• Portal Hakkalyakin BoardSON YENi KONULAR
  • Forum Hakkalyakin Board FORUMA GiR
  • Search FORUMDA ARA
  • HelpSUPPORT>
    • Calendar Calendar
    • Members JAMPS Members
    • Forum Team Forum Team
    • Forum Statistics Forum Statistics
  • LinklerLiNK>
    • PIXIZ
    • EZGIF
    • PEXEL
    • PIXABAY
    • BLOGIF
    • FREEPIC
    • OIEDiTOR
    • FOTOBEAR
    • COOLTEXT
Dini Forum
Giriş Yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Şifremi Unuttum?
 

Dini Forum > Portal >

MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forum İstatistikleri
Toplam Üye:» Toplam Üye: 5
En Son Üye:» En Son Üye: Ahmed
Toplam Konular:» Toplam Konular: 2,137
Toplam Yorumlar:» Toplam Yorumlar: 2,441

Ayrıntılı İstatistikler Ayrıntılı İstatistikler

Forumda Ara

(Gelişmiş Arama)

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)


BÖLÜME GiR


AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Hz irmiya Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Hz irmiya Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı

İrmiya Aleyhisselâmın Soyu:

İrmiya b.Hılkıya; Lavi b.Yâkub Aleyhisselâm´ın soyundan gelen[1] Hârûn b.İm-ran Aleyhisselâmın soyundandı[2].

Kendisinin, Hızır Aleyhisselâm olduğu[3] ve zaman zaman sahralarda ve şe­hirlerde görüldüğü söylenmişse de[4], İrmiya Aleyhisselâmın Hızırlığı hakkındaki haber, sahih değil denilmiştir[5].

İrmiya Aleyhisselâmın Peygamber Olarak Gönderilişi:

İsrail oğulları; Şâ´yâ Aleyhisselâmı şehid ettikten sonra[6], Yüce Allah, onlara İrmiya b.Hılkiya Aleyhisselâmı, peygamber olarak gönderdi[7].

O zaman; İsrailoğulları arasında bid´atlar çoğalmış, büyümüş: serkeşliğe baş­lamışlar, günah işlemeye dalmışlar[8], haramları helallaştırmışlardı[9].

Peygamberleri öldürmüşler[10], Yüce Allah´ın, kendilerine yapmış olduğu lutf ve ihsanlarını, düşmanları olan Senharib ve ordularından kurtardığını unut­muşlardı[11].

Bunun üzerine, Yüce Allah, İrmiya Aleyhisselâma:

"Ben İsrailoğullarını helak edeceğim! Onlardan intikam alacağım.

Sen, Beytülmakdis Kayası´nın üzerinde ayakta dur!

Orada, sana emrim ve Vahy´im gelecektir!" buyurdu.

İrmiya Aleyhisselâm kalkıp elbisesini yırttı, başına kül saçtı ve secdeye kapandı.

"Yâ Rab! Anamın beni hiç doğurmamış olmasını, benim yüzümden Beytülmak-dis´in harap ve İsrailoğullarının helak olacakları bir zamanda beni, israiloğulları peygamberlerinin sonuncusu yapmamanı çok arzu ederdim!" dedi.

"Secdeden başını kaldır!" buyruldu.

İrmiya Aleyhisselâm, başını kaldırdı ve ağlayarak:

"Yâ Rab! Onlara kimi musallat edeceksin " diye sordu.

Yüce Allah:

"Ateşe tapanları, azabımdan korkmayanları, sevabımı ummayanları! [12]

Kavmin olan İsrailoğullarına git de, onlar hakkında sana emrettiğim şeyleri ken­dilerine anlat! [13]

Haklarındaki nimetlerimi hatırlat!

Bid´at ve yaramazlıklarını, anlat[14]

Onları, bana itaat ve ibadete davet et!" buyurdu[15].

İrmiya Aleyhisselâm:

"Yâ Rab! [16] Sen, beni, güçlendirmezsen, ben zaif´im[17].

Sen, benim dilime belagat ve fesahat vermezsen, ben maksadımı anlatmak­tan âcizim! [18]

Sen, beni doğrultmazsan, ben yanılırım!

Sen, bana yardım etmezsen, ben rüsvay olurum!

Sen, bana izzet vermezsen, ben, zelîl ve hakîr olurum!" dedi.

Yüce Allah:

"Sen, bütün işlerin, benim irâdemle meydana geldiğini ve benim, bütün kalp­leri ve dilleri, nasıl istersem, elimde evirip çevirdiğimi, bilmiyor musun

Sen, bana itaat et!

Şüphesiz, benim ben o Allah ki, benim dengim olabilecek hiçbir şey yoktur.

Göklerle yer ve onların içindeki şeyler, benim kelâmımla kaimdirler.

Ben, denizlere söyledim. Sözümü, anladılar.

Onlara, emrettim, emrimi yerine getirdiler.

Onların çevrelerini de, kumlu karalarla sınırladım. Onlar çizdiğim sınırı geçemezler.

Dağ gibi dalgalar gelir, çizdiğim sınıra erişince onlara zillet, uysallık elbisesini giydiririm.

Onlar, korkarak ve bana, boyun eğeceklerini ikrar ederek emrimi yerine geti­rirlerdir.

Ben, senin yanındayım. Sen, benim yanımda bulundukça, sana hiçbir şey erişmez.

Ben, seni onlara, emir ve nehiylerimi tebliğ edesin diye Peygamber olarak gön­derdim.

Sen, bu vazifeyi yerine getirmekle, onlardan, sana tâbi olanların sevabına denk sevap kazanacaksın.

Bununla beraber, onların sevabından da, bir şey eksilmeyecektir.

Eğer, bu vazifeyi, yerine getirmekte kusur edersen, bundan dolayı kazanaca­ğın günah, toz duman içinde bıraktığın kimselerin işleyecekleri günaha denk ola­caktır.

Bununla beraber, onların günahından da bir şey eksilmeyecektir! [19] Kavminin yanına git de:

Allah, size atalarınızın iyiliklerini hatırlatıyor ve bununla da, size günahlarınız­dan tevbe ettirmek istiyor! de! [20]

Ve sor onlara: Atalarının, bana itaat etmeleri sonucunu, nasıl buldular Onların, bana isyan etmeleri sonucunu, nasıl buldular

Onlar; kendilerinden önce bana, itaat edip de, itâatından dolayı yaramaz ve mutsuz olmuş, veya bana, âsi olup da, asiliğinden dolayı mutlu olmuş bir kimse bulunduğunu biliyorlar mıdır

Hayvanlar; rahat yuvalarını, hatırlayınca, oraya dönerler. Bu kavm ise, felâket ve helak otlaklarında otlamaktadırlar!

Onların bilginleri ve ruhbanları ise; benim kullarımı, hizmetkâr edindiler ve halkı, bana ibâdetten vazgeçirip benden başkasına taptırıyor ve onları, benim emrimi bilmez hale getirinceye ve zikrimi, unutturuncaya ve benden gaflete düşürünce-ye kadar, onlar arasında -benim kitabıma aykırı olarak- hüküm veriyorlar!

Onların buyruk sahiplerine ve yedicilerine gelince: Bunlar da, nimetimi, inkâr ettiler.

Demek, onlar vereceğim belâdan, emniyet ve selâmette oldular da, Kitabımı bir tarafa attılar, Ahdimi unuttular, sünnetimi, değiştirdiler, hâ!

Kullarım, ancak bana ibâdet ve itaat etmeleri yaraşır ve gerekirken, bana kar­şı, günah işlemekte onlara ve onların dinimde -benim adıma- ihdas etmek cür´e-tini gösterdikleri bid´atlara tâbi oluyorlar hâ!

Onlar, benim hakkımda ve Peygamberlerim hakkında yalan söylüyor ve iftira­da bulunuyorlar ha!

Benim celâlim, Yüce Makamım, Ulu sânım, her türlü noksan ve eksik sıfatlar­dan münezzehdir, uzaktır.

Bir insana, bana karşı günah işlenmesine itaat etmek yaraşır mı

Benim yarattığım kullarıma, benden başka birtakım tanrılar edinmeleri yaraşır mı

Onların Tevrat okuyucularına ve din bilginlerine gelince:

Bunlar; Mescidlerde ibâdete, dindarlığa özenirler; orayı benden başkası için onarırlar;

Dünyayı, elde etmek için dini vasıta kılarlardır. Onların, orada Fıkıh öğrenmeleri, ilim için değildir. Orada, ilim öğrenmeleri de, amel için değildir. Peygamber oğullarına gelince:

Onlar, çok konuşkan ve ezgin olmuşlar, gurura kapılmışlar, ahmakların, cahil­lerin yanında, ahmak ve cahil olmuşlar!

Kendilerinin de, Atalarına yapılmış olan yardım gibi, yardıma;

Onlara verilmiş olan keramet gibi, keramete nail olacaklarını, umuyorlar ve bu yardım ve ikrama da -hiç de doğru olmaksızın, düşünmeksizin ve ibret almaksızın- kendilerinden daha lâyık bir kimse bulunmadığını iddia ediyorlar!

Hatırlamıyorlar ki: Onların ataları, benim yardımıma, nasıl kavuştular

Emrimi, dinimi değiştiriciler, değiştirdikleri zaman, onlar emrime, dinime nasıl ciddiyetle sarıldılar

Bu uğurda, canlarını, kanlarını feda etmekten nasıl çekinmediler

Onlar; benim emrim yerine gelinceye, dinim üstün gelinceye kadar sabr ve sa­dâkat göstermişlerdir.

Ben, şu kavmin azaplarını, onlar buyruklarımı kabul etsinler diye erteledim, uzattım.

Onlar, düşünsünler diye günahlarından vazgeçtim.

Düşünsünler diye onları uzun ömürlü kıldım, çok yaşattım.

Her defasında, onların üzerine, gök, yağmur yağdırdı, yer, onlar için ot bitirdi.

Onlara, afiyet elbisesi giydirdim ve düşmanlarına galip kıldım.

Bütün bunlar, onların, azgınlıklarını, artırmaktan, kendilerini, benden uzaklaş­tırmaktan başka bir işe yaramadı.

Onların, davetimden yüz çevirmeleri, daha ne zamana kadar sürecek Yoksa, onlar beni aldatıyorlar mı sanıyorlar ! [21] Yoksa, onlar benimle alay mı ediyorlar ! Yoksa, onlar bana karşı yiğitlik mi taslıyorlar ! [22]

İzzet(sıfat)ıma yemin ederim ki: ben, onlara, öyle bir fitne, bir belâ salacağım ki: o, usluları, hayrette bırakacak[23], görüş sahiplerinin görüşlerini, hakimlerin hikmetlerini yanıltacak, şaşırtacaktır[24].

Onlara; Zorba, katı kalpli, aşırı derecede zâlim, kendisine heybet elbisesini giy­dirdiğim, göğsünden, şefkat, merhamet ve yumuşaklık duygusunu kaldırdığım bir kimseyi musallat edeceğim!

Onu; sayısı, karanlık gecenin karaltısını andıran cemâat, takip edecek[25].

Kendisinin, kara bulut kümelerini andıran ve ne oldukları belirsiz, hayırsız pek çok askerleri olacak, onun bayrakları, Kerkes kuşlarının havada uçuştukları gibi, dalgalanacak, süvarilerinin saldırışı da, Tavşancıl kuşlarının çığlık kopararak av­larının üzerine inişini andıracaktır! [26]

Onlar, mamureleri, harabeye çevirirler, köyleri ıssız bırakırlar. Yeryüzünü ifsad, girdikleri yeri tahrip ettikçe tahrip ederler. Onların kalpleri kaskatıdır, acımak bilmez. Yüzleri gülmez, gözleri hiçbir şeyi görmez, kulaklarına söz girmez.

Onlar, çarşılara, ürkmüş ve heybetinden, tüyler ürperten arslan gibi da­larlar[27]...´

Ben İsrailoğullarını Yâfes ile helak edeceğim!" buyurdu´[28].

Yâfes, Bâbil halkı olup Yâfes b.Nûh Aleyhisselâmın oğullarındandı[29].

Yüce Allah´dan, bu azab emri gelince, İrmiya Aleyhisselâm, feryad ederek ağ­lamış, elbisesini yırtmış, başına kül saçmış[30]; İsrailoğullarından bu felâketi kal­dırması için Yüce Allah´a yalvarmış durmuştu[31].

Yüce Allah:

"Ey İrmiya! Demek, sana Vahy ettiğim şey, seni sıkıntılandırdı, tasalandırdı" buyurdu.

İrmiya Aleyhisselâm:

"Evet yâ Rab! Keski, Sen daha önce beni helak etseydin de, israiloğullarının esir edilmelerini görmeseydim" dedi[32].

Yüce Allah:

"İzzet ve Celâl(sıfat)ıma yemin ederim ki: Bu hususta, senin tarafından bir emir(hüküm) verilmeden önce[33], Beytülmakdis de[34], İsrailoğulları[35] da, helak edilmeyecektir!" buyurdu.

Bunun üzerine, İrmiya Aleyhisselâm, sevindi[36]. İçi rahatlaştı[37].

"Musa´yı ve diğer peygamberlerini hak ile gönderen Allah´a yemin ederim ki: Ben de, İsrailoğullarının helak edilmeleri emrini(hükmünü) hiçbir zaman verme-yeceğim! [38] İsrailoğullarının helakine razı olmayacağım!" dedi[39].

Aradan üç yıl geçmişti.

İsrailoğulları, isyanlarını artırdıkça artırdılar, kötülüklerini uzattılar durdular.

Onların bu halleri, helaklerinin yaklaştığı zamana kadar devam etti. Vahy gel­mesi de azaldı[40]. Onlar, Âhireti hiç anmaz oldular[41].

Dünyaya ve dünya işlerine dalınca, ahiretten geri durmakta idiler[42]. Hükümdarları da, onlara:

"Ey İsrailoğulları! Allah´ın azabı, size gelip çatmadan önce[43], Allah´ın acıma­sız bir kavmi, üzerinize salmasından önce, işlemekte olduğunuz kötülüklere son veriniz!

Çünkü, Rabbınız, tevbeye yakındır, kendisine, tevbe eden kimse için, ellerini hayırla açmış bir esirgeyicidir " diyerek öğüt verdi[44], onları, tevbeye davet etti ise de, tevbe etmediler[45] ve işleyip durdukları kötülüklerden hiçbirini bırakma­ğa yanaşmadılar[46], kötülüklerine son vermediler[47].

Nihayet Yüce Allah[48] İbrahim Aleyhisselâmla Rabbi hakkında tartışan Nem-rud´un soyundan gelen[49] Buhtunnassar´ın kalbine[50], Beytülmakdis´e[51], Bey-tülmakdis halkının üzerine[52] yürüme düşüncesini düşürdü[53].

Buhtunnassar; geniş meydanları dolduracak kadar çok sayıda askerlerinin[54], altıyüzbin bayraklı orduların başına geçip[55] daha önce Senharib´in, Beytülmak-dis halkına yapamadığı şeyi yapmak maksadıyla yola çıktı[56].

İsrailoğullarının ecelleri yaklaşıp da[57], Yüce Allah; onları helak etmek[58], mülk ve saltanatlarına son vermek istediği zaman[59], İrmiya Aleyhisselâma bir Melek gönderdi[60].

Meleğe:

"İrmiya´ya git de[61] ondan, Fetva iste!" buyurdu[62]´.

Ondan ne hakkında fetva isteyeceğini de, Meleğe bildirdi[63].

Melek, İsrailoğullarından bir adamın suretine girip İrmiya Aleyhisselâmın yanı­na geldi[64].

İrmiya Aleyhisselâm ona:

"Sen kimsin ´ diye sordu[65].

Melek:

"Ben, İsrailoğullarından bir adamım! [66]

Bazı islerim hakkında[67] sana soru sorup senden fetva almak istiyorum" dedi´[68]´

İrmiya Aleyhisselâm, izin verince[69], Melek:

"Ey Allanın Peygamberi! [70] Senden, akrabam hakkında bir fetva istiyorum:

Ben, onların akrabalık haklarını[71], Allah´ın bana emrettiği şekilde[72] yerine ge-tirdim[73].

Onların yanlarına, ancak iyilik ve ihsanda bulunmak için gittim.

Ben, kendilerine ihsan ve ikramımı artırdıkça, onlar bana hep kızdılar durdular[74].

Ey Allah´ın peygamberi! [75] Sen, bana onlar hakkında bir fetva ver!" dedi.

İrmiya Aleyhisselâm, ona:

"Sen, senin aranla Allah´ın arasındaki şeyde, güzel hareket et!

Allah´ın, gözetmeni emrettiği akrabalık haklarını gözet! [76]-

Seni, hayırla müjdelerim!" dedi[77].

Melek İrmiya Aleyhisselâmın yanından ayrıldı.

Birkaç gün geçtikten sonra, Melek önceki adamın suretinde tekrar gelip[78] İr­miya Aleyhisselâmın önüne oturunca[79], İrmiya Aleyhisselâm, ona: "Sen kimsin " diye sordu.

Melek:

"Ben, yanına gelip senden akrabamın hali hakkında fetva istemiş olan adamım" dedi[80].

İrmiya Aleyhisselâm :

"Onlar, sana karşı, ahlaklarını daha temizlemediler mi [81] Onlardan, arzu ettiğin şeyi görmedin mi " diye sordu. Melek:

"Ey Allah´ın Peygamberi! Seni Hakla Peygamber gönderen Allah´a yemin ede­rim ki, hiç bir iyilik bilemiyorum ki, onu insanlardan bir kimse yapsın da, ben de, onu hattâ ondan daha fazlasını da yakınlarıma yapmış olmayayım[82].

Onlar, bana karşı, kötü tutum ve davranışlarını, daha da arttırdılar!" dedi[83].

İrmiya Aleyhisselâm:

"Sen, aile halkının yanına dönüp onlara iyilik etmekte devam et! [84]

Salih kullarını düzelten Allâh´dan, sizin aranızı da düzeltmesini[85] ve sizleri, rızâsını talep ve gazabından kaçınma hususunda birleştirmesini dilerim" dedi[86]

Bunun üzerine Melek, İrmiya Aleyhisselâmın yanından ayrıldı.

Birkaç gün sonra İrmiya Aleyhisselâm, Beytülmakdis´in duvarı üzerinde otur­duğu sırada, Melek tekrar gelip önüne oturdu. [87]

İrmiya Aleyhisselâm, ona:

"Sen, kimsin " diye sordu[88].

Melek:

"Ben aile halkımın hali hakkında sana iki kerre gelmiş olan kimseyim!" dedi.

İrmiya Aleyhisselâm:

"Hâlâ, onların içinde bulundukları hallerden[89] ayrılmaları[90], onlara bir niha­yet vermeleri[91] zamanı gelmedi mi " diye sordu. [92]

Melek:

"Ev Allah´ın Peygamberi! Ben, bundan önce onlardan bana isabet eden her şeye[93] onlar, beni kızdıran şeyler olduğu için[94] katlanıyordum.

Fakat, bugün, onlara gittiğim zaman[95], kendilerini Allah´ın razı olmadığı[96] ve sevmediği[97] bir iş üzerinde gördüm!" dedi.

İrmiya Aleyhisselâm:

"Onları, hangi amel üzerinde gördün " diye sordu[98].

Melek:

"Ey Allah´ın Peygamberi! Ben onları Allah´ı gazablandıracak çok büyük bir amel üzerinde gördüm! [99].

Eğer onlar bundan önce bulundukları uygunsuz haller gibi, uygunsuz haller üzerinde bulunsalardı, onlara kızgınlığım artmazdı[100], sabrederdim[101].

Fakat, ben bugün Allah için[102], senin için[103], kızdım ve onların haberini sa­na haber vereyim diye geldim[104].

Şimdi, ben seni Hakla Peygamber gönderen Allah üzerine, sana and vererek onların helak olmaları için, Allah´a dua etmeni, senden diliyorum!´ ´dedi.

Bunun üzerine, İrmiya Aleyhisselâm:

"Ey göklerin ve yerin Mâliki! Eğer onlar, hak ve savab üzerinde iseler, onları bulundukları halde bırak!

Eğer, onlar, Seni gazablandıracak bir halde, Senin razı olmadığın bir amelde iseler, onları, hemen helak et!" diyerek dua etti.

Bu sözler, İrmiya Aleyhisselâmın ağzından çıkar çıkmaz, Yüce Allah Beytül-makdis´e gökten bir yıldırım gönderip Kurban yerini tutuşturdu.

Beytülmakdis´in kapılarından yedi kapı da yerin dibine geçti.

İrmiya Aleyhisselâm, bunu görünce feryad ederek elbisesini yırttı ve başına toprak saçtı.

"Ey göklerin Mâliki! ve ey Merhametlilerin en Merhametlisi! Bana va´d etmiş olduğun va´d´in nerede " diyerek münâcatta bulundu.

Kendisine:

"Ey İrmiya! Onlara isabet eden bu musibet ancak[105], bizim Elçimize[106], se­nin verdiğin fetvân[107] ve duan üzerine[108], isabet etti!" diye nida edilince, sor­gu sahibinin kendisine Allah tarafından gönderildiğine ve musibetin de, kendisi­nin verdiği fetva üzerine vuku bulduğuna kanâat getirdi[109].

İrmiya Aleyhisselâm:

Tevbe edip kötü işlerini bırakmadıkları takdirde[110], Allah´ın gazabına uğraya­caklarını[111],

Buhtunnassar tarafından, Beytülmakdis üzerine yürünüp savaşan İsrailoğul-larının öldürüleceğini,

Çoluk çocuklarının esir edileceğini[112], Mescidlerinin yıkılacağını,

Kitaplarının yakılacağını[113] haber verdi[114].

İsrailoğulları, uğrayacakları azab haberini işittikleri zaman, İrmiya Aleyhisselâ-ma, isyan ettiler, onu yalanladılar ve yalancılıkla suçladılar:

"Sen, yalan söylüyorsun! Allah´a karşı çok büyük bir iftirada bulunuyorsun!

Allah´ın, yeryüzünü, mescidlerini, kendisine ibadeti, tehvidi muattal kılacağını iddiaya kalkışıyorsun!

Yeryüzünde bir Âbid, bir mescid, bir kitap kalmazsa, Allah´a kim ibadet edecek !

Sen, Allah´a karşı, çok büyük bir iftira etmiş oluyorsun!" dediler ve kendisinin deli olduğunda sözbirliği etiler[115].

Kendisini dövdüler, zincire vurdular[116] ve zindana koydular[117]. Bunun üzerine, Yüce Allah, Buhtunnassar´ı onların üzerine saldı[118].



Buhtunnassar Beytülmakdis´te:



Kısa bir müddet sonra[119], Buhtunnassar; çekirge sürüsünden daha çok olan altıyüzbin bayraklı[120] askerleri ile gelip Beytülmakdis çevresine kondu[121].

Sonra, Beytülmakdis halkını kuşattı[122]. İsrailoğulları, onlardan son derecede korktular. [123]

Kuşatma uzayınca, Buhtunnassar´ın hükmüne boyun eğerek kapıları açtılar, sokakları tenhalaştırdılar.

İsrailoğulları hakkında câhiliye hükmüne göre: Zorba yakalayışı ile yakalanma­larına hüküm verilip onlardan,

Üçte biri, öldürüldü! Üçte biri, esir edildi!

Kötürümler, çok yaşlı erkekler ve kadınlar, geri bırakıldıktan sonra, süvarilere çiğnettirildi!

Çocuklar, sürülüp götürüldü!

Kadınlar, çarşılarda, çıplak durduruldu! [124]

Buhtunnassar, Beytülmakdis´te ayakta dikili ev bırakmadı!

Beytülmakdis Mescidini tahrip etti!

Mescid´in içinde bulunan bütün altın, gümüş ve cevherleri,

Süleyman Aleyhisselâm´ın Kürsüsünü[125],

Heykelde ve depolarda bulunan bütün malları,

Süleyman Aleyhisselâm´ın, Mescid için yaptırmış olduğu bütün kabları ka­çakları,... ganimet olarak aldı.

Yıktığı Kudüs´te, fakirler ve zayıflardan başka bir şey bırakmadı[126].

Tevratı ve Peygamberlere aid olup heykelde saklanan bir çok kitapları, bir ku­yuya attırdı ve üzerinde ateş yaktırdı[127].

Şehir, yıkıldıktan sonra[128], Buhtunnassar; askerlerinin her birine, kalkanları­nı toprakla doldurup şehrin harabesi üzerine atmalarını emretti. Askerler emri ye­rine getirdiler. Şehri, toprakla doldurdular.

Buhtunnassar, şehrin bütün halkını bir araya toplattı. İsrailoğullarının aralarından büyük küçük yüz bin çocuk seçti.

Alınan ganimetleri, askerleri arasında bölüştürmek isteyince, yanındaki hüküm­darlar:

"Biz hissemize düşeni sana bırakıyoruz.

Sen İsrailoğullarından seçtiğin şu çocukları bizim aramızda bölüştür" dediler.

Buhtunnassar öyle yaptı.

Her birine dörder çocuk düştü.

Oanyal, Hananya, Azarya ve Mişayel de bölüştürülen çocuklar arasında bulu-nuyordu[129].

Çocuklardan;

Yedibini Dâvûd Aleyhisselâm´ın ev halkından,

Onbirbini, Yûsuf b.Yâkub Aleyhisselâm ve kardeşi Bünyamin´e mensup aile­lerden,

Sekizbini, Âşer b.Yâkub Aleyhisselâm ailesinden[130],

Ondörtbini, Zebulun b.Yâkub Aleyhisselâm ailesinden[131], Dörtbini, Rubil ve Levi b.Yâkub Aleyhisselâm ailelerinden[132], Dörtbini, Yehûda b.Yâkub Aleyhisselâm ailesinden[133], Ondörtbini, Dan b.Yâkub Aleyhisselâm ailesindendi[134]. Geri kalanları da, İsrailoğullarının başka ailelerindendi[135]. Buhtunnassar, bu çocuklardan yetmişbinini Bâbil´e götürdü. İsrailoğullarından aldığı esirleri, üçe bölerek bir kısmını, Şam´da yerleştirdi. Bir kısmını esir olarak tuttu. Üçte birini de öldürdü[136].

Buhtunnassar´ın öldürdüğü esirler arasında, İsrailoğullarının Tevrat okuyanla­rından ve bilginlerinden kırkbin kişi bulunuyordu.

Uzeyr Aleyhisselâm´ın babası ve dedesi de öldürülenler arasında idi[137]. Buhtunnassar, Beytülmakdis´te ele geçirdiği tabak ve çanakları, Bâbil´e götürdü.

Yüce Allah´ın, İsrailoğullarına gönderdiği bu musîbet; onların kötü işlerinden, bid´atlar ihdas etmelerinden ve zulümlerinden ileri gelmişti[138].

Bu gerçek, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır: "Biz, Kitapta, İsrailoğullarına şu haberi verdik:

Siz, Arz(ı Mukaddes)da, muhakkak iki defa fesad çıkaracak ve muhakkak (ba­na karşı) çok büyük bir serkeşlik yapıp kabaracaksınız!

İşte, o ikiden birinci(fesadlarının Ceza) vâde(si) gelince, (muharebede) çok çe­tin bir kuvvete malik olan kullarımızı, üzerinize musallat kıldık da, onlar evlerin ara­larına kadar girip (sizi) araştırdılar.

(Bu), yerine getirilmiş bir va´d idi.

Sonra, bunlara karşı, size tekrar devlet ve galebe verdik.

Mallarla, oğullarla, sizin imdadınıza yetiştik.

Cemiyetinizi de, (olduğunuzdan) daha fazla çoğalttık.

Eğer iyilik ederseniz, o iyiliği, kendinize etmiş olursunuz.

Eğer, kötülük ederseniz (o kötülüğü de, yine kendinize etmiş olursunuz)

Artık, diğer (cezanın) va´de(si) gelince, yüzlerinizi, kötülesinler, Mescid(iniz)e gir(ip tahrip et)sinler, galebe ve istilâ ettiklerini, mahvettikçe, etsinler diye (başınıza, yi­ne düşmanları, musallat ettik)

(Tevbe ederseniz) Rabbinizin, sizi esirgeyeceğini, umabilirsiniz. (Fakat, tekrar fesada) dönerseniz, biz de (sizi cezalandırmağa) döneriz. Biz: Cehennemi, kâfirlere bir zindan yaptık[139].



Buhtunnassar´ın İrmiya Aleyhisselâm´ı Zindandan Çıkarışı:



Buhtunnassar, İsrailoğullarının zindanında İrmiya Aleyhisselâm´ı bulunca, ona: "Sen burada ne arıyorsun " diye sormuştu.

Allah´ın, onu, kavmine başlarına gelecek felaketleri anlatıp korkutsun diye Pey­gamber olarak gönderdiği, kavminin ise, onu yalanladıkları ve zindana attıkları haber verildi.

Buhtunnassar:

"Rab´larının Resulüne âsî olan bir kavim, ne kötü bir kavimdir!" dedi[140].

İrmiyâ Aleyhisselâm´ın, zindandan çıkarılmasını emretti.

Zindandan çıkınca, ona:

"Sen, şu kavmi, başlarına gelecek felaketle korkuttun mu ´ diye sordu.

İrmiya Aleyhisselâm:

"Evet! [141]

Çünki, ben böyle olacağını biliyordum.

Allah beni onlara gönderdi.

Fakat onlar beni yalanladılar!" dedi.

Buhtunnassar:

"Onlar demek seni yalanladılar, dövdüler ve zindana koydular !" dedi. İrmiya Aleyhisselâm: "Evet!" dedi[142]. Buhtunnassar:

"Peygamberlerini yalanlayan, Rab´larının Elçiliğini yalanlayan bir kavim, ne kötü bir kavmdir!

Sen benim yanıma gelir misin

Ben sana ikram ve ihsanda bulunurum.

İstersen, ülkende otur, sana Emân vermişimdir!" dedi.

İrmiya Aleyhisselâm:

"Ben, şimdiye kadar, Allah´ın emânından ayrılmadım ve hiçbir saat da, O´nun emânından çıkmam!

İsrailoğulları bile O´nun emânından çıkmazlar.

Onlar, ne senden, ne de senden başkasından korkmazlar.

Senin, onların üzerinde bir baskın olmaz!" dedi.

Buhtunnassar, İrmiya Aleyhisselâm´dan bu sözleri işitince onu kendi haline b.rakt. [143].

Kendisine ihsanlarda bulundu.

İsrailoğullarının zaif takımları, İrmiya Aleyhisselâm´ın yanında toplandılar:

"Biz günahkâr olduk. Zulmettik.

Biz, yapmış olduğumuz şeylerden dolayı Allah´a tevbe ediyoruz.

Sen bizim tevbemizi kabul etmesi için, Allah´a dua et!" dediler.

İrmiya Aleyhisselâm, Rabb´ine dua edince, Yüce Allah:

"Onlar, söylediklerini yapıcı değillerdir.

Eğer, sözlerinde sâdık iseler, seninle birlikte, şu beldede otursunlar!" buyurdu.

İrmiya Aleyhisselâm, Allah´ın emrini onlara haber verdiği zaman:

"Biz; Allah´ın ahalisine gazab ettiği harap bir beldede nasıl otururuz " dedi­ler, oturmaktan kaçındılar[144].

O zaman, İsrailoğulları beldelere dağıldılar;

Onlardan bazıları Hicaz´da Yesrib´e (Medineye),

Bazıları Vadilkura´ya ve daha başka yerlere indi[145].

Onlardan az bir cemâat da Mısır´a gittiler[146]. Mısır Kralı´na iltica ettiler[147].

İrmiya Aleyhisselâm da, Mısır´a gitti[148].

Buhtunnassar, Mısır Kralı´na yazı yazarak:

"Kölelerim, benim yanımdan, senin yanına kaçtılar.

Onları, hemen bana geri gönder!

Göndermezsen, seninle çarpışır beldelerini süvarilere çiğnetirim!" dedi.

Mısır Kralı da Buhtunnassar´a:

"Onlar senin kölelerin değil, hürdürler, hürlerin oğullarıdırlar" diye cevap verdi[149].

Bunun üzerine, Buhtunnassar, Mısır Kralının üzerine yürüdü.

Çarpıştılar.

Buhtunnassar, onu mağlup ve esir edip[150] öldürdü.

Mısırlıları esir etti.

Sonra Mağrib diyarına yürüdü. Ülkenin, en uzak köşelerine kadar ilerledikten sonra dönüp Mısır, Kudüs, Filistin ve Ürdün halkından aldığı bir çok esirlerle birlikte Babil´e döndü ki, esirler arasında Danyal Aleyhisselâm´la[151] ondan başka Pey­gamberler de bulunuyordu[152]´.

İrmiya Aleyhisselâm o zaman Mısır´da kaldı[153].

İrmiya Aleyhisseiâm; Mısır toprağında oturup küçük bir bahçe edinmişti.

Oraya, sebze eker, onunla geçinirdi.

Yüce Allah ona:

"Küfür toprağında oturmakta, ekip dikmekte, senin için sıkıntı ve uğraşı vardır.

İsrailoğulları hakkındaki gazabımı bilmene rağmen, yer seni nasıl sığdırıyor veya taşıyor !

İlya(Beytülmakdis) ve onun halkı hakkında vermiş ve uygulamış olduğum o hü­küm, seni tasalandırsın!

Bu zaman; mâmur yer zamanı değil, fakat yıkık yer zamanıdır! Öyle ise, hemen şu bahçeciğine varıp dayan, onun duvarlarını yık! Sebzesini yok et! Su ırmağını batır ve İlya´ya kavuş!

Kitabım oranın Ecelini tebliğ edinceye kadar İlya senin belden olsun!" diye vahy[154] ve geri dönmesini emretti[155].

O zaman mahsul zamanı idi.

İrmiya Aleyhisselâm, içinde üzüm ve incir bulunan azık sepetini aldı. Yeni bir su tulumu edinip içine su doldurdu.

Merkebini bağlamak için yeni bir ip büktü.

Korkulu bir halde, hemen merkebine binip İlya (Beytülmakdis) yolunu tuttu[156].

İrmiya Aleyhisselâm; merkebinin üzerinde olduğu, sahtiyandan dikilmiş su tu­lumunun içinde üzüm suyu, sepetinde de incir bulunduğu halde[157] gelip Bey-tülmakdis´in üzerinde durdu[158].

Şehri, tavsif edilemeyecek şekilde, son derecede[159] harap bir halde görün­ce[160], kendi kendine: "Sübhânallâh!

Allah, bana bu beldeye inmemi emretti. Orayı imar buyuracağını da haber verdi. Acaba burayı ne zaman imar edecek [161]. Allah burasını ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek " dedi´[162]. Sonra merkebini yeni iple bağladı.

Yüce Allah o sırada İrmiya Aleyhisselâm´a, bir uyku verdi´[163]. O da, başını yere koyup uyudu´[164]. Uyuduğu zaman, kendisinin ruhu kabzolundu[165]. Yüce Allah, onu, yüz yıl ölü bir halde bıraktı[166]. Onun merkebini de onunla birlikte öldürdü. Fakat Yüce Allah onu gözlere göstermedi[167]. Hiçbir kimse onu göremedi[168].


Beytülmakdis´in İmar Edilişi:

Rivayete göre: Buhtunnassar´la onun daha üstü olan büyük kral Lührasb öl­dükten sonra, yerine Beştasb b.Lührasb geçmişti.

Beştasb; Şam ülkesinin harap bir halde olduğunu[169], Filistin toprağında vahşî, yırtıcı hayvanların çoğaldığını[170] ve orada, insanlardan hiç bir kimse kalmadığı­nı işitince;

"Babil toprağında bulunan İsrailoğullarından Şam´a dönmek isteyen kimseler dönsün!" diye nida ettirmiş, Dâvûd oğulları Hanedanından bir Zâtı da onların üze­rine kral yaparak kendisine:

Beytülmakdis´i imar etmesini[171] ve Beytülmakdis Mescid´ini yapmasını em-retmişti[172].

Diğer rivayete göre: Beytülmakdis´in imarı, İran Hükümdarı Behmen tarafın­dan, Babil Valiliğine tayin edilen Ahşu Yereş ve oğlu Kireş zamanında idi.

Behmen ona yazı yazarak: İsrailoğullarına yumuşak davranmasını,

Kendilerinin istedikleri yerlere gönderilmelerine, memleketlerine dönmelerine müsaade edilmesini,

Seçecekleri kimseyi başlarına koymasını, emretmişti[173]. Kendisi, Tevratı öğrenmiş ve İsrailoğullarının dinine girmişti´[174].

Danyal Aleyhisselâm´la Hananya, Mişayil ve Azerya, Beytülmakdis´e gitmek için Ahşu Yereş´ten izin istemiş idiyseler de, kendisi izin vermeğe ya­naşmamış[175]:

´Benim yanımda sizin gibi bin Peygamber bulunsa, ben sağ oldukça onlardan bir tanesini bile yanımdan ayırmam!" demiş´[176], Danyal Aleyhisselâmı, devletin kadılık işleri ile birlikte kendisinin her işini yürütmeğe de memur etmişti.

Hatta Buhtunnassar´ın Beytülmakdisten aldığı hazinelerde saklanan her şe­yin çıkarılıp Beytülmakdis´e iade edilmesini ve Beytülmakdis´in, onunla yeniden yapılmasını da ona emretmiş ve yapılmıştı[177].


İrmiya Aleyhisselâm´ın Yüz Yıllık Ölümünden Sonra Diriltilişi:


Yüce Allah; İrmiya Aleyhisselâm´ı, yüz yıllık ölümden sonra diriltip gözlerini açtırdı[178].

İrmiya Aleyhisselâm, şehrin, nasıl imar edildiğine ve yapıldığına baktı[179]. Sonra cesedinin diriltildiğine baktı[180].

Sonra, merkebine baktı: kemiklerinin nasıl birleştirilip yerli yerine geldiğini gördü.

Halbuki merkebi de kendisi ile birlikte ölmüş, damarları sinirleri hep çürümüştü.

İrmiyâ Aleyhisselâm; bunların nasıl ete büründüklerini, düzgün bir hale geldi­ğini, can verilerek ayağa kalktığını gördü[181].

Hattâ, onun anırışını bile işitti. [182]

Sonra, üzüm suyuna ve incirine baktı:

Onlar da, koyduğu zamandaki gibi, hiç bozulmamış bir halde idiler.

İrmiya Aleyhisselâm: Yüce Allah´ın kudretini, böyle apaçık görünce:

"Ben biliyorum ki: Allah her şeye gücü yetendir!" dedi.

Yüce Allah onu bundan sonra da yaşattı[183].

Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selam olsun![184]

Yüz Yıllık Ölümden Sonra Diriltiliş Hadisesinin Kur´ân-I Kerim´de Açıklamışı:

"Yâhud o kimse gibisini (görmedin mi) ki (binalarının) çatıları çökmüş, duvarları üstüne yıkılmış, (kimsecikleri kalmamış) bir kasabaya uğrayarak (kendi kendine): Allah burasını ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek demiş. Allah da, onu yüz yıl ölü bırakmış, sonra dirilterek (kendisine): Ne kadar eğleştin demiş. O da: Bir gün yahud bir günden az! demişti. Allah, (ona):

Hayır! Yüz yıl (ölü) kaldın!

İşte, yiyeceğine, içeceğine bak: daha bozulmamıştır! Bir de, merkebine bak!

(Böyle yapmamız) Seni, insanlara ibret nişanesi kılmamız içindir. Kemiklere de bak:

Onları, nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz Sonra da onlara et giydiriyoruz" dedi.

O (merkep dirilip eski haline geldiği ve) her şey, kendisine apaçık belli olduğu zaman:

(Artık şu müşahedemle de) biliyorum ki: Allah, hiç şüphesiz, herşeye hakkıyla gücü yetendir!" dedi.[185].
Read More Read More / Comment Comment
Hz Danyal Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Hz Danyal Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı

Danyal Aleyhısselamın Soyu:


Danyal b.Hızkıl´ül ´asgar[1], Peygamber oğullarından[2], Süleyrnan b.Dâvud Aleyhisselamların soyundandı. [3]



Danyal Aleyhisselâmın Resul Olmayan Bir Nebi (Peygamber) Oluşu:


Hz. Ali, Danyal Aleyhisselâm hakkında: "O, Resul olmayan bir Nebî idi." demiştir. [4]



Danyal Aleyhisselâmın Esir Edilerek Babile Götürülüşü:


Bâbil hükümdarı Buhtunnassar´ın, Beytülmakdis´i, yıkarak İsrail oğullarının ço­cukları arasından seçip kumandanlarına paylaştırdığı[5] esir çocuklar arasında Danyal Aleyhisselâm da, bulunuyordu. [6]



Danyal Aleyhisselâmla Üç Arkadaşının Zindana Atılışı:


Bâbil halkı, Buhtunnassar´a baş vurarak;

"İsrail oğullarından esir edilen şu çocukları, bize vermeni, senden istemiştik.

Sen de, onları, bize vermiştin.

Vallahi, onlar, bizim yanımızda olalıdanberi, kadınlarımızın, bizi tanımadıkları­nı, onlarla ilgilendiklerini ve yüzlerini, onlara çevirdiklerini görüyoruz.

O çocukları, ya bizim aramızdan çıkar, al, ya da, onları, öldür!" dediler. Buhtunnassar:

"İçinizden, her kim, elindekini öldürmek isterse, öldürsün!" dedi.

Öldürülmek üzere çıkarılıp sağ bırakılmaları için, Allâha, yalvarmaları üzerine, Buhtunnassar tarafından sağ bırakılan Danyal Aleyhisselâmla Hananya, Azarya ve Mişaye[7] Bâbil Zindanına atılmışlardı.[8]

O sırada, Buhtunnassar; bir rü´yâ görmüş[9], fakat, gördüğü rü´yada görüp te, kendisini şaşırtan şeyi unutmuştu. [10]

Buhtunnassar, gördüğü rü´yadan, korkmuştu.

Sihirbazlarla Kâhinlerden, bunun, yorumunu sormuşsa da, onlar, yorama-mışlardı.

Danyal Aleyhisselâm, arkadaşlarıyla birlikte zindanda bulundukları sırada, bu­nu, işitti.

Zindancı; Danyal Aleyhisselâmın hal ve gidişatındaki güzelliği ve doğruluğunu görüp hoşuna gitmekte ve kendisine sevgi göstermekte idi.

Danyal Aleyhisselâm, ona:

"Sen, bana bir iyilik yap: Sahibinizin katında aracı ol da, görmüş olduğu rü´yâ-yı, ona yorayım." dedi.

