Mûsâ):
"Onlar, işte, onlar da, benim ardımca (geliyorlar)
Ben, sana yönelerek acele ettim ki, yâ Rab! (benden, daha çok) hoşnud olasın!" dedi. (Rabb´i):
"Biz, senden sonra, kavmini, imtihan ettik.
Sâmirî, onları, azdırdı!" buyurdu.
Mûsâ, derhal, öfkeli ve tasalı olarak kavmlına döndü:
"Ey kavmim! Rabbiniz, size, güzel bir va´d ile söz vermedi mi
Yoksa (ayrılışımın üzerinden) sizce, çok zaman mı (geçip) uzandı
Yahud, Rabbinizden, bir gazab vâcib olmasını mı istediniz de, bana olan va´di-nizden caydınız !" dedi.
(Kavmi):
"Biz, sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak caymadık.
Fakat, biz, o kavmin (Kıbtîlerin) zînetinden, bir takım ağırlıklar, yüklenmiştik te, onları, (ateşe) atmıştık.
Sâmirî de, (kendi zînetini) böylece atmıştı." dediler.
Hulâsa, o, kendilerine, böğüren bir buzağı heykeli (döküp) çıkarmıştı.
(Gerek o, gerek onun avenesi):
"İşte, sizin de, Musa´nın da, İlâh´ı budur!
Fakat, Mûsâ unuttu!" demişlerdi.
Bilmiyorlarmıydı ki: o (buzağı), onlara hiç bir sözle mukabele edemiyor, onlara, ne bir zarar, ne de, bir yarar vermek kudretine mâlik olamıyordu [454]
"Mûsâ, kavmine, öfkeli ve tasalı döndüğü zaman:
"Size bıraktığım şu makamımda, arkamdan ne kötü işler yapmışsınız
Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele ettiniz ha !" dedi.
Elindeki Levhaları (yere) bırakıverip[455] kardeşinin başından tuttu. Kendine doğru çekiyordu.
(Hârûn):
"Anam oğlu! Bu kavim, beni, cidden zayıf gördüler (hırpaladılar).
Az kaldı ki, beni, öldüreceklerdi!
Sen de, bana, bari, böyle, düşmanları sevindirecek harekette bulunma! Beni, zâlimler gürûhuyle bir tutma!" dedi. [456]
Mûsâ:
"Ey Hârûn! Bunların saptıklarını, gördüğün zaman, bana, tâbi olmaktan, seni, meneden ne idi
Sen, benim emrime isyan mı ettin " dedi.
(Hârûn):
"Ey anamın oğlu! sakalımı, başımıfn saçını) tutma!
Hakîkat, ben, senin:
"İsrail oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme, bakmadın! diyeceğinden korktum" dedi.
(Mûsâ):
"Ya senin zorun ne idi ey Sâmirî " dedi.
O da:
"Ben, onların görmediklerini, gördüm:
Binâenaleyh, o Elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp (erimiş ziynet eşyasının içine) attım.
Bunu, bana, nefsim hoş gösterdi, böyle!" dedi.
(Mûsâ):
"Haydi, (defol) git!
Çünkü, senin hayatın boyunca (nasibin: benimle) temas etmeyiniz! demendir.
Sana, senin için, hiç şüphesiz, asla vazgeçilemeyecek bir ceza günü de, vardır.
Üstüne düşüp taptığın ilâhına bak!
Biz, onu, yakacağız. Sonra da, onu, parça parça edip denize atacağız!
Sizin İlahınız, ancak, kendisinden başka hiç bir İlâh bulunmayan Allâh´dır.
Onun ilmi, her şeyi, kuşatmıştır!" dedi. [457]
Vaktâ ki (İsrail oğulları, buzağıya tapmaktan) çok pişman oldular ve kendilerinin, muhakkak, saptıklarını gördüler:
"Ey Rabbimiz! Bize acımaz, bizi bağışlamazsan, her halde, en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız!" dediler. [458]
(Mûsâ):
"Ey Rabb´im! Beni de, kardeşlerimi de, yarlığa! Bizi, rahmetinin içine sal! Sen, esirgeyenlerden, daha esirgeyensin!" dedi.
"Şüphe yok ki: buzağıya (ilâh diye) tutunanlara, Rab´larinden bir gazab dünya hayatında da, bir horluk erişecektir.
İşte, biz, (Allah´a karşı) yalan düzenleri, böyle cezalandırırız.
Kötülükler işleyip te, sonra, ardından tevbe ve bununla beraber iman edenler(e gelince): şüphesiz ki, Rabb´in, bunun ardından (tevbe ve imanlarından sonra) elbette (kendilerini) yarlıgayıcıdır, hakkıyle esirgeyicidir.
Vaktâ ki, Musa´dan, o öfke uzaklaşıp sükûn hasıl oldu.
(Yere bıraktığı) Levhaları, aldı.
Onun bir nüshasında (şu da, yazılı idi):
(Sapıklıktan kurtulup) Hidâyet(e), (Azabdan sıyrılıp) Rahmet(e kavuşmak), o kimselere mahsustur ki; onlar, Rab´terinden korkarlar. "[459]
Sâmiri´nin Ve Yaptığı Buzağı Heykelinin Akıbeti:
Mûsâ Aleyhisselâm; Sâmirî´ye yaklaşmamalarını, onunla düşüp kalkmamalarını, İsrail oğullarına emretti.
Bunun üzerine, Sâmirî, ne kimse ile ülfet eder, ne de, kendisiyle ülfet olunur bir hale geldi.
Hiç kimse, onun yanına yaklaşmaz ve hiç kimse, ona dokunmazdı. O halde olarak ölüp gitti. [460]
Sâmirînin yapmış olduğu buzağı heykeli de, ateşte yakılıp toz haline geldikten sonra, denize atıldı. [461]
Tevbe Etmek Üzere Seçilen Yetmiş Kişinin Tur´daki Davranışları Ve Akıbetleri: Başa Dön
Mûsâ Aleyhisselâm; Tûr-i Seynâ´nın karşısında konaklamış bulunan[462] İsrail oğulları arasından seçtiği yetmiş kişiye[463]:
"Benimle birlikte, gidiniz de, yaptığınız şeyden dolayı, Allah´a tevbe ediniz!
Kavminizden, arkanızda bıraktığınız kimseler için de, tevbe dileğinde bulununuz!
Oruç tutunuz!
Temizleniniz ve elbiselerinizi de, temizleyiniz!" dedi.
Onları, Rabb´inin tâyin ettiği vakitte Tûr-i Seynâ´ya götürdü.
Mûsâ Aleyhisselâm; Yüce Allah´ın katına, ancak, Onun izni ve bildirmesiyle, varırdı.
Mûsâ Aleyhisselâmın yanında, Cenâb-ı Hakk´la buluşmak için giden bu yetmiş kişi:
"Bizim için dile de, Rabb´imizin Kelâmını işitelim!" dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: "Dileyeyim." dedi.
Tûr dağına yaklaştığı zaman, dağın üzerine, bir bulut sütunu dikildi, dağın tümünü kapladı!´
Mûsâ Aleyhisselâm, yanaşıp bulutun içine girdi. Yetmiş kişilik cemaatına da: "Yaklaşınız!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, Rabb´i ile konuşmağa başladığı zaman, alnında öyle bir nûr parladı ki, Âdem oğullarından hiç kimse, ona, bakamazdı!
Bu nûr´un üzerine, bir de, perde örtüldü ve o, yetmiş kişi de, yaklaşıp bulutun içine girince, secdeye kapandılar.
Yüce Allah´ın Kelâmını, işitmeye başladılar.
Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma, emir ve nehiylerde bulunuyor. [464]
"Şunu, yap! Bunu, yapma!" buyuruyordu. [465]
Mûsâ Aleyhisselâma verilecek emirler, sona erdiği zaman, bulut, Mûsâ Aley-hisselâmın üzerinden açıldı.
Mûsâ Aleyhisselâm, onların yanına geldi.
Onlar, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Biz, Allah´ı, apaçık görünceye kadar, sana, katiyen inanmayız!" dediler.
Derken, kendilerini, bir yıldırım yakaladı da, ruhları, bedenlerinden uçup ölü-verdiler! [466]
Mûsâ Aleyhisselâm, kalkıp[467] ağlayarak Rabb´ine yalvarmağa başladı: "Ey Rab´im! Ben, İsrail oğullarının yanına gittiğim zaman, ne diyeyim Sen, onların hayırlılarını! helak etmiş bulunuyorsun
Ben, şimdi, yanımda onlardan, tek kimse bile bulunmaksızın İsrail oğullarının yanına dönüyor olduğuma göre, onlar, beni, doğrulamayacaklardır. [468]
Yâ Rab! Eğer, di/eşeydin, onları da, beni de, daha önce helak ederdin.
İçimizden, bir takım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden, hepimizi helak mi edeceksin
Zâten, o da, Senin imtihanından başka (bir şey) değildi.
Sen, onunla, kimi dilersen, dalâlete götürür, yine, kimi dilersen (onu da) doğru yola iletirsin.
Sen, bizim Velîmizsin!
O halde, bizi yarlığa!
Bizi, Esirge!
Sen, Yarlıgayıcıların en hayırlısısın!" diyordu. [469]
Yüce Allah, bu yetmiş kişinin, buzağıyı mâbud edinenlerden olduğunu, Mûsâ Aleyhisselâma Vahy ile bildirdi.[470]
Bununla beraber, Kendisine, şükretmeleri için[471] onları, birbiri arkasından diriltip ayağa kaldırdı.
Onlar, dirilirlerken de, birbirlerinin nasıl diriltildik/erini seyrediyorlardı. [472]
İsrail Oğullarının Mûsâ Aleyhisselâma İtaatsızlıkları:
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, Erîhâ´ya, yâni Beytülmakdis toprağına gitmelerini emretti, [473] ve:
"Ey kavmim! Allah´ın, size takdir ettiği mukaddes toprağa giriniz!
Arkalarınıza, dönmeyiniz!
Sonra, nice zararlara uğrayanların haline)a dönmüş olursunuz!" dedi.
(Onlar ise):
"Ey Mûsâ! Doğrusu, orada zorbalar güruhu (Âd kavmi kalıntısı) var!
Doğrusu, onlar, oradan, çıkıncaya kadar, biz, (oraya) katiyen giremeyiz!
Eğer (onlar), oradan çıkarlarsa, biz de, muhakkak (oraya) giricileriz." dediler. [474]
(Peygamberine aykırı davranmaktan) korkmakta olan kimselerden, Allah´ın, kendilerine nimet ihsan ettiği iki er1 h
"Onların üzerine (şehrin) kapısından giriniz!
(Bir kerre), ona girdiniz mi, hiç şüphesiz ki, siz galipsinizdir.
Artık,Allâh´a güvenip dayanınız,(gerçekten) imanetmiş kimse/erseniz!r"dedi. [475]
Onlar ise:
Ey Mûsâ! Onlar (Zorbalar), orada bulundukça, biz, oraya, ebediyen giremeyiz!
Artık, sen, Rabb´inle beraber git! Bu suretle ikiniz (onlarla) harp ediniz!
Biz, mutlaka (burada) oturucularız!" dediler.
(Mûsâ):
´Yâ Rab! Ben, kendimle kardeşimden başkasına mâlik olamıyorum (Sözümü, geçiremiyorum)
Artık, sen, o fâsıklar güruhunun arasını, Sen, ayır!" dedi. [476]
ffillâhV
"Muhakkak, orası, kendilerine, kırk yıl haram kılınmıştır.
Onlar (oldukları) yerde (Tîh çölünde) sersem sersem dolaşacaklardır.
Artık, sen, o fâsıklar güruhu hakkında tasalanma!" buyurdu. [477] "Hani. Mûsâ, kavmine:
Ey kavmim! Ben, size, hakîkaten Allah´ın Peygamberi (olarak gönderilmiş) olduğumu, bildiğiniz halde, niçin beni cezalandırıyorsunuz !" demişti.
İşte onlar, (hakdan) sapıp eğrildikleri zaman, Allah da, onların kalblerini (hidâyetten) döndürdü.
Allah, fâsıklar güruhuna hidâyet etmez. "[478]
İsrail Oğullarının Tîh Çölünde Kırk Yıl Kalışı:
Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğulları, Mısırdan çıkışlarının üçüncü ayında, yaz Mevsiminin başında Tîh çölüne girdiler. [479]
Tîh: Seyna´nın kırıdır. [480]
Eyle, Mısır, Kulzum denizi ve Şam´ın Serat dağları arasında bulunmaktadır.[481]
Tîh çölüne girenlerden, kırk yıl içinde Yuşa´ b.Nûn Aleyhisselâmla Kâlib b.Yu-fenna Aleyhisselamdan başka, hepsi ölmüşlerdir.[482]
İsrail oğullarından, Mûsâ Aleyhisselâma itaat eden ve onunla birlikte olanları: "Ey Mûsâ! Bize, bunu, ne diye yaptın !" dediler. [483] Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğulları aleyhinde dua ettiğine pişman oldu. [484] İsrail oğulları:
"Ey Mûsâ! Burada, bizim için su ve yiyecek nasıl ve nereden sağlanacak" diye sordular.
Yüce Allah, turunç ağaçlarının üzerlerine kudret helvası indirdi, bıldırcın kuşları, düşürdü.
İsrail oğullarından her hangi biri gelip kuşlara bakar, semiz ise, onu, tutar, keser, zaif ise, salardı.[485]
İsrail oğulları:
"Bu, yiyecektir. [486]
İçeceğimiz su, nerededir " dediler.
Yüce Allah tarafından, Mûsâ Aleyhisselâma, Asası ile taşa vurması emrolundu.
Taştan, her bir kabilenin içeceği su ayrı olmak üzere, on iki pınar fışkırdı. [487]
İsrail oğulları:
"Bunlar, yiyecek ve içecektir.
Gölgeleneceğimiz[488] gölge, nerede " dediler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onların üzerlerini, bulutla gölgeledi. [489]´
İsrail oğulları:
"Bu da, gölgedir
Giyineceğimiz[490] elbise, nerededir " dediler.
Bunun üzerine, üzerlerindeki elbiseleri, çocukların, büyüdükçe uzamaları gibi, boylarına göre, uzar, yırtılmaz ve eskimez oldu. [491]
Bundan sonra, İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâma tekrar başvurarak bir çeşid yemekten bıktıklarını, buna, daha fazla katlanamayacaklarını söyleyip yerin bitirdiği bakliyattan da, yararlandırılmaları için, Allâha dua etmesini istediler, [492]:
"Bize, kim et yedirecek
Biz, Mısırda iken, balık, hıyar, kavun, karpuz, pırasa, soğan, sarımsak yerdik! " dediler.
İsrail oğullarının bu istekleri, Mûsâ Aleyhisselâmı, çok üzdü. [493]
İsrail oğullarının Tîh çölündeki durum ve davranışları, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
"Biz, onları, on ikiye (o kadar) torunlara (kabileye) ümmetlere ayırdık.
(Tîh´da susayan) kavmi, (Musa´dan) su istediği zaman:
"Asa´nı taşa vur!" diye (Vahy ettik) de, ondan on iki pınar kaynayıp aktı.
İnşaların her kısmı, su içecekleri yeri, iyice belledi.
Onları, üstlerindeki bulutla gölgelendirdik.
Onlara, kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
Size, rızık olarak verdiğimiz en temiz ve güzellerinden yeyiniz! (dedik) Onlar, bize zulmetmediler. Fakat, kendilerine zulmediyorlardı. "[494] "...(Onlara demiştik ki): Allah´ın rızkından, yeyiniz, içiniz! (Fakat) yeryüzünde fesadcılar olarak taşkınlık yapmayınız! "[495] "Hani, siz:
Ey Mûsâ! Bir çeşid yemeğe (kudret helvası ile bıldırcın etine) mümkün değil dayanamayız!
O halde, bizim için, Rabb´ine dua et te, yerin bitirdiği şeylerden, sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın!" demiştiniz.
(Mûsâ da):
O hayırlı olanı, şu daha aşağı olanı ile değiştirmek mi istiyorsunuz !
(Öyle ise) bir şehire ininiz.
Çünkü (orada) size, istediğiniz (sebzeler) var!" demişti.
Onların üzerine, horluk ve yoksulluk vuruldu.
Onlar, Allah´dan, bir gazaba da, uğradılar.
Bu, onların, Allah´ın âyetlerini inkâr ettiklerinden, Peygamberlerini haksız yere, öldürdük/erindendi.
Bu, isyan ettiklerinden ve (mâsiyetlerde) aşırı gittiklerinden idi. [496]
O zaman, onlara:
Şu şehirde yerleşiniz!
Onun, dilediğiniz yerinden yiyiniz. Hıtta! deyiniz.
Kapısından, hepiniz secde edici olarak giriniz ki, suçlarınızı, yarlıgayalım.
İyi hareket edenlere, ileride daha fazlası ile vereceğiz! denilmişti.
Fakat, içlerinden, o zulmedenler, sözü, kendilerine, söylenenden başka bir şekle soktu.
Biz de, zulmeder oldukları için, üstlerine murdar bir azab (Taun) indirdik." [497]
Bir Maktulün Diriltilip Katilini Haber Verişi:
İsrail oğulları arasında vuku bulup faili bilinemeyen ve bir çok tartışmalara yol açan bir kati hâdisesi, Mûsâ Aleyhisselâma arzedilmiş Mûsâ Aleyhisselâm da:
"Allah aşkına! şu maktulün işi hakkında kimde bilgi varsa, bize bildirsin!" diyerek halka seslenmiş, bu hususta hiç kimsede bir bilgi bulunmadığı görülünce, kendisinin, bunu, Rabb´inden sorup öğrenmesi, istenilmişti. [498]
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, bir inek boğazlamalarını emretmişti. [499]
Bu hâdise, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
"Bir zaman da, Mûsâ, kavmine:
Allah, size, her halele, bir inek boğazlamanızı, emrediyor!" demişti.
Onlar:
"Bizi, eğlence mi ediniyorsun " demişti.
Mûsâ da:
"Ben, câhillerden olmaktan, Allah´a sığınırım!" demişti.
(Onlar, öyle ise) bizim için, Rabb´ine dua et te, onun, ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın." demişlerdi.
(Mûsâ):
Allah, diyor ki: o, ne çok yaşlı, ne de, pek genç değil, ikisi ortası, bir dinç (inek)tir.
Artık, emrolunduğunuz şeyi, yapınız!" demişti.
(Onlar, tekrar):
Bizim için, Rabb´ine, dua et te, onun rengi, nedir bize, tam açıklasın " dediler.
Oda:
(Rabb´im) diyor ki:
O, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inektir!" demişti.
Onlar:
Bizim için, Rabb´ine dua et de, o, nedir Apaçık anlatsın bize.
Çünkü, bizce, bir çok inekler, birbirlerine benzerler.
Allah, dilerse, (istenilen ineği bulmağa) muvaffak oluruz." demişlerdi.
(Mûsâ):
Rabb´im, buyuruyor ki: o, ne boyunduruğa koşulup arazi sürecek, ne ekin sulayacak bir inek değildir, salmadır.
Hiç alacası da, yoktur." dedi.
Onlar:
"İşte, şimdi, hakikati getirdin (vasfını, tam bildirdin) dediler.
Bunun üzerine, o ineği (bulup) boğazladılar ki, az kaldı (bunu) yapmayacaklardı.
Hani, siz, bir kimse öldürmüştünüz de, onun (katili) hakkında birbirinizle atış-mıştınız.
Halbuki, Allah, sizin gizleyecek olduğunuz şeyi, açığa vurandı.
Onun için, biz, ona (Öldürülen adama, boğazlanan ineğin) bir parçası ile vurunuz!" demiştik.
İşte, Allah, böylece, ölüleri, diriltir, size, âyetlerini, gösterir.
Gerekir ki, aklınızı, başınıza alasınız.ıl[500]
Boğazlanan ineğin bir parçası ile maktule vurulunca, Yüce Allah, maktulü, diriltti.
Mûsâ Aleyhisselâm, ona:
"Seni, kim öldürdü " diye sordu.
O da: kendisini, kimin öldürdüğünü, haber verdikten sonra, eski ölü haline döndü[501]
Karun Ve Karun´un Mûsâ Aleyhisselâma İftira Edişi Ve Yer Tarafından Yutuluşu:
Karun´un Kimliği ve Yaşantısı:
Karun; Mûsâ Aleyhisselâmın amcasının oğlu olup[502] büyük servet sahibi ve servet azgını idi.
Hazînelerinin anahtarlarını, müteaddid adamlar, zorlukla taşıyabilirdi. [503]
Süslenmiş üç yüz câriye ve dokuz bin adamları yanında bulunduğu halde, halkın yanına çıkardı.
Konağının kapısını altından yaptırmış, duvarlarını, altın levhalarla kap-latmıştı. [504]
Firavun ve Hâman gibi, Karun da, Mûsâ Aleyhisselâmı;
"Çok yalancı bir Sihirbazdırl" diyerek red ve tekzib etmişti. [505]
Mûsâ Aleyhisselâm; Karun´un, kötü tutum ve davranışlarını -akrabası olduğu
için- af ve müsamaha ile karşılardı.[506] Firavun; Karun´u, İsrail oğullarına Vali tayin etmişti. [507] İsrail oğullarına zulmünü ve taşkınlığını, onun vâsıtası ile yapardı. [508]
Karun; Musa ve Hârûn Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarının en bilgilisi ve üstünü idi. [509]
Kendisi; İsrail oğulları arasından seçilip -tevbe etmek üzere- Tûr´a götürülen ve orada, Yüce Allah´ın Kelâmını işiten yetmiş kişi arasında idi. [510]
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, zekâtı emredince, Karun, İsrail oğullarını toplayıp onlara:
"Bu, size, oruç, namaz ve bir takım şeyler getirmiş, siz de, onlara katlanmış bulunuyorsunuzdur. Ona, birde, mallarınızı verme külfetini, yüklenecek misiniz " dedi.
İsrail oğulları:
"Biz, ona, mallarımız(ın zekâtın)ı, verme külfetini, yüklenmeyeceğiz!
Sen, ne görüştesin " dediler.
Karun:
"Benim görüşüm: İsrail oğullarının fahişesini, ona gönderelim.
Onun, ona, kendisiyle temasta bulunmak istediği iftirasını atmasını[511] ve bunu, ordu dumandanları ve halk arasında yaymasını, emredelim!" dedi.
Öyle yaptılar[512]
Karun; İsrail oğulları arasında bulunan bir fahişeyi; Mûsâ Aleyhisselâma, cinsî münasebette bulunma suçu atmak üzere, kiraladı. Karun; İsrail oğullarının, Meclislerinde toplandıkları gün, Mûsâ Aleyhisselâmın yanına varıp:
"Ey Mûsâ! Hırsızlık edenin, cezası, nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Eli, kesilmektir!" dedi.
Karun:
"Hırsızlık eden, sen olsan da mı, böyledir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet!" dedi.
Karun:
"Zina edenin, cezası, nedir " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Taşlanıp öldürülmektir!" dedi.
Karun:
"Zina eden. sen olsan da. böyle midir" diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet!" dedi.
Karun:
"Sen. zina etmişsin!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yazıklar olsun sana!
Kiminle etmişim " dedi.
Karun:
"Filanca kadınla!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, hemen o kadını, çağırdı:
"Tevratı, indiren Allah adına, sana, and veriyorum:
Karun, doğru mu söylüyordur " dedi.
Kadın:
"Madem ki, sen, bana, Allah adına and verdin.
Ben de, Allah için, yemin ederek şehâdet ederim ki: Sen, bu işden berîsin, uzaksın ve Allah´ın Resulüsün!
Ailâh düşmanı Karun, sana, bu suçu atayım diye beni kiraladı!" dedi. Mûsâ Aleyhisselâm, hemen kalkıp secdeye kapandı. [513]
Karun aleyhinde, Allah´a dua edince; Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma, boyun eğmesi için, yer´e, emretti. [514]
Mûsâ Aleyhisselâma da:
"Başını, secdeden kaldır! Yer´e, istediğini, emret!" diye vahy etti. [515]
Mûsâ Aieyhisseiâm:
"Ey İsrail oğulları! Yüce Allah, beni, Firavun´a, gönderdiği gibi, Karun´a da, gönderdi.
Kim, onun yanında bulunuyorsa, yerinde kalsın!
Kim, benim yanımda bulunuyorsa, onun yanından ayrılsın!" dedi.
Karun´un yanında iki kişiden başka kimse kalmadı. [516]
Mûsâ Aleyhisselâm, Yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, topuklarına kadar, yuttu. [517]
Oniar:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ" diyerek istimdad ediyorlardı. [518]
Mûsâ Aleyhisselâm, yere:
"Tut oniarı, yut!" dedi.
Yer, onları, dizlerine kadar yuttu! [519]
Onlar:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ!" diyerek istimdad edip durdular. [520]
Mûsâ Aleyhisselâm, yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, bellerine kadar yuttu!
Onlar, yine:
"Ey Mûsâ, Ey Mûsâ!" diyerek istimdad ettiler, durdular. [521]
Mûsâ Aieyhisselâm, yere:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, boğazlarına kadar yuttu! [522]
Onlar, yine:
"Ey Mûsâ! Ey Mûsâ!" diyerek istimdad ettiler.
Mûsâ Aleyhisselâm, yer´e:
"Tut onları, yut!" dedi.
Yer, onları, yuttu!
Tamamı ile kaybolup gittiler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Kullarım, senden yardım istediler, durdular. Sen, yardım etmedin!
Eğer, onlar, benden yardım istemiş olsaydılar, muhakkak, onların imdadlarına yetişir, kendilerine, yardım ederdim!" diye Vahy etti. [523]
Diğer rivayete göre:
Mûsâ Aleyhisselâm, Abdest alıp namaz kıldı ve ağladı:
"Yâ Rab! Senin düşmanın, benim eziyyet edicim, benim rüsvay olmamı ve ayıplanmamı, istiyordur.
Beni, onun üzerine, musallat kıl!" diyerek dua etti.
"Yer´e, dilediğini, emret! Sana, itaat edecektir!" diye vahy olundu.
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, Yer´e:
"Ey yer! Tut onları, yut!" dedi.
Karun´un konağı sarsıldı.
Yer, Karûnu ve adamlarını, topuklarına kadar, tutup yuttu!
Karun:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diye sesleniyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Yer! Tut onları yut!" dedi.
Konak, sarsıldı.
Karun ile adamları, dizlerine kadar, yere battılar!
Karun ise, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diye yalvarıyor ve sesleniyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Yer! Tut onları yut!" dediği zaman, konak, sarsıldı.
Karun ile adamları, alınlarına, kadar, yere, battılar!
Karun ise, Mûsâ Aleyhisselâma, yalvarıyor:
"Ey Mûsâ! Bana, acı!" diyordu.
Mûsâ Aleyhisselâm, tekrar, yer´e:
"Ey yer! Tut onları, yut!" dediği zaman, yer, Karûnu ve adamlarını konağıyle birlikte tamamıyla yuttu!
Yüce Allah tarafından, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Ey Mûsâ! Sen, çok katı davrandın!
İzzet sıfatım hakkı için, onlar, bana seslenmiş olsalardı, davetlerine icabet ederdim!" buyruldu. [524]
Rivayete göre, Karun ve adamları, Kıyamete kadar, her gün, bir insan boyu, yerin dibine geçirilmektedir! [525]
Karun, helak olduğu zaman, İsrail oğulları:
"Musa, onu, ancak, konağını ve servetini ele geçirmek için, helak etti!" dediler.
Karun´un helakinden üç gün sonra da, Yüce Allah, bütün konak ve mallarını, yere yutturdu! [526]
Kur´ân-ı Kerimin Karun Hakkındaki Açıklaması:
Kur´ân-ı Kerim´de, Karun´un durumu ve akıbeti şöyle açıklanır: "Aslında, Karun, Musa´nın kavmindendi. Fakat, o, onlara karşı serkeşlik etti.
Biz, ona, öyle hazîneler verdik ki, anahtarlarını taşımak bile) güçlü kuvvetli büyük bir cemaata ağır geliyordu.
O vakit, kavmi(nden Mü´min olanlar) ona; şöyle demişti:
Şımarma! Çünkü, Allah, şımarıkları, sevmez.
Allâh(ın), sana verdiği (maldan harcayıp) Âhiret yurdunu ara!
Dünyadan, nasibini de, unutma!
Allah´ın, sana ihsan ettiği gibi, sen de, (insanlara sadaka vererek) ihsanda bulun.
Yer (yüzünde) de, fesad arama.
Çünkü, Allah, fesadcıları, sevmez.
(Karun) dedi ki:
Bu (servet), bana, ancak, bende olan ilimle (ilim sayesinde) verilmiştir.
(O, madem ki, âlimdi) kendisinden önceki nesillerden, kuvvetçe ondan daha üstün, cemiyetçe, daha kesretli kimseleri, Allah´ın, hakîkaten helak etmiş olduğunu bilmedi mi
Mücrimlerden, günahları, sorulmaz. (Allah, sormadan, her şeyi bilir) Derken, zîneti (debdebesi) içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler:
Ne olurdu Karun´a verilen (şu servet) gibi, bizim de, (malımız) olsaydı, o, hakî-katan, büyük bir nasib sahibidir, dediler.
Kendilerine ilim verilenler de, şöyle dedi:
Yazıklar olsun size! Allah´ın sevabı; iman ve iyi amel (ve hareket) eden kimseler için, daha hayırlıdır.
Buna da, sabır (ve sebat) edenlerden başkası kavuşturulmaz.
Nihayet, biz, onu da, onun sarayını da, yere geçiriverdik!
Artık, onun, Allah´a karşı, kendisine yardım edecek hiç bir cemâati da, yoktu.
O, bizzat kendisini müdafaa edebileceklerden de, değildi!
Dün, onun mevkiini temenni edenler, sabahleyin, şöyle diyorlardı:
Hayret! Demek ki, Allah, kullarından, kimi dilerse, onun rızkını, yayıyor (genişletiyor, yahud) daraltıyor.
Allah, bize lutfetmeseydi, bizi de, muhakkak (yere) batırırdı!
Hayret! Demek gerçek şu ki kahirler felah bulmak!
İşte, Âhiret yurdu!
Biz, onu, yer (yüzün)de, ne tegallüb, ne fesad arsuzuna düşmeyeceklere veririz.
(iyi) Sonuç, (Allah´ın /kabından) sakınanlarındır.
Kim, iyi (hal) ile gelirse, onun, için, bundan daha hayırlısı vardır.
Kim de, kötü (hal) ile gelirse, o kötülükleri işleyenler, yapmış olduklarından başkası ile cezalandırılmaz(lar[527]
Karun´u, Firavun´u ve Hâmân´ı da, (helak ettik)
And olsun ki: Mûsâ (daha önce) kendilerine apaçık burhanlar getirmişti de, onlar, yer (yüzün)de büyüklük taslamışlardı.
Halbuki, (azabın) önüne geçebilecek değillerdi. [528]
Mûsâ Aleyhisselâmın Hızır Aleyhisselâmla Buluşup Arkadaşlık Etmesi[529]
Hârûn Aleyhisselâmın Vefatı:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, Hârûn Aleyhisselâmı vefat ettireceğini, vahy ile haber verip[530]:
"Kendisini, dağa, şöyle şöyle getir!" buyurdu. [531]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâmın elinden tutup[532] dağa doğru gittiler.[533]
Hârûn Aleyhisselâmın Şibr ve Şibbîr adındaki oğulları da yanlarında bulunuyordu. [534] Dağın üzerine çıktıkları zaman[535] ne görsünler: Bir benzeri daha görülmemiş bir ağaç i
Yapılmış bir ev!
Evin içinde bir Sedir!
Sedirin üzerinde de, bir döşek!
Döşeğin içinden de, güzei bir koku yayıimaktai
Hârûn Aleyhisselâm; o dağa, o eve, o evin içindekilere bakınca, onlar çok hoşuna gitti:
"Ey Mûsâ! Ben, şu Sedir´in üzerinde muhakkak uyumamı arzu ediyorum! dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Haydi, onun üzerinde uyu!" dedi.
Hârûn Aieyhisseiâm:
"Ben, bu evin sahibi geiip bana kızar diye korkuyorum!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm
"Korkma! Bu evin sahibi hakkında, ben, sana, yeterim. Uyu! dedi.
Hârûn Aleyhisselâm:
"Hayır! Ey Mûsâ! Sen de, benim yanımda uyu!
Ev sahibi gelirse, bana ve sana karşı, toptan kızmış olur!" dedi.
ikisi de, yatıp uyudular.
Hârûn Aleyhisselâmı. ölüm yakaladı.
Kendisinin öleceğini, sezince:
"Ey Mûsâ! Beni aldattın" dedi. [536]
Orada, Hârûn Aleyhisselâmın ruhu kabzolundu. [537]
Dağda görülen o ev de, o sedir de, semaya kaldırıldı. Ağaç ise, kaybolup gitti. [538]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâmın cenaze namazını kıldı´[539]´ ve onu oraya gömdü. [540]
Bunun için, Yahudiler, Hârûn Alehisselâmın gömülü bulunduğu dağa Tûr-ı Harun adını vermişlerdir.[541]
Mûsâ Aleyhisselâm yanında Hârûn Aleyhisselâm bulunmaksızın, İsrail oğullarının yanına dönünce[542] israil oğullan:
Mûsâ; İsrail oğullarının, Harun´a gösterdiği sevgiyi kıskanarak onu öldürdü!" dediler.
Gerçekten de, Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâma nazaran, İsrail oğullarına karşı, daha yumuşak ve daha sakin davranışlı idi.
Mûsâ Aleyhisselâmın ise, onlara karşı, bazı sert ve katı davranışı olmuştu.
Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarının, kendisi aleyhinde söyledikleri bu sözü haber alınca, onlara:
"Hey Allah´ın rahmetine uğrayasıcalar! Kardeşim olan bir kimseyi, Sen, öldürdün! diye bana iftira ediyorsunuz hâ! " dedi.[543]
israil oğulları:
"Onu, sen öldürdün!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yanımda iki oğlu bulunduğu halde, ben onu, nasıl öldürürüm !" dedi´[544]
İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâm aleyhindeki sözlerini çoğalttıkları zaman, Mûsâ Aleyhisselâm kalkıp iki rekât namaz kıldı. Sonra da, Allah´a dua etti.
Gökle yer arasına inen sediri gördüler. [545]
"Ey Hârûn! Seni, kim öldürdü " diye sordular.
Hârûn Aleyhisselâm:
"Beni, kimse öldürmedi, Fakat Allah, beni vefat ettirdi!" dedi. [546]
Hârûn Aleyhisselâm; Tîh´de[547] vefat ettiği zaman, yüz on yedi´[548] veya yüz yir-
mj[549] ya da yüz yir-
mj üç yaşında idi.´[550]
"Musa´ya da, Harun´a da, selâm!"[551]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Hârûn Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması: Başa Dön
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâmla birlikte beşinci kat göğe yükseldiler.
Cebrail Aleyhisselâm; göğün kapısını çaldı.
"Sen kimsin " denildi.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Cebrailim!" dedi.
"Yanında kimse var mı diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm: "Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi. "O (Mîrac için) gönderildi mi " diye soruldu. Cebrail Aleyhisselâm: "Gönderildi!" dedi.
Göğün kapısı açılınca, Hârûn Aleyhisselâmla karşılaştılar.[552] Peygamberimiz:: "Ey Cebrail! Kim bu diye sordu. Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu kavmi içinde sevdirilmiş Hârûn b. İmran (Aleyhisselâm)dır. [553] "Selâm ver ona!" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, selâm verdi.
O da, Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra, Peygamberimize: "Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dedi. [554]
Musa Aleyhisselâmın Hacca Gidişi:
Peyamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Hicretin onuncu yılında Veda Haccına giderken Ezrak vadisine uğrayıp:
"Bu, hangi vadidir " diye sordu.
"Ezrak vâdisidir!" dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselâm:
"Musa´nın; şehâdet parmaklannı, kulaklarına koyup yüksek sesle Allah´a Telbiye ederek vadiden geçişini, görür gibiyim!" buyurdu. [555]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hacc´da Beytullâhı Tavaf edince, Sâfâ tepeciğine çıktı. Orada, Cebrail Aleyhisselâmla karşılaştı.