Zindancı, gidip Danyal Aleyhisselâmın dileğini, Buhtunnassar´a haber verdi. [11]

Bunun üzerine, Buhtunnassar, Peygamber oğullarından[12] Danyal Aleyhisse­lâmla üç arkadaşını huzuruna çağırdı. [13]

Buhtunnassar´ın önünde, ona, secde etmedikçe, hiç kimse duramazdı.

Fakat, Danyal Aleyhisselâm, onun önünde secde etmeksizin ayakta durdu.

Buhtunnassar, ona:

"Seni, bana, secdeden alıkoyan nedir " diye sordu.

Danyal Aleyhisselâm:

"Benim bir Rabb´im var ki, bana, ilim ve hikmet verdi.

Kendisinden başkasına secde etmememi de, bana, emretti.

Ben, kendisinden başkasına secde edersem, Onun, bana verdiği ilmi, benden çekip almasından ve beni, helak etmesinden korkarım!" dedi.

Buhtunnassar; Danyal Aleyhisselâmın verdiği cevaba hayret etti ve:

"Evet! Secde yapma! Sen, ahdine vefa etmekle, çok iyi etmiş ve sana verilen ilmin şerefini yükseltmiş, gözetmiş oluyorsun." dedikten sonra:

"Sende, şu gördüğüm rü´yânın ilmi ve yorumu var mıdır " diye sordu.

Danyal Aleyhisselâm: "Evet!" dedi. [14] Buhtunnassar:

"Görmüş olduğum rü´yâyı, sonra, bana isabet eden bir şeyden dolayı, unuttu­ğum, beni hayrette bırakan o şeyin ne olduğunu, bana, haber verinizi" dedi.

Danyal Aleyhisselâmla arkadaşları:

"Sen, o rü´yâyı, bize haber ver de, biz, sana, onun yorumunu, haber verelim." dediler.

Buhtunnassar:

"Ben, or\u, t\a\wlayam\YOvum. [15]

Eğer, siz, bana, onu, onun yorumunu, haber vermezseniz, omuz kemiklerini­zi, sökeceğim!" dedi.

Danyal Aleyhisselâmla üç arkadaşı, Buhtunnassar´ın huzurundan çıktılar.

Allah´a, düa ettiler. Tazarru ve niyazda bulundular. [16]

Kendilerine, yardım etmesini[17], sorulan şeyin öğretilmesini, dilediler.

Yüce Allah da, onlara, sorulan şeyi öğretti.

Onlar, hemen Buhtunnassar´ın huzuruna vardılar. Ona:

"Sen, bir heykel görmüşsün!" dediler.

Buhtunnassar:

"Doğru söylediniz!" dedi.

Danyal Aleyhisselâm ve arkadaşları:

"O heykelin iki ayağı ve iki bacağı: seramikten,

İki dizi ve iki baldırı: bakırdan,

Karnı: Gümüşten,

Göğsü: Altından,

Başı ve boynu: Demirdendi!" dediler. [18]

Buhtunnassar:

"Doğru söylediniz!" dedi. [19]

Danyal Aleyhisselâmla arkadaşları:

"Sen, onu, hayretle seyredip durduğun sırada, Allah, onun üzerine, gökten, bir kaya saldı da, onu, ufatıverdi!

İşte, sana, rü´yânı unutturan da, bu idi." dediler.

Buhtunnassar:

"Doğru söylediniz!" dedi ve:

"Peki, bu rü´yânın yorumu, nedir " diye sordu.

Danyal Aleyhisselâmla arkadaşları:

"Bu rü´yânın yorumu, şöyledir:

Sana, kralların kudret ve tasarruf durumları gösterilmiştir ki, onlardan, bazısı­nın kudret ve tasarrufu, bazısından, daha gevşek ve yumuşaktı.

Bazısının, kudret ve tasarrufu, bazısından, daha güzeldi. Bazısının kudret ve tasarrufu da, bazısından, daha sert ve katı idi.

İlk kudret ve tasarruf: Seramik olup o, kudret ve tasarrufun en zaifi ve gev­şeğidir.

Sonra, onun üstünde bakır olup o, öncekinden daha üstün ve daha serttir. Sonra, bakırın üstünde gümüş olup o, bakırdan daha üstün ve daha güzeldir. Sonra, gümüşün üstünde altun olup o, gümüşten daha güzel ve daha üstündür.

En üstünde bulunan demir, senin kudret ve tasarrufundur ki, o, hükümdarla­rın en katısı ve kendisinden önce olanların en kudretlisidir. [20]

Senin görmüş olduğun ve üzerine, gökten Allah´ın salıp heykeli yere seren Kaya ise, Allanın, (semâdan indireceği Kitabla) Âhir zamanda[21] göndereceği bir Pey­gamberdir ki, o, hepsini ufatacak, emir, onun olacak, ona, varıp dayanacaktır!" dediler. [22]



Danyal Aleyhisselâmın Buhtunnassar Katında Yüksek Bir İtibar Kazanışı:


Danyal Aleyhisselâm; Buhtunnassar´ın rü´yâsını[23], haber verdiği[24] ve yordu­ğu zaman[25], Buhtunnassar, ona ve onun arkadaşlarına, çok ikram etti.

Danyal Aleyhiselâmı, sık sık, huzuruna kabul eder[26], yapacağı işleri, ona[27] ve onun arkadaşlarına[28] danışırdı. [29]

Danyal Aleyhisselâmı, üstün mevkilere getirdi. [30]

Danyal Aleyhisselâm, Buhtunnassar´ın yanında, insanların en şereflisi ve en sevgilisi olmuştu. [31]



Danyal Aleyhisselâm´ın Buhtunnassar´dan Sonraki Durumu:



Rivayete göre: Buhtunnassar´la onun daha üstü olan Büyük kıral Lührasp öl­dükten sonra, yerine, Beştasp b.Lührasp geçmişti.

Beştasp; Şam ülkesinin harap bir halde bulunduğunu[32], Filistin toprağında vahşî, yırtıcı hayvanların çoğaldığını[33] ve orada, insanlardan hiç kimse kalma­dığını işitince:

"BabiJ toprağında bulunan İsrail oğullarından, Şam´a dönmek isteyen kimse­ler, dönsün!" diye nida ettirmiş, Dâvud oğulları Hanedanından bir Zâtı da, onla­rın üzerine kıral yaparak kendisine, Beytülmakdis´i imâr etmesini[34] ve Beytül-makdis Mescid´ini yapmasını emretmişti. [35]

Diğer rivayete göre;

İran hükümdarı Behmen, Babil Valisi Ahşu Yereş´e yazı yazarak, İsrail oğulla­rına yumuşak davranmasını, kendilerinin, istedikleri yerlere gönderilmelerine, memleketlerine dönmelerine müsâade edilmesini ve kendilerinin seçecekleri kim­seyi, başlarına koymasını emretmişti. [36]

Danyal Aleyhisselâm´la Hananya, Azarya ve Mişayel, Beytülmakdis´e gitmek için Ahşu Yereş´ten izin istemiş idiyseler de, izin vermeğe yanaşmamış[37] ve:

"Benim yanımda, sizin gibi, bin Peygamber bulunsa, ben, sağ oldukça, onlar­dan, bir tanesini bile, yanımdan ayırmam" demiş[38], Danyal Aleyhisselâmı, Dev­letin Kadılık işlerile birlikte kendisinin her işini yürütmeğe memur etmişti.

Hattâ, Buhtunnassar´ın, Beytülmakdis´ten aldığı, hazinelerde saklanan her şeyin çıkarılıp Beytülmakdis´i iade edilmesini ve Büytalmakdisin, onunla, yeniden ya­pılmasını da, ona, emretmiş ve yapılmıştı. [39]



Enbiya Suretlerinin Danyal Aleyhisselâm Tarafından İpek Kumaşlara Çizilişi:



Âdem Aleyhisselâm, çocuklarından gelecek Peygamberleri görmeyi, Rabbın-dan, dilemiş, Yüce Allah da, onların suretlerini[40], Cennet ipeklerinden kumaşlara[41], onun için[42] çıkarttırıp[43] kendisine indirmişti[44].

Bunlar; Âdem Aleyhisselâmın, güneşin battığı yerdeki Mahzeninde saklı bulu­nuyordu. [45]

Zülkarneyn Aleyhisselâm, onu, ele geçirdi[46]

Âdem Aleyhisselâmın Mahzeninden çıkarıp[47] Danyal Aleyhisselâma verdi. [48]

Danyal Aleyhisselâm da, onlara göre[49], bu sûretleri[50], ipek kumaşlara[51] çizdi. [52]

Danyal Aleyhisselâmın çizmiş olduğu bu suretler, Zülkarneyn Aleyhisselâmın ele geçirdiği suretlerin aynı idi. [53]

Zülkarneyn Aleyhisselâm tarafından verilen suretlere göre Danyal Aleyhisse­lâmın ipek kumaşlar üzerine çizmiş olduğu, Âdem Aleyhisselâmdan, Muhammed Aleyhisselâma kadar olan bazı Peygamberlerin suretleri[54], kraldan krala -tevarüs sûretile- geçerek Kayser Herakliüse kadar gelip erişmiş[55], o da, onları, Sandığından birer birer çıkarıp Hz. Ebû Bekr´in Elçilerine göstermişti. [56]

(Tafsilât için Medine Devri I. cildin 294-304. sahifelerine bakınız.)[57]



Danyal Aleyhisselâmın Vefatı, Cesedi Ve Kabri:


Danyal Aleyhiselâm, bir müddet, Bâbil´de oturdu. [58]

Bâbil´den ayrıldıktan sonra, Huzistan´ın[59] Sus[60] nahiyesinde kaldı. [61] Ora­da, vefat etti. [62]´ Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

Kendisinin cesedi[63] kabri[64] Sus´tadır.[65]

Yüce Allah; Hz. Ömer´in Halifeliği zamanında Sus şehrini, Ebû Mûsâ El Eş´a-rî´nin eliyle feth etti.

Ebû Mûsâ, Sus kralı Sabur´u, öldürdü.

Sus şehrini, kuşattı.

Şehirde bulunan şeyleri, Sabur´un mal ve mülklerini ganimet olarak aldı.

Mal depolarını, dolaşıp onların içinde bulunanları, alırken, bir meydanda, kilitli bir depoya rastladı ki, deponun kilidi, kalayla mühürlenmişti.

Ebû Mûsâ, Sus halkına:

"Bu depoda ne vardır

Ben, onun kilidinin de, kalayla mühürlenmiş olduğunu görüyorum." dedi.

Sus halkı:

"Ey Emîr! Onun içinde, sana yarayacak bir şey yoktur!" dediler.

Ebû Mûsâ:

"Onun içinde ne olduğunu, muhakkak, benim, bilmem lâzım!

Deponun kapısını açınız da, içinde ne vardır bir bakayım " dedi.

Kilidi, kırdılar ve kapıyı açtılar.

Ebû Mûsâ, depoya girip bakınca:

Uzun, havuz gibi oyulmuş bir taş ve içinde de, altun sırma ile dokunmuş bir kefenle kefenlenmiş, başı açık, ölü bir adam gördü!

Ebû Musa da, yanında bulunanlar da, ölü zatın boyunun uzunluğuna hayrette kaldılar.

Sonra, onlar, onun burnunu, karışladılar.

Bir karıştan fazla olduğunu gördüler.

Ebû Mûsâ, Sus halkına:

"Yazıklar olsun size! Kim bu adam " diye sordu.

Sus halkı:

"Bu adam, Iraklıdır."

Irak halkı, yağmurları kesildiği zaman, bununla, tevessül eder, yağmurla su­lanmak isterler, yağmurla sulanırlarmış!

Iraklıların kuraklığa uğramadıkları sırada, biz, yağmursuzluktan, kuraklığa uğ­ramışız.

Iraklılara adam salıp onu vesile kılarak yağmur dileyelim diye bize, onu, yolla­malarını, istemişiz.

Iraklılar, göndermeğe yanaşmayınca, yanlarında elli adam rehin bırakıp bunu, beldemize getirmiş, kendisile tevessül ederek yağmur dilemiş, yağmurla su­lanmışız.

Kendisini, Iraklılara iade etmemek görüşüne varmışız.

Kendisi de, ölüm döşeğine düşünceye kadar yanımızda oturmuş ve vefat etmiş.

İşte, onun kıssası ve hali, böyle imiş." dediler.

Bunun üzerine, Ebû Mûsâ, Sus´ta bir müddet oturdu.

Hz. Ömer´e bir yazı yazıp Sus şehrinden, Allah´ın, kendilerine nasib ettiği şey­leri haber verdi ve ölü zâtın işini de, yazısında, yazdı.

Yazı, varıp Hz. Ömer, onu, okuyunca, Eshabın Ulularını, yanına çağırdı.

Onlara, ölü zat hakkında bir bilgileri olup olmadığını sordu.

Onlardan hiç birinde, onun hakkında bir bilgi bulamadı.

Ancak, Hz.Ali:

"Bu Zat, Danyal Hakîmdir.

Kendisi, Resul olmayan bir Nebîdir.

Eski zamanda, Buhtunnassar´ın ve ondan sonraki krallardan bazısının yanın­da bulunmuştu." dedi ve onun, başından sonuna ve vefatına kadar kıssasını an­lattıktan sonra:

"Sahibine (Ebû Musa´ya) yaz! Onun üzerine, cenaze namazını kılmasını ve onu, Sus´luların erişemeyecekleri bir yere gömmesini, kendisine, emret!" dedi.

Hz.Ömer, bunu, Ebû Musa´ya yazdı. [66]

Yazısında:

"Onu, beyaz Kabatî bezinden kefene sar, ve kefene, koku sür.

Üzerine, cenaze namazı kıl.

Sonra, onu, Peygamberlerin gömüldüğü gibi, göm!

Malına, bak. Onu, Müslümanların Beytülmal´ına koy!" dedi. [67]

Bunun üzerine, Ebû Mûsâ, Sus ırmağının yolunu, başka bir yola çevirip akıt­malarını, Sus halkına emretti.

Sonra, Danyal Aleyhisselâmın üzerinde bulunan kefenden başka bir kefene sarılmasını, emretti.

Sonra, yanında bulunan Müslümanlarla birlikte onun cenaze namazını kıldı. Suyu çekilen ırmak yatağının ortasına kabrini kazdırıp, kendisini gömdürdükten sonra, ırmağı eski yoluna çevirterek onun üzerinden akıttı. [68]
Read More Read More / Comment Comment
Hz Üzeyir Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Hz Üzeyir Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı

Uzeyr[1] b.Cerve[2] Hârûn Aleyhisselâmın zürriyetindendir.[3]

Uzeyr Aleyhisselâmın Esirliği Ve Peygamberliği:


Buhtunnassar; Beytülmakdis´i yıktığı zaman, İsrail oğullarının Tevrat okuyan­larından ve Bilginlerinden öldürdüğü kırk bin kişi arasında, Uzeyr Aleyhisselâ­mın babasını ve dedesini de, öldürmüş[4]; o sırada, küçük bir çocuk olan Uzeyr Aleyhiselâmı, küçük gördüğü için, öldürmemişti.

Kendisinin, Tevrat okuduğunu da, kimse bilmiyordu. [5]

İsrail oğullarından alınan esir çocuklarla birlikte, o da, Bâbil toprağına götü­rülmüştü. [6]

Buhtunnassar´ın elindeki esirler içinde, Danyal Aleyhisselâm gibi, Uzeyr Aley-hisselâm da, bulunuyordu. [7]

Buhtunnassar, öldükten[8] ve Beytülmakdis imâr edildikten sonra, oraya dö­nen İsrail oğulları arasında idi. [9]

Uzeyr Aleyhisselâm, kırk yaşına bastığı zaman, Yüce Allah, ona, hikmet verdi.

Tevratı, onun kadar ezberleyen ve bilen yoktu. [10]

Allah´ın, Salih ve Hakîm bir kulu olduğu, muhakkak[11] ve İsrail oğulları Peygamberlerinden bir Peygamber olduğu meşhurdur. [12]

İsrail oğulları, Beytülmakdis´e döndükleri zaman[13], yanlarında Tevrat yoktu.

Çünki, Beytülmakdiste bulunan şeyler alınırken, Tevrat ta, ellerinden alınıp ya­kılmış ve yok edilmişti. [14]

Yüce Allah, İsrail oğulları için, Tevratı, yenilesin ve bu, kendileri için de, bir Mucize olsun diye, Uzeyr Aleyhisselâmı, gönderdi.

O da, onlara, Tevratı okuyup yazdırdı, ve: "Tevrat, işte, budur!" dedi. [15]

İsrail oğulları; Tevrattaki helalları, haramları, yeniden öğrenmiş oldular ve Uzeyr Aleyhisselâma da, hiç bir kimseye göstermedikleri sevgiyi gösterdiler.

O da, onları, düzeltti.

Yüce Allah tarafından ruhu kabz olununcaya kadar, onların arasında oturdu.

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

Uzeyr Aleyhisselâm´dan sonra İsrail oğulları arasında bir takım bid´atlar çıktı. [16]

Yanlış inançlara saptılar:

"Yüce Allah; Tevratı, kalblerimizden silip giderdikten sonra, onu, bizim ara­mızdan, Kendisinin oğlundan başka hiç bir kimsenin kalbine koymaz!" [17]

"Uzeyr, Allah´ın oğludur!" diyecek kadar ileri gittiler. [18]

Yüce Allah, Yehûdîlerin ve Hıristiyanların bu husustaki dalâletlerini ve kendi­lerine inen Kitapları nasıl değiştirdiklerini, Kur´ân-ı Kerimde şöyle açıklar:

"Yahudiler: Uzeyr, Allah´ın oğludur! dedi(ler). Hıristiyanlar da: Mesih (İsâ) Allanın oğludur! dedi(ler).

Bu, onların ağızlarıyle (geveledikleri câhilce) sözleridir ki, daha önce küfr eden­lerin sözlerini taklid ediyorlar.

Hay Allah kahredesi adamlar! (Hakdan, bâtıla) nasıl da, döndürülüyorlar!

Onlar, Allah´ı, bırakıp Bilginlerini, Rahiplerini, Meryemin oğlu Mesih´i tanrılar edindiler.

Halbuki, bunlar da, ancak, bir olan Allah´a ibadet etmelerinden başkasıyla em-rolunmamışlardır.

O´ndan başka hiç bir İlâh yoktur.

O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehdir. [19]

"Elleriyle Kitabı (yalan yanlış) yazıp ta, sonra, onu, az bir baha ile satabilmek için:

Bu, Allah katındandırü diye gelenlerin vay haline!

Vay şu kazanmakta oldukları (günah) yüzünden onlara!" [20]

"Ehl-i Kitab´dan öyle bir güruh vardır ki:

(Bir şey okuyorlarmış gibi) dillerini, Kitaba doğru eğip bükerler, siz, onu, Kitab-dan sanasınız diye.

Halbuki, o, Kitabdan değildir.

"Bu, Allah katındandır! derler.

O ise, Allah katından değildir.

Allâha karşı, kendileri bilip dururken yalan söylerler. "[21]



Yüz Yıl Ölü Bırakılıp Diriltilen Zat Uzeyr Aleyhisselâm Mıydı


Bakara sûresinin 259. âyetinde yüz yıl ölü halde bırakılıp diriltildiği açıklana­nın Zat´ın, Uzeyr Aleyhisselâm olduğu da, ileri sürülmekte[22] ve:

"Selef ve Halef Ulemâsının çoğunluğu katında meşhur olan, budur!" denil-mektedir. [23]

(Uğranılan harap şehir Beytülmakdis olduğuna göre) Uzeyr Aleyhisselâmın, ora­ya, ancak, Buhtunnassar, öldükten sonra geldiği[24] ve kendisinin, Beytülmakdis imar edildiği zaman[25], İsrail oğullarından, oraya dönen halk arasında bulundu­ğu da[26], unutulmamak, gözönünde tutulmak gerekir.[27]
Read More Read More / Comment Comment
Hz Zülkarneyn Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Hz Zülkarneyn Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı

Zulkarneyn Aleyhisselâmın İsmi, Soyu Ve Peygamber Olup Olmadığı


Zülkarneyn Aleyhisselâmın ismi, soyu ve Peygamber olup olmadığı... Hakkın­da bir çok ve çelişkili rivayetler bulunmaktadır.

Kendisinin, Sa´b b.Abdullah´ülkahtânî olduğu söylendiği gibi, babasının Hım-yerîlerden olduğu da, ileri sürülmektedir.[1]

İbn.Habîb de; Hımyer krallarının isimlerini -Hişam b.Kelbî´den sırasıyla kitabı­na geçirirken, Sa´b b.Karîn b.Hemal´ı, -Yüce Allanın, Kitabında- Zülkarneyn diye anmış olduğunu kayd ettikten sonra, kral Zeyd b.Hemal´ı kayd edip ona da, Yü­ce Allanın Tübba´ adını vermiş olduğunu açıklar. [2]

Zülkarneyn Aleyhnisselâm hakkında:

"Hem Nebi idi, hem Resul idi." diyenler olduğu gibi[3],

"Hayır! O, Resul olmayan bir Nebi idi.

Resul olmayan bir Nebî oluşu, inşâallâh, Sahih´dir!" diyenler de, vardır. [4]

Hz. Ali´ye göre, Zülkarneyn Aleyhisselâm:

Ne bir Nebi, ne de, bir kraldı.

Fakat, Allanın Salih bir kulu idi ki, o, Allâhı, sevmiş, Allah da, onu, sevmişti. [5]



Zülkarneyn Aleyhisselâmın Faziletleri Ve Yer Yüzündeki Seyahat Ve Fetihleri:


Başka hiç bir kimseye verilmeyen, Zülkarneyn Aleyhisselâma verilmiş, her türlü sebepler, imkânlar, ona bahş edilmişti.

Yer yüzünün doğularındaki ve batılarındaki beldelerine, hattâ doğunun, batı­nın gerisinde halk bulunmayan yerlerine kadar ulaşmış, ayak bastığı her yerin halkına hâkim olmuştu. [6]

"Zülkarneyn´in; yer yüzünün, doğularına, batılarına varıncaya kadar ulaşma­ğa nasıl güç yetirebildiği hakkındaki görüşün nedir " diye sorulunca, Hz.Ali:

"Bulutlar, ona, yol aldırır;

Yollar, ona, düzeltilir;

Nurlar, ona, döşenip yayılır;

Kendisine, gece, gündüz, bir olurdu!" demiştir. [7]



Kur´ân-I Kerimin Zülkarneyn Hakkındaki Açıklaması:


(Ey Resulüm!) Sana, Zülkarneyn´i, sorarlar.

De ki:

Size, onun (hâlinden)de, haber söyleyeyim:

Hakîkatan biz, onu, yer yüzünde büyük bir kudret sahibi kıldık ve ona, (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep (bir yol) verdik.

O da (batıya doğru) bir yol tuttu.

Nihayet, güneşin battığı yere ulaşınca, onu, kara bir balçıkta batar buldu.

Bunun yanında da, bir kavm buldu.

(Kendisine) dedik ki:

Zülkarneyn! (Onları) azaba uğratmanda da, haklarında güzellik (tarafını) tutmanda da, serbestsin!

Dedi ki:

Amma kim zulm ederse, biz, onu, azaba uğratacağız.

Sonra da, o, Rabbına döndürülür de, O da, kendisini, şiddetli bir azâb)a duçar eder.

Amma kim de, imân eder, güzel de, hareket eylerse, onun için, en iyi bir mükâ­fat vardır.

Ona, emrimizden kolay (taraf)ını da, söyleyeceğiz. Sonra, o, başka bir yol tuttu.

Nihayet, üstüne güneşin (ilk önce) doğduğu yere ulaştığı zaman, onu, öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki, biz, onlar için, buna karşı (korunacak) hiç bir siper yapmamıştık. (Ne elbiseleri vardı, ne evleri)

İşte (Zülkarneyn´in işi), böyle idi.

Halbuki, onun yanında (neler vardı) ki, biz, hepsini, İlm(imiz)le kuşatmışız. Sonra (o), yine, bir yol tuttu.

Nihayet, iki dağ arasına ulaştığı zaman, onların önünde, hemen hiç söz anla­maz bir kavim buldu.

Onlar:

Zülkarneyn! Hakîkat, Ye´cüc ve Me´cüc, bu yerde fesad çıkaran (kabile)lerdir.

Bizimle, onların arasına bir sed yapman üzerine, sana bir vergi verelim mi dediler.

(Zülkarneyn):

Rabb´imin, beni, içinde bulundurduğu (nimet, sizin vereceğinizden) daha ha­yırlıdır.

Haydin, siz, bana (bedenî kuvvetle yardım ediniz de, sizinle, onların arasına sağ­lam bir mania yapayım.

Bana, demir kütleleri getiriniz! (O karşılıklı iki dağın) İki yanı, tam denkleştiği vakit: Lifleyiniz! dedi.

Nihayet, onu (demiri) bir ateş haline koyduğu zaman da: Getiriniz bana, üstüne, erimiş bakır dökeyim! dedi.

Artık, onu, aşmaya da, güc yetiremediler, onu, delmeye de, muktedir olamadılar.. Bu, Rabb´imden, bir merhamettir. Fakat, Rabb´imin va´di gelince, o, bunu, dümdüz yapar. Rabbımın va´di, bir hakdır! Dedi. [8] Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun![9]

------------------
Read More Read More / Comment Comment
Hz Zekeriyyâ ve Yahya Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Hz Zekeriyyâ ve Yahya Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı

Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Soyu Ve Mesleki:

Zekeriyyâ b.Berahyâ[1] Aleyhisselâmın soyu, Süleyman b.Dâvûd Aleyhisse-lâmlara[2],

Süleyman b.Dâvûd Aleyhisselâmların soyu da, Yehûza b.Yâkub Aleyhisselâ-ma dayanır. [3]

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, böyle Enbiyâ oğullarından olduğu için, Beytülmakdis´-te, vahiy yazardı.

Zâten, Enbiyâ oğullarından[4] veya İsrail oğullarıyla onların bilginlerinden[5] olup ta[6], kendisin[7] veya neslini Beytülmakdisin hizmetine vakf ve habs etmeyen bir kimse yoktu ki. [8]

Zekeriyyâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarının hem Peygamberi, hem de, Din Bil­ginleri ve Danışmanları Başkanı idi.[9] Kendisi, marangozdu da.[10]



Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Peygamberliği:


İsrail oğullarına en son gönderilen Peygamberler: Dâvûd Aleyhisselâm Hane­danından:

Zekeriyyâ,

Yahya b.Zekeriyyâ,

İsâ b.Meryem Aleyhisselâmlardı. [11]

Bu hususta Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

"Biz, ona (İbrahim´e) İshak ile Yâkub´u ihsan ettik, ve her birini, Hidâyete (Nü­büvvete) erdirdik.

Daha önce de, Nuh´u ve onun neslinden Davud´u, Süleyman´ı, Eyyûb´u, Yûsuf´u, Musa´yı ve Harun´u da, Hidayete (Nübüvvete) kavuşturduk.

Biz, iyi hareket edenleri, işte, böyle mükâfatlandırırız.

Zekeriyyâ´ya, Yahya´ya, İsa´ya ve İlyas´a da (böyle Hidayet, Nübüvvet) verdik.

Onların hepsi, Sâlihlerdendi. [12]"



Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Allâh´dan Bir Oğul Dileyişi Ve Yahya Aleyhisselâmla Müjdelenişi:



Zekeriyyâ Aleyhisselâm; 92[13] veya 99[14], ya da, 120 yaşında, zevcesi de, 98 yaşında bulunduğu sırada[15] idi ki, ne zaman Hz.Meryem´in Mesciddeki odası­na uğrasa, onun yanında, kış mevsiminde yaz meyvası, yaz içinde de, kış mey-vası bulur[16], ona:

"Ey Meryem! [17] Bu, sana, nereden geliyor " diye sorar, o da: "Bu, Allah tarafından!" diye cevap verirdi. [18]

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, Hz. Meryem´e, böyle, kış mevsiminde yaz meyvası, yaz içinde de, kış meyvası ihsan edildiğini görünce:

"Meryem´e, bunu, yapan, benim zevcemi de, doğum yapmağa elverişli yap­mağa kadirdir!" diyerek kendisine bir oğul ihsan buyurması için Yüce Allah´a dua etti. [19]

Bu husus, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Zekeriyyâ´yı da (an!):

Hani, o, Rabb´ine:

Rabbim! Beni, yalnız başıma bırakma!

Sen, Vârislerin, en hayırlısısın! diye niyaz etmişti.

Biz, onu(n)da, (bu duasını) kabul ve kendisine, Yahya´yı, ihsan ettik.

Zevcesini, (doğurmaya) sâlih (elverişli) kıldık.

Hakikat, (bütün) bunlar (bu Peygamberler) hayr işlerinde yarışırlar, umarak ve korkarak bize düa ederlerdi.

Onlar, bizim için, derin saygı gösterenlerdendi[20]"

"(Bu) Kulu Zekeriyyâ´ya, Rabbinin rahmetini anışıdır:

O, Rabbine, gizlice niyaz ettiği zaman:

Ey Rabb´im! Hakîkatan. ben... Benim, kemiğim yıpradı.

Başımın saçı, tutuştu (saçlarım ağardı, ihtiyarladım)

Rabb´im! Ben, Sana, ne düa etmişsem, bedbaht (ve mahrum) olmadım.

Hakikatan, ben, kendimden sonra, yerime gelecek akrabamdan endişeye düştüm. Zevcem de, kısırdır.

Binâen aleyh, bana, tarafından (ve kendi sulbümden) bir oğul ihsan et! ki, bana da, mirasçı olsun, Yâkub Hanedanına da, mirasçı olsun.

Rabbim! Sen, onu rızana kavuştur! demiştir. [21]

Orada, Zekeriyyâ, Rabb´ına:

Rabb´im! Bana, Senin tarafından, çok temiz bir zürriyet ihsan et!

Muhakkak, Sen, duayı hakkıyle işitensin! diye dua etti.

O, Mihrabda durup namaz kılarken, Melekler, ona (şöyle) seslendi:

"Gerçekten, Allah, sana, Kendisinden bir Kelime´yi (Kün emrile yaratılan İsa´yı) tasdik edici bir Efendi, nefsine hâkim ve Şilinlerden bir Peygamber olmak üzre Yahya´yı, müjdeler!´[22]

"(Allah):

Ey Zekeriyyâ! Hakikatan, sana, Yahya adında bir oğul müjdeleriz ki, bundan önce, biz, ona, hiç bir (kimseyi) adaş yapmamıştık!" buyurdu. [23] (Zekeriyyâ):

Rabb´im! Benim nasıl bir oğlum olabilir ki Zevcem, bir kısırdır. Ben ise, ihtiyarlığın son haddine varmışım! dedi. [24] "...(Allah):

Öyledir. (Fakat), Allah, ne dilerse, yapar!" buyurdu. [25] (Zekeriyyâ):

Ey Rabb´im! Bana (bu hususta) bir nişan ver! dedi. (Allah): senin nişan ´ır[26]: sapa sağlam olduğun hald[27], sâde bir işaretten başka[28], üç gece, insanlarla konuşamaman[29], insanlara, üç gün söz söyleme-mendir.

Bununla beraber, Rabb´ini, çok an ve akşam, sabah, onu, Teşbih et!" buyurdu. [30]

Derken (Zekeriyyâ), Mescidinden, kavminin karşısına çıkıp onlara:

"Sabah, akşam Tesbihde bulununuz!" diye işaret verdi. [31]



Yahya Aleyhisselâmın Doğuşu:



Yahya Aleyhisselâm, İsâ Aleyhisselâmdan altı ay önce doğdu. [32]

İsâ Aleyhisselâmdan altı ay büyüktü. [33]



Yahya Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:



Yahya Aleyhisselâm:

Güzel yüzlü, Çatık kaşlı, Seyrek saçlı[34], Uzunca burunlu[35], İnce sesli, Kısa parmaklı idi. [36]



Yahya Aleyhisselâmın Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:


Yüce Allah; Yahya Aleyhisselâm hakkında Kur´ân-ı kerimde şöyle buyurur:

"(Ona, çocukluğunda):

Ey Yahya! Kitabı, kuvvetle tut! (dedik)

Henüz sabi iken, ona, Hikmet verdik (Tevratı, öğrettik)

Tarafımızdan (ona) bir kalb yumuşaklığı ve (günahlardan) temizlik (verdik)

O, çok Müttakî idi.

Anasına, Babasına da, itaatli idi, bir serkeş ve âsî değildi.

Dünyaya getirildiği gün de, öleceği gün de, diri olarak (kabrinden) kaldırılacağı gün de, ona, Selâm olsun!" [37]

Yahya Aleyhisselâma[38] yaşıtı olan çocuklar:

"Ey Yahyâ! [39] Bizimle gel de, oynayalım " dedikleri zaman[40]

"Biz, oyun için, yaratılmadık![41] Ben, oyun için, yaratılmadım! derdi. [42]

Sekiz yaşında Beytülmakdis´in hizmetine girip on beş yaşına kadar orada, gün­düzleri hizmet, geceleri de feryad ederek ağlardı. [43]

Yahya Aleyhisselam, çocukluğundan beri[44], Yüce Allah´a tâatta[45] çok gay-retli[46], güçlü[47], Allah´a´ibâdet ve tâatta insanların ulusu idi[48]

Kıldan dokunmuş elbise giyer, arpa ekmeği yerdi.

Yahya Aleyhisselâmın; ne bir dinarı, ne bir dirhemi, ne de barınacak bir mes­keni vardı[49].

Gece, kendisini, nerede bürürse, orada kalırdı. Ne bir kölesi, ne de bir cariyesi vardı.

Allah´a, çok ibâdet eder, Cehennem korkusuyla, ağlar dururdu. Zekeriyyâ Aleyhisselam; halk´a va´z edeceği zaman cemâat arasında Yahya Aleyhisselam, bulunursa, ne cennetten, ne de, cehennemden bahsederdi. [50]

İsâ Aleyhisselam; Yahya Aleyhisselâmla karşılaştıkça,o nu, hep hüzünlü ve ta­salı bulurdu. Bir gün ona:

"Ey Yahya! Ben, seni hep, hüzünlü ve tasalı görüyorum Yoksa, sen, Yüce Allah´ın Rahmetinden ümid mi kestin " dedi. Yahya Aleyhisselam: "Ben de, seni, hep sevinçli görüyorum!

Yoksa, sen Yüce Allah´ın Mekrinden (ibtilâ ve imtihanından) emin mi oldun " dedi.

Bu hususta inen Vahy ile İsâ Aleyhisselâmın sözü doğrulandı[51].

Yahya Aleyhisselam; İsrail oğullarının Bayramlarında ve toplantı yerlerinde du­rup va´z eder, onları Yüce Allah´a ibâdete davet ederdi. [52]

Hârisül´eş´arî´nin, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmdan rivayetine göre:

Yüce Allah; Yahya b. Zekeriyyâ Aleyhisselâma, hem kendisi amel etmek, hem de amel etmelerini İsrail oğullarına emretmek üzre, beş kelime emretmişti.

Kendisi, bu hususta, biraz ağır ve yavaş davranmca, İsâ Aleyhisselâm, ona:

"Sen, hem kendin amel etmek, hem de amel etmelerini İsrail oğullarına emretmek üzere, beş kelime ile emrolunmuştun.

Bunu, İsrail oğullarına, ya sen tebliğ edersin, ya da, ben tebliğ ederim!" deyince Yahya Aleyhisselâm:

"Ey Kardeşim, Sen, bu vazifeyi yerine getirmekte beni geçersen, ben azaba uğra­mamdan veya yere batırılmamdan korkarım!" dedi ve hemen İsrail oğullarını, Beytül-maktis´de topladı.

Beytülmakdis, İsrail oğullan ile doldu.

Yahya Aleyhisselâm, yüksek bir yere oturup Allah´a hamd´ü sena ettikten sonra şöyle dedi:

"Yüce Allah, bana, hem kendim amel edeyim, hem de amel etmenizi size emrede­yim diye beş Kelime emretti.

Onların ilki:

Kendisine, hiç bir şeyi şerik koşmaksızın, Allah´a ibâdet etmenizdir.

Bunun misâli:

Öz malı olan altun veya gümüşle bir köle satın alıp çalıştıran bir adama benzer ki köle, çalışmasının kazancını, Efendisinden başkasına ödeyordur.

Hanginiz, kölesinin böyle davranmasına sevinir, razı olur Hiç kuşkusuz, sizi Yüce Allah, yarattı ve rızkınızı vermektedir. Öyle ise Allah´a, hiç bir şeyi şerik koşmaksızın, ibâdet ediniz! Allah, namaz kılmanızı, size emretti. Namaza durduğunuzda, yüzünüzü, sağa sola çevirmeyiniz.

Şüphe yok ki, Yüce Allah, kulu, yüzünü başka tarafa çevirmedikçe, hep ona yöne­liktir.

Allah, size, orucu, emretti. Bunun misâli:

Yanında misk kesesi olduğu halde, bir topluluk içinde bulunan ve hepsi ondaki misk kokusunu duyan bir kimseye benzer.

Hiç şüphesiz, oruçlunun ağzının kokusu, Allah katında, misk kokusundan daha gü­zeldir.

Allah, size Sadakayı, emretti.

Bunun misâli:

Düşmanın esir edip ellerini, boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere yaklaştırdıkları bir kimseye benzer ki, o

"Canımı, elinizden kurtarmak için, size bir fidye, kurtulmalık versem olmaz mı " diyerek kendisini, onlardan kurtarıncaya kadar, az çok kurtulmalık akçesi öder durur.

Allah, size Allah´ı, çok zikretmenizi, anmanızı da, emretti. Bunun misâli:

Düşmanın, kendisini, sür´atle tâkıb ettiği bir kimseye benzer ki, sağlam bir kaleye gelip onun içine sığınmıştır.

İşte, kul da, Allah´ı zikir ile meşgul oldukça, şeytandan böyle korunur." [53]



İsrail Oğullarının Yahya Aleyhisselâma Kimliğini Ve Görevini Sormaları:



Yuhanna´ya göre:

İsrail oğulları; üç Peygamberin gelmesini beklemekte idiler.

İlki: tekrar geleceğini sandıkları İlya,

İkincisi: Mesîh İsâ Aleyhisselâm,

Üçüncüsü de, herkesin bildiği ve kendisinden, sâdece (O Peygamber) diye bahs ettiği Peygamberdi.

Bunun için, İsrail oğulları, Yahya Aleyhisselâma: "Sen kim´sin " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Ben, Mesîh değil´im!" dedi.

İsrail oğulları:

"Öyle ise, nesin

Sen, İlya mısın " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Değil´im!" dedi.

İsrail oğulları:

"Yoksa sen, O Peygamber´misin " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Hayır! Değil´im!" dedi.

İsrail oğulları:

"O halde, sen kim´sin " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Ben, İşa´yâ Peygamber´in dediği gibi: (Rabb´ın yolunu, düzeltiniz! diye çölde çağıran´ın sesiyim!"

"Aranızda, biri duruyor da, siz onu bilmiyorsunuz.

Benden sonra gelen, O´dur.

Ben, O´nun çarığının bağını çözmeye lâyık değilim!" dedi.[54]

Rivayete göre: Yahya Aleyhisselâm, otuz yaşında iken, Ürdün ırmağında İsâ Aleyhisselâmla buluştu. [55]

Şam´a gidip İsâ Aleyhisselâmla orada buluştuğu zaman da halkı, Allah´a iba­dete davetten geri durmadı.[56]

İsâ Aleyhisselâmın, Yahya Aleyhisselâmı, on iki Havarisinin başında, halka, Al­lah´ın emir ve nehiylerini bildirmek üzere, gönderdiği de, rivayet edilir. [57]



İsrail Oğullarının Yahya Ve Zekeriyyâ Aleyhisselâmları Şehid Etmeleri:



İsrail oğulları; Bâbil esaretinden, Beytülmakdis´e döndükten sonra, [58] Beytül-makdis´i, imar ettiler. [59]

İşlerini, düzelttiler. [60]

Oldukça da, çoğaldılar. [61]

Fakat, bir takım kötülükler ihdas etmekten de, geri durmadılar.

Bununla beraber, Yüce Allah, onlara[62], onların üzerlerine, fazlu rahmetini[63], tekrarlıyor, Peygamberler gönderiyordu.

İsrail oğulları ise, gönderilen Peygamberlerden bir kısmını, yalanlıyor, bir kıs­mını da, öldürüyorlardı.

İsrail oğullarına, en son gönderilen Peygamberler de, Dâvûd Aleyhisselâm Ha­nedanından Zekeriyyâ, Yahya ve İsâ Aleyhisselâmlardı. [64]

İsrail oğulları, en sonunda, Yahya ve Zekeriyyâ Aleyhisselâmları da şehid ettiler. [65]

Rivayete göre: Yahya Aleyhisselâm Şehid edilişi, İsâ Aleyhisselâmın otuz üç yaşında semâya kaldırılışından[66] bir buçuk bir yıl önce olduğuna[67], o zaman, İsâ Aleyhisselâm, otuz bir bucuk yaşında olup Yahya Aleyhisselâm da, ondan, altı ay büyük olduğuna göre [68] otuz iki yaşında şehid edilmişti.

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

İsrail oğulları, Zekeriyyâ Aleyhisselâm hakkında da:

"Onu (Hz.Meryem´i), Zekeriyyâ´dan başka, kimse hâmile bırakmış olamaz!

Onun yanına, hep o, girer[69], onun yanından da, o, çıkar dururdu!" dediler.

Zekeriyyâ Aleyhisselâmı öldürmek için[70], aramağa başladılar.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, onlardan kaçtı, [71] ise de, sonunda, kendisini yaka­ladılar [72] ve şehid ettiler. [73]

Gerek Yahya Aleyhisselâmın, dînen yasak olan bir evliliğe ve ilişkiye rıza gös­termemesi [74];

Gerek Yahya Aleyhisselâmın doğumuyla müjdelenen ve ihtiyarlığın son had­dine varmış bulunan ve:

"Benim nasıl bir oğlum olabilir " diye hayretini ve aczini dile getiren ve kendisi­nin, böyle olduğu, Allah tarafından da, doğrulanıp kendisine bir Mucize olarak ih­san edileceği açıklanan[75] Zekeriyyâ Aleyhisselâma zina isnad edilmesi, kendi­lerinin şehid edilmeleri için, birer bahane idi.[76]

-------------------

Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Soyu Ve Mesleki:



Zekeriyyâ b.Berahyâ[1] Aleyhisselâmın soyu, Süleyman b.Dâvûd Aleyhisse-lâmlara[2],

Süleyman b.Dâvûd Aleyhisselâmların soyu da, Yehûza b.Yâkub Aleyhisselâ-ma dayanır. [3]

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, böyle Enbiyâ oğullarından olduğu için, Beytülmakdis´-te, vahiy yazardı.

Zâten, Enbiyâ oğullarından[4] veya İsrail oğullarıyla onların bilginlerinden[5] olup ta[6], kendisin[7] veya neslini Beytülmakdisin hizmetine vakf ve habs etmeyen bir kimse yoktu ki. [8]

Zekeriyyâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarının hem Peygamberi, hem de, Din Bil­ginleri ve Danışmanları Başkanı idi.[9] Kendisi, marangozdu da.[10]



Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Peygamberliği:


İsrail oğullarına en son gönderilen Peygamberler: Dâvûd Aleyhisselâm Hane­danından:

Zekeriyyâ,

Yahya b.Zekeriyyâ,

İsâ b.Meryem Aleyhisselâmlardı. [11]

Bu hususta Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

"Biz, ona (İbrahim´e) İshak ile Yâkub´u ihsan ettik, ve her birini, Hidâyete (Nü­büvvete) erdirdik.

Daha önce de, Nuh´u ve onun neslinden Davud´u, Süleyman´ı, Eyyûb´u, Yûsuf´u, Musa´yı ve Harun´u da, Hidayete (Nübüvvete) kavuşturduk.

Biz, iyi hareket edenleri, işte, böyle mükâfatlandırırız.

Zekeriyyâ´ya, Yahya´ya, İsa´ya ve İlyas´a da (böyle Hidayet, Nübüvvet) verdik.

Onların hepsi, Sâlihlerdendi. [12]"



Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Allâh´dan Bir Oğul Dileyişi Ve Yahya Aleyhisselâmla Müjdelenişi:



Zekeriyyâ Aleyhisselâm; 92[13] veya 99[14], ya da, 120 yaşında, zevcesi de, 98 yaşında bulunduğu sırada[15] idi ki, ne zaman Hz.Meryem´in Mesciddeki odası­na uğrasa, onun yanında, kış mevsiminde yaz meyvası, yaz içinde de, kış mey-vası bulur[16], ona:

"Ey Meryem! [17] Bu, sana, nereden geliyor " diye sorar, o da: "Bu, Allah tarafından!" diye cevap verirdi. [18]

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, Hz. Meryem´e, böyle, kış mevsiminde yaz meyvası, yaz içinde de, kış meyvası ihsan edildiğini görünce:

"Meryem´e, bunu, yapan, benim zevcemi de, doğum yapmağa elverişli yap­mağa kadirdir!" diyerek kendisine bir oğul ihsan buyurması için Yüce Allah´a dua etti. [19]

Bu husus, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Zekeriyyâ´yı da (an!):

Hani, o, Rabb´ine:

Rabbim! Beni, yalnız başıma bırakma!

Sen, Vârislerin, en hayırlısısın! diye niyaz etmişti.

Biz, onu(n)da, (bu duasını) kabul ve kendisine, Yahya´yı, ihsan ettik.

Zevcesini, (doğurmaya) sâlih (elverişli) kıldık.

Hakikat, (bütün) bunlar (bu Peygamberler) hayr işlerinde yarışırlar, umarak ve korkarak bize düa ederlerdi.

Onlar, bizim için, derin saygı gösterenlerdendi[20]"

"(Bu) Kulu Zekeriyyâ´ya, Rabbinin rahmetini anışıdır:

O, Rabbine, gizlice niyaz ettiği zaman:

Ey Rabb´im! Hakîkatan. ben... Benim, kemiğim yıpradı.

Başımın saçı, tutuştu (saçlarım ağardı, ihtiyarladım)

Rabb´im! Ben, Sana, ne düa etmişsem, bedbaht (ve mahrum) olmadım.

Hakikatan, ben, kendimden sonra, yerime gelecek akrabamdan endişeye düştüm. Zevcem de, kısırdır.

Binâen aleyh, bana, tarafından (ve kendi sulbümden) bir oğul ihsan et! ki, bana da, mirasçı olsun, Yâkub Hanedanına da, mirasçı olsun.

Rabbim! Sen, onu rızana kavuştur! demiştir. [21]

Orada, Zekeriyyâ, Rabb´ına:

Rabb´im! Bana, Senin tarafından, çok temiz bir zürriyet ihsan et!

Muhakkak, Sen, duayı hakkıyle işitensin! diye dua etti.

O, Mihrabda durup namaz kılarken, Melekler, ona (şöyle) seslendi:

"Gerçekten, Allah, sana, Kendisinden bir Kelime´yi (Kün emrile yaratılan İsa´yı) tasdik edici bir Efendi, nefsine hâkim ve Şilinlerden bir Peygamber olmak üzre Yahya´yı, müjdeler!´[22]

"(Allah):

Ey Zekeriyyâ! Hakikatan, sana, Yahya adında bir oğul müjdeleriz ki, bundan önce, biz, ona, hiç bir (kimseyi) adaş yapmamıştık!" buyurdu. [23] (Zekeriyyâ):

Rabb´im! Benim nasıl bir oğlum olabilir ki Zevcem, bir kısırdır. Ben ise, ihtiyarlığın son haddine varmışım! dedi. [24] "...(Allah):

Öyledir. (Fakat), Allah, ne dilerse, yapar!" buyurdu. [25] (Zekeriyyâ):

Ey Rabb´im! Bana (bu hususta) bir nişan ver! dedi. (Allah): senin nişan ´ır[26]: sapa sağlam olduğun hald[27], sâde bir işaretten başka[28], üç gece, insanlarla konuşamaman[29], insanlara, üç gün söz söyleme-mendir.

Bununla beraber, Rabb´ini, çok an ve akşam, sabah, onu, Teşbih et!" buyurdu. [30]

Derken (Zekeriyyâ), Mescidinden, kavminin karşısına çıkıp onlara:

"Sabah, akşam Tesbihde bulununuz!" diye işaret verdi. [31]



Yahya Aleyhisselâmın Doğuşu:



Yahya Aleyhisselâm, İsâ Aleyhisselâmdan altı ay önce doğdu. [32]

İsâ Aleyhisselâmdan altı ay büyüktü. [33]



Yahya Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:



Yahya Aleyhisselâm:

Güzel yüzlü, Çatık kaşlı, Seyrek saçlı[34], Uzunca burunlu[35], İnce sesli, Kısa parmaklı idi. [36]



Yahya Aleyhisselâmın Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:


Yüce Allah; Yahya Aleyhisselâm hakkında Kur´ân-ı kerimde şöyle buyurur:

"(Ona, çocukluğunda):

Ey Yahya! Kitabı, kuvvetle tut! (dedik)

Henüz sabi iken, ona, Hikmet verdik (Tevratı, öğrettik)

Tarafımızdan (ona) bir kalb yumuşaklığı ve (günahlardan) temizlik (verdik)

O, çok Müttakî idi.

Anasına, Babasına da, itaatli idi, bir serkeş ve âsî değildi.

Dünyaya getirildiği gün de, öleceği gün de, diri olarak (kabrinden) kaldırılacağı gün de, ona, Selâm olsun!" [37]

Yahya Aleyhisselâma[38] yaşıtı olan çocuklar:

"Ey Yahyâ! [39] Bizimle gel de, oynayalım " dedikleri zaman[40]

"Biz, oyun için, yaratılmadık![41] Ben, oyun için, yaratılmadım! derdi. [42]

Sekiz yaşında Beytülmakdis´in hizmetine girip on beş yaşına kadar orada, gün­düzleri hizmet, geceleri de feryad ederek ağlardı. [43]

Yahya Aleyhisselam, çocukluğundan beri[44], Yüce Allah´a tâatta[45] çok gay-retli[46], güçlü[47], Allah´a´ibâdet ve tâatta insanların ulusu idi[48]

Kıldan dokunmuş elbise giyer, arpa ekmeği yerdi.

Yahya Aleyhisselâmın; ne bir dinarı, ne bir dirhemi, ne de barınacak bir mes­keni vardı[49].

Gece, kendisini, nerede bürürse, orada kalırdı. Ne bir kölesi, ne de bir cariyesi vardı.

Allah´a, çok ibâdet eder, Cehennem korkusuyla, ağlar dururdu. Zekeriyyâ Aleyhisselam; halk´a va´z edeceği zaman cemâat arasında Yahya Aleyhisselam, bulunursa, ne cennetten, ne de, cehennemden bahsederdi. [50]

İsâ Aleyhisselam; Yahya Aleyhisselâmla karşılaştıkça,o nu, hep hüzünlü ve ta­salı bulurdu. Bir gün ona:

"Ey Yahya! Ben, seni hep, hüzünlü ve tasalı görüyorum Yoksa, sen, Yüce Allah´ın Rahmetinden ümid mi kestin " dedi. Yahya Aleyhisselam: "Ben de, seni, hep sevinçli görüyorum!

Yoksa, sen Yüce Allah´ın Mekrinden (ibtilâ ve imtihanından) emin mi oldun " dedi.

Bu hususta inen Vahy ile İsâ Aleyhisselâmın sözü doğrulandı[51].

Yahya Aleyhisselam; İsrail oğullarının Bayramlarında ve toplantı yerlerinde du­rup va´z eder, onları Yüce Allah´a ibâdete davet ederdi. [52]

Hârisül´eş´arî´nin, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmdan rivayetine göre:

Yüce Allah; Yahya b. Zekeriyyâ Aleyhisselâma, hem kendisi amel etmek, hem de amel etmelerini İsrail oğullarına emretmek üzre, beş kelime emretmişti.

Kendisi, bu hususta, biraz ağır ve yavaş davranmca, İsâ Aleyhisselâm, ona:

"Sen, hem kendin amel etmek, hem de amel etmelerini İsrail oğullarına emretmek üzere, beş kelime ile emrolunmuştun.

Bunu, İsrail oğullarına, ya sen tebliğ edersin, ya da, ben tebliğ ederim!" deyince Yahya Aleyhisselâm:

"Ey Kardeşim, Sen, bu vazifeyi yerine getirmekte beni geçersen, ben azaba uğra­mamdan veya yere batırılmamdan korkarım!" dedi ve hemen İsrail oğullarını, Beytül-maktis´de topladı.

Beytülmakdis, İsrail oğullan ile doldu.

Yahya Aleyhisselâm, yüksek bir yere oturup Allah´a hamd´ü sena ettikten sonra şöyle dedi:

"Yüce Allah, bana, hem kendim amel edeyim, hem de amel etmenizi size emrede­yim diye beş Kelime emretti.

Onların ilki:

Kendisine, hiç bir şeyi şerik koşmaksızın, Allah´a ibâdet etmenizdir.

Bunun misâli:

Öz malı olan altun veya gümüşle bir köle satın alıp çalıştıran bir adama benzer ki köle, çalışmasının kazancını, Efendisinden başkasına ödeyordur.

Hanginiz, kölesinin böyle davranmasına sevinir, razı olur Hiç kuşkusuz, sizi Yüce Allah, yarattı ve rızkınızı vermektedir. Öyle ise Allah´a, hiç bir şeyi şerik koşmaksızın, ibâdet ediniz! Allah, namaz kılmanızı, size emretti. Namaza durduğunuzda, yüzünüzü, sağa sola çevirmeyiniz.

Şüphe yok ki, Yüce Allah, kulu, yüzünü başka tarafa çevirmedikçe, hep ona yöne­liktir.

Allah, size, orucu, emretti. Bunun misâli:

Yanında misk kesesi olduğu halde, bir topluluk içinde bulunan ve hepsi ondaki misk kokusunu duyan bir kimseye benzer.

Hiç şüphesiz, oruçlunun ağzının kokusu, Allah katında, misk kokusundan daha gü­zeldir.

Allah, size Sadakayı, emretti.

Bunun misâli:

Düşmanın esir edip ellerini, boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere yaklaştırdıkları bir kimseye benzer ki, o

"Canımı, elinizden kurtarmak için, size bir fidye, kurtulmalık versem olmaz mı " diyerek kendisini, onlardan kurtarıncaya kadar, az çok kurtulmalık akçesi öder durur.

Allah, size Allah´ı, çok zikretmenizi, anmanızı da, emretti. Bunun misâli:

Düşmanın, kendisini, sür´atle tâkıb ettiği bir kimseye benzer ki, sağlam bir kaleye gelip onun içine sığınmıştır.

İşte, kul da, Allah´ı zikir ile meşgul oldukça, şeytandan böyle korunur." [53]



İsrail Oğullarının Yahya Aleyhisselâma Kimliğini Ve Görevini Sormaları:



Yuhanna´ya göre:

İsrail oğulları; üç Peygamberin gelmesini beklemekte idiler.

İlki: tekrar geleceğini sandıkları İlya,

İkincisi: Mesîh İsâ Aleyhisselâm,

Üçüncüsü de, herkesin bildiği ve kendisinden, sâdece (O Peygamber) diye bahs ettiği Peygamberdi.

Bunun için, İsrail oğulları, Yahya Aleyhisselâma: "Sen kim´sin " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Ben, Mesîh değil´im!" dedi.

İsrail oğulları:

"Öyle ise, nesin

Sen, İlya mısın " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Değil´im!" dedi.

İsrail oğulları:

"Yoksa sen, O Peygamber´misin " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Hayır! Değil´im!" dedi.

İsrail oğulları:

"O halde, sen kim´sin " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Ben, İşa´yâ Peygamber´in dediği gibi: (Rabb´ın yolunu, düzeltiniz! diye çölde çağıran´ın sesiyim!"

"Aranızda, biri duruyor da, siz onu bilmiyorsunuz.

Benden sonra gelen, O´dur.

Ben, O´nun çarığının bağını çözmeye lâyık değilim!" dedi.[54]

Rivayete göre: Yahya Aleyhisselâm, otuz yaşında iken, Ürdün ırmağında İsâ Aleyhisselâmla buluştu. [55]

Şam´a gidip İsâ Aleyhisselâmla orada buluştuğu zaman da halkı, Allah´a iba­dete davetten geri durmadı.[56]

İsâ Aleyhisselâmın, Yahya Aleyhisselâmı, on iki Havarisinin başında, halka, Al­lah´ın emir ve nehiylerini bildirmek üzere, gönderdiği de, rivayet edilir. [57]



İsrail Oğullarının Yahya Ve Zekeriyyâ Aleyhisselâmları Şehid Etmeleri:



İsrail oğulları; Bâbil esaretinden, Beytülmakdis´e döndükten sonra, [58] Beytül-makdis´i, imar ettiler. [59]

İşlerini, düzelttiler. [60]

Oldukça da, çoğaldılar. [61]

Fakat, bir takım kötülükler ihdas etmekten de, geri durmadılar.

Bununla beraber, Yüce Allah, onlara[62], onların üzerlerine, fazlu rahmetini[63], tekrarlıyor, Peygamberler gönderiyordu.

İsrail oğulları ise, gönderilen Peygamberlerden bir kısmını, yalanlıyor, bir kıs­mını da, öldürüyorlardı.

İsrail oğullarına, en son gönderilen Peygamberler de, Dâvûd Aleyhisselâm Ha­nedanından Zekeriyyâ, Yahya ve İsâ Aleyhisselâmlardı. [64]

İsrail oğulları, en sonunda, Yahya ve Zekeriyyâ Aleyhisselâmları da şehid ettiler. [65]

Rivayete göre: Yahya Aleyhisselâm Şehid edilişi, İsâ Aleyhisselâmın otuz üç yaşında semâya kaldırılışından[66] bir buçuk bir yıl önce olduğuna[67], o zaman, İsâ Aleyhisselâm, otuz bir bucuk yaşında olup Yahya Aleyhisselâm da, ondan, altı ay büyük olduğuna göre [68] otuz iki yaşında şehid edilmişti.

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

İsrail oğulları, Zekeriyyâ Aleyhisselâm hakkında da:

"Onu (Hz.Meryem´i), Zekeriyyâ´dan başka, kimse hâmile bırakmış olamaz!

Onun yanına, hep o, girer[69], onun yanından da, o, çıkar dururdu!" dediler.

Zekeriyyâ Aleyhisselâmı öldürmek için[70], aramağa başladılar.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, onlardan kaçtı, [71] ise de, sonunda, kendisini yaka­ladılar [72] ve şehid ettiler. [73]

Gerek Yahya Aleyhisselâmın, dînen yasak olan bir evliliğe ve ilişkiye rıza gös­termemesi [74];

Gerek Yahya Aleyhisselâmın doğumuyla müjdelenen ve ihtiyarlığın son had­dine varmış bulunan ve:

"Benim nasıl bir oğlum olabilir " diye hayretini ve aczini dile getiren ve kendisi­nin, böyle olduğu, Allah tarafından da, doğrulanıp kendisine bir Mucize olarak ih­san edileceği açıklanan[75] Zekeriyyâ Aleyhisselâma zina isnad edilmesi, kendi­lerinin şehid edilmeleri için, birer bahane idi.[76]
Read More Read More / Comment Comment
Hz İsâ Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı
Hz İsâ Aleyhisselatüvesselâmın Hayatı

İsâ Aleyhisselâmın Annesi Hz. Meryem´in Soyu, Doğuşu, Beytülmakdis Mescidine Adanıp Bırakılışı Ve Bazı Faziletleri:


Hz. Meryem´in babası İmran b.Mâsân olup Hub´um b.Süleyman Aleyhisselâ-mın soyundandı.[1]

Mâsân Hanedanı da, İsrail oğullarının Başkanlarından, Din Bilginleri ve Danış­manlarından idiler.[2]

Zekeriyyâ Aleyhisselâmla İmran b.Mâsân, iki kız kardeşle evli olup Zekeriyyâ Aleyhisselâmın zevcesinin adı Eşya´ (İşa´) bint-i Fâkud, İmran b. Mâsân´ın zev­cesinin adı da, Hanne bint-i Fakud idi.[3]

Hanne; İsâ Aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem´in annesi idi.[4]

Hanne; yaşlanıp çocuk doğurmaktan âciz bulunduğu ve bir ağacın gölgesinde oturduğu sırada[5], bir kuşun, yavrusunun ağzına yiyecek verdiğini görünce, ken­disinde, bir oğlan çocuğu olması arzusu uyandı.[6]

Bir oğlan çocuğu ihsan etmesi için Allâha yalvardı.[7]:

"Ey Allâhım! Eğer, bana, bir erkek çocuğu ihsan edersen, onu, Beytülmak-dis´e vakfetmek, adak ve şükrâne olarak onun hizmetinde bulundurmak, üzeri­me, borç olsun!" dedi.[8]

Hanne´nin bu adağı, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Hani, (İmran´in) karısı:

Rabb´im! Karnımdakini, âzâdlı bir kul olarak Sana adadım.

Benden olan bu (adağı) kabul et!

Şüphesiz, (niyazımı) hakkıyle işiten, (niyetimi) kemaliyle bilen Sensin Sen!" demişti.[9]

Adanılan çocuk; Mescid´in hizmetlerini görür, erginlik çağına basıncaya kadar, hizmetten ayrılmazdı.

Erginlik çağına girdikten sonra, orada kalmak veya ayrılıp gitmek hususunda serbest bırakılır[10], gitmek isterse, arkadaşlarından izin alırdı. Oradan çıkıp git­mesi, onların bilgisi dahilinde olurdu.[11]

Mescid hizmetine, erkek çocuklardan başkası, adanmazdı.

Kızlar, bununla mükellef tutulmazlar; Hayz görmeleri ve rahatsızlığa uğrama­ları sebebiyle, bu hizmete elverişli görülmezlerdi.[12]

Hanne; Hz.Meryem´e gebe olup ta, karnındakini, adayınca, kocası İmran "Yazıklar olsun sana! Sen, bunu, ne diye yaptın !

Eğer, karnındaki, kız olursa, kız da, bu hizmete elverişli bulunmadığına göre, şu yaptığın şeyi gördün mü !" dedi.

İkisi de, üzüntüye düştüler.[13]

Hanne, Hz.Meryem´e gebe iken, İmran vefat etti.[14]

(Hanne) Kız çocuğunu doğurunca, Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilici iken,

"Rabb´im! Hakîkat, ben, onu, kız olarak doğurdum.

Erkek, kız gibi değildir.

Gerçek, ben, (onun) adını, Meryem koydum.

Onu da, zürriyetini de, o taşlanmış (koğulmuş) şeytandan, Sana sığınır (ısmar­larım!" dedi.[15]

Hanne; erkek, kız gibi değildir demekle, kızın, Mescid hizmetine ve orada iba­dete -Mahrem olması, za´fı, Hayzdan, nifasdan, rahatsızlanmaktan berî bulun­maması sebebiyle- erkek gibi, elverişli olmadığını söylemek istemişti.

Sonra, onu alıp bir beze sararak Mescid´e götürdü.

Hârûn Aleyhisselâm oğullarından olan[16] ve o zaman, Beytülmakdis Mescidin­de sayıları otuzu bulan[17] din bilginlerinin yanına koydu.[18]

Şeybe oğulları[19] Kabe işlerine baktıkları gibi, bu Bilginler de, Beytülmakdis Mescidinin işlerine bakarlardı.

Hanne, onlara;

"Şu önünüzdeki çocuk, bir adaktır!" deyince, namaz İmamları ve kurbanları­nın Vazifelisi İmran´ın kızı olduğu için, hepsi de, onu alıp bakma arzusuyla çe­kiştiler.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, onlara:

"Ben, buna bakmağa, sizden daha lâyık ve müstehak bulunuyorum: Çünkü, bunun Teyzesi, benim yanımda(zevcem)dır." dedi.[20] Öteki Bilginler; Zekeriyyâ Aleyhisselâma:

"Böyle yapma! Eğer, o, kendisine, halkın en yakın ve en lâyık olanına bırakıla­cak olursa, onun, doğuran annesine bırakılması gerekir.[21]

Fakat, biz, onun hakkında kur´a çekelim.[22]

Kimin okuna çıkarsa, o, onun yanında kalsın!" dediler ve bunun üzerinde söz birliği ettikten sonra, on dokuz kişi[23], Car (Ürdün) ırmağına kadar gittiler.

Tevrat yazarken, kullandıkları kalemlerini, suyun içine attılar. Zekeriyyâ Aleyhisselâmın kalemi, suyun üzerine çıktı. Öbürlerininki suyun di­bine çöktü.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm da, Hz.Meryem´in bakımını, üzerine aldı ve onu, Yah­ya Aleyhisselâmın annesi olan Teyzesine teslim etti.[24]

Büyüyünceye kadar[25], ona, bir süt annesi tuttu.[26]

Hz.Meryem, erginlik çağına basınca[27], Zekeriyyâ Aleyhisselâm, Mescid´de, onun için, bir oda yaptırdı.

Oraya, ortasından bir kapı da, koydurdu.[28]

Kabe´nin içine, merdivensiz çıkılamadığı gibi[29], bunun içine de, merdivensiz çıkılamazdı.[30]

Kendisinin yanına, Zekeriyyâ Aleyhisselâmdan başkası, çıkmazdı.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, her gün, ona, yiyeceğini, içeceğini, yağını, kokusu­nu... götürüp bırakır, ayrılırken, kapısını, kilitlerdi.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, ne zaman, onun odasına girse, yanında, kış içinde yaz meyvası, yaz içinde de, kış meyvası bulur[31], ona:

"Ey Meryem![32] Bu, sana, nereden geliyor !" diye sorar, o da:

"Bu, Allah tarafından!" diye cevap verirdi.[33]

Bu hususta Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

"Bunun üzerine, Rabb´i, onu, iyi bir rızâ ile kabul etti.

Onu, güzel bir nebat gibi, büyüttü.

(Zekeriyyâ´yı da), ona (bakmağa) memur etti.

Zekeriyyâ, ne zaman (onun bulunduğu yere) Mihrab´a, girdiyse, onun yanında, bir yiyecek buldu:

"Meryem! Bu, sana, nereden geliyor !" dedi.

Oda:

"Bu, Allah tarafından!

Şüphe yok ki, Allah, kimi, dilerse, ona, sayısız rızık verir!" dedi. [34]

(Ey Resulüm!) Bunlar, sana, Vahy etmekte olduğumuz Gayb haber/erindendir.

Meryem´i, onlardan, hangisi himayesine alacak diye kalemlerini, atarlarken, sen, yanlarında değildin.

(Bu hususta) çekişirlerken de, yine, sen, yanlarında yoktun.[35]

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm da, Hz.Meryem´le ilgili Hadîs-i şe­riflerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Kendi zamanındaki kadınların hayırlısı: îmran´ın kızı Meryem idi.

Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da, Hatice´dir."[36]

"Cennet [37] kadınlarının üstünü:

Hatice bint-i Huveylid,

Fâtıma bint-i Muhammed,

Meryem bint-i İmran,

Firavunun Zevcesi Âsiye bint-i Müzâhım´dır." [38]



Hz. Meryem´in Hâmile Oluşu Ve İsâ Aleyhisselâmı Doğuruşu:


Hz.Meryem; Mesciddeki odasında, kendisini, öyle ibâdetlere vermişti ki, bu hu­susta, o zamanda, kendisinin bir benzeri daha yoktu.

Hattâ kendisinde, Zekeriyyâ Aleyhisselâmı bile imrendirecek bir takım fevkal´-âde haller zuhur ve melekler, kendisine, hitab etmeye, müjdeler vermeye başlamıştı.[39]

Bu husus, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Hani, Melekler:

Ey Meryem! demişti, şüphesiz ki, Allah, sana, seçkin bir hususiyet verdi.

Seni, tertemiz (büyüttü).

Seni, âlemlerin kadınları üzerine, mümtaz kıldı.

Ey Meryem! Huşu ile Rabb´ın Dîvanına dur, secdeye kapan [40]

(Allah´a) Rükû edenlerle birlikte Rükû et, eğil (cemaatla namaz kıl [41]

Melekler:

"Ey Meryem! Allah, Kendinden bir Kelime´yi, sana, müjdeliyor:

Onun adı: İsâ, (lakabı) Mesîh. (Sıfatı): Meryem oğludur.

Dünyada da, Âhirette de, sânı, yücedir.

(Kendisi, Allah´a) çok yakınlardandır da.

Beşiğinde de, yetişkinlik halinde de, insanlara söz söyleyecektir.

(O) Sâlihlerdendir!" dediği zaman da, (Ey Resulüm! Sen, onların yanında değildin.[42]

Hz.Meryem; yirmi [43] veya on beş, ya da, on üç yaşında bulunduğu sırada idi ki, Cebrail Aleyhisselâmla karşılaşmıştı. [44]

Gerek bu karşılaşma ve gerek İsâ Aleyhisselâma hâmile kalış hâdisesi, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Kitabda, Meryem (kıssasını)da, an!

Hani, o ailesinden ayrılıp şark tarafında bir yere çekilmişti.

Sonra, onların önünde bir perde edinmiş (çekmiş)ti.

Derken, biz, ona, Rûh´umuzu (Cebrail´i) göndermiştik te, o, kendisine, hilkati tam (genç) bir beşer şeklinde görünmüştü.

(Meryem, ona):

Doğrusu, ben, senden, Esirgeyici´ye (Allah´a) sığınırım!

Eğer, sen, fenalıktan hakkıyle sakınan (bir insan) isen, (çekil yanımdan) dedi.

(Ruh da):

Ben, ancak, sana (günahlardan) pâk bir oğul verme(ye vesile olmak) için, (o sı­ğındığın) Rabb´ının (gönderdiği) Elçisiyim! dedi.

O (Meryem):

"Benim, nasıl bir oğlum olacakmış !

Bana, bir beşer dokunmamıştır!

Ben, bir iffetsiz de, değilim! dedi.

(Ruh: Evet!) öyledir!

(Fakat) Rabb´in:

Bu, bana göre, pek kolaydır!

Çünki, biz, onu, insanlara bir âyet (bir Burhan) ve tarafımızdan bir rahmet kı­lacağız.

Zâten, bu iş, olup bitmiştir! buyurdu dedi. [45] Meryem:

Ey Rabb´im Bana, bir beşer, dokunmamışken, benim nasıl çocuğum olabilir !" dedi.

(Allah):

Öyledir!

(Fakat), Allah, ne dilerse, yaratır.

(O) bir işe, hükmedince, ona, ancak: ol! der, o da, oluverir.

(Allah) Ona, yazmayı, Hikmeti, Tevratı, İncil´i öğretecek.

Onu, İsrail oğullarına Peygamber gönderecek.

(O da, onlara diyecek ki):

Hakikat, ben, size, Rabbinizden bir âyet (Mucize) getirdim.

Hakikat, ben, size, çamurdan kuş biçimi gibi bir şey yapar, ona, üfürürüm de, Allah´ın izniyle, (o) derhal (canlı) bir kuş olurdur. (Yine) Ben, Allah´ın izniyle, ana­dan doğma körü ve abraşı iyi eder ve ölüleri diriltirim!

Evlerinizde, ne yiyor, ne biriktiriyorsanız, size haber veririm.

Elbette, bunlarda sizin için -eğer iman edicilerseniz- kat´î bir ibret vardır.

Önümdeki Tevratı tasdik edici olarak size ve size haram edilen bazı şeyleri -yararmıza- helâl kılmak için, (geldim)

Size, Rabb´inizden, (Peygamberliğimi isbatlar) âyet (Mucize) getirdim. Artık, Attâh´dan korkunuz! Bana da, itaat ediniz! Şüphe yok ki, Allah, benim de, Rabbim, sizin de, Rabbinizdir. Öyle ise, Ona, ibadet ediniz!

İşte, doğru yol (budur)!´[46]

"Irzını (muhkem bir kale gibi) koruyan o kızı (Meryem´i) de (yâd et)ki, biz, ona, Ruhumuzdan, üflemiş, kendisini de, oğlunu da, âlemlere bir ibret kılmıştık. " [47]

"Namusunu (muhkem bir kale gibi) koruyan İmran kızı Meryem´i de, (Allah bir misal olarak îrad buyurdu)

Biz, bundan dolayı ona, Ruhumuzdan, üfürdük. O, Rabbının Kelimelerini ve Kitablarını tasdik etti. (Rabbına) itâatde sebat edenlerdendi, o!´[48]

Rivayete göre: Cebrail Aleyhisselâm, Hz.Meryem´in yanma vanp gömleğinin ya­kasından üfürmüş ve üfürüğü, onun döl yatağına erişmiştir. [49]

"Nihayet, (Meryem), ona (İsa´ya) hâmile kaldı. [50]



Hz. Meryem´in Amcasının Oğlu Yûsuf´la Münâkaşası:



Hz.Meryem´in hamileliğini görünce; kendisinin, son derecede dindarlığını, if­fet ve nezâhetini ve ibâdetini yakından bildiği için, hayretten hayrete düşen[51] ve bu hususta ilk tepkiyi gösteren, Amcasının oğlu Marangoz Yûsuf b.Yâkub oldu.[52]

O zaman, Mescid´e; Hz.Meryemle Yûsuf´den daha ziyâde hizmet eden ve Al-lâha, bunlardan, daha çok ibâdet yapan bir kimse bulunduğu bilinmiyordu.[53]

Yûsuf; Hz.Meryem´in hamileliğini, çok ağır ve aşırı derecede işlenmiş bir kötü­lük sayarak, ne yapacağını, bilemiyor; onu, suçlamak istediği zaman, kendisinin, iyi halliliğini ve bu kötülüğü işlemekten çok uzak bulunduğunu ve yanından, hiç bir zaman uzaklaşmamış olduğunu, düşünerek kendisini, temize çıkarmak is­tiyordu.

Bu düşünce ve kuruntular, kendisine ağır gelmeye başlayınca, onunla konuş­tu ve ona, ilk söz olarak:

"Ben, senin işin hakkında kalbime düşen şüpheyi, ölünceye kadar kalbimde gizlemeyi, çok arzu etmiştim.

Fakat, bu iş, beni, yendi de, kalbimi, ferahlatmak için, bu hususta seninle ko­nuşmayı uygun gördüm!" dedi.

Hz. Meryem:

"Öyle ise, güzel bir söz söyle!" dedi. Yûsuf:

"Ben de, ancak, böyle söyleyeceğim! Haydi, söyle, bana: Tohumsuz, ekin, biter mi " dedi. Hz.Meryem: "Evet! Biter!" dedi. Yûsuf:

"Bir ağaç, ona, yağmur düşmeksizin, yetişir mi " diye sordu. Hz.Meryem: "Evet! Yetişir!" dedi. Yûsuf:

"Hiç erkek olmadan, çocuk olur mu " diye sordu. Hz.Meryem: "Evet! Olur!

Sen, Allah´ın, ekini, ilk yarattığı gün, tohumsuz olarak, yarattığını bilmiyor musun

Allah´ın, ilk defa, ağacı, yağmursuz olarak yarattığını, Onun, ağacı da, yağmu­ru da, her birini, ayrı ayrı yarattıktan sonra, yağmuru, ağacın hayatına vesîle kıl­dığını bilmiyor musun

Yâhud, suyun yardımını istemedikçe, Allah´ın, bitirmeye güc yetiremediğini, söyleyebilir misin

Eğer, öyle olaydı, Allah, ilk ağacı bitirmeğe güç yetiremezdi!" dedi.

Yûsuf:

"Ben, öyle demiyorum.

Ben, çok iyi biliyorum ki: Allah´ın, dilediğini, yapmağa gücü yeterdir.

Bunun için de, Ol! demesi, yeter ve o şey, oluverirdir!" dedi.

Hz.Meryem:

"Sen, Yüce Allah´ın, Âdem´i ve zevcesini de, erkeksiz ve kadınsız yarattığını, bilmiyor musun " diye sordu.

Yûsuf:

"Evet! Biliyorum." dedi.

Hz. Meryem, bunu, söyleyince, Yûsüfün kalbinde, Meryem´deki şeyin, Yüce Allah tarafından gelen bir şey olabileceği ve her halde, onu, bunun için, kendi­sinden gizlediği, bu hususta kendisi, bir şey söylemedikçe, kendisine bir şey sor­mamak gerekeceği hissi uyandı.[54]

Bunun üzerine, Yûsuf, Mescid´in bütün hizmetlerini, üzerine aldı, Hz. Meryem´in yapacağı işleri de, kendisi yapmağa başladı.

Çünki, Hz.Meryem´in, vücudca zaiflediğini, benzinin sarardığını, yüzünün çil-lendiğini, karnının büyüdüğünü, güçten düştüğünü, bakışlarının değiştiğini görüyordu. [55]

Halbuki, kendisi, bundan önce, hiç te böyle değildi. [56]

Hz. Meryem, ağırlaşıp doğum yapma zamanı yaklaşınca, Yüce Allah, ona:

Beytülmakdis Mescidinin, içinde, Yüce Allah´ın ismi yükseltilerek anılacak, te­miz tutulacak Mâbedlerinden bir Mâbed olduğunu hatırlatmıştı.

Bunun üzerine, Hz.Meryem, oradan ayrılıp Teyzesinin, yâni, Yahya Aleyhis-selâmın annesinin evine taşındı.

Oraya varınca, Yahya Aleyhisselâmın annesi, ayağa kalkarak Hz. Meryem´i karşıladı. [57] Evine kabul etti ve:

"Ey Meryem! Benim karnımdakinin, senin karnındakine eğildiğini hisettim!" dedi. [58]



Gebelik Ve Doğum Hadisesiyle Bu Hâdise Üzerine Olan Bitenlerin Kur´ân-I Kerimde Açıklanışı: Başa Dön


Yüce Allah; Gebelik ve Doğum hâdisesini ve bu hâdise üzerine, olan, bitenleri de, Kur´ân-ı Kerim´inde şöyle açıklar:

"Nihayet, ona (İsa´ya) gebe kalıp uzak bir yere çekildi.

Derken, doğum sancısı, onu, bir hurma ağacına (dayanmağa) şevketti.

"Keşke, bundan önce, öteydim de, unutulup gideydim!" dedi.

Ona, aşağısından, şu nida geldi:

Tasalanma! Rabb´in, senin alt yanında bir su arkı vücûde getirmiştir.

Hurma ağacını da, kendine doğru silk! Üstüne, derilmiş taze hurma dökülecektir!

Artık, ye, iç! Gözün aydın olsun!

Eğer, beşerden her hangi birini, görürsen:

Ben, O çok Esirgeyici (Allâh)a oruç adadım.

Onun için, ben, bu gün, hiç bir kimseye katiyen söz söylemeyeceğim!" de!

Derken, Onu (İsa´yı), yüklenerek kavmine getirdi.

"Ey Meryem! And olsun ki: sen, acâip bir şey yapmışsın!

Ey Harun´un kız kardeşi! Senin baban, kötü bir adam değildi.

Anan da, iffetsiz bir kadın değildi! " dediler.

Bunun üzerine, (Meryem), ona (İsâya) işaret etti.

"Biz, henüz beşikte bulunan bir sabi ile nasıl konuşuruz !" dediler. [59]

(İsâ dile gelip):

"Ben, hakikat, Allah´ın kuluyum!

O, bana, Kitab verdi.

Beni, Peygamber yaptı.

Beni, her nerede bulunursam, mübarek kıldı.

Bana, ben, hayatta oldukça, namazı, zekâtı emretti.

Beni, anneme hürmetkar kıldı.

Beni, bir Zorba, bir bedbaht yapmadı.

Dünyaya getirildiğim gün de, öleceğim gün de, diri olarak kaldırılacağım gün de, Selâm (ve selâmet) benim üzerimdedir." dedi.[60]

Bundan sonra, İsâ Aleyhisselâm, yaşıtları gibi, konuşma zamanı gelinceye ka­dar, bir daha konuşmamıştır.[61]

Fakat, Hz.Meryem:

"Ben, tenhâda bulunduğum zaman, o bana karnımdan söyler ve benimle ko­nuşurdu.

İnsanlar içinde bulunduğum zamanda ise, karnımda Teşbih ederdi." de-miştir.[62]

İsrail oğulları, Hz.Meryem´in, zina ettiğini sanarak[63] kendisini, taşlayıp öldür­mek için, ellerine taş almışlardı!

İsâ Aleyhisselâm, konuşunca, Hz.Meryem´i serbest bıraktılar.[64]

İsrail oğullarının küfre düşmelerinin sebeplerinden birisi de[65], namusunu, bir kale gibi koruyan[66] Hz.Meryem´e, zina isnad ve iftira etmeleri idi. [67]

İsâ Aleyhisselâmın doğum yeri Beytüllahm´di. [68] Beytüllahm, Beytülmakdis´in yakınında, bir yerdir. [69]



Hz. Meryem´le İsâ Aleyhisselâmın Mısır´a Gidişi:


Yüce Allah; Hz.Meryem´e, kavmi olan İsrail oğullarının[70], kendisini de, oğlunu da[71], öldürmeğe kalkacaklarını[72], kavminin yurdundan[73], hemen çıkıp git­mesini vahy ve ilham etmişti.

Bunun üzerine, Hz.Meryemle İsâ Aleyhisselâmı, amcasının oğlu Yûsuf Nec-car, merkebe bindirip acele Mısır´a kadar götürüp bıraktı.[74]

Anne oğul, Mısırda bir tepeye yerleştiler.[75]

Bu hususta Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

"Meryem´in oğlunu ve Onun anasını (kudretimize) bir âyet kıldık.

Onları, düz ve akar suya mâlik bir tepede barındırdık. [76]



Mısır Hayatı Ve Halkın İsâ Aleyhisselâm´dan Gördükleri Şaşılacak Haller:


Hz.Meryem, Mısır´da, on iki yıl kaldı. İsâ Aleyhisselâmı, halktan, gizledi. [77] Hiç kimse, İsâ Aleyhisselâmın, onun oğlu olduğunun farkına varmadı.

Hz.Meryem´in, ne oğlunun hayatı hakkında, ne de, geçimi hakkında, hiç kim­seye güvenci yoktu.

Bir tarladan ekin biçildiğini işitti mi [78] hemen, oğlunun beşiğini, bir omuzu-na alır, toplayacağı başakları koyacağı kabı da, o bir omuzuna yüklenerek tarla­ya gidip başak toplardı.

Hz.Meryem; İsâ Aleyhisselâm, on iki yaşını tamamlayıncaya kadar, böyle yap­mağa devam etti. [79]

Hz.Meryem; Mısır halkından, bir çiftlik ağasının evine konuk olmuştu. Çiftlik ağasının evinde yalnız fakirler ve yoksullar, otururdu. O sırada, Çiftlik ağasına âid bir mal, saklandığı yerden, çalınmıştı. Fakat, Ağa, evinde barınan fakir ve yoksulları, suçlamıyordu. Hz.Meryem ise, ağanın uğradığı bu musîbetten dolayı, üzgündü.

İsâ Aleyhisselâm; annesinin, Ev sahibinin musibetine, üzüldüğünü görünce, ona:

"Ey anneciğim! Çalınan malını, ona, göstermemi istermisin diye sordu.

Hz. Meryem:

"Evet! İsterim ey oğulcuğum!" dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Öyle ise, ona, söyle: benim için, yoksulları, evine toplasın!" dedi.

Hz. Meryem, Ev sahibine, yoksulları, evinde toplamasını, söyledi.

Yoksullar, toplanınca, İsâ Aleyhisselâm, iki kişiyi suçlu buldu.

Onlardan, birisi: âmâ, diğeri: kötürümdü!

İsâ Aleyhisselâm, kötürümü, kör´ün omuzuna bindirdikten sonra,:

"Onunla birlikte ayağa kalk!" dedi.

Âmâ:

"Ben, bunu, yapmaktan âcizim!" dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Peki! Dün gece, buna, ayağa kalkmağa, nasıl güc yetirdin !" diye sordu.

İsâ Aleyhisselâmın, bu sözünü, işittikleri zaman, âmâyı, ayağa kaldırdılar.

Körün, ensesine binen kötürüm, oradan, deponun penceresine kadar uzandı.

İsâ Aleyhisselâm:

"İşte, dün gece, senin malını,âmâ olan,gücü ile, kötürüm olan da, gözü ile birbirine yardım ederek böyle, çalmışlardır!" dedi.

Kötürüm ve âmâ, İsâ Aleyhisselâmın sözünü, doğruladılar, Çiftlik Ağasına, ma­lını, geri verdiler.

O da, onu, mal deposuna koydu ve:

"Ey Meryem! Bu malın, yarısını, sen al!" dedi.