Cebrail Aleyhisselâm ona:
"Ey Safiyullah! Vadiye indiğinde, sıkı git!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm, elbisesinin eteğini, beline, kuşağıyla bağlayıp Safa tepeciğinden aşağı indi ve vadiye erişince, Sa´y´a ve:
Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk! Lebbeyk! Ene abdüke lebbeyk! Lebbeyk!
Buyur Allah´ım buyur!
Ben, Senin kulun´um!
Buyur! BuyuıTEn-ırine amadeyim!" diyerek Telbiye´ye başladı. [556]
Mûsâ Aleyhisselâm, Arafat´a giderken de, en kısa yol olan Dabb yolundan gitmişti. [557]
Tevrat Hükümlerinin İsrail Oğullarına Zorla Kabul Ettirilişi:
Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâma, önce, on Sahife indirmiş[558] sonra, bunu, yüz Sahife´ye tamamlamıştı.
Bundan sonra, ona, bir çok emirleri, nehiyleri, haramları, helalları sünnetleri ve hükümleri içinde taşıyan Tevrat´ı, İbranice olarak indirmişti. [559]
Mûsâ Aleyhisselâm, Tûr´dan, İsrail oğullarının yanına dönüp[560] Tevrat´ı getirdiği zaman, onu kabullenmekten, onda, kendilerine yükletilen mükellefiyetlere, Şeriat hükümlerine göre[561] amel etmekten kaçındılar.
Bunun üzerine, Tür dağı, başlarının üzerine kaldırıldı!
Yüzlerinin yamacından, kendilerine bir ateş gönderildi!
Arkalarından da, tuzlu bir deniz getirildi!
Onlara:
"Size verdiğimiz şeyi, kuvvetle tutunuz. (Ona, sımsıkı sarılınız) ve söz, dinleyiniz!..
Ya bunu, kabul eder ve size emrettiğim şeyleri, yaparsınız, yahud şu dağ, üzerini-zebırakılacaktır!
Yahut şu denizde boğulacaksınız!
Ya da şu ateşte yakılacaksınız!" denildi.
İsrail oğulları, kendileri için, kaçılacak yer olmadığını görünce, bunu, kabullenmek zorunda kaldılar ve yüzlerinin yarısı üzerine, secdeye kapandılar. Secde halinde, üzerlerindeki dağı, göz ucuyla süzdüler.
Böyle, yüzlerinin yarısı üzerine secde etmeleri ve göz ucuyla yukarıya doğru bakmaları, Yahudiler için, Sünnet ve âdet oldu. "Yâ Mûsâ! işittik ve itaat ettik!" [562]Kabul ettik! Kabul ettik! [563] Eğer dağ (tepemizde) olmasaydı, yine de, sana, itaat etmezdik!" dediler. [564]
Kur´ân-I Kerimin İsrail Oğulları Hakkındaki Bazı Açıklamaları:
"Hani, sizden (Tevrat hükümlerine göre amel edeceğinize dair) sapasağlam söz almıştık.
Tûr´u da (tepenize iniverecek bir şekilde) üstünüze kaldırmıştık (ve demiştik ki):
Size verdiğimiz (kitabın hükümlerin)i, kuvvetle tutunuz.
Onun içindekileri, hatırlayınız. Tâ ki, sakınmış olasınız.
Sonra, onun (Tevrat´ı kabul edişinizin) arkasından, yine yüz çevirmiştiniz.
İşte, eğer, üzerinizde, Allah´ın fazl´u rahmeti olmasaydı, elbette maddî ve manevî en büyük zarara uğrayanlardan olacaktınız.
And olsun ki: Cumartesi günüfne saygı göstermek) hakkında(ki dinî hududu, balık avlamak suretiyle) çiğneyip geçenler(in hallerini, başlarına gelenleri) de, her halde, bil(ip öğren)mişinizdir.
İşte, biz onlara (Dâvud lisanı ile):
"Hor ve zelil maymunlar, olunuz!" dedik.
(Üç gün sonra, hepsi helak oldu.)
Binâenaleyh, onu, hem önündekilere (o zaman hazır olanlara), hem de ardındaki-lere (sonradan geleceklere) ibret verici ceza ve (Mü´minlerden) Takvaya erenlere de, bir öğüt yaptık." [565]
"Bir vakit;
Size verdiğimiz (Tevrat)´!, kuvvetle tutunuz! (Ona, sımsıkı sarılınız, söz) dinleyiniz! (diye) Tûr´u, tepenizin üstüne kaldırıp sizden, teminatlı va´d almıştık.
"(Kulağımızla) dinledik. (Kalbimizle) isyan ettik!" demişlerdi.
(Çünkü), Küfürleri yüzünden, özlerine buzağı, (bir su gibi) içirilmiş (iyice işlemiş)ti.
De ki: Eğer, Mü´min (kimse)ler iseniz, inancınız, size, ne kötü şey emrediyor !" [566]
"Hani, İsrail oğullarından:
Allâh´dan başkasına ibâdet etmeyiniz!
Anaya, babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara iyilik ediniz!
İnsanlara, güzellikle söyleyiniz!
Dosdoğru namaz kılınız!
Zekât veriniz! diye (emretmiş), teminatlı söz almıştık.
Sonra, (bu sağlam sözünüze karşı) içinizden birazınız hariç olmak üzere, arka döndünüz ve (siz de, atalarınız gib)i hâlâ yüz çevirmekte berdevamsınız!
Hani, sizden (ey Yahudiler! Birbirinizin) kanlarını (haksız yere) akıtmayınız!
Kendinizi, kendi yurdlarınızdan çıkarmayınız! diye kat´î söz almıştık.
Sonra, siz de, (buna karşı) ikrar vermiştiniz, ve hâlâ, (bu yolda aleyhinizde) şahid-lik edip duruyorsunuz da.
(Öyle olduktan) sonra, sizler, yine onlarsınız ki: (işte) kendilerinizi öldürüyor, içinizden bir fırkayı, yurdlarından çıkarıyor, aleyhlerinde günah ile, düşmanlıkla birleşip yardım/aşıyorsunuz.
Eğer, size esir olup gelirlerse, kendileriyle fidyeleşir (esir mübadelesi yapar, yine,
onların yurtlarında kalmasına müsâade etmez)siniz.
Halbuki, onların çıkarılması, size haram kılınmıştı.
Yoksa, siz, Kitabın (fidyeye aid) bir kısmına inanıyorsunuz da, (adam öldürmeyi sürgün etmeyi, kötülükle yardımlaşmayı men eden) bir kısmını, inkâr mı ediyorsunuz !
Şu halde, içinizden böyle yapan(lar)ın cezası, dünya hayatında bir rüsvaylıktan, (esir ve makhur yaşamaktan) başka (bir şey) değildir.
Kıyamet gününde de, onlar, azabın en çetinine itileceklerdir.
Allah, ne yaparsanız, (hiç birinden) gafil değildir.
Onlar, Âhirete bedel, dünya hayatını satın almış kimselerdir.
Bundan dolayı, kendilerinden azab kaldırılıp hafifletilmeyecek, onlara, yardım da edilmeyecektir.
And olsun ki: Musa´ya o Kitabı verdik.
Ondan (Musa´dan) sonra da birbiri ardınca, (aynı Şeriatla memur) Peygamberler gönderdik.
Meryem oğlu İsa´ya da, beyyineler (gayet açık burhanlar, mucizeler) verdik ve onu, Rûhülkudüsle de, destekledik.
Demek size ne vakit bir Peygamber, gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şey getirirse, kibirlenmek isteyeceksiniz de, kiminiz, yalanlayacak, kiminiz de, öldüreceksiniz öyle m/ [567]
And olsun ki: sen, onları(lsrail oğllarını), insanlardan (hattâ) müşrik olanlardan ziyâde hayata düşkün bulacaksın!
Onlardan, her biri arzu eder ki, (kendisine) bin yıl ömür verilsin. Halbuki, onun çok yaşatılması, kendisini, azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, onları, ne işlerse, hakkıyla görücüdür[568]
Mûsâ Aleyhisselâm´ın Yüce Allâh´dan Bazı Soruları Ve Dilekleri:
Mûsâ Aleyhisselâm, bir gün;
"Ey Rab! Kullarının, Sana, sevgilisi, hangisidir " diye sordu.
Yüce Allah:
"Onların, beni, en çok zikredenidir!" buyurdu. [569]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Kullarının en zengini, hangisidir " diye sordu.
Yüce Allah:
"Kendisine verdiğim şeye, en razı olanıdır!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rab! Kullarının en iyi hüküm vereni, hangisidir " diye sordu. Yüce Allah:
"insanlar hakkında, kendisi için hüküm verdiği gibi, hüküm verendir" buyurdu. [570] Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Kullarının, Sana karşı en haşyetlisi hangisidir " diye sordu. Yüce Allah:
"Onların, beni, en iyi bilenidir!" buyurdu. [571]
"ilâhî! Ben, Sana nasıl şükredeyim ki: Bana, ihsan buyurduğun nimetlerinden en küçük bir nimete bile bütün amellerim denk gelmez!" dedi. Yüce Allah:
"Ey Mûsâ! işte, sen, şimdi, bana şükrettin!" buyurdu. [572] Mûsâ Aleyhisselâm
"Ey Rabb´im! İyiliği, emir, kötülükten nehy ve Allah´a imân eden hayırlı bir Ü´m-met´in, insanlar için, ortaya çıkarılacağını, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim ümmetim yap! dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed (Aleyhisselâm)ın Ümmeti´dir." buyurdu.
"Ey Rabb´im! Sonradan geldikleri halde, kendilerinden önceki Ümmetleri, Kıyamet gününde geçen bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum. Onları, benim ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in (Muhammed´in) Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Kendilerinden öncekiler, Kitaplarını ezberlemeyip yüzünden okurlarken, indileri (İlim ve hikmetin aslı olan kitapları) kalblerinde (ezberlerinde) bulunan bir Ümmet´i, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im Önceki ve sonraki Kitaba inanan ve dalâlet başları ile savaşan ve hattâ yalancı kör (Deccal) ile de, savaşan bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum. Onları, benim Ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in (Muhammed´in) Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Kendilerinden öncekilerin kabul olunan sadaka ve kurbanları, Yüce Allah´ın gönderdiği bir ateşle yakıla gelir, kabul olunmadığı zaman yakılmazken, kurban ve sadakalarını, kendileri yiyen bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, Tevratta yazılı bir Ümmet buldum ki: Onlardan birisi, bir kötülük yapmağa niyetlerinse, kendisine, bundan dolayı günah yazılmaz. O kötülüğü işlerse, bir günah yazılır.
Onlardan birisi, bir iyilik yapmağa niyetlenir de, onu, yapmazsa, kendisine, bir Ha-sene (sevap) yazılır.
Eğer, o iyiliği yaparsa, kendisine, on sevap yazılır ve bu sevap yediyüz misline kadar katlanır.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi. Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir!" buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ey Rabb´im! Ben, Tevratta yazılı bir Ümmet buldum ki: onlar, dilekte bulunurlar, kendilerinin dilekleri kabul olunur.
Onları, benim Ümmetim yap!" dedi.
Yüce Allah:
"Onlar, Ahmed´in Ümmetidir !" buyurdu. [573]
Kur´ân-ı Kerim Ve Diğer Kitaplara Göre Muhammed Aleyhisselâm Ve Eshâbının Sıfatları Ve Yahudilerin İnkârlarının Sebebi:
"Muhammed, Allah´ın Resulüdür.
Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında ise, çok merhametlidirler.
Onların, rükû ve secde ederek Allâh´dan, lütuf ve rızasını istediklerini görürsün.
Yüzlerinde, secdelerin eserinden dolayı nûrânflik vardır.
Bu, onların, Tevrattaki vasıflarıdır.
İncil´deki vasıfları da: bir ekin gibidir ki, filizini, çıkarmış. Derken, onu, kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sapları üzerine bir düzeye dizilmiştir. Öyle ki, ekincilerin hoşuna gider.
Bu (teşbih), onlarla, kâfirleri öfkelendirmek içindir.
Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir va´d buyurmuştur[574]
"Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil´de yazılı bulacakları o Ümmî Nebi olan Resule tâbi´ olanlardır.
O, kendilerine, iyiliği emir, onları, kötülükten nehy ediyor, onlara, (nefislerine haram kıldıkları) temiz şeyleri helal, (helâl kıldıkları) murdar şeyleri de, üzerlerine haram kılıyor, onlardan, ağır yüklerini, sıtlarında olan zincirleri indiriyordun
İşte, ona, iman edenler, ona tazimde bulunanlar, ona yardım edenler ve onunla birlikte indirilen Nûr´a tâbi´ olanlardır ki, onlar, selâmete erenlerin ta kendisidirler. [575]
"Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, öz oğulları gibi tanırlar.
Böyle iken, içlerinden bir kısmı, gerçeği, bile bile gizlerler. [576]
Ata b. Yesar´dan rivayet edildiğine göre: Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâ-mın Tevrattaki sıfatlarından sorulunca, Eshab-ı kiramdan Abdullah b. Amr b. Âs demiştir ki:
"Evet! Vallahi, Kur´andaki:
Ey Peygamber! Şüphe yok ki Biz, seni, Şâhid, Müjdeci, Uyarıcı, olarak gönder-dik."[577] ayetindeki bazı vasıtalar ile Tevrat´ta da tavsif uyurmuştur.
Şöyle ki: "Ey peygamber! Biz, seni, Şahit, Müjdeci, Uyarıcı, Ümmiler için Koruyucu olmak üzere gönderdik.
Sen, benim Kulum´sun, Peygamberimsin.
Ben, sana, Mütevekkil ismini verdim.
O, ne kötü huyludur, ne katı kalblidir, ne de, çarşılarda, pazarlarda, bağırır, çağırır.
O, kötülüğü, kötülükle de, karşılamaz, fakat, af eder ve bağışlar.
Doğru yoldan sapan milleti, Lâ ilahe illallah = Allâh´dan başka ilâh yoktur! diyerek doğrultmadıkca, kör gözleri, sağır kulakları, kapalı gönülleri açmadıkça, Allah onun ruhunu almayacaktır." [578]
Ata b. Yesar; Yahûdî Bilginlerinden iken, Müslüman olan Abdullah b. Selâm´ın da, bunu, aynen tekrarladığını ve yine, Yahûdî Bilginlerinden iken Müslüman olan Kâ´b´ul´ahbar´ın da, Abdullah b. Selâm´ın söylediklerinin aynını söylerken işittiğini, Ebû Vâkıdülleysî´nin, kendisine haber verdiğini, aynı zamanda:
"Onun, doğum yeri Mekke, hicret yurdu Taybe (Medine) olacak, kendisi, Şam ülkesine hükmedecektir.
Onun Ümmeti de, bollukta, ve darlıkta, her yerde Allah´a hamd ederler, her yüksek yerde Tekbir getirirler.
Güneşin seyrini izleyip vakitleri gelince, nerede olursa olsun, namazlarını kılarlar. Bellerine fota bağlarlar. Kollarını, yıkarlar (Abdest alırlar)
Ezanlarının sesleri, geceleyin, gök boşluğunda arı uğultusu gibi uğuldar" dediğini açıklamıştır.
Abdullah b. Abbas da, Kâ´b´a:
"Tevrat´ta, Resûlullâh Aleyhisselâmın na´t´ini, nasıl buldun " diye sorduğu zaman, Kâ´b:
"Tevrat´ta, onun na´ti:
Muhammed b. Abdullah, Mekke´de doğacak, Tâbe´ye (Medine´ye) hicret edecek, Şam´a hâkim olacaktır.
Kendisi, ne kötü söz söyler, ne de, çarşılarda, bağırır, çağırır.
Kötülüğü, kötülükle karşılamaz, fakat, af eder, bağışlar.
Onun Ümmeti de, bollukta, darlıkta, her yerde, Allah´a hamd ederler, Tekbir getirirler, kollarını, yıkar (Abdest alır)lar.
Bellerine, fota bağlarlar.
Savaşta saf oldukları gibi, namazlarında saf olurlar.
Mescidlerinde, arı uğultusu gibi uğuldarlar.
Ezanların sesleri, gök boşluğunda duyulur." diye yazılı bulduk... demiştik´[579]
Geleceği müjdelenen üç Peygamberden birincisi Yahya Aleyhisselâmın, ikincisi, Mesîh diye anılan isâ Aleyhisselâmın gelmesiyle gerçekleşmiş bulunuyor[580] Müjde-lenenlerden üçüncüsü olan ve kendisinden, sâdece (O peygamber) diye bahsolu-nan[581] son Peygamberin gelmesi ise, isâ Aleyhisselâmdan sonra beklenip duruyordu.
Nitekim, putperest Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinin, ne zaman, Medineli Yahudilerle araları açılsa, Yahudiler, onlara:
"Bir Peygamber, hemen gönderilmek, gelmek üzeredir.
Onun geleceği zamanın gölgesi düştü.
O Peygamber gelince, biz, ona tâbi olacak, irem ve Âd kavimleri gibi sizi öldürüp kökünüzü kazıyacağız!" demekte[582] Râhib Bahîrânın da, dediği gibi, Yahûdîler, gelmesini bekledikleri son Peygamberin, israil oğullarından olmasını arzu etmekte idiler.
Muhammed Aleyhisselâm, ise, İsmail Aleyhisselâmın soyundan gelen Araplardan olduğu için, Medineli Yahûdîler, ona, kıskançlıklarından dolayı iman etmemekte ve karşı koymakta direndiler. [583]
Hz. Safiyye´nin bildirdiğine göre:
Muhammed Aleyhisselâmın Medine´ye hicreti sırasında, Kubâ köyüne geldiği işitilinçe, Hz. Safiyye´nin Benî Nadîr Yahudîlerinden olan babası Huyey b. Ahtab ile Amcası Ebû Yâsir b. Ahtab, hemen Kubâ köyüne gitmişler, güneş batarken de, çok bitkin ve üzgün bir halde eve dönmüşlerdi.
Ebû Yâsir, Huyey b. Ahtab´a:
"Bu, geleceği beklenilen O Peygamber midir " diye sorduğu zaman, Huyey b. Ahtab:
"Evet! Vallahi, O´dur!" demiş:
Ebû Yâsir:
"Bunun, O, olduğunu, iyice anladın, tesbit ettin mi " diye sormuş:
"Huyey b. Ahtab:
"Evet!" demiş.