Hz.Meryem:

"Ben, bunun için, yaratılmadım!" dedi.

Çiftlik ağası:

"Öyle ise, onu, alıp oğluna, ver!" dedi.

Hz. Meryem:

"O, hal ve şan yönünden, benden daha büyüktür!" dedi.

O zaman, İsâ Aleyhisselâm, on iki yaşındaydı.[80]



Hz. Meryem´le İsâ Aleyhisselâmın Mısır´dan Şam´a Gidişleri:


Mısır halkı, İsâ Aleyhisselâmın yaptığı ve Allah´ın, ona verdiği şeylerden kork­mağa başlayınca, Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem´e oğlunu, Şam´a götürmesini, Vahy ve ilham etti.

O da, emrolunan şeyi, yerine getirdi. [81]

Sâm´ın Nasıra kariyesinde[82], Cebel-i´Halîl´de[83] yerleştiler.

Nasârâ adı da, bu kariyeden dolayı, verilmişti. [84]

İsâ Aleyhisselâm, otuz yaşına kadar, oradan ayrılmadı.[85]



İsâ Aleyhisselâma Vahy Gelişi Ve İncil´in Nazil Oluşu:


Otuz yaşında iken, İsâ Aleyhisselâma Vahy geldi[86], İncil, nazil oldu.[87]

Yüce Allah, ona:

Halkı, Allah´a iman ve ibâdete davet etmeğe başlamasını,

Hastaları,

Kötürümleri[88],

Anadan doğma[89] körleri[90],

Delileri[91],

Alacalıları ve diğer her türlü hastalığa tutulmuş olanları, iyileştirmesini, emretti.

İsâ Aleyhisselâm da, kendisine emrolunanı, yaptı.[92]

Halk, onu, sevdi.[93]

Ona, meyi etti ve alıştı.[94]

Kendisine, uyanlar, çoğaldı.

Anısı, yükseldi, ünlendi.[95]

Bâzan, hastalardan[96], kötürümlerden[97]... binlercesi gelip, İsâ Aleyhisselâmın kapısında toplanırdı.

Hastalardan, İsâ Aleyhisselâmın yanına, yürüyerek gelmeğe gücü, yetenler, yürüyerek gelir, onlardan, gelecek güçte olmayanların yanında ise, kendisi, yü­rüyerek gider, onları[98], ancak, Allâha imân şartiyle[99], düa edip iyileştirirdi.[100]

İsâ Aleyhisselâm:

"Siz; Allah´ın Kelimesi ve Rûhu(ndan) olan; kötürümü, Alaca hastalıklısını... iyileştiren ve ölüleri dirilten, benden başka bir kimse bulunduğunu, biliyor musu­nuz " diye sorar, onlar da:

"Hayır!" derlerdi.[101]


İsâ Aleyhisselâmın Hastaları İyileştirme Ve Ölüleri Diriltme Duası:


"Ey Allah´ım! Semâ´da İlâh, Sen´sin! Yer´de İlâh, Sen´sin!

İkisinde de, Sen´den gayrı İlâh, yoktur!

Göklerde Cebbar olan, Sen´sin! Yer´de Cebbar olan Sen´sin!

İkisinde de, Sen´den gayrı Cebbar olan, yoktur!

Göklerde Hükümdar olan, Sensin! Yer´de Hükümdar olan, Sen´sin!

İkisinde de, Sen´den gayrı Hükümdar yoktur!

Göklerde hüküm, Senindir! Yerde hüküm, Senindir!

İkisinde de, Senin hükmünden gayrı hüküm yoktur!

Senin, yer yüzündeki Kudretin, semâdaki Kudretin gibidir!

Senin, yer yüzündeki Saltanatın, semâdaki Saltanatın gibidir!

Ben, Senin Şerefli İsimlerinle, Sen´den dilekte bulunuyorum!

Hiç şüphe yok ki, Sen, her şeye Kadirsin, Senin, her şeye gücün yeter!"[102]

İsâ Aleyhisselâm; ölüleri, Esmây-ı Hüsnâ´dan Yâ Hayy´u Yâ Kayyûm! Esmâsi-le, diriltirdi. [103]

İsâ Aleyhisselâmın zamanında tıb (Doktorluk) üstündü. [104]

Fakat, doktorlar; anadan doğma kör´ün gözünü açmaktan, baras hastalığını, iyileştirmekten âcizlerdi. [105]

İsâ Aleyhisselâm ise, doktorların, gördürmekten âciz kaldıkları anadan doğma körleri, gördürüyor, onların iyileştiremedikleri alaca hastalıklarını, iyileştiriyor, hattâ, ölüleri bile diriltiyordu. [106]



Şeytanın İsâ Aleyhisselâm Hakkında Halkı Dalâlete Düşüren Telkini:



Büyük şeytan; çok yaşlı, güzel yüzlü ve gösterişli bir adam şekline girip kendi­si gibi iki şeytanla birlikte gelince, halk, onların şekil ve şemaillerine bakarak, İsâ Aleyhisselâmdan, döndüler, onlara, yöneldiler.

Yaşlı şeytan, onlara, şaşılacak şeyler haber vermeğe başladı ve İsâ Aleyhis­selâm hakkında:

"Bu adamın, şaşılacak hali var: Beşikte, konuştu!

Ölüleri, diriltti!

Gayb´dan, gelecekten haber verdi!

Hastayı, iyileştirdi!

Bu, Allâh´dır!" dedi.

Yaşlı şeytanın yanındaki adamlarından birisi:

"Ey Şeyh! Sen, ne kötü bir söz söyledin!

Allah´ın, ne kullarına tecellî etmesi, ne rahimlerde yerleşmesi, ne de, kadınla­rın karınlarına sığması, mümkin ve lâyık değildir!

Fakat, o, Allah´ın oğludur!" dedi. Üçüncü şeytan:

"İkiniz de, ne kötü sözler söylediniz! Söylediğiniz şeyler, hatâ ve cehaletten ibarettir. Allah´ın, bir oğul edinmesi lâyık değildir. Fakat, bu adam, Allah ile birlikte bulunan bir İlâh´dır!" dedi. Bu sözleri, söyleyip bitirdikleri zaman, kayboldular. [107]



İsâ Aleyhisselâmın Havarileri:



Rivayete göre: krallardan bir kral, yemek yaptırıp halkı, yemeğe davet etmiş, İsâ Aleyhisselâm da, yemek çanağının çevresinde oturmuştu. [108]

İsâ Aleyhisselâm, yemek çanağının, kendisinin önüne gelen tarafından yiyor[109], çanaktaki yemek, hiç eksilmiyordu.

Kral, İsâ Aleyhisselâma:

"Sen, kim´sin " diye sordu.

İsâ Aleyhisselâm:

"Ben, İsâ b.Meryem´im!" dedi.[110]

Kral:

"Ben, krallığı, bıraktım, sana, tâbi´ oldum!" dedi,[111] krallıktan ayrılıp bazı ar­kadaşlarıyla birlikte İsâ Aleyhisselâma tâbi oldu[112] ki, işte, İsâ Aleyhisselâmın Havarileri, bunlardı.

Havarilerin, Boyacılar[113] veya Avcılar, ya da, daha başka meslekten oldukla­rı da, söylenmiştir.[114]

İsâ Aleyhisselâmın Havarileri hakkında Kur´ân-ı Kerim´de şöyle buyrulur:

"Vaktâ ki, İsâ, onlardan (İsrail oğullarından, ısrarla taşan) küfrü, his etti de:

"Allah´a (doğru giden yolda) bana, yardım edecekler kim " dedi.

Havariler:

"Biziz, Allah´ın Yardımcıları!

Biz, Allah´a, inandık.

Sen de (Ey İsâ!) Şâhid ol ki: biz, muhakkak, Müslümanlarız!" dedifler)."[115]

İsâ Aleyhisselâmın yanındaki Havariler, on iki kişi idiler.[116]

Onların isimleri şöyledir:

1) Butrus,

2) Enderais (Enderavüs),

3) Tumas,

4) Filibüs,

5) Yuhannes (b. Zebdî),

6) Yâkubüs (Yâkub b.Zebdî),

7) İbn.Selma (Telma),

8) Simun (Şem´un),

9) Matta,

10) Yâkub b.Halkya,

11) Tüddavüs,

12) Yudüs Zekeriyya Yuta.[117]

Havarîler, acıktıkları zaman, İsâ Aleyhisselâma:

"Ey Allah´ın Ruhu! Biz, acıktık!" derlerdi.

İsâ Aleyhisselâm da[118], ovada veya dağda[119], elini, yere vururdu.

Oradan, her bir insan için, iki ekmek çıkar[120], onları, yerlerdi.[121]

Susadıkları zaman da:

"Ey Ruhullâh! Biz, susadık!" derlerdi.

İsâ Aleyhisselâm da, ovada veya dağda, elini, yere vurur, yerden, su çıkar, içerlerdi.

Havariler:

"Ey Ruhullâh![122] Bizden daha faziletli kim var :

İstediğimiz zaman, bize ekmek yediriyorsun.[123]

İstediğimiz zaman[124], bize, su içiriyorsun![125]

Hem de, Sana iman ettik ve sana, tâbi olduk!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

"Eli ile çahşan[126]

Elinin kazancından yiyen kimse, sizden daha faziletlidir." dedi.

Bunun üzerine, Havariler, ücretle elbise yıkayarak geçinir oldular.[127]



Sâm b. Nûh Aleyhisselâm´dan Gemi Hakkında Bilgi Alınışı :



İsâ Aleyhisselâm; bir gün, Havarilerle birlikte iken[128], İsâ Aleyhisselâm, Nûh Aleyhisselâmın gemisini tavsif[129], Nûh Aleynisselâmdan, Tûfan´dan ve Gemi´-den bahsedince[130], Havariler:

"Keski, gemiyi gören bir kimseyi, bize[131], diriltmiş[132], göndermiş[133] olsay­dın da[134], o, bize, onu, anlatsa[135], tarif etseydi!" dediler.[136]

İsâ Aleyhisselâm, kalkıp küçük, düz bir tepeye[137], oradaki kabre kadar gitti.[138]

Elini, yere uzatıp oradan bir avuç toprak aldı[139]: "Bu, nedir biliyor musunuz " diye sordu. Havariler:

"Allah ve Resulü, daha iyi bilir!" dediler.[140]

İsâ Aleyhisselâm:

"Bu, Sâm b.Nûh´un[141] kabridir!

İstiyorsanız, onu, sizin için, dirilteyim!" dedi.

Havariler:

"Olur! Dirilt!" dediler.[142]

İsâ Aleyhisselâm, Allâh´a[143], İsm-i Âzam´ıyla[144] dua etti.[145]

Toprak yığınına, asasıyla vurup:

"Allah´ın izniyle[146] diril![147] kalk!" deyince, başının saçı[148], saçının yarısı[149] ağarmış olduğu halde[150], Sâm b.Nûh[151] veya Hâm b.Nûh[152], başından, top­rağı silkerek ayağa kalktı[153], kabrinden çıktı.[154]

"Yoksa, Kıyamet mi koptu " dedi. İsâ Aleyhisselâm: "Hayır! Kıyamet, kopmadı.

Fakat, ben, Allâh´a[155], İsm-i Âzam´ıyla[156] dua ettim.[157] Allah da, seni, dirilt­ti." dedi.[158]

İsâ Aleyhisselâm, ona:

"Sen, böyle, saçı, ağarmış olarak mı ölmüştün " diye sordu.

O:

"Hayır! Ben, genç iken ölmüştüm.

Fakat, şimdi, kıyamet koptu sandım da, saçım ağardı!" dedi.[159]

Sâm b.Nûh Aleyhisselâm, beş yüz yıl yaşamıştı.

O zaman, saç hiç ağarmazdı.

Halbuki, onun saçının yarısı ağarmıştı.[160]

Havârîler, ona, gemi hakkında, bir takım sorular sordular.[161]

O da, onlara, geminin haberini, haber verdi.[162]

Nûh Aleyhisselâmın gemisini, anlattı.[163] Sonra da:

"Bu, İsâ b.Meryem´dir. Ona, tâbi olunuz!" dedi.[164]

İsâ Aleyhisselâm, ona:

"Öl artık!" dedi.

Sâm b. Nuh Aleyhisselâm:

"Bana, Allah, ölüm sarhoşluğunu tekrarlamamak şartıyla!" dedi.

İsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a düa etti.

Allah da, onun ölümünü, öyle yaptı.[165]



İsrail Oğullarının İstekleri Yapılmazsa, İsâ Aleyhisselâmı Yakmağa Kalkışmaları:



İsrail oğulları[166], İsâ Aleyhisselâma: "Bize, Uzeyr´i, dirilt!

Yoksa, seni, ateşte yakarız!" demişler[167] ve İsâ Aleyhisselâm için, üzüm odunlarından pek çok odun toplamışlardı.

O zaman, İsrail oğulları, ölülerini, taş sandıklar içine koyarlar, sandıkların üzer­lerine de, taştan, iyice kapanan kapaklar, geçirirlerdi.

Uzeyr Aleyhisselâmın kabrini de, arkasında ismi yazılı olduğu halde buldular. Bütün uğraşmalarına rağmen onu, kabrinden çıkarmağa güc yetiremediler.

Dönüp İsâ Aleyhisselâma haber verdiler.

İsâ Aleyhisselâm, içinde su bulunan bir kabı, onlara, uzattı ve:

"Bu suyu, onun kabrinin üzerine saçınız!" dedi.

Saçtılar.

Kapak, açıldı.

İsâ Aleyhisselâmı, götürdüler.

Uzeyr Aleyhisselâm, kefeninin içinde, öylece duruyordu.

Sonra, elbisesini, üzerinden soydular.[168]

İsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a düa etti.[169]

Uzeyr Aleyhisselâma da:

"Ey Uzeyr! Yüce Allah´ın izniyle, diril!" dedi.

Uzeyr Aleyhisselâm, dirilip oturduğu zaman, İsrail oğulları, bütün bunları, göz­leriyle, gördüler.[170]

Kendileri de; İsâ Aleyhisselâm hakkında[171]:

"Ey Uzeyr![172] Şu Adam için, şehâdette bulunur musun " diye sordular,

Uzeyr Aleyhisselâm:

"Ben, onun, Allah´ın kulu ve Resulü olduğuna, şehâdet ederim!" dedi.[173]

Bunun üzerine, İsrail oğulları:

"Ey İsâ! Bizim için, Rabbine dua et te, onu, bizim aramızda, sağ olarak bulun­dursun!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

"Onu, kabrine iade ediniz!" dedi.

Uzeyr Aleyhisselâm, kabrine iade edildi ve öldü.

İsâ Aleyhisselâma, iman eden, iman etti; küfründe, direnen de, küfründe direndi.[174]

İsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, böyle, Mucizelerle gönderildiği zaman, onların münafık ve kâfir olanları, şaşırıyorlar, alay ediyorlar:

"Filanın, dün gece yediği ve evinde biriktirdiği şeyleri, onlara, haber veriyor­muş! " diyorlar;

Bu; Mü´minlerin imanlarını, kâfir ve münafık olanların da, küfürlerini ve şüphe­lerini artırıyordu.

Ölüleri, diriltme mucizeleri ise, kâfir ve münafık yahûdileri, büsbütün kızdı­rıyordu.[175]

Matta İncil´inde bildirildiğine göre: İsâ Aleyhisselâmın, Havra da hikmetli, ib­retli temsillerle yaptığı konuşmadan da, şaşkına dönen Yahûdîler:

"Bu Adam´ın, bu hikmeti ve bu kudret işleri, bu şeyieri, nereden geliyor !" de­diler, Ona, Peygamberliği yakıştıramadılar ve Peygamberliğine inanmadılar.

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm, onlara:

"Bir Peygamber, kendi memleketinden ve evinden başka yerde itibarsız de­ğildir." dedi.

Onların imansızlıklarından dolayı, orada çok kudret işleri yapmadı.[176]



İsrail Oğulları İle Havarilerin Kendileri İçin Gökten Sofra İndirilmesini İstemeleri:


İsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarına:

"Sizler, Allah için, otuz gün oruç tuttuktan sonra, ondan, isteyeceğinizi, iste­seniz de, size, istediğiniz şey verilse, olmaz mı

Çünkü, işçinin ücreti, kendisinin işi üzerine, verilir" dedi.

İsrail oğulları, İsâ Aleyhisselâmın, dediğini yaptıktan, otuz gün oruç tuttuktan sonra:

"Ey iyilik öğreticisi! Sen, bize:

"İşçinin ücreti, kendisinin işi üzerine, verilir!" dedin ve otuz gün oruç tutmamı­zı, bize emrettin.

Biz de, otuz gün oruç tutup emrini, yerine getirdik.

Bizim, hiç bir kimseye otuz gün çalışıp ta, işimizi, bitirince, yemek yedirilmedi-ğimiz gün, olmamıştır.[177]

Ey İsâ! Biz, bir kimsenin işini, yapınca, yemek yediriliriz.

Biz, oruç tuttuk, acıktık.

Üzerimize, gökten bir sofra indirilmesi için, Allah´a düa et!" dediler.[178]

O zaman, İsâ Aleyhisselâm, otuz gün oruç tutmalarını, Havarilere de, em­retmişti.

Onlar da, otuz gün oruç tutmuş bulunuyorlardı.[179]

İnen yemek sofrasının sıfatı ve mâhiyeti hakkında bilginlerin rivayetleri çok de­ğişiktir.[180]

Bazılarına göre: Meleklerin, semâdan[181] getirip İsrail oğulları ile Havârîlerin önlerine koydukları sofranın üzerinde[182], arpa unundan yapılmış[183] yedi ekmek­le, yedi balık vardı.[184]

İsâ Aleyhisselâm, ağladı ve:

"Allah´ım! Beni, şükredenlerden eyle!

Allah´ım! Bu sofrayı, bir rahmet kıl! Onu, bir ceza ve azab kılma!" diyerek dua etti.[185]

Sofra, inince; zenginler, fakirler, büyükler, küçükler, erkekler, kadınlar, Sofra­nın başına yığıldılar.[186]

İsâ Aleyhisselâm´a:

"Ey Rûhullâh! [187] Bundan, ilk önce yiyen, Sen ol! Sonra da, biz, yiyelim!" dediler. [188]

İsâ Aleyhisselâm:

"Allah, onu, yemekten, beni korusun! [189]

Fakat, ondan, isteyen yiyebilir!" dedi. [190]

Kendisi, ondan, hiç yemedi. [191]

Havariler de [192], ondan, yemekten, korktular. [193] Yemediler. [194]

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm; o yemeğe;

Fakirleri,

Hastaları, [195]

Kötürümleri,[196]

Cüzzam hastalığına tutulmuş olanları, çağırıp onlara:

"Allah´ın rızkından yiyiniz!

Bu, sizin için, ihsan, sizden başkaları için, belâdır!" dedi.[197]

Kadın, erkek[198] fakirlerinden, kötürümlerinden, hastalarından, mübtelâların-dan bin üç yüz kişi, ondan yediler, hepsi de, doydular[199], genirdiler.[200]

Onların, en sonuncusu, ondan, en başındakinin yediği gibi, yemişti´[201] Bir cemâat gelip ondan, yiyor, sonra, çıkıyor, başkaları, geliyordu.

Onlar da, yedikten sonra çıkıyordu.

Böylece, onların hepsi, yemişler, daha da, artmış kalmıştı.[202]

İsâ Aleyhisselâm, balığa baktı, gökten indiği sıradaki gibi duruyordu.[203]

Rivayete göre, Sofradan yiyenlerin sayısı: Beş bindi.[204] Biraz daha fazla idi.[205]

Hattâ, yedi bine yakındı.[206]

O gün; hasta olup ta, ondan, yiyince, iyileşmeyen,

Kötürüm olup ta, yürüyemeyen,

Mübtelâ olup ta, ihtilasından kurtulmayan,

Fakir olup ta, zenginliğe kavuşmayan ve ölünceye kadar da, zenginlik hali de­vam etmeyen, yoktu. [207]

Onlar, Sofraya bakarlarken, Sofra, semâya yükselip gözden kayboldu. Havariler, sofradan yemediklerine pişman oldular. [208] Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâma:

"Soframı ve rızkımı, zenginler dışında, fakirlere tahsis et!" diye vah-yetmişti.[209]

İsâ Aleyhisselâm da, öyle, yapınca[210], bu zenginlerin, çok ağırına gitti. [211]

Onun, gökten inişini, inkâr ettiler.[212]

Sofra hakkında şüpheye düştüler ve halkı da, şüpheye düşürdüler. [213]

"Siz, sofranın, gerçekten, semâdan indiğini mi sanıyorsunuz " dediler. [214]

Sofrayı, görmeyenler de,[215], onu, inkâr ettiler.[216]:

"Yazıklar olsun size![217] O, sizin gözlerinizi, büyülemiştir!" dediler.[218]

Yüce Allah, kimin hayrını murad ettiyse, o, basîret üzere, imanda sebat etti.

Kimin de, fitneye tutulmasını, murad ettiyse, onlar da, küfürlerine, döndüler.

İsâ Aleyhisselâm, onlara:

"Siz, helak oldunuz: Allah´ın azabına, hazırlandınız!" dedi.[219]



Sofranın Gökten İndiğini İnkâr Edenlerin Akıbeti:


Sofranın, gökten indiğini inkâr eden İsrail oğullarından üç yüz otuz[220], üçyüz otuz üç[221] kişi, yurdlarında geceleyin, döşekleri üzerinde aileleriyle birlikte ya­tarlarken, domuzlara çevrilmiş olarak sabahladılar.[222]

Domuzlara çevrilmiş olanlar içinde ne bir kadın, ne de, bir çocuk vardı.[223]

Domuza çevirilen Yahûdîler, yolları ve meydanları, dolduruyor, helâlardaki pis­likleri, yiyorlardı.[224]

Halk, onların bu hallerini, görünce, korktular.

İsâ Aleyhisselâmın yanına vardılar. Ona, ağladılar.

İsâ Aleyhisselâm da, onların Ev halklarının bu hâle düşmelerine ağladı.

Domuzlar; İsâ Aleyhisselâmı, gördükleri zaman, ağladılar ve çevresinde dö­nüp dolaşmağa başladılar.

İsâ Aleyhisselâm, onları, isimleriyle birer birer çağırıyor.[225] Onlara: "Sen, filan, sen filan, sen filan değil misin" diye soruyor[226] Onlar; ağlıyor.[227]

"Evet! demek istiyor[228], başlarını sallayarak işaret ediyorlar[229], konuşamı­yorlardı.

Öylece, üç gün yaşadıktan sonra, ölüp gittiler.[230]



Kur´ân-I Kerimin Sofra Hakkındaki Açıklaması:



"O vakit, Havariler:

Ey Meryem oğlu İsâ! Rabb´in, bizim üstümüze gökten bir Sofra indirebilir mi " demiş,

O (da):

"Eğer, inanmış (adam)larsanız, Allâhfın kudretinden ve benim Peygamberliğim­den kuşkuya sapmak)dan korkunuz! demişti.

(Havârîler):

İstiyoruz ki: biz de, ondan, yiyelim, kalblerimiz, yatışsın.

Senin, bize hakîkaten doğru söylediğini, bilelim ve biz de, bunun üzerine şahid-lik edenlerden olalım!" dediler.

Meryem oğlu İsâ (dua ederek):

"Ey Allah! Ey Bizim Rabbimiz! Üstümüze, gökten bir sofra indir ki, bizim hem evvelimiz, hem âhirimiz için, bir bayram ve Sen´den bir âyet (Mucize) olsun! Bizi, rızıklandırsın!

Sen, rızık verenlerin, en hayırlısısın!" dedi.

Allah:

"Ben, onu, sizin üzerinize, şüphesiz indiriciyim.

Artık (ondan) sonra, içinizden, kim, nankörlük eder (küfre döner)se, işte, ben, onu muhakkak ki, âlemlerden, hiç birini azablandırmayacağım bir azabla azab-landırırım!" buyurdu. [231]



İsâ Aleyhisselâmın Hacca Gidişi Ve Hac Telbiyesi:


Revhâ vadisindeki Hacc yolundan, üzerlerine, yün Aba giyinmiş, develerinin Lif´den yularlarını tutmuş oldukları halde, yetmiş Peygamberin Hacc için, Telbi-ye ederek Mekke´ye gelip Hayf Mescidinde namaz kıldıkları rivayet edilir.

İsâ Aleyhisselamın Hacc Telbiyesi: "Lebbeyk.... = Buyur Allâhım, buyur! Emrine, amadeyim! Ben, Senin kulun´um.

Senin, iki kulunun Kızı olan Câriye kulunun oğluyum!" tarzında idi. [232]



İsâ Aleyhisselâmın Havarilerden Ve Etba´dan Her Tarafa Dâvetciler Gönderişi:



İsâ Aleyhisselâm; uzak veya yakın ülkelere, Havarilerden, Dâvetciler gönder­mek istediği zaman, yakın yere gönderdiği, seve seve gitti ve selâmete erdi.

Uzak yere göndermek istediği kimseler ise, güçsündüler, yüksündüler ve ka­çındılar.

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm, onların bu hallerinden, Yüce Allah´a şikâ­yetlerdi.

Güçsünen ve yüksünenlerden her biri, gönderilecekleri kavmin dilini konuşur olduğu halde, sabaha çıktı.[233]

İsâ Aleyhisselâm:

1) Havarilerden Butrus´u, Havârî olmayan Etba´dan, Buluş ile birlikte Rümiye´ye;

2) Havarilerden Enderais´i, ve Matta´yı, insan yeyen Zencilerin yurduna;

3) Tumas´ı, Doğu ülkesindeki Babil´e;

4) Filibüs´ü, Kayravan ve Kartacanna´ya (Afrikaya);

5) Yuhannes´i, Eshab-ı Kehf kariyesi Efsus (Defsus)a;

6) Yâkubüs´ü, Orışalım´a (İlya´ya, Beytülmakdis´e):

7) İbn.Selma´yı, Hicaz ülkesine Araplara;

8) Simun´u, Afrika yanında Berberlerin yurduna;

9) Havarilerden olmayan Yahuda´yı, -Yuzez (Yudis) Zekeriya Yuta´nın yerine-Eryübüs´e gönderdi.[234]



Antakya Halkının Elçileri Öldürmeğe Kalkışmaları Ve Helak Olmaları :


İsâ Aleyhisselâm; putperest Antakya halkına da, Havarilerinden, içlerinde Şem´-un´un da, bulunduğu, üç Elçi göndermişti.

Elçiler; ilk önce, Antakya halkından Habib b.Mürrey´e rastladılar.

Habib b.Mürreyyin evi, şehir kapılarının yanında, şehirden uzakça bir yerde bulunuyordu.

İşi, urgancılıktı.

Kendisi, hastalıklı bir zat idi. Cüzzam miskin hastalığına tutulmuştu.

Hayra, eli açık mümin bir zat idi. Kazancını, akşamlayın bir araya toplar, ikiye böler, yarısı ile çoluk çocuğunu geçindirir, yarısını da, yoksullara dağıtırdı.

Hastalığı, zayıflığı ve işi, kendisini, ibadetten alıkoymazdı.

Habib b.Müreyy; Antakya halkının, gönderilen Elçileri öldürmek üzere söz birliği ettiklerini haber aldığı zaman, koşup yanlarına vardı. Onlara, Allah´ı, hatırlattı, ken­dilerini öğütledi, Elçilere uymağa davet etti.

Antakya halkı ise, onu, taşa tuttular, ayaklarının altına alıp çiğnediler.

Habib b.Müreyy ise: "Ey Allah´ım! Kavmime doğru yolu göster!

Ey Allâhım! Kavmime doğru yolu göster!

Ey Allâhım! Kavmime doğru yolu göster!" diye dua ede ede can verdi. [235]

Antakya halkını da, Cebrail Aleyhisselâmın bir Sayhası, haykırışı, helak etme­ğe yetti.

Habib b.Müreyy´in kabri, Antakya çarşısındadır.[236]

Hâdise, Kur´an-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Onlara, o şehir (Antakya) Eshabını misal getir:

Hani, oraya (gönderilen) Elçiler, gelmişti.

Biz, o zaman, kendilerine iki (Elçi) göndermiştik te, onlar, onları yalanlamışlardı.

Biz de, bir üçüncü ile (bunları) takviye etmiştik.

(Bunlar, onlara): biz, size gönderilmiş hak Elçileriz! demişlerdi.

Onlar: siz, bizim gibi insandan başka (kimseler) değilsiniz!

Hem, Rahman (olan Allah, Vahy´den, Risaletten) hiç bir şey indirmemiştir.

Siz, ancak, yalan söyler (kimselersiniz! dediler.

(Elçiler): Rabbimiz biliyor ki, biz, gerçekten, size gönderilmiş Elçileriz!

Bizim üzerimize (düşen vazife) apaçık tebliğden başka (bir şey) değildir! dediler.

(Şehir halkı): doğrusu, biz, sizin yüzünüzden uğursuz/andık.

Eğer, (bizimle uğraşmaktan) vaz geçmezseniz, and olsun ki, sizi, mutlaka taş­larız! Size, bizden, muhakkak acıklı bir işkence de, dokunur! dediler.

(Elçiler): sizin uğursuzluğunuz, kendi yanınızdadır (kendinizdendir)

Size öğüt verilirse mi (uğursuzluk sayacak ve küfrünüzde devam edeceksiniz) !

Hayır! Siz, haddi aşan, taşanlar güruhusunuz! dediler.

O şehrin en ucundan koşarak bir adam geldi ve: Ey kavmim! Uyunuz o gönde­rilmiş olan (Elçiler)e!

Uyunuz, sizden hiç bir ücret istemeyen o kişilere! Onlar, hidayete ermiş (kişi)lerdir. Ben, beni, yaratan´a, ne diye kulluk etmeyecekmişim ! Siz, (hepiniz) ancak, O´na döndürüflüp götürüleceksiniz. Ben, O´ndan başka, tanrılar edinir miyim hiç

Eğer, O çok Esirgeyici (Allah), bana, bir zarar (yapmak) isterse, onların (o putla­rın iddia ettiğiniz) şefaati, bana hiç bir yarar vermez. Onlar, beni, asla kurtaramazlar.

Şüphesiz ki, ben, o takdirde, muhakkak, bir sapıklık içindeyim (demek)tir.

Gerçekten, ben, (sizin de) Rabbınız (olan Allâha) iman ettim.

İşte, bunu, benden duyunuz!" dedi.

(Şehid ettikleri zaman, ona): Cennet´e gir!" denildi.

(O da): ne olurdu, Rabbimin, beni, yarlıgadığını, beni, (Cennetle) ikram edilen­lerden kıldığını kavmim bilselerdi!" dedi.

Ondan sonra, onun kavminin üzerine, gökten hiç bir ordu indirmedik, indiriciler de, değildik.

(Onları helak eden) bir tek Sayha´dan (Cebrail´in haykırışından) başka (bir şey) değildi ki, hemen, sönüverdiler!" (Yâsîn: 13-29)[237]



İsâ Aleyhisselâmın Ölen Bir Dostunu Diriltişi:


Beytülmakdis´in bir kariyesinde[238] İsâ Aleyhisselâmın, Âzer adında bir dostu vardı.[239]

Âzer, hastalanınca Âzer´in kız kardeşi, İsâ Aleyhisselâma: "Kardeşin, ölüyor! Hemen, onun yanına gel!" diye haber salmıştı. Âzer´in arası ile İsâ Aleyhisselâmın arası üç günlük yoldu.[240]

İsâ Aleyhisselâmla Eshabı[241], Âzer´in kariyesine[242] vardıkları zaman, onu, üç gün önce, ölmüş[243], oradaki mağaranın içine gömülmüş[244] buldular.[245]

İsâ Aleyhisselâm, o kariyeye gelince, Âzer´in iki kız kardeşi, onun yanına varıp:

"Ey Efendimiz! Dostun Âzer, ölmüş bulunuyor!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm, üzüldü ve kızlara:

"Onun kabri, nerededir " diye sordu.[246]:

"Bizi, onun kabrine götürünüz!" dedi.´[247]

Götürdüler.[248]

Âzer´in, mağarada, üzerine, taş[249] kapak kapatılmış[250] kabrine vardılar.[251]

İsâ Aleyhisselâm:

"Taş kapağı, açınız!" dedi.

"Dört gündenberi, kokmuş bulunuyor!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm, mağaraya yaklaşarak:

"Rabbim! Hamd, sana mahsustur.[252]

Ey yedi kat göklerin ve yedi kat yerlerin Rabbi olan Allah´ım!

Beni, İsrail oğullarına, Sen, gönderdin.

Onları, senin dinine davet ettim.

Kendilerine -Senin izninle- ölüleri, dirilteceğimi, haber verdim.[253]

Ben, iyice biliyorum ki: her şeyi, veren, Sensin!

Fakat, ben, şu ayakta dikilen cemâat ta, Senin, beni peygamber olarak gön­derdiğine iman etsinler ve beni, doğrulasınlar, diyorum. [254]

Âzer´i, dirilt!´ [255] dedikten sonra, Âzer´e: "Kalk!" dedi.

Âzer, iki eli, iki ayağı, sımsıkı bağlanmış, üzerindeki kefenini, sürür bir halde[256], kabrinden çıkıp[257] ayağa kalktı.[258]

Yahûdî kavminden, orada bulunanlar, İsâ Aleyhisselâma, hemen iman ettiler; Âzer´e, bakıyorlar, onun dirilişine şaşıp duruyorlardı.[259]



Yahûdî İleri Gelenleri Ve Din Bilginlerinin İsâ Aleyhisselâmı Öldürmeyi Kararlaştırmaları:



Bunun üzerine, Yahûdîlerin ulu kişileri ve Din Bilginleri, toplandılar ve:

"Biz; bunun (İsâ Aleyhisselâmın), bize karşı, dinimizi, bozmasından ve halkın, ona, uymasından, korkuyoruz!" dediler.

Şekillerden, izlerden, neseblerden, çok iyi anlayan Kâhinler Başkanı, onlara:

"Bir tek adamı, vadide giderken tutup öldürmek, hayırdır!" dedi ve İsâ Aley-hisselâmı, öldürmek üzere, söz birliği ettiler. [260]

Kendisini, öldürmeye yöneldiler. [261]

Yahûdîler, zamanın krallarından bazısına da, İsâ Aleyhisselâm aleyhinde ih­barda bulundular ve onu, öldürmeye ve asmağa azmettiler. [262]

Kendisini, öldürmek için, aramağa başladılar. [263]



İsâ Aleyhisselâmla Annesine Dil Uzatan Yahudilerin Domuzlara Çevrilişi:



İsâ Aleyhisselâm; merkep üzerinde Oraşalim (Beytülmakdis)e, girmiş[264] Ya­hudilerden, bazı kimselerle karşılaşmıştı.

Onlar, İsâ Aleyhisselâmı, görünce:

"Sihirbaz kadının oğlu Sihirbaz, kötü işler yapıcısı kadının, kötü işler yapıcı oğlu geldi!" dediler ve bu sözleriyle, ona ve annesine isnad ve iftirada bulundular.[265]

İsâ Aleyhisselâm, bunları, işitince[266], onların, aleyhlerinde[267]:

"Ey Allah´ım! Sen, benim Rabb´imsin!

Ben, Senin eserin olan Rûh´undan çıkarıldım ve Senin Ol! Kelimenle yaratıldım.

Ben, onlara, kendiliğimden, Peygamber gelmedim.

Ey Allah´ım! Bana ve anama söven kimselere lanet et, onları rahmetinden uzak­laştır!" diyerek[268] dua etti.

Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâmın duasını kabul buyurup[269], ona ve onun anne­sine sövüp saymış olanları[270], domuzlara çeviriverdi!

İsrail oğullarının başkanı, bunu görünce büyük bir korkuya düştü. Yahudiler, İsâ Aleyhisselâmı, öldürmek hususunda söz birliği yaptılar.[271]



İsâ Aleyhisselâma Dünyadan Ayrılacağının Bildirilişi:



Rivayete göre:

Dünyadan ayrılacağı, Yüce Allah tarafından bildirildiği zaman, İsâ Aleyhisse­lâm, Havarilerini, yanına çağırmış, yemekten sonra, onlara:

"Çoban, gidince, davar, dağılır!" demiş ve bununla, kendisinin öleceğini, an­latmak istemiş.

İçlerinden, birisinin; horoz, üç kerre ötmeden önce kendisini, inkâr edeceğini,

Birisinin de, kendisini, az bir karşılığa (otuz dirheme) satıp bedelini yiyeceğini, haber vermişti.

Gerçekten de, Yahûdîler; İsâ Aleyhisselâmı, öldürmek için, ararlarken, Hava­rilerden Şem´un´u, yakalayıp:

"İşte, bu, onun arkadaşlarındandır!" dedikleri zaman, Şem´un:

"Ben, onun arkadaşı, değilim!" diyerek inkârda bulunmuş ve bırakılmış, horo­zun öttüğünü, işitince de, üzülmüş ve ağlamağa başlamıştı.

Havarilerden birisi de, Yahûdîlerin yanına varıp:

"Mesîh´in yerini, size gösterirsem, bana, ne verirsiniz " demiş, onların verdi­ği otuz dirhemi alıp İsâ Aleyhisselâmın bulunduğu yeri, onlara göstermiştir.[272]



İsâ Aleyhisselâmın, Yahudiler Tarafından Öldürülmek İstenilince Semâya Kaldırılışı:



Rivayete göre:

Yahudiler, bir gün[273] toplanıp İsâ Aleyhisselâmı, sorguya çektiler.

İsâ Aleyhisselâm, onlara:

"Ey Yahûdî cemaatları! Hiç şüphesiz, Allah, size, buğz ediyor, sizden nefret ediyordur!" deyince, İsâ Aleyhisselâmın sözlerine, son derecede kızdılar ve öl­dürmek için, üzerine, yürüdüler.

O sırada, Yüce Allah, Cebrail Aleyhisselâmı, gönderdi. O da, İsâ Aleyhisselâ­mı, bir evin cümle kapısının içindeki küçük kapısından içeri soktu.

Yüce Allah; evin tavanındaki pencereden İsâ Aleyhisselâmı, semâya kaldırdı. Yahûdîlerin Başkanı, adamlarından birisine:

İsâ Aleyhisselâmın yanına girmesini ve onu, orada öldürmesini, emretti.[274] Adam, içeri girdiği zaman, orada, İsâ Aleyhisselâmı, göremedi.

Dışarıdakilerin yanına çıkmayı geciktirince, onun, İsâ Aleyhisselâmı, öldürme­ğe uğraştığını, sandılar.[275]

Yüce Allah; adamı, İsâ Aleyhisselâma benzetti.

Adam, dışarıdakilerin yanına çıkınca, kendisini, İsâ Aleyhisselâm, sandılar, he­men, onu, öldürdüler ve astılar.[276]

Diğer rivayetlerde ise:

Yahûdîlerin; İsâ Aleyhisselâmı, yakalayıp bağladıkları ve hakaret ederek gö­türdükleri ve asacakları sırada, İsâ Aleyhisselâmın semâya kaldırıldığı bildirildiği gibi;[277]

Yakalayıp hakaret ederek götürdükleri, İsâ Aleyhisselâm olmayıp Yahûdîlere, İsâ Aleyhisselâmın yerini gösteren Havârî olduğu[278];

İsâ Aleyhisselâmı, asmak istedikleri sırada, yer yüzüne karanlık çöktüğü ve Me­leklerin, Yahudilerle İsâ Aleyhisselâm arasına gerildikleri ve İsâ Aleyhisselâmın yerini, Yahûdîlere gösteren ve İsâ Aleyhisselâma benzetilen Havârî´yi, yakalayıp[279], kendisinin:

"Ben, size, onun yerini, gösteren´im!" demesine bakmayarak´[280] İsâ Aleyhisselâmın, yerine, onu[281] öldürüp[282] ağaca astıkları[283];

Yahûdîler tarafından kuşatıldıkları evde bütün Havârîlerin, İsâ Aleyhisselâma benzetildikleri ve onlardan birisinin, İsâ Aleyhisselâm için, kendisini, feda ettiği de, bildirilmekte ve bu hususta daha başka bilgiler de verilmektedir.[284]

İsâ Aleyhisselâm, semâya kaldırıldığı zaman, otuz üç yaşında idi.[285]



Kur´ân-ı Kerimin Bu Husustaki Açıklaması:



"Bir de, onların (İsa´yı) inkâr ile kâfir olmaları, Meryem´in aleyhinde büyük iftira atıp söylemeleri,

Biz, Allah´ın Peygamberi Meryem oğlu Mesih İsa´yı, öldürdük! demeleri sebe­biyledir ki, kendilerini, rahmetimizden kovduk)

Halbuki onlar, onu öldürmediler, onu asmadılar da.

Fakat, (öldürülen ve asılan adam), kendilerine (İsâ) gibi gösterildi.

(Zâten ve) hakîkatan (İsâ ve onun katli) hakkında, kendileri de, ihtilâfa düşüp kat´î bir şek ve şüphe içindedirler.

Onların, buna (Onun katline) âid hiç bir bilgileri yoktur.

Ancak (kupkuru) zanna uymaktadırlar.

Onu, yakînen öldürmemişlerdir.

Bilakis, Allah, onu, yükseltip kendisine kaldırmıştır.

Allah, mutlak Galib´dir, yegâne hüküm ve Hikmet sahibidir. [286]



İsâ Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili Ve Zâhidâne Yaşantısı:



İsâ Aleyhisselâm:

Orta boylu,

Hamamdan çıkmış gibi, kırmızıya çalar beyaz benizli[287],

Dağınık[288], düz saçlı idi.[289]

Saçını, uzatır, omuzları arasına salardı.[290]

Saçına, hiç yağ sürmezdi.[291]

Geniş göğüslü[292],

Küçük yüzlü[293],

Çok ben´li idi. [294]

Sırtına, kıl [295], yün elbise [296],

Ayağına, ağaç kabuğundan yapılmış, tasması hurma lifinden sandal giyerdi. [297]

Çoğu zaman, yalın ayak yürürdü. [298]

Kendisinin, ne geceleri varıp içinde barınacağı [299] bir evi [300],

Ne bir ev eşyası,

Ne zevcesi,

Ne de, ölmeyecek kadar bir günlük yiyecekten başka bir şeyi vardı. [301]

Hiç bir şeyi, yarın için, biriktirmez, saklamazdı. [302]

İsâ Aleyhisselâm, göğe kaldırıldığı zaman, yün bir kaftan, bir çift çoban mesti, bir de, deri dağarcıktan başka bir şey bırakmamıştı. [303]

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

İsâ Aleyhisselâm; dünyadan yüz çevirip Âhireti, özler, Allâha, ibâdete koyulurdu.

Yer yüzünde dolaşır, nerede, güneş batarsa, orada, iki ayağının üzerinde na­maza durur, sabahlardı. [304]

Bütün geceleri namazla, gündüzleri de, oruçla geçirirdi. [305]

Arpa ekmeği, yerdi. [306]

Havârîlerine:

"Ey Havârîler topluluğu! Mescidleri, meskenler edininiz!

Evlerinizi de, yolcu menzilleri gibi edininiz [307] ki, dünyadan, selâmetle kurtu-lasınız!" derdi. [308]

İsâ Aleyhisselâma:

"Sen, su üzerinde nasıl yürüyebiliyorsun " diye sorulmuştu.

İsâ Aleynisselâm:

´Yakîn ile!" dedi. [309]

"Biz de, yakîn sahibiyiz! " denilince:

"Sizin yanınızda, taş, çamur ve altun, eşid ve bir midir " diye sordu.

"Hayır!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

"Bunlar, benim yanımda, eşid ve birdirler!" dedi.

Havariler, bir gün; İsâ Aleyhisselâmı, aramağa gittiler, Kendisini, su üzerinde yürür bir halde, buldular.

Onlardan birisi:

"Ey Allanın Peygamberi! Biz de, senin yanına yürüyüp varalım mı " dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Olur!" dedi.

Havari, ayağını, basınca suyun içine, batıverdi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Getir ver elini ey güdük imanlı!

Eğer, Âdem oğlunun, zerre kadar yakîni olsaydı, suyun üzerinde yürürdü!" dedi.[310]

İsâ Aleyhisselâm, bir adamın hırsızlık ettiğini görmüş, ona:

"Sen, çaldın ha! " demişti.

Adam:

"Kendisinden başka İlâh bulunmayan Allah´a and olsun ki; hayır!" deyince, İsâ Aleyhisselâm:

"Allâha iman ettim, kendi gözümü ise yalanladım!" demiştir.[311]

İsâ Aleyhisselâma bir adam gelip:

"Ey iyilik öğreticisi! Sen, bana bir şey öğret ki, o, beni, yararlandırsın, seni, zararlandırmasın!" demişti.

İsâ Aleyhisselâm:

"Nedir o " diye sordu.

Adam:

"Kul, Yüce Allah´a karşı, hakkıyle takvâlı nasıl olur " dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Bu, kolay bir iştir:

Allah´ı, kalbinden, hakkıyle seversin,

Onun için, gücün yettiği kadar amelde bulunursun,

Benî nev´ine de, kendine acır gibi, acırsın!" dedi.

Adam:

"Ey iyilik öğreticisi! Benim, Benî nev´im, kimlerdir " diye sordu.

İsâ Aleyhisselâm:

"Bütün Âdem oğullarıdır.

Sana gelmesini, istemediğin şeyi, sen, senden başkasına da, getirme!

O zaman, sen, Allah´a karşı, hakkıyle ittikalı olursun!" dedi. [312]

İsâ Aleyhisselâmın bildirdiğine göre:

"Zamanın sonunda;

Dünyadan, el çekmeğe özenen ve fakat, dünyadan, el çekmeyen,

Âhireti, özler görünen ve fakat, âhireti, özlemeyen,

Başkalarını, Valilere, gitmekten, men eden ve fakat, kendileri giden,

Zenginlere, yaklaşan ve fakat, fakirlerden, uzaklaşan,

Ellerini, ileri gelenlere, açan ve fakat, ellerini, fakirlere yuman bilginler gele­cektir ki, işte, bunlar, şeytanların kardeşleri, Rahman´ın ise düşmanlarıdır!"[313]


İsâ Aleyhisselâmın Vazifesinin Mahiyetinin Açıklanışı Ve Muhammed Aleyhisseelâmın Geleceğini Müjdeleyişi:



"Meryem oğlu İsâ da, bir zaman:

Ey İsrail oğulları! Ben, size, Allah´ın gönderdiği Peygamberiyim.

Benden önceki Tevrat´ı, tasdik edici,

Benden sonra gelecek Peygamberi de-ki, ismi: Ahmed´dir- müjdeleyici olarak geldim..." demişti." [314]

İbn.İshak´ın (85-151 Hicrî) bildirdiğine göre: İsâ Aleyhisselâma Allah tarafından indirilen İncil´de, Muhammed Aleyhisselâmın sıfatı ve ismi hakkında verilmiş olan bilgiyi, İsâ Aleyhisselâmın devrinde Havârî Yuhanna da yazdığı İncilde [315] tesbit etmiş bulunuyordu.

Nitekim, İsâ Aleyhisselâm, kendisini, inkâr eden kavmine karşı:

"Rab tarafından çıkıp gelecek olan o Münhamennâ, Rab tarafından çıkıp ge­lecek O Rûhulkuds gelmiş olsaydı, O, bana, şehâdet ederdi.

Siz, de şehâdet edersiniz.

Çünkü, ötedenberi, benimle birlikte bulunuyorsunuz.

Ben, bunları, size söyledim ki, şüpheye düşmeyesiniz!" demiştir.

Münhamennâ, Süryanca, Muhammed demektir.

Bunun, Rumcası: Baraklitüs´dür. [316]

Ebülferec İbn.Cevzî´nin (540-597 Hicrî), İbn.Kuteybe´den (213-276 Hicrî) nakline göre:

İsâ Aleyhisselâm, Havârîlerine:

"Ben, gidersem, size Faraklit, Rûhulhak, gelecektir.

O, kendiliğinden, söz söylemeyecek, ancak, kendisine, ne söylenirse, onu, söy­leyecektir.

O, bana, şehâdet edecektir.

Siz de, şehâdet edersiniz.

Çünkü, siz, halktan daha önce, benimle birlikte bulunuyorsunuz.

Ben, gitmezsem, Feraklit, size gelmez." demiştir. [317]

Gerek Baraklitüs, gerek Faraklit sözü, Periclotas şekline sokulup Yuhanna İn­cilinde Tesellî Edici diye terceme edilmiştir.

Şüphesiz ki: İsâ Aleyhisselâmın ana dili, Yunanca değil, İbranice idi.

Kendisine, Allah tarafından indirilmiş olan İncil´in dilinin de, İbranca olacağı, tabiîdir.

İsimleri terceme etmek, Ehl-i Kitap Bilginlerince, âdet olduğundan, İsâ Aley­hisselâmın, kendisinden sonra, geleceğini, müjdelediği Âhir zaman Peygambe­rinin ismini de, Yunancaya terceme etmişler ve Arapça Mütercimler de, onu, Fa­raklit olarak Arapçalaştırmalardır.

Bir Papaz tarafından yazılıp Hicrî 1268 yılında Kalküta´da bastırılan bir broşürde:

Faraklit olarak Arapçalaştırman ismin, İncil´in Yunanca nüshasında Paraklitüs şeklinde mi Yoksa, Piraklütüs şeklinde mi geçtiği incelenerek, birinci şekle göre: ismin, Tesellî ve Yardım Edici, Vekil mânâlarına geldiği, ifâde ve ikinci şekle gö­re ise, Muhammed ve Ahmed mânâlarına gelebileceği itiraf edilmiş ve Müslüman­ların, bu şekli iltizam ettikleri ileri sürülmüştür.

Halbuki, iki kelime arasında şekil ve telaffuz bakımından, pek az bir fark vardır. Yunan harfleri, birbirlerine benzerdir.

Bazı İncil nüshalarındaki Piraklütüs, belki de, yazıcıların hatası yüzünden, Pa­raklitüs olmuştur.[318]



İsâ Aleyhisselâmın Annesinin Vefatı:



İsâ Aleyhisselâmın Annesi Hz.Meryem, İsâ Aleyhisselâm´dan sonra altı yıl da­ha yaşayıp vefat etmiştir. [319]



Yüce Allah´ın Kendi İlminden İlim Ve Kendi Hilm´inden Hilim Vererek Getireceği Ümmet:



Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâma; Peygamberimizin Ümmeti hakkında da:

"Ey İsâ! Ben, senden sonra, bir ümmet getireceğim ki: onlar, sevdikleri bir şeyle karşılaşırlarsa, Allah´a hamd ve şükrederler,

Hoşlanmadıkları bir şeye uğrarlarsa, sabredip katlanırlmar ve Allâh´dan, ecir beklerler.

Onların ne ilimleri, ne de, hilimleri vardır." buyurmuştu.

İsâ Aleyhisselâm:

"Yâ Rab! İlimleri, hilimleri olmadığı halde, onların, böyle davranmaları, nasıl mümkün oluyor " diye sordu.

Yüce Allah:

"Onlara, kendi ilmimden ve hilmimden ihsan ederim!" buyurdu. [320]

İncillere göre: İsâ Aleyhisselâm da, İsrail oğullarına, Muhammed Aleyhisselâ-mın Eshab ve Ümmeti hakkında şöyle demiştir:

"Allah´ın Melekûtu, böyledir; Yere, tohum saçan bir adam gibidir.

Gece, gündüz uyuyup kalkar; tohum, biter ve büyür; nasıl o bilmez.

Toprak, kendiliğinden, önce onu, sonra başağı, sonra, başakta dolu taneyi verir.

Mahsul erdiği zaman, hemen orağı salar;

Çünkü, hasad zamanı gelmiştir. [321]

Yine, onlara dedi ki:

"Siz, kitapta:

Yapıcıların red ettikleri taş, köşenin başı oldu;

Bu, Rab tarafından oldu ve (o gözlerimizde şaşılacak iştir.) sözünü hiç okuma­dınız mı

Bundan dolayı, size derim:

Allah´ın Melekûtu, sizden alınacak ve onun meyvalarını yetiştirecek bir Millet´e verilecektir. Ve bu Taş´ın üzerine düşen, parçalanacak, o da, kimin üzerine dü­şerse, onu, toz gibi dağıtacaktır![322]



Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Yahya Ve İsâ Aleyhisselâmlarla Karşılaşıp Selamlaşması:


Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâm-la birlikte ikinci kat göğe yükseldiler.

Cebrail Aleyhisselâm, o göğün kapısını çaldı.[323] Bekçisine:

"Aç!" dedi.

"Kimdir o ,[324] sen, kimsin " denildi.[325]

Cebrail Aleyhisselâm:

"Cebrail´im!" dedi.

"Yanında kimse var mı " diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

"Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi.

"O (Mîrac için) gönderildi mi " diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

"Evet!" deyince, göğün kapısı açıldı. [326]

İkinci kat gökte, Teyze Oğulları olan İsâ b.Meryem ve Yahya b.Zekeriyyâ Aleyhis-selâmlarla karşılaştılar. [327]

Cebrail Aleyhisselâm, Peygamberimize:

"Bunlar, Yahya ve İsâ (Aleyhisselâmlar)dır. Selâm ver onlara!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, onlara selâm verdi.

Onlar da, Peygamberimiz Aleyhisselâmın selâmına mukabele ettiler ve:

"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dediler [328] ve hayır düa ettiler. [329]



Kur´ân-ı Kerim in Muhammed Aleyhisselâmın Eshab Ve Ümmetinin Bazı Vasıfları Hakkındaki Açıklaması:



Yüce Allah; Muhammed Aleyhisselâmın Eshabıın vasıflarını şöyle açıklar: "Muhammed, Allah´ın resulüdür.

Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında ise, çok mer­hametlidirler.

Onların, rükû ve secde ederek Allâh´dan lütuf ve rızâsını istediklerini görürsün. Yüzlerinde, secdelerin eserinden dolayı nûrânîlik vardır. Bu, onların, Tevrattaki vasıflarıdır. İncil´deki vasıfları da:

Bir ekin gibidir ki, filizini çıkarmış, derken, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sapları üzerine bir düzeye dizilmiştir.

Öyle ki, ekincilerin hoşuna gider.

Bu, işte, onlarla, kâfirleri öfkelendirmek içindir.

Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir va ´d buyurmuştur." (Fetih: 29)

"(İslâmda) birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile iyi amellerle olanla­rın ardınca gidenler ki, Allah, onlardan razı olmuştur.

Onlar da, Allah´dan razı olmuşlardır.

(Allah), Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları, Cennet­ler hazırladı.

İşte bu en büyük kurtuluş ve mutluluktur." (Tevbe: 100)

"Şüphesiz ki, Allah; hak yolunda (savaşarak düşmanları) öldürmekte, (onlar ta­rafından) öldürülmekte olan Mü´minlerin canlarını ve mallarını -kendilerine Cennet vermek karşılığında- satın almıştır.

(Allah´ın), Tevrat´ta, İncil´de ve Kur´an´da (zikr olunan bu va´di) Kendi üzerinde hak(kat´î) bir va´d´dir.

Allah´dan ziyâde ahdine vefa eden kim var

O halde (ey Mü´minler!) yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevininiz!

Bu, en büyük kurtuluş ve mutluluktur!" (Tevbe: m)

"Onlardan (Muhacirlerden) evvel (Medine´yi) yurd ve imân (evi) edinmiş olan kimseler (Ensar), kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler.

Onlara (Muhacirlere) verilen şeylerden dolayı, göğüslerinde bir ihtiyaç (meyli) bulmazlar.

Kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile, onları Muhacirleri), öz canlarından daha üs­tün tutarlar.

Kim, nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte, umdukları­na erenler, onların ta kendileridir." (Haşr: 9)

"İman edip te, Allah yolunda Hicret ve Cihad edenler, barındıranlar, yardım eden­lerdir ki, işte, gerçek Mü´min olanlar, bunlardır.

Mağfiret ve bitmez tükenmez rızık onlarındır." (Enfai: 74)

"Bunların (Muhacir ve Ensar´in) arkasından gelenler:

Ey Rabbımız! İman ile daha önden bizi geçmiş olan (din) kardeşlerimizi yarlığa!

İman etmiş olanlar için, kalblerimizde bir kin bırakma!

Ey Rabbımız! Şüphesiz ki, Sen, çok Esirgeyicisin, çok Merhametlisin! derler."

(Haşr: 10)

"Onlar ki (sırf) Rab´larının rızâsını isteyerek (her zorluğa) katlanırlar, namazı, dos­doğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizli ve aşikâr harcarlar, kötülüğü, iyilikle savarlar.

İşte, onlardır ki, onlar için, bu, bu dâr(-ı dünyanın) (iyi) bir sonucu vardır.

(ki, o sonuç) Adn Cennetleridir.

Onlar, -Atalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden salah erbabı olanlar da, bir­likte olmak üzere- oralara girecekler, Melekler de, her bir kapıdan onların yanları­na varacaklar (ve şöyle diyecekler):

Sabrettiğinize karşılık sizlere Selâm (ve selâmet) olsun!

Dâr(ı dünyanın) ne güzel akıbetidir bu!" (Ra´d: 22-24)

"O, Rahman´in (hâs) kulları ki, onlar, yer yüzünde vakar ve tevazu ile yürürler.

Kendilerine, beyinsizler (hoşa gitmeyecek) laflar attığı zaman:

Selâmfetle!) defyip geçe)rler.

Onlar ki, gecelerini, secde ve kıyamla geçirirler.

Onlar ki;

Ey Rabbimiz! derler. Bizden, Cehennem azabını uzaklaştır.

Çünkü, onun azabı, bir helaktir!

Hakîkat, o, ne kötü bir Karargâh ve ikametgâh´dır!

Onlar ki, harcadıkları vakit, ne israf, ne de, cimrilik yapmazlar; (Harcamaları) iki­si arası, ortalama olur.

Onlar ki, Allah´ın yanına başka bir Tanrı daha (katıp) tapmazlar.

Allanın haram kıldığı cana, haksız yere, kıymazlar.

Zina, etmezler.

Kim, (bunlardan birini) yaparsa, cezaya çarpılır.

Kıyamet günü de, azabı katmerleşir ve kendisi (azabın) içinde hor ve hakir te­melli bırakılır.

Meğer ki, (şirkten) tevbe ve iman edip iyi amel (ve hareket) de bulunan kimseler ola.

İşte, Allah, bunların kötülüklerini, iyiliklere çevirir.

Allah, çok Yarlıgayıcı ve çok Esirgeyicidir.

Kim, (günahlardan) tevbe (ve rücu) eder, güzel güzel amel hareket)de de, bulu­nursa, muhakkak o, Allâha -tevbesi makbul ve Allâhın rızasına erişmiş olarak- döner.

Onlar ki, yalan şâhidlik etmezler, boş ve kötü lakırdıya rastladıkları vakit, şerefli (insanlar) olarak (ondan yüz çevirip) geçerler.

Onlar ki, kendilerine Rab´larının âyetleri okunduğu (yahud onlarla va´z ve nasi­hat edildiği) zaman, bunlara karşı, (Münafıklar gibi), kör ve sağır (yıkılıp) düşmezler.

Onlar ki;

Ey Rabbimiz! derler, bize, zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin) be­beği olacak (salih insanlar) ihsan et.

Bizi, takva sahiplerine önder kıl!"

İşte, bütün onlardır ki, zorluklara katlanıp dayanmaları sebebile Gurfe(ler)le (Cen­netin en yüce dereceleriyle) mükâfatlandırılacaklar, orada, sağlık ve selâm ile kar­şılanacaklardır.

Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.

O, ne güzel bir karargâhdır, (ne güzel) bir ikametgâhdır!" (Furkan: 63-76)

"Öyle adamlar ki, onları, ne bir ticaret, ne bir alış veriş, Allâhı zikretmekten, dos­doğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz.

Onlar, kalblerin ve gözlerin (dehşetle) döneceği günden korkarlar.

Çünkü, Allah,, kendilerini, işledikleri amellerin en güzeli ile mükâfatlandıracak, onlara, fazlından da, daha ziyâdesini verecektir. Allah, kimi dilerse, onu, sayısız rızıklandırır (sevaba kavuşturur). (Nûr 37-38)"

"Rabbimiz, Allâh´dır! deyip te, sonra (bütün hareketlerinde) doğruluğu iltizam edenlere, (evet) onlara, hiç bir korku yoktur.

Onlar, mahzun da, olmayacaklardır. Onlar, Cennet ehlidirler.

İşlemekte devam ettikleri (iyi amel ve hareketlerine mükâfat olarak orada te­melli kalıcıdırlar." (Ahkaf: 13-14)

"Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet de, vardır ki, onlar, hakka rehberlik ederler, adaleti de, onunla uygularlar." (Ârâf. 181)

"Siz, insanlar için (seçilip ortaya) çıkarılmış en hayırlı bir Ümmetsiniz.

İyiliği, emr eder, kötülükten vaz geçirmeye çalışırsınız.

(Çünki) Allâha, inanırsınız.

Kitaplılar da, hep inansaydı, kendileri için, elbet daha hayırlı olurdu.

(Gerçi) İçlerinden, iman edenler varsa da, onların pek çoğu (hak dinden çıkmış) fâsıklardır." (Al-i imran. 110)[330]



Kur´ân-ı Kerimin Yahudiler Ve Hristiyanlar Hakkındaki Açıklaması:



"Yahûdîler: Uzeyr, Allah´ın oğludur! dedi(ler).

Hristıyanlar da: Mesîh (İsâ) Allah´ın oğludur! dedi(ler).

Bu, onların, ağızlarile (geveledikleri câhilce) sözleridir ki, (bununla) daha önce, küfr edenlerin sözlerini taklid ediyorlardır.

Hay Allah kahredesi adamlar! (Hakdan, bâtıla) nasıl da, döndürülüyorlar

Onlar; Allah´ı, bırakıp Bilginlerini, Rahiblerini, Meryemin oğlu Mesih´i tanrılar edindiler.

Halbuki, bunlar da, ancak, Bir olan Allah´a ibâdet etmelerinden başkasıyla em-rolunmamışlardır.

O´ndan başka hiç bir İlâh yoktur.

O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehdir."[331]

"Allah:

Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara (Allah´ı, bırakıp da, beni ve anamı, iki İlâh edini­niz!) diyen sen misin ! dediği zaman, o (şöyle) dedi:

Seni, tenzih ederim (yâ Ftabb!) Hakkım olmadık bir sözü söylemekliğim, bana, yakışmaz!

Eğer, onu, söyledimse, elbette, bunu, bilmişsindir.

Benim içimde olan her şeyi, Sen bilirsin.

Ben ise, Senin zatında olanı, bilmem.

Şüphesiz ki: gaybları, hakkıyle bilen Sensin Sen!

Sen, ne emrettinse, ben, onlara, bundan başkasını, söylemedim.

(Dediğim hep şu idi):

Benim de, Rabbim, sizin de, Rabbiniz olan Allah´a ibâdet ediniz. Ben, içlerinde bulunduğum müddetçe, üzerlerinde bir kontrolcu idim. Fakat, vaktâ ki, Sen, beni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigâhban yalnız Sen kaldın. (Zâten) Sen, (her zaman) her şeye hakkıyle şâhidsin!" [332]

"Muhakkak ki, İsa´nın hali de, (Babasız dünyaya gelişi de) Allah katında, Âde­min hali gibidir.

(Allah) Onu (Âdemi) topraktan yarattı. Sonra, ona: O1! dedi. O da, oluverdi."[333] Allah, gerçekten, üçün (üç tanrının) biridir! diyenler, and olsun ki, kâfir olmuştur. Halbuki, bir tek İlâhdan başka hiç bir ilâh yoktur.

Eğer, söyleyegeldikleri (bu sözden) vaz geçmezlerse, içlerinden o kâfir kalanla­rına, her halde, acıklı bir azab dokunacaktır.[334]

"Meryem oğlu Mesîh (İsâ), bir Peygamberden başka (bir şey) değildir.

Ondan önce de, Peygamberler gelip geçmiştir.

(Onun) Anası, çok sâdık bir kadındı.

İkisi de, (birer kul ve beşer olarak) yemek yerlerdi.

Bak, biz, âyetleri, onlara, nasıl apaçık anlatıyoruz.

Sonra da, bak, onlar, nasıl (hakîkattan) çevriliyorlar

De ki: Allâhı bırakıp ta, size ne bir zarar, ne de, bir yarar yapmaya gücü yetme­yen şeylere mi tapıyorsunuz !

Halbuki (her şeyi) işiten, (her şeyi) bilen, Allanın kendisidir.

De ki

Ey Ehl-i Kitap! Dininizde, haksız yere haddi aşmayınız!

Bundan önce, hem kendileri sapmış, hem bir çoğunu saptırmış ve dümdüz yol­dan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ (ve heve)sine uymayınız!

İsrail oğullarından olup ta, küfredenlere Davud´un da, Meryem oğlu İsânın da, dili ile lanet olunmuştur.

Bunun sebebi: isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi.

Onlar, işledikleri her hangi fenalıktan, birbirini vaz geçirmeye çalışmazlardı.

Gerçekten, yapmakta devam ettikleri (o hal) ne kötü idi!

İçlerinden bir çoğunu görürsün ki, kâfirlere dostluk ederler.

Nefislerinin, kendileri için, öne sürdüğü, and olsun ki, ne çirkin şeylerdir!

Çünkü, onların kazancı, Allah´ın, kendilerine gazab etmesi ve onların o azab için­de temelli kalıcı olmalarıdır.

Eğer, Allah´a, Peygambere ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları, dost­lar edinmezlerdi. Fakat, onların bir çoğu fâsık kimselerdir.

İnsanların, iman edenlere, düşmanlık bakımından, en katısı, and olsun ki, Yahu­dilerle Allah´a eş koşanları bulacaksın.

Onların, iman edenlere sevgisi bakımından, daha yakınını da, and olsun

"Biz Nasrânîleriz!" diyenleri, bulacaksın.

Bunun sebebi, şudur:

Çünkü, onların içinde keşişler, rahipler vardır.

Şüphe yok ki, onlar, büyüklenmek istemezler.

Peygambere indirileni dinledikleri vakit te, hakkı, tanıdıklarından dolayı, gözleri­nin yaşla dolup taştığını görürsün.

Ey Rabbimiz! derler, iman ettik. Artık, bizi, (hakka) şâhid olanlarla beraber yaz!

Zâten, biz, Rabbimizin bizi de, sâlihler katarına katmasını, koymasını umup du­rurken ne diye Allah´a ve bize gelen hakîkata iman etmeyelim "[335]

"Yahudiler:

Hristıyanlar, bir şeye sâhib değil! dedi(ler).

Hristıyanlar da

Yahudiler, bir şeye sahib değil! dedi(ler). Halbuki, hepsi de, Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de, tıpkı onların dediklerini söyledi.

Artık, Allah, ihtilafa düşmekte oldukları bu (dâvada) Kıyamet günü, aralarında hükmünü verecektir. "[336]



İsrail Oğullarının İki Defa Anlaşmazlığa Düşmeleri:


İsrail oğulları; Mûsâ Aleyhisselâmdan beşyüz yıl sonra, içlerinde, muhtelif mil­letlere mensup esirlerin oğulları çoğaldığı zaman, ihtilafa düştükleri gibi, İsâ Aley­hisselâmdan iki yüz yıl sonra da, ihtilafa düşmüşlerdir.[337]



İsrail Oğullarının Atlattıkları İkinci Katliâm:



İsrail oğulları, kendilerine gönderilen üç Peygamberden Zekeriyyâ ve Yahya Aleyhisselâmları öldürdükten[338] ve İsâ Aleyhisselâmı da, öldürmeye kalktıkları zaman, kendisi, Allah tarafından göğe kaldırıldıktan sonra [339] Yüce Allah, Bâbil krallarından Haridus adındaki kralı, onların üzerine, saldı.

Haridus, Bâbil halkını, yanına alarak İsrail oğullarının üzerine yürüdü. Onları, yenip Şam´a, girdi.

Ordu kumandanlarının kumandanı, Fil sahibi Nebuzerazan diye anılan Bas ku­mandana:

"Ben, eğer, Beytülmakdis halkına galebe çalarsam, öldüreceğim bir kiimse bu­lamayıncaya ve ordugâhımın ortasından, kanlarını sel gibi akıtıncaya kadar, on­ları, öldüreceğim!" diye tanrım üzerine yemin etmiştim!" dedi ve bu dereceye erişinceye kadar, onları öldürmeye devam etmesini, baş kumandana emretti.

Nebuzerazan, Beytülmakdis´e girdi.

İsrail oğullarının, kurbanlarını takdim ettikleri yerde durunca, orada, bir kanın, kaynamakta olduğunu gördü ve:

"Ey İsrail oğulları! Şu kaynayan kanın hali nedir [340] Onun haberini, bana ha­ber veriniz!

Onun işinden, hiç bir şeyi, benden gizlemeyiniz!" dedi. [341] İsrail oğulları:

"Bu, bizim takdim ettiğimiz halde, kabul olunmayan bir kurban kanıdır. O, bunun için[342], gördüğün gibi[343] kaynıyor.[344]

Biz, sekiz yüz yıldan beri, kurban takdim ederiz. Bu kurbandan başka, hepsi kabul olunmuştur." dediler.[345]

Baş kumandan:

"Siz, bana, doğru haber vermediniz!" dedi.[346]

İsrail oğulları:

"Eğer, halimiz, önceki zamanımızdaki gibi olsaydı, kurbanımız, kabul olunurdu.[347]

Fakat, bizden krallık, Peygamberlik ve Vahy kesildi. Bunun için, kurbanlarımız kabul edilmez oldu!" dediler.

Baş kumandan Nebuzerazan, bu kanın üzerinde İsrail oğullarının Başkanla­rından yedi yüz yetmiş kişi boğazladı.

Fakat, kan, sâkinleşmedi.[348]

Bunun üzerine, Baş kumandan, İsrail oğullarının gençlerinden ve kadınların­dan yedi bin kişinin, kan üzerinde boğazlanmasını, emretti.[349]

Baş kumandan, İsrail oğullarının Bilginlerinden yedi yüz kişinin daha, kanın üzerinde boğazlanmasını emretti.

Boğazlandı.

Fakat, kan, yine de, sâkinleşmedi,[350] soğumadı.[351]

Nebuzerazan, kanın, sâkinleşmediğini, görünce:

"Ey İsrail oğulları! Yazıklar olsun size![352] Bana, doğrusunu söyleyiniz!

Rabbınızın emri üzerinde sebat ediniz.

Sizin saltanatınız, yer yüzünde, istediğinizi yapıncaya kadar uzamış durmuştu.

Ben, sizleri, erkek kadın ateş üfleyebilecek hiç bir kimse bırakmaksızın öldür­meye girişmeden önce, bana, doğrusunu, söyleyiniz!" dedi.

İsrail oğulları, Baş kumandanın işi sıkı tuttuğunu ve öldürmekteki katılığını ve acımasızlığını görünce, ona, işin doğrusunu, haber verdiler:

"Bu kan, bizden, bir Peygamberin kanıdır ki, o, bizi, Allah´ın, gazab edeceği bir çok kötü işlerden nehy eder dururdu.[353]

Keşke, biz, ona, bu hususta itaat etmiş olsaydık, muhakkak ki, o, bize, doğru yolu göstermişti.[354]

Sizin, şu işinizi de, bize haber vermişti.

Fakat, biz, onu, doğrulamadık. Kendisini, öldürdük![355]

İşte, bu kaynayan kan[356], onun kanıdır!" dediler.

Nebuzerazan:

"Onun ismi, ne idi " diye sordu.

İsrail oğulları:

"Yahya b.Zekeriyyâ´dır!" dediler.

Nebuzerazan:

"İşte, şimdi, bana, doğrusunu söylediniz!..

Onun için, Rabbiniz, sizden intikam alıyor!" dedi.[357]

Onların, kendisine, doğru söylediklerini görünce[358], secdeye kapandı.

Çevresindeki kimselere:

"Şehrin kapılarını, kapatınız ve şehirde Haridus´un askerlerinden olan herke­si, dışarı, çıkarınız!" dedi.[359]

Baş kumandanın istediğini yaptılar.[360] İçeride, yalnız İsrail oğulları kaldı. Nebuzerazan[361], kaynayan kana[362];

"Ey Yahya b.Zekeriyyâ! Benim Rabbim da, Senin Rabbin de, Senin için, kav­minin musîbete uğramış olduğunu, senin için, onlardan ne kadar kişilerin öldü­rüldüğünü biliyor.[363]

Ben, senin kavminden öldürmedik bir kimse bırakmadan[364], kavminden, öl­dürülmedik bir kimse bırakılmadan[365]´ önce, Allah´ın izniyle sâkinleş!" dedi.[366]

Yahya Aleyhisselâmın kanı, Allah´ın izniyle[367] hemen sakinleşip kaynaması, duruverdi.

Bunun üzerine, Nebuzerazan, onları, öldürmekten el çekti,[368] ve: "İsrail oğullarının inandıklarına, ben de, inandım ve onları, tasdik ettim. On­dan başka Rab bulunmadığına kanâat getirdim!" dedi.[369]

İsrail oğullarına da:

"Allah düşmanı[370] Haridus, bana, kanlarınız, ordugâhının tam ortasından sel gibi akıncaya kadar sizlerden adam öldürmemi, bana emretti.[371]

Ben bunu, yapacağım.[372] Ona, isyan etmeğe Kadir değilim." dedi.

İsrail oğulları;

"Emrolunduğun şeyi[373] yap!" dediler.

Nebuzerazan, onlara[374], hendek kazmalarını[375] emretti.

Bir hendek kazdılar.

Sonra, onlara, emretti: At, katır, eşek, sığır, davar ve deve gibi hayvanlardan getirip orada boğazladılar.[376]

Akan kanlar, çoğaldı ve üzerine de, su, akıtıldı.[377] Kanlar, ordugâhın içine kadar akıp gitti.

İsrail oğullarından öldürülmüş olanların cesedlerinin getirilip boğazlanan hay­van cesedlerinin üzerine atılmasını emretti.

Atıldı.[378]

Kıral Haridus, gerek hendekte bulunan cesedlerin, gerek ordugâha kadar akıp gelen kanın İsrail oğullarına âid olduğunu sandı.[379]

Nebuzerazan´a:

"Artık, onları, öldürmekten el çek![380] Akan kanları, bana kadar gelip ulaş­mıştır.[381]

Yaptıkları şeyin öcünü, onlardan almış bulunuyorum!" [382] diye haber gönderdi.

Sonra da, Bâbil arzına dönmek üzere, onlardan ayrıldı ki, az kalsın, İsrail oğul­larını yok edip gidecekti.[383]



Yahudilerin Azgınlıkları Yüzünden Uğrayacakları Son Musibet:



Hadîs-i şeriflerde haber verildiğine göre: Zamanın sonuna doğru çıkacak Dec-cal´ın Tabii ve askeri, Yahûdîler, olacak[384]; Müslümanlar, onlarla çarpışarak kendi­lerini bozguna uğratacak ve öldürecekler, hattâ taşın veya ağacın arkasına saklanacak Yahudî´yi, taş veya ağaç, dile gelip:

"Ey Müslüman! Ey Allah´ın kulu! Şu arkamdaki Yahudî´yi, gel de, öldür!" diyecektir.[385]



-------------------

İsâ Aleyhisselâmın Annesi Hz. Meryem´in Soyu, Doğuşu, Beytülmakdis Mescidine Adanıp Bırakılışı Ve Bazı Faziletleri:


Hz. Meryem´in babası İmran b.Mâsân olup Hub´um b.Süleyman Aleyhisselâ-mın soyundandı.[1]

Mâsân Hanedanı da, İsrail oğullarının Başkanlarından, Din Bilginleri ve Danış­manlarından idiler.[2]

Zekeriyyâ Aleyhisselâmla İmran b.Mâsân, iki kız kardeşle evli olup Zekeriyyâ Aleyhisselâmın zevcesinin adı Eşya´ (İşa´) bint-i Fâkud, İmran b. Mâsân´ın zev­cesinin adı da, Hanne bint-i Fakud idi.[3]

Hanne; İsâ Aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem´in annesi idi.[4]

Hanne; yaşlanıp çocuk doğurmaktan âciz bulunduğu ve bir ağacın gölgesinde oturduğu sırada[5], bir kuşun, yavrusunun ağzına yiyecek verdiğini görünce, ken­disinde, bir oğlan çocuğu olması arzusu uyandı.[6]

Bir oğlan çocuğu ihsan etmesi için Allâha yalvardı.[7]:

"Ey Allâhım! Eğer, bana, bir erkek çocuğu ihsan edersen, onu, Beytülmak-dis´e vakfetmek, adak ve şükrâne olarak onun hizmetinde bulundurmak, üzeri­me, borç olsun!" dedi.[8]

Hanne´nin bu adağı, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Hani, (İmran´in) karısı:

Rabb´im! Karnımdakini, âzâdlı bir kul olarak Sana adadım.

Benden olan bu (adağı) kabul et!

Şüphesiz, (niyazımı) hakkıyle işiten, (niyetimi) kemaliyle bilen Sensin Sen!" demişti.[9]

Adanılan çocuk; Mescid´in hizmetlerini görür, erginlik çağına basıncaya kadar, hizmetten ayrılmazdı.

Erginlik çağına girdikten sonra, orada kalmak veya ayrılıp gitmek hususunda serbest bırakılır[10], gitmek isterse, arkadaşlarından izin alırdı. Oradan çıkıp git­mesi, onların bilgisi dahilinde olurdu.[11]

Mescid hizmetine, erkek çocuklardan başkası, adanmazdı.

Kızlar, bununla mükellef tutulmazlar; Hayz görmeleri ve rahatsızlığa uğrama­ları sebebiyle, bu hizmete elverişli görülmezlerdi.[12]

Hanne; Hz.Meryem´e gebe olup ta, karnındakini, adayınca, kocası İmran "Yazıklar olsun sana! Sen, bunu, ne diye yaptın !

Eğer, karnındaki, kız olursa, kız da, bu hizmete elverişli bulunmadığına göre, şu yaptığın şeyi gördün mü !" dedi.

İkisi de, üzüntüye düştüler.[13]

Hanne, Hz.Meryem´e gebe iken, İmran vefat etti.[14]

(Hanne) Kız çocuğunu doğurunca, Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilici iken,

"Rabb´im! Hakîkat, ben, onu, kız olarak doğurdum.

Erkek, kız gibi değildir.

Gerçek, ben, (onun) adını, Meryem koydum.

Onu da, zürriyetini de, o taşlanmış (koğulmuş) şeytandan, Sana sığınır (ısmar­larım!" dedi.[15]

Hanne; erkek, kız gibi değildir demekle, kızın, Mescid hizmetine ve orada iba­dete -Mahrem olması, za´fı, Hayzdan, nifasdan, rahatsızlanmaktan berî bulun­maması sebebiyle- erkek gibi, elverişli olmadığını söylemek istemişti.

Sonra, onu alıp bir beze sararak Mescid´e götürdü.

Hârûn Aleyhisselâm oğullarından olan[16] ve o zaman, Beytülmakdis Mescidin­de sayıları otuzu bulan[17] din bilginlerinin yanına koydu.[18]

Şeybe oğulları[19] Kabe işlerine baktıkları gibi, bu Bilginler de, Beytülmakdis Mescidinin işlerine bakarlardı.

Hanne, onlara;

"Şu önünüzdeki çocuk, bir adaktır!" deyince, namaz İmamları ve kurbanları­nın Vazifelisi İmran´ın kızı olduğu için, hepsi de, onu alıp bakma arzusuyla çe­kiştiler.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, onlara:

"Ben, buna bakmağa, sizden daha lâyık ve müstehak bulunuyorum: Çünkü, bunun Teyzesi, benim yanımda(zevcem)dır." dedi.[20] Öteki Bilginler; Zekeriyyâ Aleyhisselâma:

"Böyle yapma! Eğer, o, kendisine, halkın en yakın ve en lâyık olanına bırakıla­cak olursa, onun, doğuran annesine bırakılması gerekir.[21]

Fakat, biz, onun hakkında kur´a çekelim.[22]

Kimin okuna çıkarsa, o, onun yanında kalsın!" dediler ve bunun üzerinde söz birliği ettikten sonra, on dokuz kişi[23], Car (Ürdün) ırmağına kadar gittiler.

Tevrat yazarken, kullandıkları kalemlerini, suyun içine attılar. Zekeriyyâ Aleyhisselâmın kalemi, suyun üzerine çıktı. Öbürlerininki suyun di­bine çöktü.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm da, Hz.Meryem´in bakımını, üzerine aldı ve onu, Yah­ya Aleyhisselâmın annesi olan Teyzesine teslim etti.[24]

Büyüyünceye kadar[25], ona, bir süt annesi tuttu.[26]

Hz.Meryem, erginlik çağına basınca[27], Zekeriyyâ Aleyhisselâm, Mescid´de, onun için, bir oda yaptırdı.

Oraya, ortasından bir kapı da, koydurdu.[28]

Kabe´nin içine, merdivensiz çıkılamadığı gibi[29], bunun içine de, merdivensiz çıkılamazdı.[30]

Kendisinin yanına, Zekeriyyâ Aleyhisselâmdan başkası, çıkmazdı.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, her gün, ona, yiyeceğini, içeceğini, yağını, kokusu­nu... götürüp bırakır, ayrılırken, kapısını, kilitlerdi.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, ne zaman, onun odasına girse, yanında, kış içinde yaz meyvası, yaz içinde de, kış meyvası bulur[31], ona:

"Ey Meryem![32] Bu, sana, nereden geliyor !" diye sorar, o da:

"Bu, Allah tarafından!" diye cevap verirdi.[33]

Bu hususta Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

"Bunun üzerine, Rabb´i, onu, iyi bir rızâ ile kabul etti.

Onu, güzel bir nebat gibi, büyüttü.

(Zekeriyyâ´yı da), ona (bakmağa) memur etti.

Zekeriyyâ, ne zaman (onun bulunduğu yere) Mihrab´a, girdiyse, onun yanında, bir yiyecek buldu:

"Meryem! Bu, sana, nereden geliyor !" dedi.

Oda:

"Bu, Allah tarafından!

Şüphe yok ki, Allah, kimi, dilerse, ona, sayısız rızık verir!" dedi. [34]

(Ey Resulüm!) Bunlar, sana, Vahy etmekte olduğumuz Gayb haber/erindendir.

Meryem´i, onlardan, hangisi himayesine alacak diye kalemlerini, atarlarken, sen, yanlarında değildin.

(Bu hususta) çekişirlerken de, yine, sen, yanlarında yoktun.[35]

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm da, Hz.Meryem´le ilgili Hadîs-i şe­riflerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Kendi zamanındaki kadınların hayırlısı: îmran´ın kızı Meryem idi.

Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da, Hatice´dir."[36]

"Cennet [37] kadınlarının üstünü:

Hatice bint-i Huveylid,

Fâtıma bint-i Muhammed,

Meryem bint-i İmran,

Firavunun Zevcesi Âsiye bint-i Müzâhım´dır." [38]



Hz. Meryem´in Hâmile Oluşu Ve İsâ Aleyhisselâmı Doğuruşu:


Hz.Meryem; Mesciddeki odasında, kendisini, öyle ibâdetlere vermişti ki, bu hu­susta, o zamanda, kendisinin bir benzeri daha yoktu.

Hattâ kendisinde, Zekeriyyâ Aleyhisselâmı bile imrendirecek bir takım fevkal´-âde haller zuhur ve melekler, kendisine, hitab etmeye, müjdeler vermeye başlamıştı.[39]

Bu husus, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Hani, Melekler:

Ey Meryem! demişti, şüphesiz ki, Allah, sana, seçkin bir hususiyet verdi.

Seni, tertemiz (büyüttü).

Seni, âlemlerin kadınları üzerine, mümtaz kıldı.

Ey Meryem! Huşu ile Rabb´ın Dîvanına dur, secdeye kapan [40]

(Allah´a) Rükû edenlerle birlikte Rükû et, eğil (cemaatla namaz kıl [41]

Melekler:

"Ey Meryem! Allah, Kendinden bir Kelime´yi, sana, müjdeliyor:

Onun adı: İsâ, (lakabı) Mesîh. (Sıfatı): Meryem oğludur.

Dünyada da, Âhirette de, sânı, yücedir.

(Kendisi, Allah´a) çok yakınlardandır da.

Beşiğinde de, yetişkinlik halinde de, insanlara söz söyleyecektir.