Ebû Yâsir: "O halde, Ona karşı, kalbinde ne var " diye sormuş.
Huyey b. Ahtab;
Vallahi, sağ oldukça, Ona karşı dâima düşmanlık besleyip duracağım! demiş ve dediğini de, yapmıştır. [584]
Kur´ân-ı Kerim´de bu hususta şöyle buyrulur:
"Vaktâ ki, onlara, Allah katından, yanlarındakini tasdik edici ve doğrultucu bir Ki-tab geldi ki, daha önce, kâfirlere karşı, Allâh´dan böyle bir fetih ve yardım istiyorlardı.
Fakat, o tanıdıkları, kendilerine gelince, onu, inkâr ettiler.
Artık, Allah´ın laneti, o kâfirlerin üzerinedir., [585]
Ahdi-i Kadîm´de ise, bu hususta şöyle denir:
"Onlar için, kadeşleri arasından[586] senin gibi bir Peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve onlara emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek! [587]
"Ben de, kavimden olmayanlarla, onları, kıskandıracağım!
Akılsızf[588] bir milletle onları öfkelendireceğim!"[589]
Musa Aleyhisseyâmın Vefatı:
Mûsâ Aleyhisselâm; kardeşi Harun Aleyhisseiâmın vefatından sonra üç yıl daha yaşadı. [590]
israil oğullarının, üzerlerine kaldırılan Tûr dağıyla korkutularak Tevrat hükümlerine göre amel edecekleri hakkında, kendilerinden kesin söz alındıktan[591] kırk gece[592]
veya kırk gün[593]´ sonra, Mûsâ Aieyhisselâmı hiç kimse göremedi.´[594]
Rivayete göre: Mûsâ Aleyhisselâm bir gün, bazı işlerini görmek üzere, gölgelikten
çıkıp gitmişti.
Allah´ın yaratıklarından hiç kimse, onun, nereye, gittiğini, bilmiyordu. [595] Mûsâ Aleyhisselâm; Meleklerden, kabir kazan bir topluluğa rastladı. Onların, Melek olduklarını anlayınca, yanlarına vardı. Üzerlerine, dikildi. Meleklerin; o güne kadar iç yeşilliğinde ve güzelliğinde ondan daha güzeli ve
benzeri görülmeyen bir kabir kazdıklarını görünce
"Ey Allah´ın Melekleri! Bu kabri, kimin için kazıyorsunuz " diye sordu. Melekler: "Bu kabri, Rabb´ine karşı, çok iyi davranıştı olan kul için, kazıyoruz!" dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: "Ben, bu güne kadar, Allah tarafından, o kula bahşedilen üstün makam ve kabrin,
bir benzerini görmedim!" dedi. Melekler:
"Öyle ise, in de, onun içinde yanının üzerine, yat ve Rabb´ine yönel!
Sonra da, şimdiye kadar almadığım rahat nefes gibi, nefes al!" dediler.
Mûsâ Aleyhisselâm, hemen kabrin içine inip yanının üzerine yattı ve Rabb´ine, yöneldi.
Sonra, nefes almağa başlayınca, Yüce Allah, onun ruhunu kabzetti.
Bundan sonra, Melekler, kabrinin üzerine toprak çektiler.
Allah´ın hâlis kulu Mûsâ Aleyhisselâm, dünyada, dünyadan yüz çevirmiş olarak ve Allah katında olanı umarak yaşamıştı. [596]
Mûsâ Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, yüz yirmi yaşında idi. [597]
"Musa´ya da, Harun´a da, selâm!"´[598]
Eshab´dan bazılarının, İsrâ ve Mîrac hakkındaki rivayetlerine göre:
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm;
"Yürütüldüğüm gece, Mûsâ Aleyhisselâma, rastlamıştım ki, o, ayağa kalkmış, kabrinde namaz kılıyordu. [599]
Vallahi[600], ben orada olsam, kendisinin, yol kenarındaki kırmızı kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim!" buyurmuştur. [601]
Mûsâ Aleyhisselâma İndirilmiş Olan Kitab Ve Sahifeler:
Yüce Allah tarafından Peygamberlere indirilen yüz dört kitaptan dördü büyük kitap olup bu dört büyük kitaptan:
Tevrat, Musa Aleyhisselâma, Zebur, Dâvûd Aleyhisselâma, incil, İsâ Aleyhisselâ-ma, Furkan (Kur´ân-ı Kerim), Muhammed Aleyhisselâma indirilmiştir. [602]
Tevrat´tan sonra Zebur, Zebur´dan sonra da incil indirilmiştir. [603]
Mûsâ Aleyhisselâma, Tevrat´tan önce de, on sahife indirilmişti. [604]
EbûZerr´H´Gıfârîderki:
"Yâ Resûlallâh! Musa´nın Sahifelerinde neler vardı " diye sordum.
Hepsi, ibret idi. Şöyle ki:
"Ölüme yakînen inanmış bulunan kimsenin, nasıl olup da, sevinebildiğine şaşılır!
Ateşe (Cehenneme), yakînen inanmış bulunan kimsenin, nasıl olup da, gülebildiğine şaşılır! [605]
Dünyayı ve onun, üzerindekileri hep değiştirip durduğunu gören kimsenin, nasıl olup da, onun üzerinde sükûnet ve rahatlık bulabildiğine şaşılır!
Kadere yakînen inanmış bulunan kimsenin nasıl olup da, tasalandığına şaşılır!
Yarın hesaba çekileceğine yakînen inanmış bulunan kimsenin nasıl olup da, amel etmediğine şaşılır!" [606] buyurdu.
Yâ Resûlallâh! İbrahim ve Musa´nın Sahifelerinde bulunan şeylerden, Yüce Allah´ın Sana indirdiği bir şey var mıdır diye sordum.
Ey Ebûzer! Okusan a!
"Hakikaten,iyi temizlenen ve Rabb´inin ismini zikredip de, namaz kılan kimse, umduğuna ermiştir.
Belki, siz, dünya hayatını, Âhiretten üstün tutarsınız. Halbuki, Âhiret, daha hayırlı, daha süreklidir. Hiç şüphesiz, bunlar, önceki Sahifelerde, İbrahim ve Musa´nın Sahifelerinde de, vardır."[607] buyurdu." [608]
Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Mûsâ Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması: Başa Dön
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhiselâmla birlikte altıncı kat göğe yükseldiler.
Cebrail Aleyhisselâm, göğün kapısını çaldı.
"Sen, kimsin " denildi.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Cebrail´im!" dedi.
"Yanında kim var " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi.
"O (Mîrac için), gönderildi mi " diye soruldu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Gönderildi!" dedi.
Göğün kapısı açılınca, orada, Mûsâ Aleyhisselâmla karşılaştılar.[609]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm:
"Ey Cebrail! Kim bu " diye sordu. [610]
Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu kardeşin Mûsâ b. İmran´dır[611] Selâm ver ona!" dedi.
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, selâm verdi.
O da, Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra, Peygamberimiz Aleyhis-selâma:
"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber! [612]´ Ümmî Peygamber!" dedi[613]ve ağladı.
"Sen, ne için ağladın " diye sorulunca: "Ey Rabb´im! Benden sonra göndermiş olduğun bu Olgun Genc´in Ümmeti, Cennet´e, benim Ümmetim girmeden önce, girecek. Onlar, benim Ümmetimden daha çok, daha üstün olacak! " dedi.
Hz Hızır Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Hızır Aleyhisselamın Soyu, İsmi Ve Bazı Faziletleri:
Rivayete göre: Hızır Aleyhisselamın soyu: Belya (veya İlya) b. Milkân, b.Falığ, b.Âbir, b.Salih, b.Erfahşed, b.Sâm b.Nuh Aleyhisselam olup babası, büyük bir´kral-dı.[1]
Kendisinin; Âdem Aleyhisselamın oğlu[2] veya Ays b.İshak Aleyhisselamın oğullarından olduğu[3] veya İbrahim Aleyhisselama iman ve Babil´den, Onunla birlikte hicret edenlerden birisinin, ya da Farslı bir babanın oğlu olduğu, kral Efridun ve ibrahim Aleyhisselam devrinde yaşadığı, büyük Zülkarneyn´e Kılavuzluk ettiği, İsrail oğulları krallarından İbn. Emus´un zamanında İsrail oğullarına peygamber olarak gönderildiği, halen, sağ olup her yıl, Hacc Mevsiminde İlyas Aley-hisselamla buluştukları da, rivayet edilir. [4]
Hızır; Hızır Aleyhisselamın asıl ismi olmayıp Künyesi idi. [5]
Eshab´dan Ebû Hüreyre´nin rivayetine göre: Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam; Hızır Aleyhisselama, Hızır denilmesinin sebebini açıklayarak "Hızır, otsuz, kuru bir yere otururdu da, ansızın, o otsuz yer, yeşillenerek onun ardı sıra dalgalanır-dı!" buyurmuştur. [6]
Hızır Aleyhisselama, Allah tarafından; Mûsâ Aleyhisselamın bile, bilmediği özel bir ilim verilmişti ki, Mûsâ Aleyhisselam, onu öğrenmek için, uzun bir yolculuğu, göze almıştı. [7]
Hızır Aleyhisselamın soyu, devri ve hâlen sağ olup olmadığı hakkındaki türlü ihtilafları ve uzun tartışmaları bir yana bırakarak, Kur´an-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerin verdikleri kesin bilgilerle yetinmeyi daha uygun ve yararlı buluyoruz.[8]
Mûsâ Aleyhisselamın Hızır Aleyhisselamla Buluşup Arkadaşlık Etmesi:
Abdullah b. Abbas; Mûsâ Aleyhisselamın arkadaşı hakkında, bir gün, Hür b. Kays´la tartışmış "O, Hızır´dır!" demişti.
O sırada, Übeyy b. KâVüT Ensarîye rastlamışlar, İbn.Abbas, Onu, çağırmış[9]´, kendisine "Ey Ebüttufeyl! Yanımıza gel! [10]
Ben, Mûsâ Aleyhisselamın, kendisiyle buluşma yolunu aramış olduğu arkadaşı hakkında şu arkadaşımla tartıştım.
Sen, onun hal ve şanını anlatırken, Resûlullâh Aleyhisselâmdan işittin mi " dedi.
Übeyy b. Kâb[11]
"Evet! Onun hal ve şanını, anlatırken[12] Resûlullâh Aleyhisselâmdan işittim, şöyle buyuruyordu:
Mûsâ (Aleyhisselâm), İsrail oğullarının ileri gelenlerinden bir topluluk içinde bulunduğu sırada, ona, bir adam gelip:
´Senden daha bilgili bir kimse biliyor musun ´ diye sordu.
Mûsâ (Aleyhisselâm) da:
´Hayır! Bilmiyorum!´ dedi.
Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ (Aleyhisselâm)´a:
´Hayır! Kulumuz Hızır vardır!´ diye Vahy edince, Mûsâ (Aleyhisselâm), onunla buluşmak yolunu aradı.
Yüce Allah da, balığı, onun için, bir alâmet ve nişan yaptı.
Kendisine:
´Balığı, kaybettiğin zaman, geri dön! Muhakkak, ona, kavuşursun! denildi.´[13]
Bunun üzerine, Mûsâ (Aleyhisselâm), Yüce Allah´ın dilediği kadar gitti´[14]
Genç adamına:
´Kuşluk yemeğimizi, getir!´ dedi.
Mûsâ (Aleyhisselâm), kuşluk yemeğini istediği zaman, Mûsâ (Aleyhisselâm)´ın genç adamı[15] Mûsâ (Aleyhisselâm)´a:
´Bak hele! Kayanın dibinde barındığımız sırada, ben, balığın gittiğini haber vermeyi, unutmuşum.
Onu, haber vermemi, bana unutturan da, şeytandan başkası değildir!´ dedi.
Mûsâ (Aleyhisselâm):
´Zâten, bizim istediğimiz de, bu idi!´ dedi.
Hemen, izlerine basa basa geri dönüp Hızır Aleyhisselâmı buldular.
Yüce Allah´ın Kitabında anlatmış olduğu da, onlann hal ve şanlarından ibarettir!" dedi. [16]
Saîd b. Cübeyr der ki:
"Ben, Ibn. Abbas´a:
´Nevfelbikâlî, israil oğullarının Sahibi olan Mûsâ Aleyhisselâm, Hızır Aleyhisselâ-mın arkadaşı olan Mûsâ[17] değildir. [18] O, başka bir Musa´dır[19] diye iddia ediyor! ´ dedim.
Ibn. Abbas: ´Yalan söylüyor Allah düşmanı! [20]
Bana, Übeyy b. Kâ´b rivayet edip dedi ki[21]
Ben, Resûlullâh Aleyhisselâmdan, şöyle buyurduğunu işittim. [22]
"Mûsâ Aleyhisselâm, kavmi içinde, onlara, Allah´ın nimet ve imtihan günlerini andığı, hatırlattığı[23] gözlerinden yaşlar boşandığı ve kalbler rikkata geldiği bir sırada, bir adam:
´Ey Allah´ın Resulü! Yer yüzünde, senden daha âlim bir kimse var mı ´ diye sormuştu."
Oda: Yoktur! demişti´. [24]
Diğer rivayete göre:
Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullan içinde hutbe irâd etmeğe kalktığı sırada, kendisine:
tnsanlann en bilgilisi, hangisidir diye sorulmuştu.
Mûsâ Aleyhisselâm da:
Ben´im! demişti.
Bu hususu, Allah, daha iyi bilir! diyerek Allah´a havale etmediği için, Yüce Allah, ona hitab etmiş;
Senden daha bilgili vardır! buyrulmuştu.[25] Mûsâ Aleyhisselâm
"Yâ Rab! Nerededir o " diye sordu. [26] Yüce Allah:
"İki denizin bitiştiği yerde kullarımdan biri vardır ki: o senden daha bilgilidir " diye vahyetti.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Ona, nasıl bir yol bulayım " diye sordu. [27]
"Azıklık, tuzlanmış[28] ölü[29] bir balık al! [30] Onu, bir zenbilin içine koy! [31] zenbil içinde yanında taşı. [32]
Ona, nerede can verilirse[33], onu, nerede kaybedersen işte, o kulum, oradadır!" bu-yuruldu. [34]
Mûsâ Aleyhisselâm, bir balık alıp zenbilin içine koydu. [35]
Genç adamı, Yûşa´ b.Nûn´a:
"Seni, ancak, balık, nerede yanından aynlırsa, onu, bana haber vermekle görevlendiriyorum!" dedi. [36]
Mûsâ Aleyhisselâm, gitti.
Hizmetini gören genci, Yûşa´ b. Nûn´u da, yanında götürdü.
İki denizin bitiştiği yerdeki kayanın yanına vanp ulaşınca, başlarını, yere koyup uyudular. [37]
Yûşa´ b. Nûn, uyanıp kayanın gölgesinde oturduğu, Mûsâ Aleyhisselâm da uyuduğu sırada, tuzlu balık, kımıldamağa başladı.
Yûşa´ b. Nûn, kendi kendine:
"Uyanıncaya kadar, onu, uyandırmayayım!" dedi ve ona, haber vermeyi unuttu[38]
Balık; kımıldayarak, zenbilden sıçrayıp çıktı ve denize düştü!
Yüce Allah; ondan, denizin akışını tuttu da, denizin içinde, su künkü gibi bir boşluk ve böylece, balık için, bir yol meydana geldi.
Deniz içinde, böyle bir yolun açılması, Mûsâ Aleyhisselâm ile hizmetini görene, şaşılacak bir hâdise oldu.
Uyandıktan sonra, o günlerinin kalanı ile bütün gece gittiler.
Sabah olunca, Mûsâ Aleyhisselâm, genç arkadaşına:
"Kuşluk yemeğimizi getir!
Bu yolculuğumuzdan, yorgunluk duymağa başladık!" dedi.
Halbuki, Mûsâ Aleyhisselâm, Allah tarafından, kendisine emrolunan yerin ötesine geçmedikçe, yorgunluk duymamıştı.
Genç yoldaşı, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Bak hele! Kayanın dibinde barındığımız zaman, balığın çıkıp gittiğini haber vermeyi unutmuşum.
Onu haber vermemi bana unutturan da, şeytandan başkası değildir.
Balık, şaşılacak bir surette deniz içinde yolunu tutup gitti!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Zaten, arayacağımız da, bu, idi!" dedi.
İzlerinin üzerinde gerisin geri döndüler.
Kayanın yanına varınca, baktılar ki:
Elbisesine, bürünmüş[39] elbisesinin bir tarafını, ayaklannın altna, bir tarafını da, başının altına sermiş, arkasının üzerine dümdüz yatmış, orada, Hızır Aleyhisselâm, duru-yordu. [40]
Mûsâ Aleyhisselâm, ona:
"Esselâmü aleyküm = Sizin üzerinize selâm olsun!" diyerek selâm verdi. [41]
Hızır Aleyhisselâm, yüzünden, örtüyü açıp[42]
"Selâm bilmeyen şu yerde, bu selâm, nereden geliyor [43]
Ve Aleykümüsselâm = Sizin üzerinize de, selâm olsun!" dedi. [44]
"Kimsin sen " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben, Musa´yım!" dedi.
Hızır Aleyhisselâm:
"Kimin Musa´sı´[45] İsrail oğullarının Mûsâsı mı " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet[46] İsrail oğullannın Mûsâ´sıyım!" dedi. [47]
Hızır Aleyhisselâm;
"Seni, buraya getiren, nedir [48] Hal´ü sânın, nedir " diye sordu. [49]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Sende bir ilim bulunduğu, bana haber verildi. Sana arkadaş olmak istiyorum. [50] Sana, öğretilen rüşd´ü hidâyetten bana da, öğretmen için, geldim." dedi. [51] Hızır Aleyhisselâm: "Elinde Tevrat´ın bulunması ve kendine vahiy gelip durması, sana, yetmiyor mu ! [52]
Ey Mûsâ! Sende, Allah´ın Kendi ilminden, sana öğrettiği öyle bir ilim vardır ki: ben, onu, bilemem!
Bende de, Allah´ın, Kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen de onu bilemezsin!