(O) Sâlihlerdendir!" dediği zaman da, (Ey Resulüm! Sen, onların yanında değildin.[42]

Hz.Meryem; yirmi [43] veya on beş, ya da, on üç yaşında bulunduğu sırada idi ki, Cebrail Aleyhisselâmla karşılaşmıştı. [44]

Gerek bu karşılaşma ve gerek İsâ Aleyhisselâma hâmile kalış hâdisesi, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Kitabda, Meryem (kıssasını)da, an!

Hani, o ailesinden ayrılıp şark tarafında bir yere çekilmişti.

Sonra, onların önünde bir perde edinmiş (çekmiş)ti.

Derken, biz, ona, Rûh´umuzu (Cebrail´i) göndermiştik te, o, kendisine, hilkati tam (genç) bir beşer şeklinde görünmüştü.

(Meryem, ona):

Doğrusu, ben, senden, Esirgeyici´ye (Allah´a) sığınırım!

Eğer, sen, fenalıktan hakkıyle sakınan (bir insan) isen, (çekil yanımdan) dedi.

(Ruh da):

Ben, ancak, sana (günahlardan) pâk bir oğul verme(ye vesile olmak) için, (o sı­ğındığın) Rabb´ının (gönderdiği) Elçisiyim! dedi.

O (Meryem):

"Benim, nasıl bir oğlum olacakmış !

Bana, bir beşer dokunmamıştır!

Ben, bir iffetsiz de, değilim! dedi.

(Ruh: Evet!) öyledir!

(Fakat) Rabb´in:

Bu, bana göre, pek kolaydır!

Çünki, biz, onu, insanlara bir âyet (bir Burhan) ve tarafımızdan bir rahmet kı­lacağız.

Zâten, bu iş, olup bitmiştir! buyurdu dedi. [45] Meryem:

Ey Rabb´im Bana, bir beşer, dokunmamışken, benim nasıl çocuğum olabilir !" dedi.

(Allah):

Öyledir!

(Fakat), Allah, ne dilerse, yaratır.

(O) bir işe, hükmedince, ona, ancak: ol! der, o da, oluverir.

(Allah) Ona, yazmayı, Hikmeti, Tevratı, İncil´i öğretecek.

Onu, İsrail oğullarına Peygamber gönderecek.

(O da, onlara diyecek ki):

Hakikat, ben, size, Rabbinizden bir âyet (Mucize) getirdim.

Hakikat, ben, size, çamurdan kuş biçimi gibi bir şey yapar, ona, üfürürüm de, Allah´ın izniyle, (o) derhal (canlı) bir kuş olurdur. (Yine) Ben, Allah´ın izniyle, ana­dan doğma körü ve abraşı iyi eder ve ölüleri diriltirim!

Evlerinizde, ne yiyor, ne biriktiriyorsanız, size haber veririm.

Elbette, bunlarda sizin için -eğer iman edicilerseniz- kat´î bir ibret vardır.

Önümdeki Tevratı tasdik edici olarak size ve size haram edilen bazı şeyleri -yararmıza- helâl kılmak için, (geldim)

Size, Rabb´inizden, (Peygamberliğimi isbatlar) âyet (Mucize) getirdim. Artık, Attâh´dan korkunuz! Bana da, itaat ediniz! Şüphe yok ki, Allah, benim de, Rabbim, sizin de, Rabbinizdir. Öyle ise, Ona, ibadet ediniz!

İşte, doğru yol (budur)!´[46]

"Irzını (muhkem bir kale gibi) koruyan o kızı (Meryem´i) de (yâd et)ki, biz, ona, Ruhumuzdan, üflemiş, kendisini de, oğlunu da, âlemlere bir ibret kılmıştık. " [47]

"Namusunu (muhkem bir kale gibi) koruyan İmran kızı Meryem´i de, (Allah bir misal olarak îrad buyurdu)

Biz, bundan dolayı ona, Ruhumuzdan, üfürdük. O, Rabbının Kelimelerini ve Kitablarını tasdik etti. (Rabbına) itâatde sebat edenlerdendi, o!´[48]

Rivayete göre: Cebrail Aleyhisselâm, Hz.Meryem´in yanma vanp gömleğinin ya­kasından üfürmüş ve üfürüğü, onun döl yatağına erişmiştir. [49]

"Nihayet, (Meryem), ona (İsa´ya) hâmile kaldı. [50]



Hz. Meryem´in Amcasının Oğlu Yûsuf´la Münâkaşası:



Hz.Meryem´in hamileliğini görünce; kendisinin, son derecede dindarlığını, if­fet ve nezâhetini ve ibâdetini yakından bildiği için, hayretten hayrete düşen[51] ve bu hususta ilk tepkiyi gösteren, Amcasının oğlu Marangoz Yûsuf b.Yâkub oldu.[52]

O zaman, Mescid´e; Hz.Meryemle Yûsuf´den daha ziyâde hizmet eden ve Al-lâha, bunlardan, daha çok ibâdet yapan bir kimse bulunduğu bilinmiyordu.[53]

Yûsuf; Hz.Meryem´in hamileliğini, çok ağır ve aşırı derecede işlenmiş bir kötü­lük sayarak, ne yapacağını, bilemiyor; onu, suçlamak istediği zaman, kendisinin, iyi halliliğini ve bu kötülüğü işlemekten çok uzak bulunduğunu ve yanından, hiç bir zaman uzaklaşmamış olduğunu, düşünerek kendisini, temize çıkarmak is­tiyordu.

Bu düşünce ve kuruntular, kendisine ağır gelmeye başlayınca, onunla konuş­tu ve ona, ilk söz olarak:

"Ben, senin işin hakkında kalbime düşen şüpheyi, ölünceye kadar kalbimde gizlemeyi, çok arzu etmiştim.

Fakat, bu iş, beni, yendi de, kalbimi, ferahlatmak için, bu hususta seninle ko­nuşmayı uygun gördüm!" dedi.

Hz. Meryem:

"Öyle ise, güzel bir söz söyle!" dedi. Yûsuf:

"Ben de, ancak, böyle söyleyeceğim! Haydi, söyle, bana: Tohumsuz, ekin, biter mi " dedi. Hz.Meryem: "Evet! Biter!" dedi. Yûsuf:

"Bir ağaç, ona, yağmur düşmeksizin, yetişir mi " diye sordu. Hz.Meryem: "Evet! Yetişir!" dedi. Yûsuf:

"Hiç erkek olmadan, çocuk olur mu " diye sordu. Hz.Meryem: "Evet! Olur!

Sen, Allah´ın, ekini, ilk yarattığı gün, tohumsuz olarak, yarattığını bilmiyor musun

Allah´ın, ilk defa, ağacı, yağmursuz olarak yarattığını, Onun, ağacı da, yağmu­ru da, her birini, ayrı ayrı yarattıktan sonra, yağmuru, ağacın hayatına vesîle kıl­dığını bilmiyor musun

Yâhud, suyun yardımını istemedikçe, Allah´ın, bitirmeye güc yetiremediğini, söyleyebilir misin

Eğer, öyle olaydı, Allah, ilk ağacı bitirmeğe güç yetiremezdi!" dedi.

Yûsuf:

"Ben, öyle demiyorum.

Ben, çok iyi biliyorum ki: Allah´ın, dilediğini, yapmağa gücü yeterdir.

Bunun için de, Ol! demesi, yeter ve o şey, oluverirdir!" dedi.

Hz.Meryem:

"Sen, Yüce Allah´ın, Âdem´i ve zevcesini de, erkeksiz ve kadınsız yarattığını, bilmiyor musun " diye sordu.

Yûsuf:

"Evet! Biliyorum." dedi.

Hz. Meryem, bunu, söyleyince, Yûsüfün kalbinde, Meryem´deki şeyin, Yüce Allah tarafından gelen bir şey olabileceği ve her halde, onu, bunun için, kendi­sinden gizlediği, bu hususta kendisi, bir şey söylemedikçe, kendisine bir şey sor­mamak gerekeceği hissi uyandı.[54]

Bunun üzerine, Yûsuf, Mescid´in bütün hizmetlerini, üzerine aldı, Hz. Meryem´in yapacağı işleri de, kendisi yapmağa başladı.

Çünki, Hz.Meryem´in, vücudca zaiflediğini, benzinin sarardığını, yüzünün çil-lendiğini, karnının büyüdüğünü, güçten düştüğünü, bakışlarının değiştiğini görüyordu. [55]

Halbuki, kendisi, bundan önce, hiç te böyle değildi. [56]

Hz. Meryem, ağırlaşıp doğum yapma zamanı yaklaşınca, Yüce Allah, ona:

Beytülmakdis Mescidinin, içinde, Yüce Allah´ın ismi yükseltilerek anılacak, te­miz tutulacak Mâbedlerinden bir Mâbed olduğunu hatırlatmıştı.

Bunun üzerine, Hz.Meryem, oradan ayrılıp Teyzesinin, yâni, Yahya Aleyhis-selâmın annesinin evine taşındı.

Oraya varınca, Yahya Aleyhisselâmın annesi, ayağa kalkarak Hz. Meryem´i karşıladı. [57] Evine kabul etti ve:

"Ey Meryem! Benim karnımdakinin, senin karnındakine eğildiğini hisettim!" dedi. [58]



Gebelik Ve Doğum Hadisesiyle Bu Hâdise Üzerine Olan Bitenlerin Kur´ân-I Kerimde Açıklanışı: Başa Dön


Yüce Allah; Gebelik ve Doğum hâdisesini ve bu hâdise üzerine, olan, bitenleri de, Kur´ân-ı Kerim´inde şöyle açıklar:

"Nihayet, ona (İsa´ya) gebe kalıp uzak bir yere çekildi.

Derken, doğum sancısı, onu, bir hurma ağacına (dayanmağa) şevketti.

"Keşke, bundan önce, öteydim de, unutulup gideydim!" dedi.

Ona, aşağısından, şu nida geldi:

Tasalanma! Rabb´in, senin alt yanında bir su arkı vücûde getirmiştir.

Hurma ağacını da, kendine doğru silk! Üstüne, derilmiş taze hurma dökülecektir!

Artık, ye, iç! Gözün aydın olsun!

Eğer, beşerden her hangi birini, görürsen:

Ben, O çok Esirgeyici (Allâh)a oruç adadım.

Onun için, ben, bu gün, hiç bir kimseye katiyen söz söylemeyeceğim!" de!

Derken, Onu (İsa´yı), yüklenerek kavmine getirdi.

"Ey Meryem! And olsun ki: sen, acâip bir şey yapmışsın!

Ey Harun´un kız kardeşi! Senin baban, kötü bir adam değildi.

Anan da, iffetsiz bir kadın değildi! " dediler.

Bunun üzerine, (Meryem), ona (İsâya) işaret etti.

"Biz, henüz beşikte bulunan bir sabi ile nasıl konuşuruz !" dediler. [59]

(İsâ dile gelip):

"Ben, hakikat, Allah´ın kuluyum!

O, bana, Kitab verdi.

Beni, Peygamber yaptı.

Beni, her nerede bulunursam, mübarek kıldı.

Bana, ben, hayatta oldukça, namazı, zekâtı emretti.

Beni, anneme hürmetkar kıldı.

Beni, bir Zorba, bir bedbaht yapmadı.

Dünyaya getirildiğim gün de, öleceğim gün de, diri olarak kaldırılacağım gün de, Selâm (ve selâmet) benim üzerimdedir." dedi.[60]

Bundan sonra, İsâ Aleyhisselâm, yaşıtları gibi, konuşma zamanı gelinceye ka­dar, bir daha konuşmamıştır.[61]

Fakat, Hz.Meryem:

"Ben, tenhâda bulunduğum zaman, o bana karnımdan söyler ve benimle ko­nuşurdu.

İnsanlar içinde bulunduğum zamanda ise, karnımda Teşbih ederdi." de-miştir.[62]

İsrail oğulları, Hz.Meryem´in, zina ettiğini sanarak[63] kendisini, taşlayıp öldür­mek için, ellerine taş almışlardı!

İsâ Aleyhisselâm, konuşunca, Hz.Meryem´i serbest bıraktılar.[64]

İsrail oğullarının küfre düşmelerinin sebeplerinden birisi de[65], namusunu, bir kale gibi koruyan[66] Hz.Meryem´e, zina isnad ve iftira etmeleri idi. [67]

İsâ Aleyhisselâmın doğum yeri Beytüllahm´di. [68] Beytüllahm, Beytülmakdis´in yakınında, bir yerdir. [69]



Hz. Meryem´le İsâ Aleyhisselâmın Mısır´a Gidişi:


Yüce Allah; Hz.Meryem´e, kavmi olan İsrail oğullarının[70], kendisini de, oğlunu da[71], öldürmeğe kalkacaklarını[72], kavminin yurdundan[73], hemen çıkıp git­mesini vahy ve ilham etmişti.

Bunun üzerine, Hz.Meryemle İsâ Aleyhisselâmı, amcasının oğlu Yûsuf Nec-car, merkebe bindirip acele Mısır´a kadar götürüp bıraktı.[74]

Anne oğul, Mısırda bir tepeye yerleştiler.[75]

Bu hususta Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

"Meryem´in oğlunu ve Onun anasını (kudretimize) bir âyet kıldık.

Onları, düz ve akar suya mâlik bir tepede barındırdık. [76]



Mısır Hayatı Ve Halkın İsâ Aleyhisselâm´dan Gördükleri Şaşılacak Haller:


Hz.Meryem, Mısır´da, on iki yıl kaldı. İsâ Aleyhisselâmı, halktan, gizledi. [77] Hiç kimse, İsâ Aleyhisselâmın, onun oğlu olduğunun farkına varmadı.

Hz.Meryem´in, ne oğlunun hayatı hakkında, ne de, geçimi hakkında, hiç kim­seye güvenci yoktu.

Bir tarladan ekin biçildiğini işitti mi [78] hemen, oğlunun beşiğini, bir omuzu-na alır, toplayacağı başakları koyacağı kabı da, o bir omuzuna yüklenerek tarla­ya gidip başak toplardı.

Hz.Meryem; İsâ Aleyhisselâm, on iki yaşını tamamlayıncaya kadar, böyle yap­mağa devam etti. [79]

Hz.Meryem; Mısır halkından, bir çiftlik ağasının evine konuk olmuştu. Çiftlik ağasının evinde yalnız fakirler ve yoksullar, otururdu. O sırada, Çiftlik ağasına âid bir mal, saklandığı yerden, çalınmıştı. Fakat, Ağa, evinde barınan fakir ve yoksulları, suçlamıyordu. Hz.Meryem ise, ağanın uğradığı bu musîbetten dolayı, üzgündü.

İsâ Aleyhisselâm; annesinin, Ev sahibinin musibetine, üzüldüğünü görünce, ona:

"Ey anneciğim! Çalınan malını, ona, göstermemi istermisin diye sordu.

Hz. Meryem:

"Evet! İsterim ey oğulcuğum!" dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Öyle ise, ona, söyle: benim için, yoksulları, evine toplasın!" dedi.

Hz. Meryem, Ev sahibine, yoksulları, evinde toplamasını, söyledi.

Yoksullar, toplanınca, İsâ Aleyhisselâm, iki kişiyi suçlu buldu.

Onlardan, birisi: âmâ, diğeri: kötürümdü!

İsâ Aleyhisselâm, kötürümü, kör´ün omuzuna bindirdikten sonra,:

"Onunla birlikte ayağa kalk!" dedi.

Âmâ:

"Ben, bunu, yapmaktan âcizim!" dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Peki! Dün gece, buna, ayağa kalkmağa, nasıl güc yetirdin !" diye sordu.

İsâ Aleyhisselâmın, bu sözünü, işittikleri zaman, âmâyı, ayağa kaldırdılar.

Körün, ensesine binen kötürüm, oradan, deponun penceresine kadar uzandı.

İsâ Aleyhisselâm:

"İşte, dün gece, senin malını,âmâ olan,gücü ile, kötürüm olan da, gözü ile birbirine yardım ederek böyle, çalmışlardır!" dedi.

Kötürüm ve âmâ, İsâ Aleyhisselâmın sözünü, doğruladılar, Çiftlik Ağasına, ma­lını, geri verdiler.

O da, onu, mal deposuna koydu ve:

"Ey Meryem! Bu malın, yarısını, sen al!" dedi.

Hz.Meryem:

"Ben, bunun için, yaratılmadım!" dedi.

Çiftlik ağası:

"Öyle ise, onu, alıp oğluna, ver!" dedi.

Hz. Meryem:

"O, hal ve şan yönünden, benden daha büyüktür!" dedi.

O zaman, İsâ Aleyhisselâm, on iki yaşındaydı.[80]



Hz. Meryem´le İsâ Aleyhisselâmın Mısır´dan Şam´a Gidişleri:


Mısır halkı, İsâ Aleyhisselâmın yaptığı ve Allah´ın, ona verdiği şeylerden kork­mağa başlayınca, Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem´e oğlunu, Şam´a götürmesini, Vahy ve ilham etti.

O da, emrolunan şeyi, yerine getirdi. [81]

Sâm´ın Nasıra kariyesinde[82], Cebel-i´Halîl´de[83] yerleştiler.

Nasârâ adı da, bu kariyeden dolayı, verilmişti. [84]

İsâ Aleyhisselâm, otuz yaşına kadar, oradan ayrılmadı.[85]



İsâ Aleyhisselâma Vahy Gelişi Ve İncil´in Nazil Oluşu:


Otuz yaşında iken, İsâ Aleyhisselâma Vahy geldi[86], İncil, nazil oldu.[87]

Yüce Allah, ona:

Halkı, Allah´a iman ve ibâdete davet etmeğe başlamasını,

Hastaları,

Kötürümleri[88],

Anadan doğma[89] körleri[90],

Delileri[91],

Alacalıları ve diğer her türlü hastalığa tutulmuş olanları, iyileştirmesini, emretti.

İsâ Aleyhisselâm da, kendisine emrolunanı, yaptı.[92]

Halk, onu, sevdi.[93]

Ona, meyi etti ve alıştı.[94]

Kendisine, uyanlar, çoğaldı.

Anısı, yükseldi, ünlendi.[95]

Bâzan, hastalardan[96], kötürümlerden[97]... binlercesi gelip, İsâ Aleyhisselâmın kapısında toplanırdı.

Hastalardan, İsâ Aleyhisselâmın yanına, yürüyerek gelmeğe gücü, yetenler, yürüyerek gelir, onlardan, gelecek güçte olmayanların yanında ise, kendisi, yü­rüyerek gider, onları[98], ancak, Allâha imân şartiyle[99], düa edip iyileştirirdi.[100]

İsâ Aleyhisselâm:

"Siz; Allah´ın Kelimesi ve Rûhu(ndan) olan; kötürümü, Alaca hastalıklısını... iyileştiren ve ölüleri dirilten, benden başka bir kimse bulunduğunu, biliyor musu­nuz " diye sorar, onlar da:

"Hayır!" derlerdi.[101]


İsâ Aleyhisselâmın Hastaları İyileştirme Ve Ölüleri Diriltme Duası:


"Ey Allah´ım! Semâ´da İlâh, Sen´sin! Yer´de İlâh, Sen´sin!

İkisinde de, Sen´den gayrı İlâh, yoktur!

Göklerde Cebbar olan, Sen´sin! Yer´de Cebbar olan Sen´sin!

İkisinde de, Sen´den gayrı Cebbar olan, yoktur!

Göklerde Hükümdar olan, Sensin! Yer´de Hükümdar olan, Sen´sin!

İkisinde de, Sen´den gayrı Hükümdar yoktur!

Göklerde hüküm, Senindir! Yerde hüküm, Senindir!

İkisinde de, Senin hükmünden gayrı hüküm yoktur!

Senin, yer yüzündeki Kudretin, semâdaki Kudretin gibidir!

Senin, yer yüzündeki Saltanatın, semâdaki Saltanatın gibidir!

Ben, Senin Şerefli İsimlerinle, Sen´den dilekte bulunuyorum!

Hiç şüphe yok ki, Sen, her şeye Kadirsin, Senin, her şeye gücün yeter!"[102]

İsâ Aleyhisselâm; ölüleri, Esmây-ı Hüsnâ´dan Yâ Hayy´u Yâ Kayyûm! Esmâsi-le, diriltirdi. [103]

İsâ Aleyhisselâmın zamanında tıb (Doktorluk) üstündü. [104]

Fakat, doktorlar; anadan doğma kör´ün gözünü açmaktan, baras hastalığını, iyileştirmekten âcizlerdi. [105]

İsâ Aleyhisselâm ise, doktorların, gördürmekten âciz kaldıkları anadan doğma körleri, gördürüyor, onların iyileştiremedikleri alaca hastalıklarını, iyileştiriyor, hattâ, ölüleri bile diriltiyordu. [106]



Şeytanın İsâ Aleyhisselâm Hakkında Halkı Dalâlete Düşüren Telkini:



Büyük şeytan; çok yaşlı, güzel yüzlü ve gösterişli bir adam şekline girip kendi­si gibi iki şeytanla birlikte gelince, halk, onların şekil ve şemaillerine bakarak, İsâ Aleyhisselâmdan, döndüler, onlara, yöneldiler.

Yaşlı şeytan, onlara, şaşılacak şeyler haber vermeğe başladı ve İsâ Aleyhis­selâm hakkında:

"Bu adamın, şaşılacak hali var: Beşikte, konuştu!

Ölüleri, diriltti!

Gayb´dan, gelecekten haber verdi!

Hastayı, iyileştirdi!

Bu, Allâh´dır!" dedi.

Yaşlı şeytanın yanındaki adamlarından birisi:

"Ey Şeyh! Sen, ne kötü bir söz söyledin!

Allah´ın, ne kullarına tecellî etmesi, ne rahimlerde yerleşmesi, ne de, kadınla­rın karınlarına sığması, mümkin ve lâyık değildir!

Fakat, o, Allah´ın oğludur!" dedi. Üçüncü şeytan:

"İkiniz de, ne kötü sözler söylediniz! Söylediğiniz şeyler, hatâ ve cehaletten ibarettir. Allah´ın, bir oğul edinmesi lâyık değildir. Fakat, bu adam, Allah ile birlikte bulunan bir İlâh´dır!" dedi. Bu sözleri, söyleyip bitirdikleri zaman, kayboldular. [107]



İsâ Aleyhisselâmın Havarileri:



Rivayete göre: krallardan bir kral, yemek yaptırıp halkı, yemeğe davet etmiş, İsâ Aleyhisselâm da, yemek çanağının çevresinde oturmuştu. [108]

İsâ Aleyhisselâm, yemek çanağının, kendisinin önüne gelen tarafından yiyor[109], çanaktaki yemek, hiç eksilmiyordu.

Kral, İsâ Aleyhisselâma:

"Sen, kim´sin " diye sordu.

İsâ Aleyhisselâm:

"Ben, İsâ b.Meryem´im!" dedi.[110]

Kral:

"Ben, krallığı, bıraktım, sana, tâbi´ oldum!" dedi,[111] krallıktan ayrılıp bazı ar­kadaşlarıyla birlikte İsâ Aleyhisselâma tâbi oldu[112] ki, işte, İsâ Aleyhisselâmın Havarileri, bunlardı.

Havarilerin, Boyacılar[113] veya Avcılar, ya da, daha başka meslekten oldukla­rı da, söylenmiştir.[114]

İsâ Aleyhisselâmın Havarileri hakkında Kur´ân-ı Kerim´de şöyle buyrulur:

"Vaktâ ki, İsâ, onlardan (İsrail oğullarından, ısrarla taşan) küfrü, his etti de:

"Allah´a (doğru giden yolda) bana, yardım edecekler kim " dedi.

Havariler:

"Biziz, Allah´ın Yardımcıları!

Biz, Allah´a, inandık.

Sen de (Ey İsâ!) Şâhid ol ki: biz, muhakkak, Müslümanlarız!" dedifler)."[115]

İsâ Aleyhisselâmın yanındaki Havariler, on iki kişi idiler.[116]

Onların isimleri şöyledir:

1) Butrus,

2) Enderais (Enderavüs),

3) Tumas,

4) Filibüs,

5) Yuhannes (b. Zebdî),

6) Yâkubüs (Yâkub b.Zebdî),

7) İbn.Selma (Telma),

8) Simun (Şem´un),

9) Matta,

10) Yâkub b.Halkya,

11) Tüddavüs,

12) Yudüs Zekeriyya Yuta.[117]

Havarîler, acıktıkları zaman, İsâ Aleyhisselâma:

"Ey Allah´ın Ruhu! Biz, acıktık!" derlerdi.

İsâ Aleyhisselâm da[118], ovada veya dağda[119], elini, yere vururdu.

Oradan, her bir insan için, iki ekmek çıkar[120], onları, yerlerdi.[121]

Susadıkları zaman da:

"Ey Ruhullâh! Biz, susadık!" derlerdi.

İsâ Aleyhisselâm da, ovada veya dağda, elini, yere vurur, yerden, su çıkar, içerlerdi.

Havariler:

"Ey Ruhullâh![122] Bizden daha faziletli kim var :

İstediğimiz zaman, bize ekmek yediriyorsun.[123]

İstediğimiz zaman[124], bize, su içiriyorsun![125]

Hem de, Sana iman ettik ve sana, tâbi olduk!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

"Eli ile çahşan[126]

Elinin kazancından yiyen kimse, sizden daha faziletlidir." dedi.

Bunun üzerine, Havariler, ücretle elbise yıkayarak geçinir oldular.[127]



Sâm b. Nûh Aleyhisselâm´dan Gemi Hakkında Bilgi Alınışı :



İsâ Aleyhisselâm; bir gün, Havarilerle birlikte iken[128], İsâ Aleyhisselâm, Nûh Aleyhisselâmın gemisini tavsif[129], Nûh Aleynisselâmdan, Tûfan´dan ve Gemi´-den bahsedince[130], Havariler:

"Keski, gemiyi gören bir kimseyi, bize[131], diriltmiş[132], göndermiş[133] olsay­dın da[134], o, bize, onu, anlatsa[135], tarif etseydi!" dediler.[136]

İsâ Aleyhisselâm, kalkıp küçük, düz bir tepeye[137], oradaki kabre kadar gitti.[138]

Elini, yere uzatıp oradan bir avuç toprak aldı[139]: "Bu, nedir biliyor musunuz " diye sordu. Havariler:

"Allah ve Resulü, daha iyi bilir!" dediler.[140]

İsâ Aleyhisselâm:

"Bu, Sâm b.Nûh´un[141] kabridir!

İstiyorsanız, onu, sizin için, dirilteyim!" dedi.

Havariler:

"Olur! Dirilt!" dediler.[142]

İsâ Aleyhisselâm, Allâh´a[143], İsm-i Âzam´ıyla[144] dua etti.[145]

Toprak yığınına, asasıyla vurup:

"Allah´ın izniyle[146] diril![147] kalk!" deyince, başının saçı[148], saçının yarısı[149] ağarmış olduğu halde[150], Sâm b.Nûh[151] veya Hâm b.Nûh[152], başından, top­rağı silkerek ayağa kalktı[153], kabrinden çıktı.[154]

"Yoksa, Kıyamet mi koptu " dedi. İsâ Aleyhisselâm: "Hayır! Kıyamet, kopmadı.

Fakat, ben, Allâh´a[155], İsm-i Âzam´ıyla[156] dua ettim.[157] Allah da, seni, dirilt­ti." dedi.[158]

İsâ Aleyhisselâm, ona:

"Sen, böyle, saçı, ağarmış olarak mı ölmüştün " diye sordu.

O:

"Hayır! Ben, genç iken ölmüştüm.

Fakat, şimdi, kıyamet koptu sandım da, saçım ağardı!" dedi.[159]

Sâm b.Nûh Aleyhisselâm, beş yüz yıl yaşamıştı.

O zaman, saç hiç ağarmazdı.

Halbuki, onun saçının yarısı ağarmıştı.[160]

Havârîler, ona, gemi hakkında, bir takım sorular sordular.[161]

O da, onlara, geminin haberini, haber verdi.[162]

Nûh Aleyhisselâmın gemisini, anlattı.[163] Sonra da:

"Bu, İsâ b.Meryem´dir. Ona, tâbi olunuz!" dedi.[164]

İsâ Aleyhisselâm, ona:

"Öl artık!" dedi.

Sâm b. Nuh Aleyhisselâm:

"Bana, Allah, ölüm sarhoşluğunu tekrarlamamak şartıyla!" dedi.

İsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a düa etti.

Allah da, onun ölümünü, öyle yaptı.[165]



İsrail Oğullarının İstekleri Yapılmazsa, İsâ Aleyhisselâmı Yakmağa Kalkışmaları:



İsrail oğulları[166], İsâ Aleyhisselâma: "Bize, Uzeyr´i, dirilt!

Yoksa, seni, ateşte yakarız!" demişler[167] ve İsâ Aleyhisselâm için, üzüm odunlarından pek çok odun toplamışlardı.

O zaman, İsrail oğulları, ölülerini, taş sandıklar içine koyarlar, sandıkların üzer­lerine de, taştan, iyice kapanan kapaklar, geçirirlerdi.

Uzeyr Aleyhisselâmın kabrini de, arkasında ismi yazılı olduğu halde buldular. Bütün uğraşmalarına rağmen onu, kabrinden çıkarmağa güc yetiremediler.

Dönüp İsâ Aleyhisselâma haber verdiler.

İsâ Aleyhisselâm, içinde su bulunan bir kabı, onlara, uzattı ve:

"Bu suyu, onun kabrinin üzerine saçınız!" dedi.

Saçtılar.

Kapak, açıldı.

İsâ Aleyhisselâmı, götürdüler.

Uzeyr Aleyhisselâm, kefeninin içinde, öylece duruyordu.

Sonra, elbisesini, üzerinden soydular.[168]

İsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a düa etti.[169]

Uzeyr Aleyhisselâma da:

"Ey Uzeyr! Yüce Allah´ın izniyle, diril!" dedi.

Uzeyr Aleyhisselâm, dirilip oturduğu zaman, İsrail oğulları, bütün bunları, göz­leriyle, gördüler.[170]

Kendileri de; İsâ Aleyhisselâm hakkında[171]:

"Ey Uzeyr![172] Şu Adam için, şehâdette bulunur musun " diye sordular,

Uzeyr Aleyhisselâm:

"Ben, onun, Allah´ın kulu ve Resulü olduğuna, şehâdet ederim!" dedi.[173]

Bunun üzerine, İsrail oğulları:

"Ey İsâ! Bizim için, Rabbine dua et te, onu, bizim aramızda, sağ olarak bulun­dursun!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

"Onu, kabrine iade ediniz!" dedi.

Uzeyr Aleyhisselâm, kabrine iade edildi ve öldü.

İsâ Aleyhisselâma, iman eden, iman etti; küfründe, direnen de, küfründe direndi.[174]

İsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, böyle, Mucizelerle gönderildiği zaman, onların münafık ve kâfir olanları, şaşırıyorlar, alay ediyorlar:

"Filanın, dün gece yediği ve evinde biriktirdiği şeyleri, onlara, haber veriyor­muş! " diyorlar;

Bu; Mü´minlerin imanlarını, kâfir ve münafık olanların da, küfürlerini ve şüphe­lerini artırıyordu.

Ölüleri, diriltme mucizeleri ise, kâfir ve münafık yahûdileri, büsbütün kızdı­rıyordu.[175]

Matta İncil´inde bildirildiğine göre: İsâ Aleyhisselâmın, Havra da hikmetli, ib­retli temsillerle yaptığı konuşmadan da, şaşkına dönen Yahûdîler:

"Bu Adam´ın, bu hikmeti ve bu kudret işleri, bu şeyieri, nereden geliyor !" de­diler, Ona, Peygamberliği yakıştıramadılar ve Peygamberliğine inanmadılar.

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm, onlara:

"Bir Peygamber, kendi memleketinden ve evinden başka yerde itibarsız de­ğildir." dedi.

Onların imansızlıklarından dolayı, orada çok kudret işleri yapmadı.[176]



İsrail Oğulları İle Havarilerin Kendileri İçin Gökten Sofra İndirilmesini İstemeleri:


İsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarına:

"Sizler, Allah için, otuz gün oruç tuttuktan sonra, ondan, isteyeceğinizi, iste­seniz de, size, istediğiniz şey verilse, olmaz mı

Çünkü, işçinin ücreti, kendisinin işi üzerine, verilir" dedi.

İsrail oğulları, İsâ Aleyhisselâmın, dediğini yaptıktan, otuz gün oruç tuttuktan sonra:

"Ey iyilik öğreticisi! Sen, bize:

"İşçinin ücreti, kendisinin işi üzerine, verilir!" dedin ve otuz gün oruç tutmamı­zı, bize emrettin.

Biz de, otuz gün oruç tutup emrini, yerine getirdik.

Bizim, hiç bir kimseye otuz gün çalışıp ta, işimizi, bitirince, yemek yedirilmedi-ğimiz gün, olmamıştır.[177]

Ey İsâ! Biz, bir kimsenin işini, yapınca, yemek yediriliriz.

Biz, oruç tuttuk, acıktık.

Üzerimize, gökten bir sofra indirilmesi için, Allah´a düa et!" dediler.[178]

O zaman, İsâ Aleyhisselâm, otuz gün oruç tutmalarını, Havarilere de, em­retmişti.

Onlar da, otuz gün oruç tutmuş bulunuyorlardı.[179]

İnen yemek sofrasının sıfatı ve mâhiyeti hakkında bilginlerin rivayetleri çok de­ğişiktir.[180]

Bazılarına göre: Meleklerin, semâdan[181] getirip İsrail oğulları ile Havârîlerin önlerine koydukları sofranın üzerinde[182], arpa unundan yapılmış[183] yedi ekmek­le, yedi balık vardı.[184]

İsâ Aleyhisselâm, ağladı ve:

"Allah´ım! Beni, şükredenlerden eyle!

Allah´ım! Bu sofrayı, bir rahmet kıl! Onu, bir ceza ve azab kılma!" diyerek dua etti.[185]

Sofra, inince; zenginler, fakirler, büyükler, küçükler, erkekler, kadınlar, Sofra­nın başına yığıldılar.[186]

İsâ Aleyhisselâm´a:

"Ey Rûhullâh! [187] Bundan, ilk önce yiyen, Sen ol! Sonra da, biz, yiyelim!" dediler. [188]

İsâ Aleyhisselâm:

"Allah, onu, yemekten, beni korusun! [189]

Fakat, ondan, isteyen yiyebilir!" dedi. [190]

Kendisi, ondan, hiç yemedi. [191]

Havariler de [192], ondan, yemekten, korktular. [193] Yemediler. [194]

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm; o yemeğe;

Fakirleri,

Hastaları, [195]

Kötürümleri,[196]

Cüzzam hastalığına tutulmuş olanları, çağırıp onlara:

"Allah´ın rızkından yiyiniz!

Bu, sizin için, ihsan, sizden başkaları için, belâdır!" dedi.[197]

Kadın, erkek[198] fakirlerinden, kötürümlerinden, hastalarından, mübtelâların-dan bin üç yüz kişi, ondan yediler, hepsi de, doydular[199], genirdiler.[200]

Onların, en sonuncusu, ondan, en başındakinin yediği gibi, yemişti´[201] Bir cemâat gelip ondan, yiyor, sonra, çıkıyor, başkaları, geliyordu.

Onlar da, yedikten sonra çıkıyordu.

Böylece, onların hepsi, yemişler, daha da, artmış kalmıştı.[202]

İsâ Aleyhisselâm, balığa baktı, gökten indiği sıradaki gibi duruyordu.[203]

Rivayete göre, Sofradan yiyenlerin sayısı: Beş bindi.[204] Biraz daha fazla idi.[205]

Hattâ, yedi bine yakındı.[206]

O gün; hasta olup ta, ondan, yiyince, iyileşmeyen,

Kötürüm olup ta, yürüyemeyen,

Mübtelâ olup ta, ihtilasından kurtulmayan,

Fakir olup ta, zenginliğe kavuşmayan ve ölünceye kadar da, zenginlik hali de­vam etmeyen, yoktu. [207]

Onlar, Sofraya bakarlarken, Sofra, semâya yükselip gözden kayboldu. Havariler, sofradan yemediklerine pişman oldular. [208] Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâma:

"Soframı ve rızkımı, zenginler dışında, fakirlere tahsis et!" diye vah-yetmişti.[209]

İsâ Aleyhisselâm da, öyle, yapınca[210], bu zenginlerin, çok ağırına gitti. [211]

Onun, gökten inişini, inkâr ettiler.[212]

Sofra hakkında şüpheye düştüler ve halkı da, şüpheye düşürdüler. [213]

"Siz, sofranın, gerçekten, semâdan indiğini mi sanıyorsunuz " dediler. [214]

Sofrayı, görmeyenler de,[215], onu, inkâr ettiler.[216]:

"Yazıklar olsun size![217] O, sizin gözlerinizi, büyülemiştir!" dediler.[218]

Yüce Allah, kimin hayrını murad ettiyse, o, basîret üzere, imanda sebat etti.

Kimin de, fitneye tutulmasını, murad ettiyse, onlar da, küfürlerine, döndüler.

İsâ Aleyhisselâm, onlara:

"Siz, helak oldunuz: Allah´ın azabına, hazırlandınız!" dedi.[219]



Sofranın Gökten İndiğini İnkâr Edenlerin Akıbeti:


Sofranın, gökten indiğini inkâr eden İsrail oğullarından üç yüz otuz[220], üçyüz otuz üç[221] kişi, yurdlarında geceleyin, döşekleri üzerinde aileleriyle birlikte ya­tarlarken, domuzlara çevrilmiş olarak sabahladılar.[222]

Domuzlara çevrilmiş olanlar içinde ne bir kadın, ne de, bir çocuk vardı.[223]

Domuza çevirilen Yahûdîler, yolları ve meydanları, dolduruyor, helâlardaki pis­likleri, yiyorlardı.[224]

Halk, onların bu hallerini, görünce, korktular.

İsâ Aleyhisselâmın yanına vardılar. Ona, ağladılar.

İsâ Aleyhisselâm da, onların Ev halklarının bu hâle düşmelerine ağladı.

Domuzlar; İsâ Aleyhisselâmı, gördükleri zaman, ağladılar ve çevresinde dö­nüp dolaşmağa başladılar.

İsâ Aleyhisselâm, onları, isimleriyle birer birer çağırıyor.[225] Onlara: "Sen, filan, sen filan, sen filan değil misin" diye soruyor[226] Onlar; ağlıyor.[227]

"Evet! demek istiyor[228], başlarını sallayarak işaret ediyorlar[229], konuşamı­yorlardı.

Öylece, üç gün yaşadıktan sonra, ölüp gittiler.[230]



Kur´ân-I Kerimin Sofra Hakkındaki Açıklaması:



"O vakit, Havariler:

Ey Meryem oğlu İsâ! Rabb´in, bizim üstümüze gökten bir Sofra indirebilir mi " demiş,

O (da):

"Eğer, inanmış (adam)larsanız, Allâhfın kudretinden ve benim Peygamberliğim­den kuşkuya sapmak)dan korkunuz! demişti.

(Havârîler):

İstiyoruz ki: biz de, ondan, yiyelim, kalblerimiz, yatışsın.

Senin, bize hakîkaten doğru söylediğini, bilelim ve biz de, bunun üzerine şahid-lik edenlerden olalım!" dediler.

Meryem oğlu İsâ (dua ederek):

"Ey Allah! Ey Bizim Rabbimiz! Üstümüze, gökten bir sofra indir ki, bizim hem evvelimiz, hem âhirimiz için, bir bayram ve Sen´den bir âyet (Mucize) olsun! Bizi, rızıklandırsın!

Sen, rızık verenlerin, en hayırlısısın!" dedi.

Allah:

"Ben, onu, sizin üzerinize, şüphesiz indiriciyim.

Artık (ondan) sonra, içinizden, kim, nankörlük eder (küfre döner)se, işte, ben, onu muhakkak ki, âlemlerden, hiç birini azablandırmayacağım bir azabla azab-landırırım!" buyurdu. [231]



İsâ Aleyhisselâmın Hacca Gidişi Ve Hac Telbiyesi:


Revhâ vadisindeki Hacc yolundan, üzerlerine, yün Aba giyinmiş, develerinin Lif´den yularlarını tutmuş oldukları halde, yetmiş Peygamberin Hacc için, Telbi-ye ederek Mekke´ye gelip Hayf Mescidinde namaz kıldıkları rivayet edilir.

İsâ Aleyhisselamın Hacc Telbiyesi: "Lebbeyk.... = Buyur Allâhım, buyur! Emrine, amadeyim! Ben, Senin kulun´um.

Senin, iki kulunun Kızı olan Câriye kulunun oğluyum!" tarzında idi. [232]



İsâ Aleyhisselâmın Havarilerden Ve Etba´dan Her Tarafa Dâvetciler Gönderişi:



İsâ Aleyhisselâm; uzak veya yakın ülkelere, Havarilerden, Dâvetciler gönder­mek istediği zaman, yakın yere gönderdiği, seve seve gitti ve selâmete erdi.

Uzak yere göndermek istediği kimseler ise, güçsündüler, yüksündüler ve ka­çındılar.

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm, onların bu hallerinden, Yüce Allah´a şikâ­yetlerdi.

Güçsünen ve yüksünenlerden her biri, gönderilecekleri kavmin dilini konuşur olduğu halde, sabaha çıktı.[233]

İsâ Aleyhisselâm:

1) Havarilerden Butrus´u, Havârî olmayan Etba´dan, Buluş ile birlikte Rümiye´ye;

2) Havarilerden Enderais´i, ve Matta´yı, insan yeyen Zencilerin yurduna;

3) Tumas´ı, Doğu ülkesindeki Babil´e;

4) Filibüs´ü, Kayravan ve Kartacanna´ya (Afrikaya);

5) Yuhannes´i, Eshab-ı Kehf kariyesi Efsus (Defsus)a;

6) Yâkubüs´ü, Orışalım´a (İlya´ya, Beytülmakdis´e):

7) İbn.Selma´yı, Hicaz ülkesine Araplara;

8) Simun´u, Afrika yanında Berberlerin yurduna;

9) Havarilerden olmayan Yahuda´yı, -Yuzez (Yudis) Zekeriya Yuta´nın yerine-Eryübüs´e gönderdi.[234]



Antakya Halkının Elçileri Öldürmeğe Kalkışmaları Ve Helak Olmaları :


İsâ Aleyhisselâm; putperest Antakya halkına da, Havarilerinden, içlerinde Şem´-un´un da, bulunduğu, üç Elçi göndermişti.

Elçiler; ilk önce, Antakya halkından Habib b.Mürrey´e rastladılar.

Habib b.Mürreyyin evi, şehir kapılarının yanında, şehirden uzakça bir yerde bulunuyordu.

İşi, urgancılıktı.

Kendisi, hastalıklı bir zat idi. Cüzzam miskin hastalığına tutulmuştu.

Hayra, eli açık mümin bir zat idi. Kazancını, akşamlayın bir araya toplar, ikiye böler, yarısı ile çoluk çocuğunu geçindirir, yarısını da, yoksullara dağıtırdı.

Hastalığı, zayıflığı ve işi, kendisini, ibadetten alıkoymazdı.

Habib b.Müreyy; Antakya halkının, gönderilen Elçileri öldürmek üzere söz birliği ettiklerini haber aldığı zaman, koşup yanlarına vardı. Onlara, Allah´ı, hatırlattı, ken­dilerini öğütledi, Elçilere uymağa davet etti.

Antakya halkı ise, onu, taşa tuttular, ayaklarının altına alıp çiğnediler.

Habib b.Müreyy ise: "Ey Allah´ım! Kavmime doğru yolu göster!

Ey Allâhım! Kavmime doğru yolu göster!

Ey Allâhım! Kavmime doğru yolu göster!" diye dua ede ede can verdi. [235]

Antakya halkını da, Cebrail Aleyhisselâmın bir Sayhası, haykırışı, helak etme­ğe yetti.

Habib b.Müreyy´in kabri, Antakya çarşısındadır.[236]

Hâdise, Kur´an-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Onlara, o şehir (Antakya) Eshabını misal getir:

Hani, oraya (gönderilen) Elçiler, gelmişti.

Biz, o zaman, kendilerine iki (Elçi) göndermiştik te, onlar, onları yalanlamışlardı.

Biz de, bir üçüncü ile (bunları) takviye etmiştik.

(Bunlar, onlara): biz, size gönderilmiş hak Elçileriz! demişlerdi.

Onlar: siz, bizim gibi insandan başka (kimseler) değilsiniz!

Hem, Rahman (olan Allah, Vahy´den, Risaletten) hiç bir şey indirmemiştir.

Siz, ancak, yalan söyler (kimselersiniz! dediler.

(Elçiler): Rabbimiz biliyor ki, biz, gerçekten, size gönderilmiş Elçileriz!

Bizim üzerimize (düşen vazife) apaçık tebliğden başka (bir şey) değildir! dediler.

(Şehir halkı): doğrusu, biz, sizin yüzünüzden uğursuz/andık.

Eğer, (bizimle uğraşmaktan) vaz geçmezseniz, and olsun ki, sizi, mutlaka taş­larız! Size, bizden, muhakkak acıklı bir işkence de, dokunur! dediler.

(Elçiler): sizin uğursuzluğunuz, kendi yanınızdadır (kendinizdendir)

Size öğüt verilirse mi (uğursuzluk sayacak ve küfrünüzde devam edeceksiniz) !

Hayır! Siz, haddi aşan, taşanlar güruhusunuz! dediler.

O şehrin en ucundan koşarak bir adam geldi ve: Ey kavmim! Uyunuz o gönde­rilmiş olan (Elçiler)e!

Uyunuz, sizden hiç bir ücret istemeyen o kişilere! Onlar, hidayete ermiş (kişi)lerdir. Ben, beni, yaratan´a, ne diye kulluk etmeyecekmişim ! Siz, (hepiniz) ancak, O´na döndürüflüp götürüleceksiniz. Ben, O´ndan başka, tanrılar edinir miyim hiç

Eğer, O çok Esirgeyici (Allah), bana, bir zarar (yapmak) isterse, onların (o putla­rın iddia ettiğiniz) şefaati, bana hiç bir yarar vermez. Onlar, beni, asla kurtaramazlar.

Şüphesiz ki, ben, o takdirde, muhakkak, bir sapıklık içindeyim (demek)tir.

Gerçekten, ben, (sizin de) Rabbınız (olan Allâha) iman ettim.

İşte, bunu, benden duyunuz!" dedi.

(Şehid ettikleri zaman, ona): Cennet´e gir!" denildi.

(O da): ne olurdu, Rabbimin, beni, yarlıgadığını, beni, (Cennetle) ikram edilen­lerden kıldığını kavmim bilselerdi!" dedi.

Ondan sonra, onun kavminin üzerine, gökten hiç bir ordu indirmedik, indiriciler de, değildik.

(Onları helak eden) bir tek Sayha´dan (Cebrail´in haykırışından) başka (bir şey) değildi ki, hemen, sönüverdiler!" (Yâsîn: 13-29)[237]



İsâ Aleyhisselâmın Ölen Bir Dostunu Diriltişi:


Beytülmakdis´in bir kariyesinde[238] İsâ Aleyhisselâmın, Âzer adında bir dostu vardı.[239]

Âzer, hastalanınca Âzer´in kız kardeşi, İsâ Aleyhisselâma: "Kardeşin, ölüyor! Hemen, onun yanına gel!" diye haber salmıştı. Âzer´in arası ile İsâ Aleyhisselâmın arası üç günlük yoldu.[240]

İsâ Aleyhisselâmla Eshabı[241], Âzer´in kariyesine[242] vardıkları zaman, onu, üç gün önce, ölmüş[243], oradaki mağaranın içine gömülmüş[244] buldular.[245]

İsâ Aleyhisselâm, o kariyeye gelince, Âzer´in iki kız kardeşi, onun yanına varıp:

"Ey Efendimiz! Dostun Âzer, ölmüş bulunuyor!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm, üzüldü ve kızlara:

"Onun kabri, nerededir " diye sordu.[246]:

"Bizi, onun kabrine götürünüz!" dedi.´[247]

Götürdüler.[248]

Âzer´in, mağarada, üzerine, taş[249] kapak kapatılmış[250] kabrine vardılar.[251]

İsâ Aleyhisselâm:

"Taş kapağı, açınız!" dedi.

"Dört gündenberi, kokmuş bulunuyor!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm, mağaraya yaklaşarak:

"Rabbim! Hamd, sana mahsustur.[252]

Ey yedi kat göklerin ve yedi kat yerlerin Rabbi olan Allah´ım!

Beni, İsrail oğullarına, Sen, gönderdin.

Onları, senin dinine davet ettim.

Kendilerine -Senin izninle- ölüleri, dirilteceğimi, haber verdim.[253]

Ben, iyice biliyorum ki: her şeyi, veren, Sensin!

Fakat, ben, şu ayakta dikilen cemâat ta, Senin, beni peygamber olarak gön­derdiğine iman etsinler ve beni, doğrulasınlar, diyorum. [254]

Âzer´i, dirilt!´ [255] dedikten sonra, Âzer´e: "Kalk!" dedi.

Âzer, iki eli, iki ayağı, sımsıkı bağlanmış, üzerindeki kefenini, sürür bir halde[256], kabrinden çıkıp[257] ayağa kalktı.[258]

Yahûdî kavminden, orada bulunanlar, İsâ Aleyhisselâma, hemen iman ettiler; Âzer´e, bakıyorlar, onun dirilişine şaşıp duruyorlardı.[259]



Yahûdî İleri Gelenleri Ve Din Bilginlerinin İsâ Aleyhisselâmı Öldürmeyi Kararlaştırmaları:



Bunun üzerine, Yahûdîlerin ulu kişileri ve Din Bilginleri, toplandılar ve:

"Biz; bunun (İsâ Aleyhisselâmın), bize karşı, dinimizi, bozmasından ve halkın, ona, uymasından, korkuyoruz!" dediler.

Şekillerden, izlerden, neseblerden, çok iyi anlayan Kâhinler Başkanı, onlara:

"Bir tek adamı, vadide giderken tutup öldürmek, hayırdır!" dedi ve İsâ Aley-hisselâmı, öldürmek üzere, söz birliği ettiler. [260]

Kendisini, öldürmeye yöneldiler. [261]

Yahûdîler, zamanın krallarından bazısına da, İsâ Aleyhisselâm aleyhinde ih­barda bulundular ve onu, öldürmeye ve asmağa azmettiler. [262]

Kendisini, öldürmek için, aramağa başladılar. [263]



İsâ Aleyhisselâmla Annesine Dil Uzatan Yahudilerin Domuzlara Çevrilişi:



İsâ Aleyhisselâm; merkep üzerinde Oraşalim (Beytülmakdis)e, girmiş[264] Ya­hudilerden, bazı kimselerle karşılaşmıştı.

Onlar, İsâ Aleyhisselâmı, görünce:

"Sihirbaz kadının oğlu Sihirbaz, kötü işler yapıcısı kadının, kötü işler yapıcı oğlu geldi!" dediler ve bu sözleriyle, ona ve annesine isnad ve iftirada bulundular.[265]

İsâ Aleyhisselâm, bunları, işitince[266], onların, aleyhlerinde[267]:

"Ey Allah´ım! Sen, benim Rabb´imsin!

Ben, Senin eserin olan Rûh´undan çıkarıldım ve Senin Ol! Kelimenle yaratıldım.

Ben, onlara, kendiliğimden, Peygamber gelmedim.

Ey Allah´ım! Bana ve anama söven kimselere lanet et, onları rahmetinden uzak­laştır!" diyerek[268] dua etti.

Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâmın duasını kabul buyurup[269], ona ve onun anne­sine sövüp saymış olanları[270], domuzlara çeviriverdi!

İsrail oğullarının başkanı, bunu görünce büyük bir korkuya düştü. Yahudiler, İsâ Aleyhisselâmı, öldürmek hususunda söz birliği yaptılar.[271]



İsâ Aleyhisselâma Dünyadan Ayrılacağının Bildirilişi:



Rivayete göre:

Dünyadan ayrılacağı, Yüce Allah tarafından bildirildiği zaman, İsâ Aleyhisse­lâm, Havarilerini, yanına çağırmış, yemekten sonra, onlara:

"Çoban, gidince, davar, dağılır!" demiş ve bununla, kendisinin öleceğini, an­latmak istemiş.

İçlerinden, birisinin; horoz, üç kerre ötmeden önce kendisini, inkâr edeceğini,

Birisinin de, kendisini, az bir karşılığa (otuz dirheme) satıp bedelini yiyeceğini, haber vermişti.

Gerçekten de, Yahûdîler; İsâ Aleyhisselâmı, öldürmek için, ararlarken, Hava­rilerden Şem´un´u, yakalayıp:

"İşte, bu, onun arkadaşlarındandır!" dedikleri zaman, Şem´un:

"Ben, onun arkadaşı, değilim!" diyerek inkârda bulunmuş ve bırakılmış, horo­zun öttüğünü, işitince de, üzülmüş ve ağlamağa başlamıştı.

Havarilerden birisi de, Yahûdîlerin yanına varıp:

"Mesîh´in yerini, size gösterirsem, bana, ne verirsiniz " demiş, onların verdi­ği otuz dirhemi alıp İsâ Aleyhisselâmın bulunduğu yeri, onlara göstermiştir.[272]



İsâ Aleyhisselâmın, Yahudiler Tarafından Öldürülmek İstenilince Semâya Kaldırılışı:



Rivayete göre:

Yahudiler, bir gün[273] toplanıp İsâ Aleyhisselâmı, sorguya çektiler.

İsâ Aleyhisselâm, onlara:

"Ey Yahûdî cemaatları! Hiç şüphesiz, Allah, size, buğz ediyor, sizden nefret ediyordur!" deyince, İsâ Aleyhisselâmın sözlerine, son derecede kızdılar ve öl­dürmek için, üzerine, yürüdüler.

O sırada, Yüce Allah, Cebrail Aleyhisselâmı, gönderdi. O da, İsâ Aleyhisselâ­mı, bir evin cümle kapısının içindeki küçük kapısından içeri soktu.

Yüce Allah; evin tavanındaki pencereden İsâ Aleyhisselâmı, semâya kaldırdı. Yahûdîlerin Başkanı, adamlarından birisine:

İsâ Aleyhisselâmın yanına girmesini ve onu, orada öldürmesini, emretti.[274] Adam, içeri girdiği zaman, orada, İsâ Aleyhisselâmı, göremedi.

Dışarıdakilerin yanına çıkmayı geciktirince, onun, İsâ Aleyhisselâmı, öldürme­ğe uğraştığını, sandılar.[275]

Yüce Allah; adamı, İsâ Aleyhisselâma benzetti.

Adam, dışarıdakilerin yanına çıkınca, kendisini, İsâ Aleyhisselâm, sandılar, he­men, onu, öldürdüler ve astılar.[276]

Diğer rivayetlerde ise:

Yahûdîlerin; İsâ Aleyhisselâmı, yakalayıp bağladıkları ve hakaret ederek gö­türdükleri ve asacakları sırada, İsâ Aleyhisselâmın semâya kaldırıldığı bildirildiği gibi;[277]

Yakalayıp hakaret ederek götürdükleri, İsâ Aleyhisselâm olmayıp Yahûdîlere, İsâ Aleyhisselâmın yerini gösteren Havârî olduğu[278];

İsâ Aleyhisselâmı, asmak istedikleri sırada, yer yüzüne karanlık çöktüğü ve Me­leklerin, Yahudilerle İsâ Aleyhisselâm arasına gerildikleri ve İsâ Aleyhisselâmın yerini, Yahûdîlere gösteren ve İsâ Aleyhisselâma benzetilen Havârî´yi, yakalayıp[279], kendisinin:

"Ben, size, onun yerini, gösteren´im!" demesine bakmayarak´[280] İsâ Aleyhisselâmın, yerine, onu[281] öldürüp[282] ağaca astıkları[283];

Yahûdîler tarafından kuşatıldıkları evde bütün Havârîlerin, İsâ Aleyhisselâma benzetildikleri ve onlardan birisinin, İsâ Aleyhisselâm için, kendisini, feda ettiği de, bildirilmekte ve bu hususta daha başka bilgiler de verilmektedir.[284]

İsâ Aleyhisselâm, semâya kaldırıldığı zaman, otuz üç yaşında idi.[285]



Kur´ân-ı Kerimin Bu Husustaki Açıklaması:



"Bir de, onların (İsa´yı) inkâr ile kâfir olmaları, Meryem´in aleyhinde büyük iftira atıp söylemeleri,

Biz, Allah´ın Peygamberi Meryem oğlu Mesih İsa´yı, öldürdük! demeleri sebe­biyledir ki, kendilerini, rahmetimizden kovduk)

Halbuki onlar, onu öldürmediler, onu asmadılar da.

Fakat, (öldürülen ve asılan adam), kendilerine (İsâ) gibi gösterildi.

(Zâten ve) hakîkatan (İsâ ve onun katli) hakkında, kendileri de, ihtilâfa düşüp kat´î bir şek ve şüphe içindedirler.

Onların, buna (Onun katline) âid hiç bir bilgileri yoktur.

Ancak (kupkuru) zanna uymaktadırlar.

Onu, yakînen öldürmemişlerdir.

Bilakis, Allah, onu, yükseltip kendisine kaldırmıştır.

Allah, mutlak Galib´dir, yegâne hüküm ve Hikmet sahibidir. [286]



İsâ Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili Ve Zâhidâne Yaşantısı:



İsâ Aleyhisselâm:

Orta boylu,

Hamamdan çıkmış gibi, kırmızıya çalar beyaz benizli[287],

Dağınık[288], düz saçlı idi.[289]

Saçını, uzatır, omuzları arasına salardı.[290]

Saçına, hiç yağ sürmezdi.[291]

Geniş göğüslü[292],

Küçük yüzlü[293],

Çok ben´li idi. [294]

Sırtına, kıl [295], yün elbise [296],

Ayağına, ağaç kabuğundan yapılmış, tasması hurma lifinden sandal giyerdi. [297]

Çoğu zaman, yalın ayak yürürdü. [298]

Kendisinin, ne geceleri varıp içinde barınacağı [299] bir evi [300],

Ne bir ev eşyası,

Ne zevcesi,

Ne de, ölmeyecek kadar bir günlük yiyecekten başka bir şeyi vardı. [301]

Hiç bir şeyi, yarın için, biriktirmez, saklamazdı. [302]

İsâ Aleyhisselâm, göğe kaldırıldığı zaman, yün bir kaftan, bir çift çoban mesti, bir de, deri dağarcıktan başka bir şey bırakmamıştı. [303]

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

İsâ Aleyhisselâm; dünyadan yüz çevirip Âhireti, özler, Allâha, ibâdete koyulurdu.

Yer yüzünde dolaşır, nerede, güneş batarsa, orada, iki ayağının üzerinde na­maza durur, sabahlardı. [304]

Bütün geceleri namazla, gündüzleri de, oruçla geçirirdi. [305]

Arpa ekmeği, yerdi. [306]

Havârîlerine:

"Ey Havârîler topluluğu! Mescidleri, meskenler edininiz!

Evlerinizi de, yolcu menzilleri gibi edininiz [307] ki, dünyadan, selâmetle kurtu-lasınız!" derdi. [308]

İsâ Aleyhisselâma:

"Sen, su üzerinde nasıl yürüyebiliyorsun " diye sorulmuştu.

İsâ Aleynisselâm:

´Yakîn ile!" dedi. [309]

"Biz de, yakîn sahibiyiz! " denilince:

"Sizin yanınızda, taş, çamur ve altun, eşid ve bir midir " diye sordu.

"Hayır!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

"Bunlar, benim yanımda, eşid ve birdirler!" dedi.

Havariler, bir gün; İsâ Aleyhisselâmı, aramağa gittiler, Kendisini, su üzerinde yürür bir halde, buldular.

Onlardan birisi:

"Ey Allanın Peygamberi! Biz de, senin yanına yürüyüp varalım mı " dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Olur!" dedi.

Havari, ayağını, basınca suyun içine, batıverdi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Getir ver elini ey güdük imanlı!

Eğer, Âdem oğlunun, zerre kadar yakîni olsaydı, suyun üzerinde yürürdü!" dedi.[310]

İsâ Aleyhisselâm, bir adamın hırsızlık ettiğini görmüş, ona:

"Sen, çaldın ha! " demişti.

Adam:

"Kendisinden başka İlâh bulunmayan Allah´a and olsun ki; hayır!" deyince, İsâ Aleyhisselâm:

"Allâha iman ettim, kendi gözümü ise yalanladım!" demiştir.[311]

İsâ Aleyhisselâma bir adam gelip:

"Ey iyilik öğreticisi! Sen, bana bir şey öğret ki, o, beni, yararlandırsın, seni, zararlandırmasın!" demişti.

İsâ Aleyhisselâm:

"Nedir o " diye sordu.

Adam:

"Kul, Yüce Allah´a karşı, hakkıyle takvâlı nasıl olur " dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Bu, kolay bir iştir:

Allah´ı, kalbinden, hakkıyle seversin,

Onun için, gücün yettiği kadar amelde bulunursun,

Benî nev´ine de, kendine acır gibi, acırsın!" dedi.

Adam:

"Ey iyilik öğreticisi! Benim, Benî nev´im, kimlerdir " diye sordu.

İsâ Aleyhisselâm:

"Bütün Âdem oğullarıdır.

Sana gelmesini, istemediğin şeyi, sen, senden başkasına da, getirme!

O zaman, sen, Allah´a karşı, hakkıyle ittikalı olursun!" dedi. [312]

İsâ Aleyhisselâmın bildirdiğine göre:

"Zamanın sonunda;

Dünyadan, el çekmeğe özenen ve fakat, dünyadan, el çekmeyen,

Âhireti, özler görünen ve fakat, âhireti, özlemeyen,

Başkalarını, Valilere, gitmekten, men eden ve fakat, kendileri giden,

Zenginlere, yaklaşan ve fakat, fakirlerden, uzaklaşan,

Ellerini, ileri gelenlere, açan ve fakat, ellerini, fakirlere yuman bilginler gele­cektir ki, işte, bunlar, şeytanların kardeşleri, Rahman´ın ise düşmanlarıdır!"[313]


İsâ Aleyhisselâmın Vazifesinin Mahiyetinin Açıklanışı Ve Muhammed Aleyhisseelâmın Geleceğini Müjdeleyişi:



"Meryem oğlu İsâ da, bir zaman:

Ey İsrail oğulları! Ben, size, Allah´ın gönderdiği Peygamberiyim.

Benden önceki Tevrat´ı, tasdik edici,

Benden sonra gelecek Peygamberi de-ki, ismi: Ahmed´dir- müjdeleyici olarak geldim..." demişti." [314]

İbn.İshak´ın (85-151 Hicrî) bildirdiğine göre: İsâ Aleyhisselâma Allah tarafından indirilen İncil´de, Muhammed Aleyhisselâmın sıfatı ve ismi hakkında verilmiş olan bilgiyi, İsâ Aleyhisselâmın devrinde Havârî Yuhanna da yazdığı İncilde [315] tesbit etmiş bulunuyordu.

Nitekim, İsâ Aleyhisselâm, kendisini, inkâr eden kavmine karşı:

"Rab tarafından çıkıp gelecek olan o Münhamennâ, Rab tarafından çıkıp ge­lecek O Rûhulkuds gelmiş olsaydı, O, bana, şehâdet ederdi.

Siz, de şehâdet edersiniz.

Çünkü, ötedenberi, benimle birlikte bulunuyorsunuz.

Ben, bunları, size söyledim ki, şüpheye düşmeyesiniz!" demiştir.

Münhamennâ, Süryanca, Muhammed demektir.

Bunun, Rumcası: Baraklitüs´dür. [316]

Ebülferec İbn.Cevzî´nin (540-597 Hicrî), İbn.Kuteybe´den (213-276 Hicrî) nakline göre:

İsâ Aleyhisselâm, Havârîlerine:

"Ben, gidersem, size Faraklit, Rûhulhak, gelecektir.

O, kendiliğinden, söz söylemeyecek, ancak, kendisine, ne söylenirse, onu, söy­leyecektir.

O, bana, şehâdet edecektir.

Siz de, şehâdet edersiniz.

Çünkü, siz, halktan daha önce, benimle birlikte bulunuyorsunuz.

Ben, gitmezsem, Feraklit, size gelmez." demiştir. [317]

Gerek Baraklitüs, gerek Faraklit sözü, Periclotas şekline sokulup Yuhanna İn­cilinde Tesellî Edici diye terceme edilmiştir.

Şüphesiz ki: İsâ Aleyhisselâmın ana dili, Yunanca değil, İbranice idi.

Kendisine, Allah tarafından indirilmiş olan İncil´in dilinin de, İbranca olacağı, tabiîdir.

İsimleri terceme etmek, Ehl-i Kitap Bilginlerince, âdet olduğundan, İsâ Aley­hisselâmın, kendisinden sonra, geleceğini, müjdelediği Âhir zaman Peygambe­rinin ismini de, Yunancaya terceme etmişler ve Arapça Mütercimler de, onu, Fa­raklit olarak Arapçalaştırmalardır.

Bir Papaz tarafından yazılıp Hicrî 1268 yılında Kalküta´da bastırılan bir broşürde:

Faraklit olarak Arapçalaştırman ismin, İncil´in Yunanca nüshasında Paraklitüs şeklinde mi Yoksa, Piraklütüs şeklinde mi geçtiği incelenerek, birinci şekle göre: ismin, Tesellî ve Yardım Edici, Vekil mânâlarına geldiği, ifâde ve ikinci şekle gö­re ise, Muhammed ve Ahmed mânâlarına gelebileceği itiraf edilmiş ve Müslüman­ların, bu şekli iltizam ettikleri ileri sürülmüştür.

Halbuki, iki kelime arasında şekil ve telaffuz bakımından, pek az bir fark vardır. Yunan harfleri, birbirlerine benzerdir.

Bazı İncil nüshalarındaki Piraklütüs, belki de, yazıcıların hatası yüzünden, Pa­raklitüs olmuştur.[318]



İsâ Aleyhisselâmın Annesinin Vefatı:



İsâ Aleyhisselâmın Annesi Hz.Meryem, İsâ Aleyhisselâm´dan sonra altı yıl da­ha yaşayıp vefat etmiştir. [319]



Yüce Allah´ın Kendi İlminden İlim Ve Kendi Hilm´inden Hilim Vererek Getireceği Ümmet:



Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâma; Peygamberimizin Ümmeti hakkında da:

"Ey İsâ! Ben, senden sonra, bir ümmet getireceğim ki: onlar, sevdikleri bir şeyle karşılaşırlarsa, Allah´a hamd ve şükrederler,

Hoşlanmadıkları bir şeye uğrarlarsa, sabredip katlanırlmar ve Allâh´dan, ecir beklerler.

Onların ne ilimleri, ne de, hilimleri vardır." buyurmuştu.

İsâ Aleyhisselâm:

"Yâ Rab! İlimleri, hilimleri olmadığı halde, onların, böyle davranmaları, nasıl mümkün oluyor " diye sordu.

Yüce Allah:

"Onlara, kendi ilmimden ve hilmimden ihsan ederim!" buyurdu. [320]

İncillere göre: İsâ Aleyhisselâm da, İsrail oğullarına, Muhammed Aleyhisselâ-mın Eshab ve Ümmeti hakkında şöyle demiştir:

"Allah´ın Melekûtu, böyledir; Yere, tohum saçan bir adam gibidir.

Gece, gündüz uyuyup kalkar; tohum, biter ve büyür; nasıl o bilmez.

Toprak, kendiliğinden, önce onu, sonra başağı, sonra, başakta dolu taneyi verir.

Mahsul erdiği zaman, hemen orağı salar;

Çünkü, hasad zamanı gelmiştir. [321]

Yine, onlara dedi ki:

"Siz, kitapta:

Yapıcıların red ettikleri taş, köşenin başı oldu;

Bu, Rab tarafından oldu ve (o gözlerimizde şaşılacak iştir.) sözünü hiç okuma­dınız mı

Bundan dolayı, size derim:

Allah´ın Melekûtu, sizden alınacak ve onun meyvalarını yetiştirecek bir Millet´e verilecektir. Ve bu Taş´ın üzerine düşen, parçalanacak, o da, kimin üzerine dü­şerse, onu, toz gibi dağıtacaktır![322]



Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Yahya Ve İsâ Aleyhisselâmlarla Karşılaşıp Selamlaşması:


Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâm-la birlikte ikinci kat göğe yükseldiler.

Cebrail Aleyhisselâm, o göğün kapısını çaldı.[323] Bekçisine:

"Aç!" dedi.

"Kimdir o ,[324] sen, kimsin " denildi.[325]

Cebrail Aleyhisselâm:

"Cebrail´im!" dedi.

"Yanında kimse var mı " diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

"Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi.

"O (Mîrac için) gönderildi mi " diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

"Evet!" deyince, göğün kapısı açıldı. [326]

İkinci kat gökte, Teyze Oğulları olan İsâ b.Meryem ve Yahya b.Zekeriyyâ Aleyhis-selâmlarla karşılaştılar. [327]

Cebrail Aleyhisselâm, Peygamberimize:

"Bunlar, Yahya ve İsâ (Aleyhisselâmlar)dır. Selâm ver onlara!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, onlara selâm verdi.

Onlar da, Peygamberimiz Aleyhisselâmın selâmına mukabele ettiler ve:

"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dediler [328] ve hayır düa ettiler. [329]



Kur´ân-ı Kerim in Muhammed Aleyhisselâmın Eshab Ve Ümmetinin Bazı Vasıfları Hakkındaki Açıklaması:



Yüce Allah; Muhammed Aleyhisselâmın Eshabıın vasıflarını şöyle açıklar: "Muhammed, Allah´ın resulüdür.

Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında ise, çok mer­hametlidirler.

Onların, rükû ve secde ederek Allâh´dan lütuf ve rızâsını istediklerini görürsün. Yüzlerinde, secdelerin eserinden dolayı nûrânîlik vardır. Bu, onların, Tevrattaki vasıflarıdır. İncil´deki vasıfları da:

Bir ekin gibidir ki, filizini çıkarmış, derken, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sapları üzerine bir düzeye dizilmiştir.

Öyle ki, ekincilerin hoşuna gider.

Bu, işte, onlarla, kâfirleri öfkelendirmek içindir.

Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir va ´d buyurmuştur." (Fetih: 29)

"(İslâmda) birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile iyi amellerle olanla­rın ardınca gidenler ki, Allah, onlardan razı olmuştur.

Onlar da, Allah´dan razı olmuşlardır.

(Allah), Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları, Cennet­ler hazırladı.

İşte bu en büyük kurtuluş ve mutluluktur." (Tevbe: 100)

"Şüphesiz ki, Allah; hak yolunda (savaşarak düşmanları) öldürmekte, (onlar ta­rafından) öldürülmekte olan Mü´minlerin canlarını ve mallarını -kendilerine Cennet vermek karşılığında- satın almıştır.

(Allah´ın), Tevrat´ta, İncil´de ve Kur´an´da (zikr olunan bu va´di) Kendi üzerinde hak(kat´î) bir va´d´dir.

Allah´dan ziyâde ahdine vefa eden kim var

O halde (ey Mü´minler!) yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevininiz!

Bu, en büyük kurtuluş ve mutluluktur!" (Tevbe: m)

"Onlardan (Muhacirlerden) evvel (Medine´yi) yurd ve imân (evi) edinmiş olan kimseler (Ensar), kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler.

Onlara (Muhacirlere) verilen şeylerden dolayı, göğüslerinde bir ihtiyaç (meyli) bulmazlar.

Kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile, onları Muhacirleri), öz canlarından daha üs­tün tutarlar.

Kim, nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte, umdukları­na erenler, onların ta kendileridir." (Haşr: 9)

"İman edip te, Allah yolunda Hicret ve Cihad edenler, barındıranlar, yardım eden­lerdir ki, işte, gerçek Mü´min olanlar, bunlardır.

Mağfiret ve bitmez tükenmez rızık onlarındır." (Enfai: 74)

"Bunların (Muhacir ve Ensar´in) arkasından gelenler:

Ey Rabbımız! İman ile daha önden bizi geçmiş olan (din) kardeşlerimizi yarlığa!

İman etmiş olanlar için, kalblerimizde bir kin bırakma!

Ey Rabbımız! Şüphesiz ki, Sen, çok Esirgeyicisin, çok Merhametlisin! derler."

(Haşr: 10)

"Onlar ki (sırf) Rab´larının rızâsını isteyerek (her zorluğa) katlanırlar, namazı, dos­doğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizli ve aşikâr harcarlar, kötülüğü, iyilikle savarlar.

İşte, onlardır ki, onlar için, bu, bu dâr(-ı dünyanın) (iyi) bir sonucu vardır.

(ki, o sonuç) Adn Cennetleridir.

Onlar, -Atalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden salah erbabı olanlar da, bir­likte olmak üzere- oralara girecekler, Melekler de, her bir kapıdan onların yanları­na varacaklar (ve şöyle diyecekler):

Sabrettiğinize karşılık sizlere Selâm (ve selâmet) olsun!

Dâr(ı dünyanın) ne güzel akıbetidir bu!" (Ra´d: 22-24)

"O, Rahman´in (hâs) kulları ki, onlar, yer yüzünde vakar ve tevazu ile yürürler.

Kendilerine, beyinsizler (hoşa gitmeyecek) laflar attığı zaman:

Selâmfetle!) defyip geçe)rler.

Onlar ki, gecelerini, secde ve kıyamla geçirirler.

Onlar ki;

Ey Rabbimiz! derler. Bizden, Cehennem azabını uzaklaştır.

Çünkü, onun azabı, bir helaktir!

Hakîkat, o, ne kötü bir Karargâh ve ikametgâh´dır!

Onlar ki, harcadıkları vakit, ne israf, ne de, cimrilik yapmazlar; (Harcamaları) iki­si arası, ortalama olur.

Onlar ki, Allah´ın yanına başka bir Tanrı daha (katıp) tapmazlar.

Allanın haram kıldığı cana, haksız yere, kıymazlar.

Zina, etmezler.

Kim, (bunlardan birini) yaparsa, cezaya çarpılır.

Kıyamet günü de, azabı katmerleşir ve kendisi (azabın) içinde hor ve hakir te­melli bırakılır.

Meğer ki, (şirkten) tevbe ve iman edip iyi amel (ve hareket) de bulunan kimseler ola.

İşte, Allah, bunların kötülüklerini, iyiliklere çevirir.

Allah, çok Yarlıgayıcı ve çok Esirgeyicidir.

Kim, (günahlardan) tevbe (ve rücu) eder, güzel güzel amel hareket)de de, bulu­nursa, muhakkak o, Allâha -tevbesi makbul ve Allâhın rızasına erişmiş olarak- döner.

Onlar ki, yalan şâhidlik etmezler, boş ve kötü lakırdıya rastladıkları vakit, şerefli (insanlar) olarak (ondan yüz çevirip) geçerler.

Onlar ki, kendilerine Rab´larının âyetleri okunduğu (yahud onlarla va´z ve nasi­hat edildiği) zaman, bunlara karşı, (Münafıklar gibi), kör ve sağır (yıkılıp) düşmezler.

Onlar ki;

Ey Rabbimiz! derler, bize, zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin) be­beği olacak (salih insanlar) ihsan et.

Bizi, takva sahiplerine önder kıl!"

İşte, bütün onlardır ki, zorluklara katlanıp dayanmaları sebebile Gurfe(ler)le (Cen­netin en yüce dereceleriyle) mükâfatlandırılacaklar, orada, sağlık ve selâm ile kar­şılanacaklardır.

Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.

O, ne güzel bir karargâhdır, (ne güzel) bir ikametgâhdır!" (Furkan: 63-76)

"Öyle adamlar ki, onları, ne bir ticaret, ne bir alış veriş, Allâhı zikretmekten, dos­doğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz.

Onlar, kalblerin ve gözlerin (dehşetle) döneceği günden korkarlar.

Çünkü, Allah,, kendilerini, işledikleri amellerin en güzeli ile mükâfatlandıracak, onlara, fazlından da, daha ziyâdesini verecektir. Allah, kimi dilerse, onu, sayısız rızıklandırır (sevaba kavuşturur). (Nûr 37-38)"

"Rabbimiz, Allâh´dır! deyip te, sonra (bütün hareketlerinde) doğruluğu iltizam edenlere, (evet) onlara, hiç bir korku yoktur.

Onlar, mahzun da, olmayacaklardır. Onlar, Cennet ehlidirler.

İşlemekte devam ettikleri (iyi amel ve hareketlerine mükâfat olarak orada te­melli kalıcıdırlar." (Ahkaf: 13-14)

"Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet de, vardır ki, onlar, hakka rehberlik ederler, adaleti de, onunla uygularlar." (Ârâf. 181)

"Siz, insanlar için (seçilip ortaya) çıkarılmış en hayırlı bir Ümmetsiniz.

İyiliği, emr eder, kötülükten vaz geçirmeye çalışırsınız.

(Çünki) Allâha, inanırsınız.

Kitaplılar da, hep inansaydı, kendileri için, elbet daha hayırlı olurdu.

(Gerçi) İçlerinden, iman edenler varsa da, onların pek çoğu (hak dinden çıkmış) fâsıklardır." (Al-i imran. 110)[330]



Kur´ân-ı Kerimin Yahudiler Ve Hristiyanlar Hakkındaki Açıklaması:



"Yahûdîler: Uzeyr, Allah´ın oğludur! dedi(ler).

Hristıyanlar da: Mesîh (İsâ) Allah´ın oğludur! dedi(ler).

Bu, onların, ağızlarile (geveledikleri câhilce) sözleridir ki, (bununla) daha önce, küfr edenlerin sözlerini taklid ediyorlardır.

Hay Allah kahredesi adamlar! (Hakdan, bâtıla) nasıl da, döndürülüyorlar

Onlar; Allah´ı, bırakıp Bilginlerini, Rahiblerini, Meryemin oğlu Mesih´i tanrılar edindiler.

Halbuki, bunlar da, ancak, Bir olan Allah´a ibâdet etmelerinden başkasıyla em-rolunmamışlardır.

O´ndan başka hiç bir İlâh yoktur.

O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehdir."[331]

"Allah:

Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara (Allah´ı, bırakıp da, beni ve anamı, iki İlâh edini­niz!) diyen sen misin ! dediği zaman, o (şöyle) dedi:

Seni, tenzih ederim (yâ Ftabb!) Hakkım olmadık bir sözü söylemekliğim, bana, yakışmaz!

Eğer, onu, söyledimse, elbette, bunu, bilmişsindir.

Benim içimde olan her şeyi, Sen bilirsin.

Ben ise, Senin zatında olanı, bilmem.

Şüphesiz ki: gaybları, hakkıyle bilen Sensin Sen!

Sen, ne emrettinse, ben, onlara, bundan başkasını, söylemedim.

(Dediğim hep şu idi):

Benim de, Rabbim, sizin de, Rabbiniz olan Allah´a ibâdet ediniz. Ben, içlerinde bulunduğum müddetçe, üzerlerinde bir kontrolcu idim. Fakat, vaktâ ki, Sen, beni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigâhban yalnız Sen kaldın. (Zâten) Sen, (her zaman) her şeye hakkıyle şâhidsin!" [332]

"Muhakkak ki, İsa´nın hali de, (Babasız dünyaya gelişi de) Allah katında, Âde­min hali gibidir.

(Allah) Onu (Âdemi) topraktan yarattı. Sonra, ona: O1! dedi. O da, oluverdi."[333] Allah, gerçekten, üçün (üç tanrının) biridir! diyenler, and olsun ki, kâfir olmuştur. Halbuki, bir tek İlâhdan başka hiç bir ilâh yoktur.

Eğer, söyleyegeldikleri (bu sözden) vaz geçmezlerse, içlerinden o kâfir kalanla­rına, her halde, acıklı bir azab dokunacaktır.[334]

"Meryem oğlu Mesîh (İsâ), bir Peygamberden başka (bir şey) değildir.

Ondan önce de, Peygamberler gelip geçmiştir.

(Onun) Anası, çok sâdık bir kadındı.

İkisi de, (birer kul ve beşer olarak) yemek yerlerdi.

Bak, biz, âyetleri, onlara, nasıl apaçık anlatıyoruz.

Sonra da, bak, onlar, nasıl (hakîkattan) çevriliyorlar

De ki: Allâhı bırakıp ta, size ne bir zarar, ne de, bir yarar yapmaya gücü yetme­yen şeylere mi tapıyorsunuz !

Halbuki (her şeyi) işiten, (her şeyi) bilen, Allanın kendisidir.

De ki

Ey Ehl-i Kitap! Dininizde, haksız yere haddi aşmayınız!

Bundan önce, hem kendileri sapmış, hem bir çoğunu saptırmış ve dümdüz yol­dan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ (ve heve)sine uymayınız!

İsrail oğullarından olup ta, küfredenlere Davud´un da, Meryem oğlu İsânın da, dili ile lanet olunmuştur.

Bunun sebebi: isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi.

Onlar, işledikleri her hangi fenalıktan, birbirini vaz geçirmeye çalışmazlardı.

Gerçekten, yapmakta devam ettikleri (o hal) ne kötü idi!

İçlerinden bir çoğunu görürsün ki, kâfirlere dostluk ederler.

Nefislerinin, kendileri için, öne sürdüğü, and olsun ki, ne çirkin şeylerdir!

Çünkü, onların kazancı, Allah´ın, kendilerine gazab etmesi ve onların o azab için­de temelli kalıcı olmalarıdır.

Eğer, Allah´a, Peygambere ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları, dost­lar edinmezlerdi. Fakat, onların bir çoğu fâsık kimselerdir.

İnsanların, iman edenlere, düşmanlık bakımından, en katısı, and olsun ki, Yahu­dilerle Allah´a eş koşanları bulacaksın.

Onların, iman edenlere sevgisi bakımından, daha yakınını da, and olsun

"Biz Nasrânîleriz!" diyenleri, bulacaksın.

Bunun sebebi, şudur:

Çünkü, onların içinde keşişler, rahipler vardır.

Şüphe yok ki, onlar, büyüklenmek istemezler.

Peygambere indirileni dinledikleri vakit te, hakkı, tanıdıklarından dolayı, gözleri­nin yaşla dolup taştığını görürsün.

Ey Rabbimiz! derler, iman ettik. Artık, bizi, (hakka) şâhid olanlarla beraber yaz!

Zâten, biz, Rabbimizin bizi de, sâlihler katarına katmasını, koymasını umup du­rurken ne diye Allah´a ve bize gelen hakîkata iman etmeyelim "[335]

"Yahudiler:

Hristıyanlar, bir şeye sâhib değil! dedi(ler).

Hristıyanlar da

Yahudiler, bir şeye sahib değil! dedi(ler). Halbuki, hepsi de, Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de, tıpkı onların dediklerini söyledi.

Artık, Allah, ihtilafa düşmekte oldukları bu (dâvada) Kıyamet günü, aralarında hükmünü verecektir. "[336]



İsrail Oğullarının İki Defa Anlaşmazlığa Düşmeleri:


İsrail oğulları; Mûsâ Aleyhisselâmdan beşyüz yıl sonra, içlerinde, muhtelif mil­letlere mensup esirlerin oğulları çoğaldığı zaman, ihtilafa düştükleri gibi, İsâ Aley­hisselâmdan iki yüz yıl sonra da, ihtilafa düşmüşlerdir.[337]



İsrail Oğullarının Atlattıkları İkinci Katliâm:



İsrail oğulları, kendilerine gönderilen üç Peygamberden Zekeriyyâ ve Yahya Aleyhisselâmları öldürdükten[338] ve İsâ Aleyhisselâmı da, öldürmeye kalktıkları zaman, kendisi, Allah tarafından göğe kaldırıldıktan sonra [339] Yüce Allah, Bâbil krallarından Haridus adındaki kralı, onların üzerine, saldı.

Haridus, Bâbil halkını, yanına alarak İsrail oğullarının üzerine yürüdü. Onları, yenip Şam´a, girdi.

Ordu kumandanlarının kumandanı, Fil sahibi Nebuzerazan diye anılan Bas ku­mandana:

"Ben, eğer, Beytülmakdis halkına galebe çalarsam, öldüreceğim bir kiimse bu­lamayıncaya ve ordugâhımın ortasından, kanlarını sel gibi akıtıncaya kadar, on­ları, öldüreceğim!" diye tanrım üzerine yemin etmiştim!" dedi ve bu dereceye erişinceye kadar, onları öldürmeye devam etmesini, baş kumandana emretti.

Nebuzerazan, Beytülmakdis´e girdi.

İsrail oğullarının, kurbanlarını takdim ettikleri yerde durunca, orada, bir kanın, kaynamakta olduğunu gördü ve:

"Ey İsrail oğulları! Şu kaynayan kanın hali nedir [340] Onun haberini, bana ha­ber veriniz!