Hem sen, benimle arkadaşlık etmeğe hiç dayanamazsın! [53]
Ey Mûsâ! Bende bir ilim var ki, onu, sana öğretmem, lâyık değildir.
Sende de, bir ilim vardır ki, onu da, benim öğrenmem lâyık değildir! [54]
Haberini, ihata edemediğim şeye[55] iç yüzünü kavrayamadığın, görünüşü, hoşa gitmeyen şeyleri görmeğe´[56]sen, nasıl sabredebilir, dayanabilirsin " dedi. [57]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Senin buyruğunu, yerine getireceğim! [58]
İnşâallâh, beni sabırlı bulacaksın!
Sana, hiç bir işinde de, karşı gelmeyeceğim!" dedi.
Hızır Aleyhisselâm:
"Eğer, sen bana, bu suretle tâbi olursan, artık, ben, sana anıp söyleyinceye kadar, bana, hiç bir şey sorma!" dedi. [59]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Olur dedi. [60] Gemileri, olmadığı için[61], Hızır Aleyhisselâmla Mûsâ Aleyhisselâm, deniz kıyısında yürüyerek gittiler:
Bir gemiye rastladılar. Kendilerini, gemiye alsınlar diye gemicilerle konuştular.
Gerniciler, Hızır Aleyhisselâmı tanıyıp[62]
"Allah´ın, Salih kulu!" dediler. [63]
Onları, gemilerine, ücretsiz aldılar. [64]
Gemiye bindikleri zaman[65], bir serçe, geminin kenarına konup[66]´denizden, bir yutum su aldı.
Hızır Aleyhisselâm:
"Ey Mûsâ! Benim ilmim ile senin ilmin, Allah´ın ilmini, şu serçenin denizden aldığı bir yudum su kadar bile eksiltmez! [67]
Vallahi[68], senin ilmin, benim ilmim[69] ve bütün yaratıklann ilmi[70], Allah´ın ilminin içinde şu serçenin gagasıyla aldığı damla kadar hiç kalır!" dedi. [71]
Sonra da, el atıp gemi tahtalarından birini, söktü!
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Şu kavim, bizi, gemilerine, ücretsiz bindirmişlerken, sen, onların gemilerine kasde-dip içindekileri batırmak için mi, gemiyi deliyorsun ! [72]
Doğrusu, sen, çok büyük bir şey, bir suç işledin! " dedi[73]
Hızır Aleyhisselâm:
"Ben, sana, benimle arkadaşlık yapmağa dayanamazsın " demedim miydi " dedi.
Mûsâ Aleyhesselâm:
"Şu unuttuğum şeyden dolayı, beni, sorumlu tutma ve bana, güçlük gösterme " dedi. [74]
Gerçekten de, Mûsâ Aleyhisselâmın, ona karşı, bu ilk davranışı, bir dalgınlık ve unutkanlık eseri idi. [75]
Gemiden çıktılar.
Deniz sahilinde yürüyüp gittikleri sırada, bir de baktılar ki, bir oğlan çocuğu[76], başka oğlan çocuklan ile birlikte oynuyor.
Hızır Aleyhisselâm, hemen, oğlanın başını, eliyle tutup kopardı ve onu, öldürdü![77]
Mûsâ Aleyhisselâma onun yanında, son derecede bir korku ve dehşet duydu. [78]
Hızır Aleyhisselâma:
"Sen, günahsız, masum bir canı, hiç bir can karşılığında olmaksızın öldürdün hâ! " dedi.
Hızır Aleyhisselâm:
"Ben, sana benimle arkadaşlık yapmağa dayanamazsın! demedim miydi Bu, birincisinden de, ağırdır!" dedi. [79] Mûsâ Aleyhisselâm:
"Eğer, bundan sonra, sana, bir şey sorarsam,benimle arkadaşlık yapma! Arkadaşlık yapmamakta, benim yönümden bir özre erişmişsindir. mâzursundur." dedi. Yine, gittiler.
Nihayet, bir kariye halkının yanına vardılar. [80] Onlann, bütün Meclislerini dolaştılar. [81] Onlardan, yemek istediler. Ahali, bunları, konuklamaktan kaçındılar. [82] Mûsâ Aleyhisselâm, çok acıktı. Onları, konuklamadılar. [83]
Orada, yıkılmağa yüz tutmuş[84] eğilmiş[85] bir duvar buldular. [86] Hızır Aleyhisselâm, eliyle mesh ederek[87] onu, doğrulttu. [88] Mûsâ Aleyhisselâm:
"Bunlar, öyle bir kavimdir ki, yanlarına geldiğimiz halde, bizi, ne konakladılar, ne de, bize yemek verdiler. [89]
İsteseydin, hiç olmazsa, şu hizmetine karşılık, onlardan, bir ücret alabilirdin! " deyince, Hızır Aleyhisselâm:
"İşte, bu, benimle senin ayrılışındır!" dedi. [90]
Peygamberimiz Aleyhisselâm, kıssayı, buraya kadar anlattıktan sonra:
"Allah, bize[91] ve Musa´ya rahmet etsin! [92]
Ne kadar isterdim[93] isterdik[94] ki, ne olurdu[95] o, sabretseydi de, ikisi arasında geçen işler, bize, Allah tarafından, haber verilseydi[96] Eğer, o, acele etmemiş olsaydı, muhakkak, daha bir çok şaşılacak şeyler görecekti. [97]
Fakat, onu, arkadaşı tarafından bir kınama tuttu da[98], utandı." buyurdu. [99]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hızır Aleyhisselâmın elbisesinin ucundan tuttu´. [100]
"Haydi, bana, (söyleyeceğini) söyle!" dedi. [101]
Hızır Aleyhisselâm:
"Şimdi, sana, üzerinde sabredemediğin, dayanamadığın şeylerin iç yüzünü, haber vereceğim.[102]
O delmiş olduğum gemi ki, denizde iş yapan yoksullarındı. [103]
Onun için, ben, onu, kusurlu yapmak istedim ki, arkalarında, her sağlam gemiyi zorla almakta olan´[104] Hüded b. Büded adında bir hükümdar vardı.
Hükümdann, geminin yanına vardığı zaman, onu, kusuru yüzünden geri bırakmasını ve onun yanından geçip gittikleri zaman, onanp ondan yararlanmalannı istedim.
Gemicilerden kimisi:
"Deliği, şişelerle tıkayınız!
Kimisi de:
Deliği, ziftle tıkayınız!" diyordu. [105]
Gemiyi, bedelsiz olarak zabtedecek olan hükümdar, geldiği ve onu delik halde bulduğu zaman, bıraktı, zabtetmekten vazgeçti.
Sonra, gemi sahipleri, bu delik gemiyi bir tahta ile onardılar. [106]
Ondan, yararlanmağa devam ettiler.´[107]
Oğlana gelince; o, daha yaratıldığı günden, kâfirlikle tabiatlı, ve damgalı idi. [108]
Onun anası ve babası ise, Mü´min idiler. Oğullan, kâfirdi. [109]
Bu ana ve baba, oğullarının üzerine titremekte idiler.
Şayet, o oğlan çocuğu, olgunluk çağına erişseydi, anasını, babasını azıtacak, onları da, küfre bürüyecekti. [110]
Ona, sevgileri yüzünden, onun dinine tâbi olmalarından korkup[111] istedik ki, onla-nn Rabbi, bunun yerine, kendilerine, dinen ondan daha hayırlısını, ana ve babasına daha yakın ve merhametlisini versin. [112]
Duvara gelince; bu duvar, o şehirdeki iki yetim oğlanın olup altında, onlara aid bir define vardı. [113] bu da, altın ve gümüşten ibaretti. [114]
Babalan, iyi bir adamdı. Bunun için, Rabb´in diledi ki: ikisi de, erginlik çağına ersin-ler, definelerini çıkarsınlar.
Bu, Rabb´inden, bir merhamet ve esirgeme idi. Ben, bunlan, kendi rey ve görüşümle yapmadım. İşte, senin, üzerinde sabredemediğin şeylerin iç yüzü!" dedi. [115] Mûsâ Aleyhisselâmın, Hızır Aleyhisselâmla bu arkadaşlığı, on sekiz gün sürmüştür. [116]
Kur´ân-I Kerimin Mûsâ Ve Hızır Aleyhisselamların Buluşmaları Hakkındaki Açıklaması:
Mûsâ Aleyhisselâmla Hızır Aleyhisselâmın buluşmaları ve aralarında geçenler, Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
"Bir zaman, Mûsâ, genç adamına şöyle demişti: "Ben, iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayıp gideceğim. Yahud, (maksadıma erinceye dek) uzun zamanlar geçireceğim!"
Bunun üzerine, onlar, bu iki deniz arasının birlekşik yerine ulaşınca, balıklarını, unuttular. (Balık) denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu. Vaktâ ki, (Oradan geçip gittiler) Mûsâ, genç (adamına): Kuşluk yemeğimizi getir!
Bu yolculuğumuzdan, yorgun düştük!" dedi.
Genç: "Bak hele! Kayaya sığındığımız vakit ben, balığı unutmuşum!
Gerçek, onu, söylememi, şeytandan başkası unutturmadı.
O, şaşılacak bir suretle denize (atladı) yolunu, tutup gitti" dedi.
(Mûsâ): "İşte, bizim arayacağımız, bu idi."dedi.
Hemen, izlerinin üzerinden, gerisin geri döndüler.
Derken, kullarımızdan, (öyle) bir kul buldular ki, biz, ona, tarafımızdan, bir rahmet vermiş, kendisine, nezdimizden (özel) bir ilim öğretmiştik.
Mûsâ, ona: "Sana öğretilen ilimden, bana da, öğretmek üzere, sana, tâbi olayım mı " dedi.
O da (Musa´ya):
"Doğrusu, sen, benim yanımda, asla sabredemezsin!
(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredebilirsin " dedi.
Oda:
Allah, dilerse, beni sabredici bulacaksın.
Sana, hiç bir işde karşı gelmeyeceğimi" dedi.
(O da) bu suretle bana tâbi olursan, artık, ben, sana anıp söyleyinceye kadar, bana, hiç bir şey sorma!" dedi.
Bunun üzerine, kalkıp gittiler.
Nihayet, (bir) gemiye bindikleri zaman, o, bunu, deliverdi.
(Mûsâ):
"içindekileri (suda) boğasın diye mi, onu, dektin I"
"And olsun ki: Sen büyük bir iş işledin!" dedi.
Oda:
"Sen, beraberimde asla sabredemezsin! demedim mi " dedi.
(Mûsâ):
"Unuttuğum şeyden dolayı, beni sorumlu tutma! Şu arkadaşlığımızda bana, güçlük yükleme!" dedi.
Yine, gittiler.
Nihayet, bir oğlan çocuğuna rastladıkları zaman, o, hemen, onu öldürdü!
(Mûsâ):
"Sen, tertemiz (masum) bir can (diğer) bir canı karşılığı olmaksızın öldürdün hâl
And olsun ki: sen çok kötü bir şey yaptın!" dedi.
(O zat):
"Ben, sana: beraberimde asla sabredemezsin!" demedim mi " dedi.
(Mûsâ):
"Eğer, bundan sonra, sana, bir şey sorarsam, artık, benimle arkadaşlık etme! (o takdirde) tarafından muhakkak bir özre ulaşmışsındır (benden ayrılmakta mâzursun-dur) dedi.
Yine, gittiler.
Nihayet, bir memleket halkına vardılar ki, ora ahâlisinden, yemek istedikleri hade, kendilerinin, konuklamaktan kaçınmışlardı.
Derken, yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular.
O, bunu, hemen doğrultuverdi.
(Mûsâ):
"İsteseydin, herhalde, buna karşılık, bir ücret alabilirdin! " dedi.
O:
"İşte, dedi, bu, benimle senin aynlışımızdır.
Sana, üzerinde asla sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim:
O gemi ki, denizde iş yapan yoksullarındı.
Onun için, ben, onu, kusurlu yapmak istedim ki, arkalarında, her (sağlam) gemiyi zorla almakta olan bir hükümdar vardı.
Oğlana gelince; Onun anası da, babası da iman etmiş kimselerdi.
Bunun için, onları, bir azgınlık ve kâfirlik bürümesinden endişe ettik te, istedik ki, onların Rabbi, bunun yerine, kendilerine, temizlikçe daha hayırlısını, merhametçe daha yakınını versin.
Duvara gelince; bu, o şehirde iki yetim oğlancığındı. Altında da, onlara ait bir define vardı.
Babaları, iyi bir adamdı.
Bunun için, Rabb´in diledi ki, ikisi de, erginlik çağına ersinler, definelerini çıkarsınlar.
Bu, Rabb´inden bir merhametti.
Ben, bunları kendi rey ve görüşümle yapmadım.
İşte, üzerlerine sabredemediğin şeylerin içyüzü!
İbrahim aleyhisselamdan sonra yaşamış bir peygamber veya velî. Avrupa ve Asya kıtalarına hâkim olan Zülkarneyn aleyhisselamın askerinin kumandanı ve teyzesinin oğludur. İsminin, Belkâ bin Melkan, künyesinin Ebü'l-Abbâs olduğu ve soyunun Nûh aleyhisselamın Sam isimli oğluna dayandığı bildirilmiştir. Bâzıları da Hızır aleyhisselamın İsrailoğullarından olduğunu söylemişlerdir.
Hızır lakabıyla meşhur olmasının sebebi, kuru bir yere oturup kalktığı zaman, oranın yeşerip yemyeşil olmasından dolayıdır. Sahîh-i Buhârî'de bildirilen bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz; "Hızır (aleyhisselam), otsuz kuru bir yerde oturduğunda, o yer birdenbire yemyeşil olur, peşi sıra dalgalanırdı." buyurdu. Musa aleyhisselamla görüşüp yolculuk yaptı. Fakat vefatından sonra rûhu insan şeklinde gözüküp, garîblere yardım etmektedir.
Hızır aleyhisselam, Allahü teâlânın sevgili kullarındandı. Doğdu, büyüdü ve vefat etti. Ancak Allahü teâlâ onun rûhuna insan şeklinde görünmek ve kıyâmete kadar yardım isteyen Müslümanların imdâdına yetişmek, yardım etmek, konuşmak, ilim öğrenmek ve öğretmek özelliklerini verdi. Bâzı âlimler "nebî" (peygamber), bâzı âlimler de "velî"dir dediler. Hızır aleyhisselamda, yaşayan insanlarda görülen hâller bulunduğu için yaşıyor zannedilmektedir.
Hızır aleyhisselam, güzel ahlâk sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allahü teâlânın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilme sâhipti.
Hızır aleyhisselamın Musa aleyhisselam ile buluşması, görüşmesi ve yolculuk yapması Kur'ân-ı kerîm'de Kehf sûresi 60 ve 80. âyetlerinde ve hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir.
Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâm ile Tebük Harbindeyken ikindi namazını kıldıktan sonra iki beyit işittiler. Fakat şiiri söyleyeni göremediler. Resûlullah efendimiz; "Bu iki beytin söyleyicisi kardeşim Hızır'dır. Sizi övüyor." buyurdu.
Hızır aleyhisselam birçok zâtın tasavvufta yetişmesine rehberlik etmiş, feyz vermiştir. Hızır aleyhisselamın tasavvufta yetiştirdiği en meşhûr âlim ve velîlerden biri Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleridir.
Hızır aleyhisselam, İlyas aleyhisselamla birlikte Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatında hâne-i saâdetlerine gelip Ehl-i beyt için sabır tavsiyesinde bulundu. Onların geldiklerini ve sabır tavsiye ettiklerini hazret-i Ebû Bekr, Ehl-i beyte bildirdi
Hızır Aleyhisselamın Soyu, İsmi Ve Bazı Faziletleri:
Rivayete göre: Hızır Aleyhisselamın soyu: Belya (veya İlya) b. Milkân, b.Falığ, b.Âbir, b.Salih, b.Erfahşed, b.Sâm b.Nuh Aleyhisselam olup babası, büyük bir´kral-dı.[1]
Kendisinin; Âdem Aleyhisselamın oğlu[2] veya Ays b.İshak Aleyhisselamın oğullarından olduğu[3] veya İbrahim Aleyhisselama iman ve Babil´den, Onunla birlikte hicret edenlerden birisinin, ya da Farslı bir babanın oğlu olduğu, kral Efridun ve ibrahim Aleyhisselam devrinde yaşadığı, büyük Zülkarneyn´e Kılavuzluk ettiği, İsrail oğulları krallarından İbn. Emus´un zamanında İsrail oğullarına peygamber olarak gönderildiği, halen, sağ olup her yıl, Hacc Mevsiminde İlyas Aley-hisselamla buluştukları da, rivayet edilir. [4]
Hızır; Hızır Aleyhisselamın asıl ismi olmayıp Künyesi idi. [5]
Eshab´dan Ebû Hüreyre´nin rivayetine göre: Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam; Hızır Aleyhisselama, Hızır denilmesinin sebebini açıklayarak "Hızır, otsuz, kuru bir yere otururdu da, ansızın, o otsuz yer, yeşillenerek onun ardı sıra dalgalanır-dı!" buyurmuştur. [6]
Hızır Aleyhisselama, Allah tarafından; Mûsâ Aleyhisselamın bile, bilmediği özel bir ilim verilmişti ki, Mûsâ Aleyhisselam, onu öğrenmek için, uzun bir yolculuğu, göze almıştı. [7]
Hızır Aleyhisselamın soyu, devri ve hâlen sağ olup olmadığı hakkındaki türlü ihtilafları ve uzun tartışmaları bir yana bırakarak, Kur´an-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerin verdikleri kesin bilgilerle yetinmeyi daha uygun ve yararlı buluyoruz.[8]
Mûsâ Aleyhisselamın Hızır Aleyhisselamla Buluşup Arkadaşlık Etmesi:
Abdullah b. Abbas; Mûsâ Aleyhisselamın arkadaşı hakkında, bir gün, Hür b. Kays´la tartışmış "O, Hızır´dır!" demişti.
O sırada, Übeyy b. KâVüT Ensarîye rastlamışlar, İbn.Abbas, Onu, çağırmış[9]´, kendisine "Ey Ebüttufeyl! Yanımıza gel! [10]
Ben, Mûsâ Aleyhisselamın, kendisiyle buluşma yolunu aramış olduğu arkadaşı hakkında şu arkadaşımla tartıştım.
Sen, onun hal ve şanını anlatırken, Resûlullâh Aleyhisselâmdan işittin mi " dedi.
Übeyy b. Kâb[11]
"Evet! Onun hal ve şanını, anlatırken[12] Resûlullâh Aleyhisselâmdan işittim, şöyle buyuruyordu:
Mûsâ (Aleyhisselâm), İsrail oğullarının ileri gelenlerinden bir topluluk içinde bulunduğu sırada, ona, bir adam gelip:
´Senden daha bilgili bir kimse biliyor musun ´ diye sordu.
Mûsâ (Aleyhisselâm) da:
´Hayır! Bilmiyorum!´ dedi.
Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ (Aleyhisselâm)´a:
´Hayır! Kulumuz Hızır vardır!´ diye Vahy edince, Mûsâ (Aleyhisselâm), onunla buluşmak yolunu aradı.
Yüce Allah da, balığı, onun için, bir alâmet ve nişan yaptı.
Kendisine:
´Balığı, kaybettiğin zaman, geri dön! Muhakkak, ona, kavuşursun! denildi.´[13]
Bunun üzerine, Mûsâ (Aleyhisselâm), Yüce Allah´ın dilediği kadar gitti´[14]
Genç adamına:
´Kuşluk yemeğimizi, getir!´ dedi.
Mûsâ (Aleyhisselâm), kuşluk yemeğini istediği zaman, Mûsâ (Aleyhisselâm)´ın genç adamı[15] Mûsâ (Aleyhisselâm)´a:
´Bak hele! Kayanın dibinde barındığımız sırada, ben, balığın gittiğini haber vermeyi, unutmuşum.
Onu, haber vermemi, bana unutturan da, şeytandan başkası değildir!´ dedi.
Mûsâ (Aleyhisselâm):
´Zâten, bizim istediğimiz de, bu idi!´ dedi.
Hemen, izlerine basa basa geri dönüp Hızır Aleyhisselâmı buldular.
Yüce Allah´ın Kitabında anlatmış olduğu da, onlann hal ve şanlarından ibarettir!" dedi. [16]
Saîd b. Cübeyr der ki:
"Ben, Ibn. Abbas´a:
´Nevfelbikâlî, israil oğullarının Sahibi olan Mûsâ Aleyhisselâm, Hızır Aleyhisselâ-mın arkadaşı olan Mûsâ[17] değildir. [18] O, başka bir Musa´dır[19] diye iddia ediyor! ´ dedim.
Ibn. Abbas: ´Yalan söylüyor Allah düşmanı! [20]
Bana, Übeyy b. Kâ´b rivayet edip dedi ki[21]
Ben, Resûlullâh Aleyhisselâmdan, şöyle buyurduğunu işittim. [22]
"Mûsâ Aleyhisselâm, kavmi içinde, onlara, Allah´ın nimet ve imtihan günlerini andığı, hatırlattığı[23] gözlerinden yaşlar boşandığı ve kalbler rikkata geldiği bir sırada, bir adam:
´Ey Allah´ın Resulü! Yer yüzünde, senden daha âlim bir kimse var mı ´ diye sormuştu."
Oda: Yoktur! demişti´. [24]
Diğer rivayete göre:
Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullan içinde hutbe irâd etmeğe kalktığı sırada, kendisine:
tnsanlann en bilgilisi, hangisidir diye sorulmuştu.
Mûsâ Aleyhisselâm da:
Ben´im! demişti.
Bu hususu, Allah, daha iyi bilir! diyerek Allah´a havale etmediği için, Yüce Allah, ona hitab etmiş;
Senden daha bilgili vardır! buyrulmuştu.[25] Mûsâ Aleyhisselâm
"Yâ Rab! Nerededir o " diye sordu. [26] Yüce Allah:
"İki denizin bitiştiği yerde kullarımdan biri vardır ki: o senden daha bilgilidir " diye vahyetti.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Yâ Rab! Ona, nasıl bir yol bulayım " diye sordu. [27]
"Azıklık, tuzlanmış[28] ölü[29] bir balık al! [30] Onu, bir zenbilin içine koy! [31] zenbil içinde yanında taşı. [32]
Ona, nerede can verilirse[33], onu, nerede kaybedersen işte, o kulum, oradadır!" bu-yuruldu. [34]
Mûsâ Aleyhisselâm, bir balık alıp zenbilin içine koydu. [35]
Genç adamı, Yûşa´ b.Nûn´a:
"Seni, ancak, balık, nerede yanından aynlırsa, onu, bana haber vermekle görevlendiriyorum!" dedi. [36]
Mûsâ Aleyhisselâm, gitti.
Hizmetini gören genci, Yûşa´ b. Nûn´u da, yanında götürdü.
İki denizin bitiştiği yerdeki kayanın yanına vanp ulaşınca, başlarını, yere koyup uyudular. [37]
Yûşa´ b. Nûn, uyanıp kayanın gölgesinde oturduğu, Mûsâ Aleyhisselâm da uyuduğu sırada, tuzlu balık, kımıldamağa başladı.
Yûşa´ b. Nûn, kendi kendine:
"Uyanıncaya kadar, onu, uyandırmayayım!" dedi ve ona, haber vermeyi unuttu[38]
Balık; kımıldayarak, zenbilden sıçrayıp çıktı ve denize düştü!
Yüce Allah; ondan, denizin akışını tuttu da, denizin içinde, su künkü gibi bir boşluk ve böylece, balık için, bir yol meydana geldi.
Deniz içinde, böyle bir yolun açılması, Mûsâ Aleyhisselâm ile hizmetini görene, şaşılacak bir hâdise oldu.
Uyandıktan sonra, o günlerinin kalanı ile bütün gece gittiler.
Sabah olunca, Mûsâ Aleyhisselâm, genç arkadaşına:
"Kuşluk yemeğimizi getir!
Bu yolculuğumuzdan, yorgunluk duymağa başladık!" dedi.
Halbuki, Mûsâ Aleyhisselâm, Allah tarafından, kendisine emrolunan yerin ötesine geçmedikçe, yorgunluk duymamıştı.
Genç yoldaşı, Mûsâ Aleyhisselâma:
"Bak hele! Kayanın dibinde barındığımız zaman, balığın çıkıp gittiğini haber vermeyi unutmuşum.
Onu haber vermemi bana unutturan da, şeytandan başkası değildir.
Balık, şaşılacak bir surette deniz içinde yolunu tutup gitti!" dedi.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Zaten, arayacağımız da, bu, idi!" dedi.
İzlerinin üzerinde gerisin geri döndüler.
Kayanın yanına varınca, baktılar ki:
Elbisesine, bürünmüş[39] elbisesinin bir tarafını, ayaklannın altna, bir tarafını da, başının altına sermiş, arkasının üzerine dümdüz yatmış, orada, Hızır Aleyhisselâm, duru-yordu. [40]
Mûsâ Aleyhisselâm, ona:
"Esselâmü aleyküm = Sizin üzerinize selâm olsun!" diyerek selâm verdi. [41]
Hızır Aleyhisselâm, yüzünden, örtüyü açıp[42]
"Selâm bilmeyen şu yerde, bu selâm, nereden geliyor [43]
Ve Aleykümüsselâm = Sizin üzerinize de, selâm olsun!" dedi. [44]
"Kimsin sen " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Ben, Musa´yım!" dedi.
Hızır Aleyhisselâm:
"Kimin Musa´sı´[45] İsrail oğullarının Mûsâsı mı " diye sordu.
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Evet[46] İsrail oğullannın Mûsâ´sıyım!" dedi. [47]
Hızır Aleyhisselâm;
"Seni, buraya getiren, nedir [48] Hal´ü sânın, nedir " diye sordu. [49]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Sende bir ilim bulunduğu, bana haber verildi. Sana arkadaş olmak istiyorum. [50] Sana, öğretilen rüşd´ü hidâyetten bana da, öğretmen için, geldim." dedi. [51] Hızır Aleyhisselâm: "Elinde Tevrat´ın bulunması ve kendine vahiy gelip durması, sana, yetmiyor mu ! [52]
Ey Mûsâ! Sende, Allah´ın Kendi ilminden, sana öğrettiği öyle bir ilim vardır ki: ben, onu, bilemem!
Bende de, Allah´ın, Kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen de onu bilemezsin!
Hem sen, benimle arkadaşlık etmeğe hiç dayanamazsın! [53]
Ey Mûsâ! Bende bir ilim var ki, onu, sana öğretmem, lâyık değildir.
Sende de, bir ilim vardır ki, onu da, benim öğrenmem lâyık değildir! [54]
Haberini, ihata edemediğim şeye[55] iç yüzünü kavrayamadığın, görünüşü, hoşa gitmeyen şeyleri görmeğe´[56]sen, nasıl sabredebilir, dayanabilirsin " dedi. [57]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Senin buyruğunu, yerine getireceğim! [58]
İnşâallâh, beni sabırlı bulacaksın!
Sana, hiç bir işinde de, karşı gelmeyeceğim!" dedi.
Hızır Aleyhisselâm:
"Eğer, sen bana, bu suretle tâbi olursan, artık, ben, sana anıp söyleyinceye kadar, bana, hiç bir şey sorma!" dedi. [59]
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Olur dedi. [60] Gemileri, olmadığı için[61], Hızır Aleyhisselâmla Mûsâ Aleyhisselâm, deniz kıyısında yürüyerek gittiler:
Bir gemiye rastladılar. Kendilerini, gemiye alsınlar diye gemicilerle konuştular.
Gerniciler, Hızır Aleyhisselâmı tanıyıp[62]
"Allah´ın, Salih kulu!" dediler. [63]
Onları, gemilerine, ücretsiz aldılar. [64]
Gemiye bindikleri zaman[65], bir serçe, geminin kenarına konup[66]´denizden, bir yutum su aldı.
Hızır Aleyhisselâm:
"Ey Mûsâ! Benim ilmim ile senin ilmin, Allah´ın ilmini, şu serçenin denizden aldığı bir yudum su kadar bile eksiltmez! [67]
Vallahi[68], senin ilmin, benim ilmim[69] ve bütün yaratıklann ilmi[70], Allah´ın ilminin içinde şu serçenin gagasıyla aldığı damla kadar hiç kalır!" dedi. [71]
Sonra da, el atıp gemi tahtalarından birini, söktü!
Mûsâ Aleyhisselâm:
"Şu kavim, bizi, gemilerine, ücretsiz bindirmişlerken, sen, onların gemilerine kasde-dip içindekileri batırmak için mi, gemiyi deliyorsun ! [72]
Doğrusu, sen, çok büyük bir şey, bir suç işledin! " dedi[73]
Hızır Aleyhisselâm:
"Ben, sana, benimle arkadaşlık yapmağa dayanamazsın " demedim miydi " dedi.
Mûsâ Aleyhesselâm:
"Şu unuttuğum şeyden dolayı, beni, sorumlu tutma ve bana, güçlük gösterme " dedi. [74]
Gerçekten de, Mûsâ Aleyhisselâmın, ona karşı, bu ilk davranışı, bir dalgınlık ve unutkanlık eseri idi. [75]
Gemiden çıktılar.
Deniz sahilinde yürüyüp gittikleri sırada, bir de baktılar ki, bir oğlan çocuğu[76], başka oğlan çocuklan ile birlikte oynuyor.
Hızır Aleyhisselâm, hemen, oğlanın başını, eliyle tutup kopardı ve onu, öldürdü![77]
Mûsâ Aleyhisselâma onun yanında, son derecede bir korku ve dehşet duydu. [78]
Hızır Aleyhisselâma:
"Sen, günahsız, masum bir canı, hiç bir can karşılığında olmaksızın öldürdün hâ! " dedi.
Hızır Aleyhisselâm:
"Ben, sana benimle arkadaşlık yapmağa dayanamazsın! demedim miydi Bu, birincisinden de, ağırdır!" dedi. [79] Mûsâ Aleyhisselâm:
"Eğer, bundan sonra, sana, bir şey sorarsam,benimle arkadaşlık yapma! Arkadaşlık yapmamakta, benim yönümden bir özre erişmişsindir. mâzursundur." dedi. Yine, gittiler.
Nihayet, bir kariye halkının yanına vardılar. [80] Onlann, bütün Meclislerini dolaştılar. [81] Onlardan, yemek istediler. Ahali, bunları, konuklamaktan kaçındılar. [82] Mûsâ Aleyhisselâm, çok acıktı. Onları, konuklamadılar. [83]
Orada, yıkılmağa yüz tutmuş[84] eğilmiş[85] bir duvar buldular. [86] Hızır Aleyhisselâm, eliyle mesh ederek[87] onu, doğrulttu. [88] Mûsâ Aleyhisselâm:
"Bunlar, öyle bir kavimdir ki, yanlarına geldiğimiz halde, bizi, ne konakladılar, ne de, bize yemek verdiler. [89]
İsteseydin, hiç olmazsa, şu hizmetine karşılık, onlardan, bir ücret alabilirdin! " deyince, Hızır Aleyhisselâm:
"İşte, bu, benimle senin ayrılışındır!" dedi. [90]
Peygamberimiz Aleyhisselâm, kıssayı, buraya kadar anlattıktan sonra:
"Allah, bize[91] ve Musa´ya rahmet etsin! [92]
Ne kadar isterdim[93] isterdik[94] ki, ne olurdu[95] o, sabretseydi de, ikisi arasında geçen işler, bize, Allah tarafından, haber verilseydi[96] Eğer, o, acele etmemiş olsaydı, muhakkak, daha bir çok şaşılacak şeyler görecekti. [97]
Fakat, onu, arkadaşı tarafından bir kınama tuttu da[98], utandı." buyurdu. [99]
Mûsâ Aleyhisselâm, Hızır Aleyhisselâmın elbisesinin ucundan tuttu´. [100]
"Haydi, bana, (söyleyeceğini) söyle!" dedi. [101]
Hızır Aleyhisselâm:
"Şimdi, sana, üzerinde sabredemediğin, dayanamadığın şeylerin iç yüzünü, haber vereceğim.[102]
O delmiş olduğum gemi ki, denizde iş yapan yoksullarındı. [103]
Onun için, ben, onu, kusurlu yapmak istedim ki, arkalarında, her sağlam gemiyi zorla almakta olan´[104] Hüded b. Büded adında bir hükümdar vardı.
Hükümdann, geminin yanına vardığı zaman, onu, kusuru yüzünden geri bırakmasını ve onun yanından geçip gittikleri zaman, onanp ondan yararlanmalannı istedim.
Gemicilerden kimisi:
"Deliği, şişelerle tıkayınız!
Kimisi de:
Deliği, ziftle tıkayınız!" diyordu. [105]
Gemiyi, bedelsiz olarak zabtedecek olan hükümdar, geldiği ve onu delik halde bulduğu zaman, bıraktı, zabtetmekten vazgeçti.
Sonra, gemi sahipleri, bu delik gemiyi bir tahta ile onardılar. [106]
Ondan, yararlanmağa devam ettiler.´[107]
Oğlana gelince; o, daha yaratıldığı günden, kâfirlikle tabiatlı, ve damgalı idi. [108]
Onun anası ve babası ise, Mü´min idiler. Oğullan, kâfirdi. [109]
Bu ana ve baba, oğullarının üzerine titremekte idiler.
Şayet, o oğlan çocuğu, olgunluk çağına erişseydi, anasını, babasını azıtacak, onları da, küfre bürüyecekti. [110]
Ona, sevgileri yüzünden, onun dinine tâbi olmalarından korkup[111] istedik ki, onla-nn Rabbi, bunun yerine, kendilerine, dinen ondan daha hayırlısını, ana ve babasına daha yakın ve merhametlisini versin. [112]
Duvara gelince; bu duvar, o şehirdeki iki yetim oğlanın olup altında, onlara aid bir define vardı. [113] bu da, altın ve gümüşten ibaretti. [114]
Babalan, iyi bir adamdı. Bunun için, Rabb´in diledi ki: ikisi de, erginlik çağına ersin-ler, definelerini çıkarsınlar.
Bu, Rabb´inden, bir merhamet ve esirgeme idi. Ben, bunlan, kendi rey ve görüşümle yapmadım. İşte, senin, üzerinde sabredemediğin şeylerin iç yüzü!" dedi. [115] Mûsâ Aleyhisselâmın, Hızır Aleyhisselâmla bu arkadaşlığı, on sekiz gün sürmüştür. [116]
Kur´ân-I Kerimin Mûsâ Ve Hızır Aleyhisselamların Buluşmaları Hakkındaki Açıklaması:
Mûsâ Aleyhisselâmla Hızır Aleyhisselâmın buluşmaları ve aralarında geçenler, Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
"Bir zaman, Mûsâ, genç adamına şöyle demişti: "Ben, iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayıp gideceğim. Yahud, (maksadıma erinceye dek) uzun zamanlar geçireceğim!"
Bunun üzerine, onlar, bu iki deniz arasının birlekşik yerine ulaşınca, balıklarını, unuttular. (Balık) denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu. Vaktâ ki, (Oradan geçip gittiler) Mûsâ, genç (adamına): Kuşluk yemeğimizi getir!
Bu yolculuğumuzdan, yorgun düştük!" dedi.
Genç: "Bak hele! Kayaya sığındığımız vakit ben, balığı unutmuşum!
Gerçek, onu, söylememi, şeytandan başkası unutturmadı.
O, şaşılacak bir suretle denize (atladı) yolunu, tutup gitti" dedi.
(Mûsâ): "İşte, bizim arayacağımız, bu idi."dedi.
Hemen, izlerinin üzerinden, gerisin geri döndüler.
Derken, kullarımızdan, (öyle) bir kul buldular ki, biz, ona, tarafımızdan, bir rahmet vermiş, kendisine, nezdimizden (özel) bir ilim öğretmiştik.
Mûsâ, ona: "Sana öğretilen ilimden, bana da, öğretmek üzere, sana, tâbi olayım mı " dedi.
O da (Musa´ya):
"Doğrusu, sen, benim yanımda, asla sabredemezsin!
(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredebilirsin " dedi.
Oda:
Allah, dilerse, beni sabredici bulacaksın.
Sana, hiç bir işde karşı gelmeyeceğimi" dedi.
(O da) bu suretle bana tâbi olursan, artık, ben, sana anıp söyleyinceye kadar, bana, hiç bir şey sorma!" dedi.
Bunun üzerine, kalkıp gittiler.
Nihayet, (bir) gemiye bindikleri zaman, o, bunu, deliverdi.
(Mûsâ):
"içindekileri (suda) boğasın diye mi, onu, dektin I"
"And olsun ki: Sen büyük bir iş işledin!" dedi.
Oda:
"Sen, beraberimde asla sabredemezsin! demedim mi " dedi.
(Mûsâ):
"Unuttuğum şeyden dolayı, beni sorumlu tutma! Şu arkadaşlığımızda bana, güçlük yükleme!" dedi.
Yine, gittiler.
Nihayet, bir oğlan çocuğuna rastladıkları zaman, o, hemen, onu öldürdü!
(Mûsâ):
"Sen, tertemiz (masum) bir can (diğer) bir canı karşılığı olmaksızın öldürdün hâl
And olsun ki: sen çok kötü bir şey yaptın!" dedi.
(O zat):
"Ben, sana: beraberimde asla sabredemezsin!" demedim mi " dedi.
(Mûsâ):
"Eğer, bundan sonra, sana, bir şey sorarsam, artık, benimle arkadaşlık etme! (o takdirde) tarafından muhakkak bir özre ulaşmışsındır (benden ayrılmakta mâzursun-dur) dedi.
Yine, gittiler.
Nihayet, bir memleket halkına vardılar ki, ora ahâlisinden, yemek istedikleri hade, kendilerinin, konuklamaktan kaçınmışlardı.
Derken, yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular.
O, bunu, hemen doğrultuverdi.
(Mûsâ):
"İsteseydin, herhalde, buna karşılık, bir ücret alabilirdin! " dedi.
O:
"İşte, dedi, bu, benimle senin aynlışımızdır.
Sana, üzerinde asla sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim:
O gemi ki, denizde iş yapan yoksullarındı.
Onun için, ben, onu, kusurlu yapmak istedim ki, arkalarında, her (sağlam) gemiyi zorla almakta olan bir hükümdar vardı.
Oğlana gelince; Onun anası da, babası da iman etmiş kimselerdi.
Bunun için, onları, bir azgınlık ve kâfirlik bürümesinden endişe ettik te, istedik ki, onların Rabbi, bunun yerine, kendilerine, temizlikçe daha hayırlısını, merhametçe daha yakınını versin.
Duvara gelince; bu, o şehirde iki yetim oğlancığındı. Altında da, onlara ait bir define vardı.
Babaları, iyi bir adamdı.
Bunun için, Rabb´in diledi ki, ikisi de, erginlik çağına ersinler, definelerini çıkarsınlar.
Bu, Rabb´inden bir merhametti.
Ben, bunları kendi rey ve görüşümle yapmadım.
İşte, üzerlerine sabredemediğin şeylerin içyüzü!
İbrahim aleyhisselamdan sonra yaşamış bir peygamber veya velî. Avrupa ve Asya kıtalarına hâkim olan Zülkarneyn aleyhisselamın askerinin kumandanı ve teyzesinin oğludur. İsminin, Belkâ bin Melkan, künyesinin Ebü'l-Abbâs olduğu ve soyunun Nûh aleyhisselamın Sam isimli oğluna dayandığı bildirilmiştir. Bâzıları da Hızır aleyhisselamın İsrailoğullarından olduğunu söylemişlerdir.
Hızır lakabıyla meşhur olmasının sebebi, kuru bir yere oturup kalktığı zaman, oranın yeşerip yemyeşil olmasından dolayıdır. Sahîh-i Buhârî'de bildirilen bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz; "Hızır (aleyhisselam), otsuz kuru bir yerde oturduğunda, o yer birdenbire yemyeşil olur, peşi sıra dalgalanırdı." buyurdu. Musa aleyhisselamla görüşüp yolculuk yaptı. Fakat vefatından sonra rûhu insan şeklinde gözüküp, garîblere yardım etmektedir.
Hızır aleyhisselam, Allahü teâlânın sevgili kullarındandı. Doğdu, büyüdü ve vefat etti. Ancak Allahü teâlâ onun rûhuna insan şeklinde görünmek ve kıyâmete kadar yardım isteyen Müslümanların imdâdına yetişmek, yardım etmek, konuşmak, ilim öğrenmek ve öğretmek özelliklerini verdi. Bâzı âlimler "nebî" (peygamber), bâzı âlimler de "velî"dir dediler. Hızır aleyhisselamda, yaşayan insanlarda görülen hâller bulunduğu için yaşıyor zannedilmektedir.
Hızır aleyhisselam, güzel ahlâk sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allahü teâlânın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilme sâhipti.
Hızır aleyhisselamın Musa aleyhisselam ile buluşması, görüşmesi ve yolculuk yapması Kur'ân-ı kerîm'de Kehf sûresi 60 ve 80. âyetlerinde ve hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir.
Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâm ile Tebük Harbindeyken ikindi namazını kıldıktan sonra iki beyit işittiler. Fakat şiiri söyleyeni göremediler. Resûlullah efendimiz; "Bu iki beytin söyleyicisi kardeşim Hızır'dır. Sizi övüyor." buyurdu.
Hızır aleyhisselam birçok zâtın tasavvufta yetişmesine rehberlik etmiş, feyz vermiştir. Hızır aleyhisselamın tasavvufta yetiştirdiği en meşhûr âlim ve velîlerden biri Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleridir.
Hızır aleyhisselam, İlyas aleyhisselamla birlikte Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatında hâne-i saâdetlerine gelip Ehl-i beyt için sabır tavsiyesinde bulundu. Onların geldiklerini ve sabır tavsiye ettiklerini hazret-i Ebû Bekr, Ehl-i beyte bildirdi
Hz Yuşa Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Yûşa´ B. Nûn Aleyhisselâmın Soyu :
Yûşa´ b. Nûn, b. Efrâim, b. Yûsuf, b. Yâkub[1], b. İshak, b. İbrahim Aleyhisse-lâm´dir. [2]
Yûşa´ b. Nun Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Yûşa´ b. Nun Aleyhisselâm: orta boylu, buğday benizli, yassı yağrınılı, büyük gözlü, mücâhid, gazi ve yiğit bir zât idi. [3]
Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâmın Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:
Mûsâ Aleyhisselâm; vefat edeceği sıralarda, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma, Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm´ın, Kubbetüzzeman´a götürülüp bereketinin ona geçmesi için, elini, onun üzerine koymasını, kendisinden sonra, İsrail oğullarının idaresini, üzerine almasını ona vasiyet etmesini emir buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm da, böyle yaptı. İsrail oğullarına:
"Bu Yûşa´ b. Nûn, benden sonra, içinizde sizi yönetecektir.
Onun sözlerini, dinleyiniz! Emirlerine, itaat ediniz!
O, aranızda hak ve adalet üzere hükmedecektir. Ona, muhalefet ve isyan eden, mel´undur!" dedi[4]
Tîh çölünde kırk yıllık mecburî ikamet sona erdikte[5] ve Mûsâ Aleyhisselâm vefat ettikten sonra, Yüce Allah, Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmı, İsrail oğullarına Peygamber olarak gönderdi. [6]
Hızır Aleyhisselâmla buluşmağa giderken, Mûsâ Aleyhisselâma yoldaşlık eden genç adam[7], Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâmdı. [8]
İsrail oğullarını; Mûsâ Aleyhisselâmın, Erîha´daki zorbalarla savaş emrine itâ-ata davet ve teşvik ettikleri ve Allah´ın nimetine erdikleri bildirilen İki Er´den[9] birisinin de, Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm olduğu rivayet edilir.´[10]
Erîha´da, Ken´an ilinde yerleşen Âmâlık[11]´, zorbaları ile savaşmaktan korkan yaşlı İsrail oğulları, kırk yıl içinde ölüp gitmiş, onların yerlerini, güçlü ve gözüpek nesilleri almış bulunuyordu. [12]
Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm; genç İsrail oğullarını çağırıp kendisinin Peygamber olduğunu, yüce Allah´ın, Ken´an ilindeki zorbalarla savaşmayı, kendisine emrettiğini, onlara haber verdi.
İsrail oğulları, ona, bey´at ettiler ve kendisini, doğruladılar. [13]
Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm, İsrail oğullarını, Tîh çölünden çıkarıp[14] Erîha´yı (Beytülmakdis´i) altı ay kuşatarak fethettikten sonra, Şam ve çevresindeki krallarla da, çarpışıp onları, yenilgiye uğrattı.
Ele geçirdiği Şam ülkesine Valiler tayin etti. [15]
Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm; Mûsâ Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarını, Tevrat hükümlerine göre[16]´, yirmi dokuz[17] veya yirmi yedi yıl idare etti. [18]
Bu yirmi yedi yılın, yirmi yılı Fars kralı Minuşihr (Cihr), yedi yılı da, İfrasyab zamanında idi. [19]
Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm, yüz yirmi[20], veya yüz yirmi altı[21] veya yüz yirmi yedi yaşında iken[22] vefat edip Efrâim dağına gömüldü. [23]
Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!
İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Musa aleyhisselamdan sonra gönderilmiş olup Musa aleyhisselamın yeğeni veya vekîliydi. İsmi Yuşa olup, Hıristiyanlar Yeşû diyorlar. Yusuf aleyhisselamın neslinden gelen Nûn’un oğludur. Annesi Musa aleyhisselamın kız kardeşidir. Yuşa aleyhisselam Musa aleyhisselama bildirilen dînin esaslarını insanlara tebliğ etti.
Mısır’da doğan Yuşa aleyhisselam, Musa aleyhisselamın husûsî talebesi, hâlis hizmet görücüsü ve en yakın dostlarındandı. Musa aleyhisselam Firavun’un zulmü üzerine Allahü teâlânın emriyle kendine inanan ve tâbi olanlarla birlikte Mısır’dan Tîh Sahrasına hicret ederken Yuşa aleyhisselam da onunla berâber bulundu. Musa aleyhisselamın Hızır aleyhisselamla görüşmek üzere çıktığı yolculukta onunla berâber bulundu. Musa aleyhisselam Hızır aleyhisselamla karşılaşınca Yuşa aleyhisselam geriye döndü.
Allahü teâlâ, Musa aleyhisselamın kavmine Arz-ı Mev’ûdu (Filistin ve Şam bölgesini) ihsân edeceğini bildirdi. Fakat İsrailoğulları o beldelerde zâlim ve zorba bir kavim olan Amâlikalıların bulunduğunu ileri sürerek gitmek istemediler. Allahü teâlâ Musa aleyhisselama vahyedip:
“Ey Musa! Ben burayı sizin için memleket ve yerleşme yeri olarak yazdım; takdir ettim. Oraya git ve düşmanlardan kim varsa onlarla harp et. Zîrâ onlara karşı sizin yardımcınız benim. Kavminden her koldan bir temsilci (nakib) seç al. Onlar vefâkar ve itâatkar olsunlar.” buyurdu.
Bunun üzerine Musa aleyhisselam her bir koldan iyi haber toplayan, sözünde sâdık ve vefâkar birer temsilci seçti. Bunları Erîha Şehri ve ahâlisi hakkında bilgi toplamak için gönderdi. Aralarında Yuşa bin Nûn’un da bulunduğu haber toplamakla vâzifeli kimseler Erîha’ya gittiler. O belde ahâlisinin iri cüsseli, çok kuvvetli ve kalabalık olduğunu görünce korktular. Geriye dönüp kavimlerine gördüklerini anlatarak onların harbe gitmelerine mâni oldular. Musa aleyhisselamın kavmi, gelen temsilcilerin anlattıklarını dinleyip harp etmekten vaz geçtiler. İçlerine korku düşüp, feryâda başladılar: “Keşke Mısır’da ölseydik. Yâhut burada ölsek de, Allah bizi o zâlimlerin memleketine sokmasa, yoksa hanımlarımız, çocuklarımız ve mallarımız ganîmet olarak kalacak.” dediler.
Temsilciler içinde bulunan, Allahü teâlânın kendilerinden “İsmet ve tevfik” ile haber verdiği Yuşa bin Nûn ile Kâlib bin Yuknâ ise kavimlerine gelip, Erîha beldesi ahâlisinin kötü hallerinden bahsetmediler. Diğer kabîlelerden o belde ahâlisi hakkındaki haberleri duyanlara ise korkulacak birşey olmadığını, Allahü teâlânın yardım ve inâyetiyle Erîha’nın fethedileceğini bildirip, Musa aleyhisselama yardımcı olmaya çalıştılar. Onlara dediler ki:
“Ey İsrailoğulları! Cebbarların (zâlimlerin) şehrinin kapısından hemen girin (onların vücutlarının büyüklüğünden korkmayın. Biz onları gidip gördük ve öğrendik. Onların bedenleri büyük ve kuvvetli fakat kalpleri zayıftır. Sizinle harp etmeye rûhî metânetleri yoktur). Bir defâ kapıdan girdiniz mi (Allahü teâlânın vâd ettiği yardımın size gelmesiyle) elbette siz gâliblerden olursunuz. Siz gerçekten inanan, Allahü teâlânın vâdini tasdik eden kimseler iseniz, (Allahü teâlânın kudretine, size yardım edeceği hakkındaki vâdine, Musâ aleyhisselamın peygamber olduğuna inanıyor, îmân ediyorsanız, düşmanların boy ve cüsselerine bakarak aldanmayınız. Onlardan korkmayınız. Size ilâhi yardımın geleceği husûsunda ve bütün her hâlinizde) Allahü teâlâya tevekkül ediniz. (O’na îtimâd ediniz. Yalnız O’na güveniniz ve cihâddan geri durmayınzı.)” (Mâide sûresi: 23)
Fakat İsrailoğulları onların söylediklerine inanmadılar ve Musa aleyhisselamın nasîhatlerine uymadılar. Yuşa bin Nûn ve Kâlib bin Yuknâ aleyhimesselâmı taş ve sopalarla öldürmek istediler.
İsrailoğulları Yuşa bin Nûn ve Kâlib bin Yuknâ’yı taşlayıp, Musa aleyhisselama karşı gelerek Allahü teâlâya isyân edince Musa aleyhisselam üzüldü. Allahü teâlâ İsrailoğullarını kırk sene müddetle Arz-ı Mev’ûd denilen bölgeye girmelerini haram kıldığını ve onların Tîh Sahrasından çıkamıyacaklarını bildirdi. “Biz harbe gitmeyiz.” diyerek isyân eden kimseler kırk sene müddetle Tîh Sahrasında şaşkın bir halde dolaştılar. Kırk sene içinde öldüler. Kırk senenin sonuna doğru Harun aleyhisselam ve ondan üç sene sonra da kardeşi Musa aleyhisselam vefat etti.
Musa aleyhisselam vefat ederken yerine Yuşa aleyhisselamı halîfe bıraktı. Allahü teâlâ Yuşa aleyhisselamı da İsrailoğullarına peygamber olarak vazîfelendirdi. Bu sırada Musa aleyhisselama karşı çıkıp; “Biz harbe gitmeyiz.” diyen kimseler ölmüş, onların yerlerine oğulları ve torunları çoğalmıştı. Allahü teâlâ Yuşa aleyhisselama İsrailoğullarını toplayıp Tîh Sahrasından çıkarmasını ve Arz-ı Mev’ûd denilen bölgeye gidip cebbârlarla (zâlimlerle) harp etmesini emretti.
Yuşa aleyhisselam İsrailoğullarını toplayarak Erîha şehrini kuşattı. Kuşatma altı ay sürdü. Nihâyet bir Cumâ günü Akşam üzeri mucizeler göstererek şehri fethetti. Yuşa aleyhisselam ve O’na inananlar Erîha’yı fethettikten sonra İlyâ (Eyliyâ) şehrini de aldılar. Bu şehrin Yuşa aleyhisselam tarafından fethedildiğini duyan çevre şehirlerin hükümdarlarından beşi bir araya gelip İsrailoğullarıyla topluca savaşa girdiler. Sonunda hepsi de yenilerek hezîmete uğradılar.
Yuşa aleyhisselam Erîha ve İlyâ şehirlerini ve civârını fethettikten sonra Belka şehri üzerine yürüdü. Belka şehrini de fethedip, Belâk adındaki hükümdârını ve İsm-i A’zâm duasını bildiği halde Yuşa aleyhisselamın ordusuna karşı beddua etmeye teşebbüs eden, fakat ibret için dili göğsü üzerine sarkık kalan Bel’âm bin Bâûrâ’yı öldürdü. Böylece Belka şehri de fethedilmiş oldu.
Erîha, İlyâ ve Belka şehirlerinin fethedilmesinden sonra Arz-ı Mev’ûd diye bilinen Filistin ve Şam diyarı da peyderpey İsrailoğullarının eline geçti. Fetihler yedi sene devâm edip Kudüs şehri de Yuşa aleyhisselam ve ona inananlar tarafından fethedildi. Bu bölgedeki diğer şehirleri de fetheden Yuşa aleyhisselam batıda beş şehre gidip orayı da düşmanlardan aldı. Daha sonra Şam diyârına giderek orada yerleşmiş otuz bir hükümdârlığın beldelerini zaptetti. Putperest ve Allahü teâlâya isyân eden hükümdarları öldürtüp memleketlerini İsrailoğulları arasında taksim etti. İsrailoğullarını Arz-ı Mev’ûd’a yerleştiren Yuşa aleyhisselam, onlara Musa aleyhisselama nâzil olan Tevrat’ı okudu ve hükümlerini açıkladı. Onların Allahü teâlâya îmân ve ibâdet üzere kalmalarına çalıştı.
Yuşa aleyhisselam, Musa aleyhisselamın vefatından sonra yirmi yedi yıl insanlara Allahü teâlânın emirlerini bildirdi. Ömrünün sonuna doğru hastalandı. Yerine Kâlib bin Yuknâ’yı halîfe tâyin etti. Yüz yirmi yedi yaşında vefat etti. Kabrinin Nablûs veya Haleb yakınındaki Mearre şehrinde olduğu rivâyet edilir.
Yuşa aleyhisselam İstanbul’a hiç gelmedi. Beykoz Tepesinde ziyâret edilmekte olan kabrin Yuşa peygambere âit olduğu söyleniyorsa da târihî bilgilere uygun değildir. Bu bir velî veyâ havârilerden birine âit olabilir. Böyle ise yine kıymetlidir. Kabrin Yuşa peygambere âit olup olmadığını kesin olarak söylemek uygun değildir.
Yuşa aleyhisselam karayağız, orta boylu, güzel yüzlü, iri gözlü, yassı göğüslü bir görünüşe sâhipti. Yüzünün güzelliği Yusuf aleyhisselama çok benzerdi. Cesûr, kahraman, yiğit, harp taktik ve tekniğinde mahâret sâhibiydi. Musa aleyhisselama gönderilen Tevrat’ın hükümleriyle amel edip, insanlara tebliğ etmekle vazîfelendirilmişti. Tefsir âlimleri Mâide sûresi 23. âyetinde bildirilen Allahü teâlâya îmân edip, O’ndan korkanlardan iki kimseden birisinin ve Kehf sûresi 60-65. âyetlerinde bildirilen Musa aleyhisselamın Hızır aleyhisselamla görüşmek üzere yolculuk ettiği sırada yanında bulunan gencin Yuşa aleyhisselam olduğunu bildirmişlerdir.
Yuşa aleyhisselamın mucizeleri
1. Yuşa aleyhisselam, Erîha’yı fethetmek üzere İsrailoğullarını topladı. Yolculuk esnâsında Şeria (Ürdün) Nehrinin suları çok olduğu için geçemediler. Nehrin üstünde köprü de yoktu. Yuşa aleyhisselam dua edince Şerîa Nehrinden bir yol açıldı. İsrailoğulları o yoldan geçtikten sonra sular tekrar eskisi gibi akmaya devâm etti.
2. Bir şehrin fethi esnâsında kuşatma uzun sürmüştü. Bütün çalışmalara rağmen surlarda gedik açılmamıştı. Yuşa aleyhisselam dua etti. Allahü teâlânın kudretiyle yer sarsılıp kalenin surları yıkıldı. Yuşa aleyhisselam ve ona inananlar şehre girip fethettiler.
3. Yuşa aleyhisselam Kudüs şehrini fethetmek için muhâsara etti. Bir Cumâ günü akşam üzeri güneş batarken, güneşin bir müddet daha batmaması için Allahü teâlâya yalvardı: “Ey Allah’ım! Güneşi geri al!” diye dua etti. Allahü teâlânın emri ve takdiri ile batmak üzere olan güneş yükseldi. Bir müddet daha gündüz devâm edip Kudüs fethedildikten sonra battı.
Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde bildirdiği hadîs-i şerîfte; “Güneş hiçbir kimse için batmaktan alıkonulmaz. Ancak Beyt-i Mukaddesi fethetmek için gittiği gecelerden birinde Yuşa aleyhisselam için batmaktan alıkondu.” buyuruldu
Yûşa´ B. Nûn Aleyhisselâmın Soyu :
Yûşa´ b. Nûn, b. Efrâim, b. Yûsuf, b. Yâkub[1], b. İshak, b. İbrahim Aleyhisse-lâm´dir. [2]
Yûşa´ b. Nun Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Yûşa´ b. Nun Aleyhisselâm: orta boylu, buğday benizli, yassı yağrınılı, büyük gözlü, mücâhid, gazi ve yiğit bir zât idi. [3]
Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâmın Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:
Mûsâ Aleyhisselâm; vefat edeceği sıralarda, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâma, Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm´ın, Kubbetüzzeman´a götürülüp bereketinin ona geçmesi için, elini, onun üzerine koymasını, kendisinden sonra, İsrail oğullarının idaresini, üzerine almasını ona vasiyet etmesini emir buyurdu.
Mûsâ Aleyhisselâm da, böyle yaptı. İsrail oğullarına:
"Bu Yûşa´ b. Nûn, benden sonra, içinizde sizi yönetecektir.
Onun sözlerini, dinleyiniz! Emirlerine, itaat ediniz!
O, aranızda hak ve adalet üzere hükmedecektir. Ona, muhalefet ve isyan eden, mel´undur!" dedi[4]
Tîh çölünde kırk yıllık mecburî ikamet sona erdikte[5] ve Mûsâ Aleyhisselâm vefat ettikten sonra, Yüce Allah, Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmı, İsrail oğullarına Peygamber olarak gönderdi. [6]
Hızır Aleyhisselâmla buluşmağa giderken, Mûsâ Aleyhisselâma yoldaşlık eden genç adam[7], Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâmdı. [8]
İsrail oğullarını; Mûsâ Aleyhisselâmın, Erîha´daki zorbalarla savaş emrine itâ-ata davet ve teşvik ettikleri ve Allah´ın nimetine erdikleri bildirilen İki Er´den[9] birisinin de, Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm olduğu rivayet edilir.´[10]
Erîha´da, Ken´an ilinde yerleşen Âmâlık[11]´, zorbaları ile savaşmaktan korkan yaşlı İsrail oğulları, kırk yıl içinde ölüp gitmiş, onların yerlerini, güçlü ve gözüpek nesilleri almış bulunuyordu. [12]
Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm; genç İsrail oğullarını çağırıp kendisinin Peygamber olduğunu, yüce Allah´ın, Ken´an ilindeki zorbalarla savaşmayı, kendisine emrettiğini, onlara haber verdi.
İsrail oğulları, ona, bey´at ettiler ve kendisini, doğruladılar. [13]
Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm, İsrail oğullarını, Tîh çölünden çıkarıp[14] Erîha´yı (Beytülmakdis´i) altı ay kuşatarak fethettikten sonra, Şam ve çevresindeki krallarla da, çarpışıp onları, yenilgiye uğrattı.
Ele geçirdiği Şam ülkesine Valiler tayin etti. [15]
Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm; Mûsâ Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarını, Tevrat hükümlerine göre[16]´, yirmi dokuz[17] veya yirmi yedi yıl idare etti. [18]
Bu yirmi yedi yılın, yirmi yılı Fars kralı Minuşihr (Cihr), yedi yılı da, İfrasyab zamanında idi. [19]
Yûşa´ b. Nûn Aleyhisselâm, yüz yirmi[20], veya yüz yirmi altı[21] veya yüz yirmi yedi yaşında iken[22] vefat edip Efrâim dağına gömüldü. [23]
Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!
İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Musa aleyhisselamdan sonra gönderilmiş olup Musa aleyhisselamın yeğeni veya vekîliydi. İsmi Yuşa olup, Hıristiyanlar Yeşû diyorlar. Yusuf aleyhisselamın neslinden gelen Nûn’un oğludur. Annesi Musa aleyhisselamın kız kardeşidir. Yuşa aleyhisselam Musa aleyhisselama bildirilen dînin esaslarını insanlara tebliğ etti.
Mısır’da doğan Yuşa aleyhisselam, Musa aleyhisselamın husûsî talebesi, hâlis hizmet görücüsü ve en yakın dostlarındandı. Musa aleyhisselam Firavun’un zulmü üzerine Allahü teâlânın emriyle kendine inanan ve tâbi olanlarla birlikte Mısır’dan Tîh Sahrasına hicret ederken Yuşa aleyhisselam da onunla berâber bulundu. Musa aleyhisselamın Hızır aleyhisselamla görüşmek üzere çıktığı yolculukta onunla berâber bulundu. Musa aleyhisselam Hızır aleyhisselamla karşılaşınca Yuşa aleyhisselam geriye döndü.
Allahü teâlâ, Musa aleyhisselamın kavmine Arz-ı Mev’ûdu (Filistin ve Şam bölgesini) ihsân edeceğini bildirdi. Fakat İsrailoğulları o beldelerde zâlim ve zorba bir kavim olan Amâlikalıların bulunduğunu ileri sürerek gitmek istemediler. Allahü teâlâ Musa aleyhisselama vahyedip:
“Ey Musa! Ben burayı sizin için memleket ve yerleşme yeri olarak yazdım; takdir ettim. Oraya git ve düşmanlardan kim varsa onlarla harp et. Zîrâ onlara karşı sizin yardımcınız benim. Kavminden her koldan bir temsilci (nakib) seç al. Onlar vefâkar ve itâatkar olsunlar.” buyurdu.
Bunun üzerine Musa aleyhisselam her bir koldan iyi haber toplayan, sözünde sâdık ve vefâkar birer temsilci seçti. Bunları Erîha Şehri ve ahâlisi hakkında bilgi toplamak için gönderdi. Aralarında Yuşa bin Nûn’un da bulunduğu haber toplamakla vâzifeli kimseler Erîha’ya gittiler. O belde ahâlisinin iri cüsseli, çok kuvvetli ve kalabalık olduğunu görünce korktular. Geriye dönüp kavimlerine gördüklerini anlatarak onların harbe gitmelerine mâni oldular. Musa aleyhisselamın kavmi, gelen temsilcilerin anlattıklarını dinleyip harp etmekten vaz geçtiler. İçlerine korku düşüp, feryâda başladılar: “Keşke Mısır’da ölseydik. Yâhut burada ölsek de, Allah bizi o zâlimlerin memleketine sokmasa, yoksa hanımlarımız, çocuklarımız ve mallarımız ganîmet olarak kalacak.” dediler.
Temsilciler içinde bulunan, Allahü teâlânın kendilerinden “İsmet ve tevfik” ile haber verdiği Yuşa bin Nûn ile Kâlib bin Yuknâ ise kavimlerine gelip, Erîha beldesi ahâlisinin kötü hallerinden bahsetmediler. Diğer kabîlelerden o belde ahâlisi hakkındaki haberleri duyanlara ise korkulacak birşey olmadığını, Allahü teâlânın yardım ve inâyetiyle Erîha’nın fethedileceğini bildirip, Musa aleyhisselama yardımcı olmaya çalıştılar. Onlara dediler ki:
“Ey İsrailoğulları! Cebbarların (zâlimlerin) şehrinin kapısından hemen girin (onların vücutlarının büyüklüğünden korkmayın. Biz onları gidip gördük ve öğrendik. Onların bedenleri büyük ve kuvvetli fakat kalpleri zayıftır. Sizinle harp etmeye rûhî metânetleri yoktur). Bir defâ kapıdan girdiniz mi (Allahü teâlânın vâd ettiği yardımın size gelmesiyle) elbette siz gâliblerden olursunuz. Siz gerçekten inanan, Allahü teâlânın vâdini tasdik eden kimseler iseniz, (Allahü teâlânın kudretine, size yardım edeceği hakkındaki vâdine, Musâ aleyhisselamın peygamber olduğuna inanıyor, îmân ediyorsanız, düşmanların boy ve cüsselerine bakarak aldanmayınız. Onlardan korkmayınız. Size ilâhi yardımın geleceği husûsunda ve bütün her hâlinizde) Allahü teâlâya tevekkül ediniz. (O’na îtimâd ediniz. Yalnız O’na güveniniz ve cihâddan geri durmayınzı.)” (Mâide sûresi: 23)
Fakat İsrailoğulları onların söylediklerine inanmadılar ve Musa aleyhisselamın nasîhatlerine uymadılar. Yuşa bin Nûn ve Kâlib bin Yuknâ aleyhimesselâmı taş ve sopalarla öldürmek istediler.
İsrailoğulları Yuşa bin Nûn ve Kâlib bin Yuknâ’yı taşlayıp, Musa aleyhisselama karşı gelerek Allahü teâlâya isyân edince Musa aleyhisselam üzüldü. Allahü teâlâ İsrailoğullarını kırk sene müddetle Arz-ı Mev’ûd denilen bölgeye girmelerini haram kıldığını ve onların Tîh Sahrasından çıkamıyacaklarını bildirdi. “Biz harbe gitmeyiz.” diyerek isyân eden kimseler kırk sene müddetle Tîh Sahrasında şaşkın bir halde dolaştılar. Kırk sene içinde öldüler. Kırk senenin sonuna doğru Harun aleyhisselam ve ondan üç sene sonra da kardeşi Musa aleyhisselam vefat etti.
Musa aleyhisselam vefat ederken yerine Yuşa aleyhisselamı halîfe bıraktı. Allahü teâlâ Yuşa aleyhisselamı da İsrailoğullarına peygamber olarak vazîfelendirdi. Bu sırada Musa aleyhisselama karşı çıkıp; “Biz harbe gitmeyiz.” diyen kimseler ölmüş, onların yerlerine oğulları ve torunları çoğalmıştı. Allahü teâlâ Yuşa aleyhisselama İsrailoğullarını toplayıp Tîh Sahrasından çıkarmasını ve Arz-ı Mev’ûd denilen bölgeye gidip cebbârlarla (zâlimlerle) harp etmesini emretti.
Yuşa aleyhisselam İsrailoğullarını toplayarak Erîha şehrini kuşattı. Kuşatma altı ay sürdü. Nihâyet bir Cumâ günü Akşam üzeri mucizeler göstererek şehri fethetti. Yuşa aleyhisselam ve O’na inananlar Erîha’yı fethettikten sonra İlyâ (Eyliyâ) şehrini de aldılar. Bu şehrin Yuşa aleyhisselam tarafından fethedildiğini duyan çevre şehirlerin hükümdarlarından beşi bir araya gelip İsrailoğullarıyla topluca savaşa girdiler. Sonunda hepsi de yenilerek hezîmete uğradılar.
Yuşa aleyhisselam Erîha ve İlyâ şehirlerini ve civârını fethettikten sonra Belka şehri üzerine yürüdü. Belka şehrini de fethedip, Belâk adındaki hükümdârını ve İsm-i A’zâm duasını bildiği halde Yuşa aleyhisselamın ordusuna karşı beddua etmeye teşebbüs eden, fakat ibret için dili göğsü üzerine sarkık kalan Bel’âm bin Bâûrâ’yı öldürdü. Böylece Belka şehri de fethedilmiş oldu.
Erîha, İlyâ ve Belka şehirlerinin fethedilmesinden sonra Arz-ı Mev’ûd diye bilinen Filistin ve Şam diyarı da peyderpey İsrailoğullarının eline geçti. Fetihler yedi sene devâm edip Kudüs şehri de Yuşa aleyhisselam ve ona inananlar tarafından fethedildi. Bu bölgedeki diğer şehirleri de fetheden Yuşa aleyhisselam batıda beş şehre gidip orayı da düşmanlardan aldı. Daha sonra Şam diyârına giderek orada yerleşmiş otuz bir hükümdârlığın beldelerini zaptetti. Putperest ve Allahü teâlâya isyân eden hükümdarları öldürtüp memleketlerini İsrailoğulları arasında taksim etti. İsrailoğullarını Arz-ı Mev’ûd’a yerleştiren Yuşa aleyhisselam, onlara Musa aleyhisselama nâzil olan Tevrat’ı okudu ve hükümlerini açıkladı. Onların Allahü teâlâya îmân ve ibâdet üzere kalmalarına çalıştı.
Yuşa aleyhisselam, Musa aleyhisselamın vefatından sonra yirmi yedi yıl insanlara Allahü teâlânın emirlerini bildirdi. Ömrünün sonuna doğru hastalandı. Yerine Kâlib bin Yuknâ’yı halîfe tâyin etti. Yüz yirmi yedi yaşında vefat etti. Kabrinin Nablûs veya Haleb yakınındaki Mearre şehrinde olduğu rivâyet edilir.
Yuşa aleyhisselam İstanbul’a hiç gelmedi. Beykoz Tepesinde ziyâret edilmekte olan kabrin Yuşa peygambere âit olduğu söyleniyorsa da târihî bilgilere uygun değildir. Bu bir velî veyâ havârilerden birine âit olabilir. Böyle ise yine kıymetlidir. Kabrin Yuşa peygambere âit olup olmadığını kesin olarak söylemek uygun değildir.
Yuşa aleyhisselam karayağız, orta boylu, güzel yüzlü, iri gözlü, yassı göğüslü bir görünüşe sâhipti. Yüzünün güzelliği Yusuf aleyhisselama çok benzerdi. Cesûr, kahraman, yiğit, harp taktik ve tekniğinde mahâret sâhibiydi. Musa aleyhisselama gönderilen Tevrat’ın hükümleriyle amel edip, insanlara tebliğ etmekle vazîfelendirilmişti. Tefsir âlimleri Mâide sûresi 23. âyetinde bildirilen Allahü teâlâya îmân edip, O’ndan korkanlardan iki kimseden birisinin ve Kehf sûresi 60-65. âyetlerinde bildirilen Musa aleyhisselamın Hızır aleyhisselamla görüşmek üzere yolculuk ettiği sırada yanında bulunan gencin Yuşa aleyhisselam olduğunu bildirmişlerdir.
Yuşa aleyhisselamın mucizeleri
1. Yuşa aleyhisselam, Erîha’yı fethetmek üzere İsrailoğullarını topladı. Yolculuk esnâsında Şeria (Ürdün) Nehrinin suları çok olduğu için geçemediler. Nehrin üstünde köprü de yoktu. Yuşa aleyhisselam dua edince Şerîa Nehrinden bir yol açıldı. İsrailoğulları o yoldan geçtikten sonra sular tekrar eskisi gibi akmaya devâm etti.
2. Bir şehrin fethi esnâsında kuşatma uzun sürmüştü. Bütün çalışmalara rağmen surlarda gedik açılmamıştı. Yuşa aleyhisselam dua etti. Allahü teâlânın kudretiyle yer sarsılıp kalenin surları yıkıldı. Yuşa aleyhisselam ve ona inananlar şehre girip fethettiler.
3. Yuşa aleyhisselam Kudüs şehrini fethetmek için muhâsara etti. Bir Cumâ günü akşam üzeri güneş batarken, güneşin bir müddet daha batmaması için Allahü teâlâya yalvardı: “Ey Allah’ım! Güneşi geri al!” diye dua etti. Allahü teâlânın emri ve takdiri ile batmak üzere olan güneş yükseldi. Bir müddet daha gündüz devâm edip Kudüs fethedildikten sonra battı.
Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde bildirdiği hadîs-i şerîfte; “Güneş hiçbir kimse için batmaktan alıkonulmaz. Ancak Beyt-i Mukaddesi fethetmek için gittiği gecelerden birinde Yuşa aleyhisselam için batmaktan alıkondu.” buyuruldu
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
SON YENi KONULAR
FORUMA GiR
FORUMDA ARA
SUPPORT
Calendar
Members
Forum Team
Forum Statistics
» En Son Üye:
» Toplam Konular: 2,137
» Toplam Yorumlar: 2,441
Read More / Comment 