Onun işinden, hiç bir şeyi, benden gizlemeyiniz!" dedi. [341] İsrail oğulları:

"Bu, bizim takdim ettiğimiz halde, kabul olunmayan bir kurban kanıdır. O, bunun için[342], gördüğün gibi[343] kaynıyor.[344]

Biz, sekiz yüz yıldan beri, kurban takdim ederiz. Bu kurbandan başka, hepsi kabul olunmuştur." dediler.[345]

Baş kumandan:

"Siz, bana, doğru haber vermediniz!" dedi.[346]

İsrail oğulları:

"Eğer, halimiz, önceki zamanımızdaki gibi olsaydı, kurbanımız, kabul olunurdu.[347]

Fakat, bizden krallık, Peygamberlik ve Vahy kesildi. Bunun için, kurbanlarımız kabul edilmez oldu!" dediler.

Baş kumandan Nebuzerazan, bu kanın üzerinde İsrail oğullarının Başkanla­rından yedi yüz yetmiş kişi boğazladı.

Fakat, kan, sâkinleşmedi.[348]

Bunun üzerine, Baş kumandan, İsrail oğullarının gençlerinden ve kadınların­dan yedi bin kişinin, kan üzerinde boğazlanmasını, emretti.[349]

Baş kumandan, İsrail oğullarının Bilginlerinden yedi yüz kişinin daha, kanın üzerinde boğazlanmasını emretti.

Boğazlandı.

Fakat, kan, yine de, sâkinleşmedi,[350] soğumadı.[351]

Nebuzerazan, kanın, sâkinleşmediğini, görünce:

"Ey İsrail oğulları! Yazıklar olsun size![352] Bana, doğrusunu söyleyiniz!

Rabbınızın emri üzerinde sebat ediniz.

Sizin saltanatınız, yer yüzünde, istediğinizi yapıncaya kadar uzamış durmuştu.

Ben, sizleri, erkek kadın ateş üfleyebilecek hiç bir kimse bırakmaksızın öldür­meye girişmeden önce, bana, doğrusunu, söyleyiniz!" dedi.

İsrail oğulları, Baş kumandanın işi sıkı tuttuğunu ve öldürmekteki katılığını ve acımasızlığını görünce, ona, işin doğrusunu, haber verdiler:

"Bu kan, bizden, bir Peygamberin kanıdır ki, o, bizi, Allah´ın, gazab edeceği bir çok kötü işlerden nehy eder dururdu.[353]

Keşke, biz, ona, bu hususta itaat etmiş olsaydık, muhakkak ki, o, bize, doğru yolu göstermişti.[354]

Sizin, şu işinizi de, bize haber vermişti.

Fakat, biz, onu, doğrulamadık. Kendisini, öldürdük![355]

İşte, bu kaynayan kan[356], onun kanıdır!" dediler.

Nebuzerazan:

"Onun ismi, ne idi " diye sordu.

İsrail oğulları:

"Yahya b.Zekeriyyâ´dır!" dediler.

Nebuzerazan:

"İşte, şimdi, bana, doğrusunu söylediniz!..

Onun için, Rabbiniz, sizden intikam alıyor!" dedi.[357]

Onların, kendisine, doğru söylediklerini görünce[358], secdeye kapandı.

Çevresindeki kimselere:

"Şehrin kapılarını, kapatınız ve şehirde Haridus´un askerlerinden olan herke­si, dışarı, çıkarınız!" dedi.[359]

Baş kumandanın istediğini yaptılar.[360] İçeride, yalnız İsrail oğulları kaldı. Nebuzerazan[361], kaynayan kana[362];

"Ey Yahya b.Zekeriyyâ! Benim Rabbim da, Senin Rabbin de, Senin için, kav­minin musîbete uğramış olduğunu, senin için, onlardan ne kadar kişilerin öldü­rüldüğünü biliyor.[363]

Ben, senin kavminden öldürmedik bir kimse bırakmadan[364], kavminden, öl­dürülmedik bir kimse bırakılmadan[365]´ önce, Allah´ın izniyle sâkinleş!" dedi.[366]

Yahya Aleyhisselâmın kanı, Allah´ın izniyle[367] hemen sakinleşip kaynaması, duruverdi.

Bunun üzerine, Nebuzerazan, onları, öldürmekten el çekti,[368] ve: "İsrail oğullarının inandıklarına, ben de, inandım ve onları, tasdik ettim. On­dan başka Rab bulunmadığına kanâat getirdim!" dedi.[369]

İsrail oğullarına da:

"Allah düşmanı[370] Haridus, bana, kanlarınız, ordugâhının tam ortasından sel gibi akıncaya kadar sizlerden adam öldürmemi, bana emretti.[371]

Ben bunu, yapacağım.[372] Ona, isyan etmeğe Kadir değilim." dedi.

İsrail oğulları;

"Emrolunduğun şeyi[373] yap!" dediler.

Nebuzerazan, onlara[374], hendek kazmalarını[375] emretti.

Bir hendek kazdılar.

Sonra, onlara, emretti: At, katır, eşek, sığır, davar ve deve gibi hayvanlardan getirip orada boğazladılar.[376]

Akan kanlar, çoğaldı ve üzerine de, su, akıtıldı.[377] Kanlar, ordugâhın içine kadar akıp gitti.

İsrail oğullarından öldürülmüş olanların cesedlerinin getirilip boğazlanan hay­van cesedlerinin üzerine atılmasını emretti.

Atıldı.[378]

Kıral Haridus, gerek hendekte bulunan cesedlerin, gerek ordugâha kadar akıp gelen kanın İsrail oğullarına âid olduğunu sandı.[379]

Nebuzerazan´a:

"Artık, onları, öldürmekten el çek![380] Akan kanları, bana kadar gelip ulaş­mıştır.[381]

Yaptıkları şeyin öcünü, onlardan almış bulunuyorum!" [382] diye haber gönderdi.

Sonra da, Bâbil arzına dönmek üzere, onlardan ayrıldı ki, az kalsın, İsrail oğul­larını yok edip gidecekti.[383]



Yahudilerin Azgınlıkları Yüzünden Uğrayacakları Son Musibet:



Hadîs-i şeriflerde haber verildiğine göre: Zamanın sonuna doğru çıkacak Dec-cal´ın Tabii ve askeri, Yahûdîler, olacak[384]; Müslümanlar, onlarla çarpışarak kendi­lerini bozguna uğratacak ve öldürecekler, hattâ taşın veya ağacın arkasına saklanacak Yahudî´yi, taş veya ağaç, dile gelip:

"Ey Müslüman! Ey Allah´ın kulu! Şu arkamdaki Yahudî´yi, gel de, öldür!" diyecektir.[385]



Read More Read More / Comment Comment
Peygamber Gönderilmemiş Olan Fetret Devri
Peygamber Gönderilmemiş Olan Fetret Devri

Fetret devri, Fetret çağı; Yüce Allah´ın gönderdiği Peygamberlerden iki Pey­gamber arasındaki -İsâ Aleyhisselâmla Muhammed Aleyhisselâm arasında oldu­ğu gibi- Peygamberliğin, kesintiye uğradığı, Peygambersiz zaman, durgunluk za­manı demektir.[1]

Rivayete göre: İsâ Aleyhisselâmla Muhammed Aleyhisselâm arasındaki Fet­ret müddeti, altı yüz yıldır.[2]

Kur´ân-ı kerim´de, Fetret devri ile ilgili âyette şöyle buyrulur:

"Ey Ehl-i kitap! Peygamberlerin arası kesildiği bir zamanda, gerçekleri apaçık söyleyip duran Resulümüz (Muhammed) gelmiştir, ki, bize, ne (Cennetle) bir Müj-deleyici, ne de, (Cehennemle) bir Uyarıcı gelmedi! demeyesiniz diye, İşte, size, hem bir Müjdeci, hem bir Uyarıcı gelmiştir.

Allah, her şeye hakkıyle kadirdir."[3]

Eshâb-ı kiramdan Ebû Hüreyre´nin rivayet ettiği bir Hadîs-i şerife göre: Mu­hammed Aleyhisselâm:

"Ben, dünyada da, Âhirette de, Meryem oğlu İsa´nın en yakınıyım!" buyurunca,[4] Eshab:

"Nasıl yâ resûlallâh " diye sordular.[5] Muhammed Aleyhisselâm da: "Peygamberler, Baba bir kardeştirler.

Anneleri, muhteliftir.[6] Fakat, dinleri birdir.

Benim aramla, O´nun arasında[7], yâni[8], benimle İsâ Aleyhiselâm arasında[9] Pey­gamber yoktur!" buyurmuşlardır.[10]

Fetret devri halkından olup ta, Peygamberimizi, çocukluğunda görüp kendisi­nin Peygamber olacağına inanan Hristiyan Rahiplerinden Bahîra gibi[11] veya gel­mesi beklenen Peygamberimize kavuşmak ve bağlanmak arzusu ile Şamdan Me­dine´ye gelip yerleşen Yahudi Bilginlerinden İbn Heyyiban gibi[12], ya da, putlar­dan ayrılmakla kalmayıp Yahudilerin, Hıristiyanların ve bütün milletlerin dinleri­ne girmekten de, kaçınarak İbrahim Aleyhisselâmın Hanîf ve Tevhid dini olan di­nini aramaktan geri durmayan[13] ve "Ben, İbrahim´in Rabbına ibadet ederim."[14] "Ey Allah! Ben, Sana, nasıl ibadet edilmesini istediğini bilseydim, Sana, öyle ibadet ederdim!" diyen[15] Zeyd b.Amr, b.Nüfeyl gibi, Peygamberimizin Peygamberlik devrine erişmeden ölenler, Yüce Allah tarafından yarlıganır ve Cennet´e girerlerdir.

Nitekim, Zeyd b.Amr´ın oğlu Eshab-ı kiramdan Saîd b.Zeyd: "Yâ Resûlallâh! Babam, gördüğün, işittiğin gibi idi.[16] Senin Peygamberlik devrine erişemedi. Eğer, erişmiş olsayldı, Sana iman eder, bağlanırdı.[17]

Onun yarlıganmasını, Allâh´dan dile!" demiş, Peygamberimiz Aleyhisselâm da "Olur! Onun için Allâh´dan mağfiret dileyeyim![18]

Çünkü, o, Kıyamet gününde, tek başına bir ümmet olarak ba´s olunacaktır.[19] Al­lah, onu, yarlıgasın, ona, rahmet etsin!

Çünkü, o, İbrahimin dini üzerinde ölmüştür.[20]

"Cennet´e girdiğimde, Zeyd b. Amr, b.Nüfeyl´e aid iki ulu ağaç görmüşümdür." [21]

"Onu, Cennet´te, eteklerini sürür bir halde gezer görmüşümdür!" buyurmuştur.[22]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn.Esîr-Vennihâye c.3,s.408

[2] Buharî-Sahih c.4,s.27O, Taberî-Tefsir c.6,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.598, Zemahşerî-Keşşaf c.1,s.6O2, Fahrurrazi-Tefsirc.11,s.194, Kurtubî-Tefsir c.6,s.122, Nesefi-Medarik c.1,s.277, Ebülfida-Tefsir c.2,s.35, Beyzavi-Tefsir c.1,s.269, Hazin-Tefsir c.1,s.449, Ebüssuud Tefsir c.3,s.22, Suyuti-Dürrülmensur c.2,s.269

[3] Maide: 19

[4] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.541, Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4,s,1837, Deylemi-Elfirdevs c.1,s.48, Süyuti-Camiussaagîr c.1,s.1O8

[5] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.541, Müslim-Sahih c.4,s.1837

[6] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.541, Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4,s.1837, Suyuti-Camiussagîr c.1,s.1O8

[7] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.437, Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4,s.1837, Ebu Davud-Sünen c.4,s.117-118, Suyuti-Camiussagîr c.1,s.1O8

[8] Ebu Davud-Sünen c.4,s.118

[9] Ahmed b Hanbel-Müsned c.2,s.463-464, Müslim-Sahih c.4,s.1837, Ebu Davud-Sün .1 c.4,s.118

[10] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.437, 463, Buhari-Sahih c.4,s.142, Müslim Sahih *..4,s.1837, Ebu Davud-Sünen c.4,s.117-118, Suyuti-Camiussagir c.1,s. 108

[11] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.53-55, ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.153-155, Taberî-Tarih c.2,s.194-195 Beyhakî-Delâil c.1,s.309-312, İbn.Seyyid-Uyunüleser c.1,s.40-42, Zehebi-Tarihulislam c.2,s.28-29, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.283-284

[12] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.64-65, İbn.Hişam-Sîre c.3,s.227-228, ibn.Sa´d-Tabakat c.1 ,s.160-161, Beyhakî-Sünen c.9,s.114

[13] İbn İshak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.95-96, Zehebi-Tarihul´islam c.2,s.47, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.238.

[14] İbn.İshak, ibn.Hişam-Sire c.1,s.239-240.

[15] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.96, İbn.Hişam-Sîre c.1 ,s.24O, ibn.Esîr-Üsüdülgabe c.2,s.296, Zehebî-Tarihulîslam c.2,s.48, İbn.Hacer-El´isabe c.1,s.569.

[16] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.99, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.189, Hâkim-Müstedrek C.3.S.439-440, Beyhakî-Delâil c.1,s.384, Muhıbüttaberî-Rıyadunnadra c.2,s.4O5, Zehebî-Tarihulislam c.2,s.45, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.241, Heysemî-Mecmauzzevaid c.9,s.417, İbn.Hacer-El´isabe c.1,s.570

[17] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.190.

[18] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.99-100, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.189-190, Hâkim-Müstedrek c.3,s.439-440, Beyhakî-Delâil. c.1,s.384, ibn.Abdulberr-İstiab c.2,s.295, Muhıbbüttaberî-Rıyadunnadra c.2,s.4O5, Zehebî-Tarihulislam c.2,s.47, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.241, Heysemi-Mecmauzzevaid c.9,s.417, İbn.Hacer-El´isabe c.1,s.570.

[19] İbn.ishak-Kitabülmübtedavelmeb´asc.2,s.99-100, İbn.Sa´d-Tabakat. c.3,s.381, Mus´abuzzübeyri-Nesebü Ku-reyş s.365, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.189-190, Hakim-Müstedrek c.3,s.439-440, Beyhakî-Delâil. c.1,s.384, ibn.Abdulberr, istiab c.2,s.295, Muhıbbüttaberi-Rıyadunnadra c.2,s.4q5Zehebî-Tarihul´islamc.2,s.46, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.241, Heysemî-Mecmauzzevaid c.9,s.417, İbn.Hacer-El´ısabe c.1,s.57O

[20] İbn.Sa´d-Tabakat c.4,s.381, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.241

[21] ibn.Asakîr-Tarih (Tehzib) c.6,s.35, Zehebi-Tarihulislam c.2,s.47-48, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.241, B.Ayni-Umdetülkari s.16,s.285, ibn.Hacer-Felhulbari c.7,s.1O8

[22] İbn.Sa´d-Tabakat c.3,s.379, B.Ayni-Umdetülkari c.16,s.285, ibn.Hacer-Fethulbari c.7,s.1O8

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/352-354.
Read More Read More / Comment Comment
Hz Muhammed Aleyhisselatüvesselâm
Hz Muhammed Aleyhisselatüvesselâm

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav), 571 yılında Mekke'de doğdu. Mekke'nin ve Arabistan'ın en nüfuslu kabilesi olan Kureyş'in, Benihaşim (Haşimoğulları) boyundandır. Babası Kureyş kabilesinin lideri ve Mekke yöneticisi olan Abdülmuttalip'in oğlu Abdullah, annesi ise yine aynı kabilenin Zühre boyundan Vehb bin Abd Menaf'ın kızı Amine idi. Süt annesinin ismi ise Halime'dir.

Babasını doğmadan, annesini ise altı yaşında kaybeden Hz. Muhammed (sav), dedesi Abdülmuttalip'ın himayesine girdi. Hz.Muhammed (sav), sekiz yaşında iken Abdülmuttalip de ölünce, amcası Ebu Talib'in yanına alındı. 10-12 yaşlarında çobanlık yapmak zorunda kaldı. Bu ağır koşullara rağmen Hz. Muhammed (sav) mazbut bir hayat sürmekte, dürüstlüğü ve doğruluğu ile tanınmaktaydı. Bu yüzden henüz gençliğinde herkesin takdir ve saygısını kazanmış, "Muhammed el-Emin" diye anılmaya başlamıştı.

Hz. Muhammed (sav) gençliğinde, ticaretle uğraşan amcası ile Suriye'ye gitti. Daha sonra Hz. Hatice bint Huveylit adında zengin bir dul kadının, ticari işlerini yürütmesi için yaptığı teklifi kabul etti. Hz. Muhammed (sav) 595 yılında Hz. Hatice ile evlendiğinde 25, Hz. Hatice ise bu sırada 40 yaşındaydı. Hz. Muhammed (sav) bu evlilikten sonra da bir süre ticaretle uğraştı.

40 yaşına yaklaşırken, hayatında dönüşüm belirtileri baş gösterdi. Bu sırada, topluluktan uzaklaşmak ve vaktinin çoğunu düşünceye dalmak eğilimi kendisine hakim olmaya başlamıştı. Bu amaçla, Mekke yakınlarında bulunan Hira dağındaki mağaraya gider, uzun süre orada kalır, vaktini düşünmekle geçirirdi. Kendisini en çok düşündüren toplumun içinde bulunduğu maddi ve manevi çöküntüydü.

Hz. Muhammed (sav) 40 yaşında iken, Hira dağında kendisine ilk vahiy geldi. Bu vahiy, Allah tarafından Cebrail (as) adlı melek aracılığı ile gönderilmişti ve "İkra" diye başlayan surenin ilk ayetleriydi. Bunun üzerine büyük bir heyecan içinde titremeye başlayan Hz. Muhammed (sav) evine döndü ve eşi Hz. Hatice'den kendisini örtmesini istedi. Sükunet bulduktan sonra yaşadığı bu olayı eşine anlattı ve vahyedilen ayetleri okudu. Hz. Hatice (ra) hemen peygamberliğine inandı ve ilk Müslüman oldu. Daha sonra Hz. Ebu Bekir (ra), Hz. Ali (ra) ve azat ettiği kölesi Zeyd'e peygamberliğini açıkladı. Hepsi inanıp Müslüman oldular.

Hz. Muhammed (sav), güvendiği kimselere, peygamber olduğunu gizliden gizliye anlatıyordu. Üç yıl süren bu gizlilik içinde hiç vahiy gelmedi. Yine Hira'da iken Hz. Muhammed (sav)'e ikinci vahiy geldi. Hz. Muhammed (sav), Allah'tan gelen emirle, işi gizlilikten çıkararak peygamber olduğunu açıkça ilan etti ve Mekke halkından peygamberliğine inanmalarını istedi.

Kureyş kabilesinin şefleri Hz. Muhammed (sav)'in bu davranışlarını önceden ciddiye almadılar. Fakat İslâmiyet, özellikle yoksul halk ve köleler arasında gittikçe yayılıyor ve güçleniyordu. Bunun üzerine endişeye düşen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (sav)'e ve ona inananlara baskı yapmaya başladılar. Ayrıca İslâmiyet, onların putlarına karşı çıktığı için hem siyasi nüfuslarını kaybetmek, hem de Kabe'deki putlar sayesinde elde ettikleri maddi çıkardan yoksun kalmak tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Hz. Muhammed (sav) ise kendisine ve arkadaşlarına yapılan tüm baskılara rağmen İslâmiyet'i yaymaya devam ediyordu. Baskılara ve işkencelere dayanamayan Müslümanların bir kısmı, Hz. Muhammed (sav)'in izni ile Habeşistan'a göç etmek zorunda kaldılar.

Mekke dönemindeki belli başlı olaylardan biri de Miraç'tı. Hz. Muhammed (sav) bir gece Mekke'den, Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gittiğini, oradan da meleklerin eşliğinde göklere ve Allah'ın huzuruna çıktığını açıkladı. Bu olay Kureyş liderlerinin Hz. Muhammed (sav)'e çok sert davranmalarına ve yalancılıkla suçlamalarına yol açtı. İslamiyet'in Mekke'de yayılmasının imkânsız denecek kadar güç olduğunu gören Hz. Muhammed (sav), İslâmiyet'i daha rahat yayabileceği bir yere gitme kararı aldı. Bu amaçla Taif'e gittiğinde Taifliler, Kureyşlilerin etkisi ile Hz. Muhammed (sav)'e hakaret ettiler ve kendisini çocuklarına taşlattılar.

Hz. Muhammed (sav); Medine'den, Hac amacı ile Mekke'ye gelen bazı kabile liderleri ile gizlice konuşup anlaştıktan sonra Mekke'den Medine'ye Hicret edilmesine karar verdi. Müslümanların hepsinin Mekke'den çıktığını öğrenen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (sav)'in de Medine'ye giderek İslâmiyet'in yayılmasını ve güçlenmesini önlemek için onu öldürmeye karar verdiler. Her boydan bir kişi seçilecek ve bunlar hep birlikte gidip Hz. Muhammed (sav)'i öldüreceklerdi. Ancak Hz. Muhammed (sav) daha önce bu olayı öğrenmiş ve Hz. Ebu Bekir ile birlikte Medine'ye doğru yola çıkmıştı.

Hz. Muhammed (sav) ve Hz. Ebu Bekir (ra), Mekke yakınlarında Sevr mağarasında üç gün saklandıktan sonra, 20 Eylül 622 günü Medine yakınlarındaki Kuba mevkiine vardılar. Burada Medineliler tarafından karşılanan Hz.Muhammed (sav), bizzat kendisinin de inşaatında çalıştığı yeryüzünün ilk camiini Kuba'da yaptırdı.

On dört günlük misafirlikten sonra Medine'ye doğru yola çıkan Hz. Muhammed (sav), Kuba ile Medine arasındaki Benî Salim semtinde ilk Cuma namazını kıldı ve Medinelilerin sevgi gösterileri arasında şehre girdikten sonra, Hz. Ebu Eyyubi Ensari (ra)'ya misafir oldu. Medine'de hem İslâmiyet'in ilkelerini halka öğretiyor, hem de tüm siyasi, askeri ve idari işleri orada arkadaşları ile görüşüp kararlaştırıyordu. Artık hem peygamber, hem de devlet başkanıydı. İslamiyet'e davet ettiği kabilelere elçiler gönderiyor, İslamiyet'i kabul eden yerlere valiler ve kadılar tayin ediyordu.

Hz. Muhammed (sav), askeri düzenlemeler yaparak İslamiyet'i korumaya kararlıydı. Mekkeliler ise hicretin ikinci yılında düşmanca tavırlarına devam ediyorlardı. Mekke ve Medine arasında bulunan Bedir'de yapılan savaşı (624) Müslümanlar kazandı. Mekkeliler bu savaştan sonra yeni kuvvetlerle Uhud dağı eteklerinde yeniden İslâm ordusuna saldırdı. (625) Müslümanların lehine devam eden savaşta artçı kuvvetlerin yerlerinden ayrılarak savaşa katılmaları savaşı Mekkelilerin lehine çevirdi.

Bu savaşta Hz. Muhammed (sav)'in amcası Hz. Hamza (ra) ve birçok Müslüman şehit düştü ve Hz. Muhammed (sav) yaralandı. Mekkeliler bu zaferden sonra 627 yılında Hayber Yahudilerini de yanlarına alarak, Medine üzerine yürüdüler. Hz. Muhammed (sav) Mekkelilerin saldırılarından korunmak için Medine kentinin etrafına hendekler kazarak savunmaya geçti. Yirmi gün süren ablukadan bir sonuç alamayan düşmanlar dağılıp gittiler. Hendek savaşından sonra Müslümanlığın ortadan kaldırılamayacağı kanısı yaygınlaştı. Pek çok kabile İslâmiyet'i kabul etti.

Mekkelilerle 628 yılında Hubeydiye anlaşması yapıldı. Hz. Muhammed (sav)'in o yıl hac yapmaktan vazgeçmesini, ancak ertesi yıl serbestçe gelip hac yapabileceğini öngören bu antlaşma ile Mekkeliler ilk defa Hz. Muhammed'in gücünü kabul ediyorlardı.

Ertesi yıl Yahudilerin elinde bulunan Hayber kalesi ve çevresi alındı. Hz. Muhammed (sav) 630 yılında 10.000 kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü, direnmenin sonuç vermeyeceğini düşünen Mekkeliler şehri teslim ettiler. Mekke halkının büyük çoğunluğu İslâmiyet'i kabul etti. Bizanslılarla da çarpışan Müslümanlar, Hint okyanusundan Suriye sınırlarına, Kızıldeniz'den Basra Körfezi'ne kadar uzanan geniş bir alana yayılmışlardı.

632 yılında 100.000 kişilik bir kafileyle hacca giden Hz. Muhammed (sav) ünlü veda hutbesini okudu. Bu hutbe İslâm dinin birçok önemli ilkesinin anlatıldığı bir konuşma idi. İnsanlar arasındaki eşitlik, kadın haklarına saygı gösterilmesi, tefeciliğin ve kan davalarının yasaklanması gibi birçok sosyal konuyu kapsıyordu.

Veda haccından sonra Medine'ye dönen Hz. Muhammed (sav) aniden rahatsızlandı. 8 Haziran 632 tarihinde, eşi Ayşe (ra)'nin kucağında vefat etti. Hz. Ayşe (ra)'nin odasına defnedildi ve burası daha sonra türbe haline getirildi.

Peygamberimizin (asm) dört kızı üç tane de oğlu dünyaya gelmiştir. Bunların isimleri: Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma, Kasım, Abdullah (Tayyip), İbrahim (r.a) hazretleridir

Hz. Muhammed (sav)'in erkek çocuklarının üçü de evlenme çağına gelmeden ölmüşler, dört kız çocuğundan yalnız Hz. Ali (ra) ile evlenen Hz. Fatma (ra) çocuk sahibi olmuştur."

Peygamber Efendimizin (asm) torunlarının isimleri: Hasan ve Hüseyin (radıyallahü anhuma) hazretleridir.

Peygamberimizin güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lazımdır. Bunlar: Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud.

Peygamberimizin (asm) mübarek hanımlarının isimleri: Hz. Hatice, Hz. Sevde binti Zem'a, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Zeynep, Hz. Huzeyme, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Zeynep binti Cahş, Hz. Cuveyriye, Hz. Ümmü Habibe, Hz. Safiyye, Hz. Meymune, Hz. Mariye (r.a.)

Peygamberimizin 53 yaşından sonra evlenmesinin sebep ve hikmetlerinin bazıları:

Peygamberimiz (asm), kabilelerin İslamiyete bağlanmalarını temin, ayrıca kadınlara ait hükümleri kadınlar vasıtasıyla yaymak, bazılarını sefaletten kurtarmak, bazılarının ise iffet ve namuslarını korumak için onlarla evlenmiştir. Asıl hikmet ve gaye kadınlar vasıtasıyla İslam'ı yaymak ve İslami hükümlerin kadınlara öğretilmesidir.

VEDA HUTBESİ

Bismillahirrahmanirrahim

Ey İnsanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım,

İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin ana paranız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib'in torunu İyas bin Rebia'nın kan davasıdır.

Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanızı ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

Ey mü'minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim ve Peygamber'in (a.s.m.) sünnetidir.

Mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.

Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah'ın, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.

Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır.

Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.

Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız: Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.

İnsanlar Lailahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah'a aittir.

İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

Sahabe-i Kiram hep birden şöyle dediler:

Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şehadet ederiz.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:

"Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab! Şahid ol, ya Rab!"

Peygamber Efendimizin ümmetine tavsiyeleri, Kuran ve Kendi hayatıdır. Bu nedenle Onun sünnetine uyan ve hayatını kendine hayat edinen Onun tavsiyelerine uymuş olur.
Read More Read More / Comment Comment
Peygamberlere iman Ve Son Peygamber Hz. Muhammed
Peygamberlere iman Ve Son Peygamber Hz. Muhammed

Ve rusülihi: Îmânın dördüncü şartı, Allâhü Teâlâ’nın peygamberlerine îmân etmektir.

Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselam, âhiri; son peygamber bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdır. Bu ikisinin arasında ne kadar peygamber geldi ise hepsinin peygamberliği haktır ve gerçektir.

Kurân-ı Kerîm’de ismi geçen yirmi sekiz peygamber vardır ki bunları bilmek herkese vaciptir:

Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakub, Yûsuf, Eyyûb, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, Dâvûd, Süleyman, Yûnus, İlyas, Elyesâ, Zülkifl, Zekeriyya, Yahyâ, Îsâ, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn -bu üçünde ihtilaf olundu, bazıları peygamberdir dediler ve bazıları evliyadır dediler-. Âhiri, son peygamber Muhammed aleyhisselam’dır.

Peygamberler hakkında vacib olan sıfatlar beştir:

1- Sıdk: Bütün peygamberler sözlerinde doğrudurlar.

2- Emânet: Bütün peygamberler emîndirler.

3- Teblîğ: Bütün peygamberler Allâhü Teâlâ’nın emirlerini ve yasaklarını noksansız olarak ümmetlerine ulaştırıp beyan ederler.

4- Fetânet: Bütün peygamberler kâmil akıl ve zekâ sahibidirler.

5- İsmet: Peygamberler günahtan uzaktır.

Peygamberler yalandan, hıyanetten, emir veya yasağı gizlemekten, ahmaklıktan, büyük ve küçük günahtan uzaktırlar.

Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) diğer peygamberlerden fazla olan sıfatları:

Bütün peygamberlerden efdaldir (üstündür).

Bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir.

Hâtemül enbiyadır. Yani, bütün peygamberlerin en sonuncusudur, ondan sonra peygamber gelmeyecektir.

Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

Dîni, kıyâmete kadar devam edecektir.

*. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"Muhammedin nefsi elinde olana yemin ederim ki, yahudi olsun, hıristiyan olsun, bu insanlardan beni duyup da, getirdiğim kitaba îman etmeden ölen kimse, kesinlikle cehennemlik olur."
Ebû Hureyre radıyallahu anh.

Müslim.

*. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"iman, Allaha, onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanman ve kadere iyisiyle kötüsüyle îman etmendir."
İbn Yâmer radıyallahu anh.

Müslim.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"Sizden biriniz, ben kendisine babasından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, tam îman etmiş olmaz."
Enes radıyallahu anh.

Buhârî.

Peygamberlere İman Ayetleri


مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّهِ وَمَلئِكَتِه وَرُسُلِه وَجِبْريلَ وَميكَالَ فَاِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِرينَ


Bakara / 98. Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.

يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا امِنُوا بِاللّهِ وَرَسُولِه وَالْكِتَابِ الَّذى نَزَّلَ عَلى رَسُولِه وَالْكِتَابِ الَّذى اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّهِ وَمَلئِكَتِه وَكُتُبِه وَرُسُلِه وَالْيَوْمِ الْاخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعيدًا

Nisa / 136. Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır.

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلكِنَّ الْبِرَّ مَنْ امَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ وَالْمَلئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّنَ وَاتَى الْمَالَ عَلى حُبِّه ذَوِى الْقُرْبى وَالْيَتَامى وَالْمَسَاكينَ وَابْنَ السَّبيلِ وَالسَّائِلينَ وَفِى الرِّقَابِ وَاَقَامَ الصَّلوةَ وَاتَى الزَّكوةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرينَ فِى الْبَاْسَاءِوَالضَّرَّاءِ وَحينَ الْبَاْسِ اُولئِكَ الَّذينَ صَدَقُوا وَاُولئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

Bakara / 177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!

اَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا اِنَّا كُنَّا مُرْسِلينَ

Duhan / 5.(Yani)katımızdan (verilen her) emir. Çünkü biz, peygamberler göndermekteyiz.

وَمَا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحى اِلَيْهِمْ فَسَْلُوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Enbiya /7. Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.

وَمَاكُنَّا مُعَذِّبينَ حَتّى نَبْعَثَ رَسُولًا

İsra / 15Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيراً وَنَذِيراً وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ:

MEALİ :

“Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur.” (FÂTIR SURESİ – 24. AYET)

Yüce Allah; varlıkların en şereflisi ve değerlisi olan insana akıl, irade, düşünme, anlama ve benzeri birçok yetenek vermiş, bununla yetinmemiş ilk insan Âdem (AS)’den itibaren, son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’e kadar her topluma bir peygamber göndermiştir. Şu ayet bu gerçeği ifade etmektedir:

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيراً وَنَذِيراً وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ:

“Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur.” (FÂTIR SURESİ – 24. AYET)

Yüce Allah, peygamberler ve onlara verdiği kitaplar ile insanlara yol göstermiş, rehberlik etmiştir. Emir ve yasaklarını, helâl ve haramlarını, öğüt ve tavsiyelerini kısaca dinini, insanlara peygamberler vasıtasıyla bildirmiştir. Peygamberler, Allah’ın dinini sözlü ve uygulamalı olarak insanlara açıklamışlar, onlara örnek ve rehber olmuşlardır.

Peygamberlerin ilki, Âdem (AS), sonuncusu ise Hz. Muhammed (SAV)’dir. Allah, şöyle buyuruyor:

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (AHZAB SURESİ – 40. AYET)

Peygamberlerin sadece bir kısmının ismi Kur’an’da zikredilmiştir. Yüce Allah, bu gerçeği Kur’an’da şöyle bildirmektedir:

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلاً مِّن قَبْلِكَ مِنْهُم مَّن قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُم مَّن لَّمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ فَإِذَا جَاء أَمْرُ اللَّهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَهُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ:

“And olsun (ey peygamberim!) Senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var...” (MÜMİN SURESİ – 78. AYET)

Kur’an’da ismi geçen peygamberlerin sayısı 25’tir. Üzeyr (AS), Lokman (AS) ve Zülkarneyn (AS) adlarında üç kişinin peygamber mi, veli mi olduğu konusunda ihtilâf edilmiştir. Bir hadis-i şerifte, insanlara gönderilen peygamber sayısının 124 bin olduğu bildirilmektedir.

Peygamberlerin hepsi aynı derecede değildir:

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ مِّنْهُم مَّن كَلَّمَ اللّهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ:

“O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir...” (BAKARA SURESİ – 253. AYET)

Anlamındaki ayet bu gerçeği ifade etmektedir.

Peygamberlerin doğru sözlü, akıllı, güvenilir, günahsız olmaları ve kendilerine verilen görevi eksiksiz yapmış olmaları ortak özellikleridir. Bunların dışında peygamberleri diğer insanlardan ayıran temel özellikleri, ilâhî vahye muhatap olmaları ve mucize gösterebilmeleridir. Bütün peygamberler müjdeci ve uyarıcılar olarak gönderilmişlerdir. Kur’an şöyle buyurur:


وَمَانُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ:

“Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler.”

(EN’AM SURESİ – 48. AYET)

İman edip Salih ameller işleyenleri cennet ile müjdelerler, inkâr edip isyan edenleri ise ilâhî azap ile uyarırlar.

Peygamberlerin insanlara tebliğ ettiği hak dinin iman, ibadet ve ahlâk gibi temel esaslarında bir değişme olmamıştır. İbadetin şekilleri ve sosyal hayatla ilgili bir kısım hükümlerde (muamelât) bazı değişmeler olmuştur. Bütün peygamberlerin tebliğ ettiği hak dinin ruhu; dini/ahlâkı, nefsi, aklı, nesli ve malı korumaktır.

Peygamberlere iman Allah'ın insanlara örnek ve rehber olması için peygamberler gönderdiğine iman etmek, imanın altı esasından biridir. Yüce Allah Kur’an’da, peygamberlerine iman edilmesini emretmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِيَ أَنزَلَ مِن قَبْلُ:

“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.” (NİSA SURESİ – 136. AYET)

Allah’ın görevlendirdiği peygamberlerden birine iman etmeyen kimse mümin olamaz. Bu husus Kur’an’da açıkça ifade edilmektedir:

وَمَن يَكْفُرْبِاللّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيداً:

“Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (NİSA SURESİ – 136. AYET)

Yüce Allah Kur’an’da, peygamberlerden bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr edenleri “hakiki kâfirler” olarak nitelemektedir:

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُواْ بَيْنَ اللّهِ وَرُسُلِهِ وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُواْ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً:أُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقّاً وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَاباً مُّهِيناً:

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip “Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; İşte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (NİSA SURESİ – 150/151. AYETLER)

SON PEYGAMBER

Son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’dir. Bu husus Kur’an’da şöyle ifade edilir:


مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur…” (AHZAB SURESİ – 40. AYET)

Hz. Muhammed (SAV) ile peygamberlik sona ermiştir. Artık kıyamete kadar insanlığa peygamber gelmeyecektir. Mümin ve Müslüman olabilmek için, Hz. Muhammed (SAV)’in hak peygamber olduğunu kabul etmek şarttır. Onun peygamberliğini ve tebliğ ettiği Kur’an’ı ve dinî esasları kabul etmeyen mümin olamaz. Diğer peygamberler, belli bir kavme ve topluluğa, Hz. Muhammed (SAV) ise bütün cinlere ve insanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Kur’an şöyle buyuruyor:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ:

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (SEBE SURESİ – 28. AYET)

Hz. Muhammed (SAV),yaratılmışların en üstünü ve en değerlisidir.

Amerikalı Yahudi asıllı Jules Masserman, Time Dergisinde (15.07.1974) “Liderler Nerede” başlıklı yazısında, birçok tarihi şahsiyeti tahlil ettikten sonra: “Bütün zamanların en büyük lideri Muhammed (SAV)’dir.” demiştir. Yine Amerikalı yazar Michael H. Hart, dünyada etkili olmuş 100 kişiyi tanıtan bir eser yazmış, ilk sırayı Peygamberimiz (SAV)’e vermiştir.

Peygamberimiz (SAV), kıyamet gününde de insanların efendisi olacak. “Hamd Sancağı” ona verilecek ve bütün peygamberler, onun bu sancağı altında toplanacaklardır. Peygamberimiz (SAV), son ilâhî kitap Kur’an’ı, insanlara tebliğ etmiş, dinin hükümlerini sözlü ve uygulamalı olarak açıklamıştır. Onun, Kur’an ile ilgili görevlerini şöyle sıralayabiliriz.

PEYGAMBERİN GÖREVİ

1-) TİLAVET-KIRAAT ETME: “Tilâvet” ve “kıraat”, ayetleri okuyarak insanlara duyurmadır. Kur’ân şöyle buyuruyor:

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ:

“Rabbinin Kitabından sana vahyedileni (insanlara) oku.” (ANKEBÛT SURESİ – 45. AYET)

Bu ayet, Peygamberin bu görevini beyan etmektedir. “Tebliğ”, Kur’an’ı insanlara ulaştırmaktır. Peygamberin görevi insanları dine zorlama değil, sadece duyurmadır:

مَّا عَلَى الرَّسُولِ إِلاَّ الْبَلاَغُ وَاللّهُ يَعْلَمُ مَاتُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ:

“Peygambere düşen sadece tebliğdir (zorlama değil). Allah açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir.” (MÂİDE SURESİ – 99. AYET)

لَّسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ:

“Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.” (GAŞİYE SURESİ – 22. AYET)

نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَن يَخَافُ وَعِيدِ:

“Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen, onların üzerine bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.” (KÂF SURESİ – 45. AYET)

2-) DAVET, VAAZ ETME VE ÖĞÜT VERME: “Davet”;insanları İslâm’a çağırmak¸ “vaaz” ve “öğüt” (tezkire);insanlara nasihat etme, onları iyiye, güzele ve doğruya teşvik etme, ilâhî gerçekleri hatırlatma görevidir. Yüce Allah, bu konuda şöyle buyurmuştur:


ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِوَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ:

“(Resûlüm!) Rabbi’nin yoluna (insanları) hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir...” (NAHL SURESİ – 125. AYET)

أُولَـئِكَ الَّذِينَ يَعْلَمُ اللّهُ مَافِي قُلُوبِهِمْ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُل لَّهُمْ فِي أَنفُسِهِمْ قَوْلاً بَلِيغاً:

“(Ey peygamberim!)... Onlara vâzet ve onların içlerine tesir edecek güzel söz söyle.” (NİSA SURESİ – 63. AYET)

فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ:

“(Ey peygamberim!) Sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin.” (GAŞİYE SURESİ – 21. AYET)

3-) TALİM: Bu; Kur’an’ı, hikmeti ve insanların bilmediklerini öğretme görevidir. Yüce Allah, bu hususu Kur’an’da şöyle bildirmektedir:

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولاً مِّنْهُمْ يَتْلُوعَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوامِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ:

“O (Allah) ki, ümmîler içinde kendilerinden olan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderdi. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (CUMA SURESİ – 2. AYET)

4-) TEBŞİR VE İNZÂR: “Tebşir”; ödül vaad ederek insanları, iman ve salih amellere teşvik etmek, iman edip Salih ameller işleyenleri, Allah’ın nimeti ve cenneti ile müjdelemektir. “İnzâr” ise, ilâhî ceza olduğunu bildirerek, inkâr ve isyan olan inanç, söz, fiiller ve davranışlardan sakındırmaktır. Peygamberimiz (SAV) Kur’an’da “beşîr”, “mübeşşir” ve “nezîr” olarak nitelenmiştir:

يَا أَيُّهَاالنَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً:

“Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (AHZAB SURESİ – 45. AYET)

Peygamber (SAV), iman edip salih amel işleyenleri cennet ve nimetleriyle müjdeler:

وَبَشِّرِ الَّذِين آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُواْ مِنْهَا مِن ثَمَرَةٍ رِّزْقاً قَالُواْ هَـذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِن قَبْلُ وَأُتُواْ بِهِ مُتَشَابِهاًوَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ:

“İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.” (BAKARA SURESİ – 25. AYET)

Kâfirleri:

وَأَذَانٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأَكْبَرِ أَنَّ اللّهَ بَرِيءٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِن تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ:

“Hacc-ı ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz bilin ki, siz Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. (Ey Muhammed)! O kâfirlere elem verici bir azabı müjdele!” (TEVBE SURESİ – 3. AYET)

Münafıkları:

بَشِّرِ الْمُنَافِقِينَ بِأَنَّ لَهُمْ عَذَاباً أَلِيماً:

“Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele!” (NİSA SURESİ – 138.AYET)

Ve dinî görevlerini yapmayanları azapla uyarır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّ كَثِيراً مِّنَ الأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّه وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ:

“Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! (TEVBE SURESİ – 34. AYET)

5-) TEZKİYE: Bu, Peygamberin insanları tevhide (Allah’ı bir olarak kabul etmeye) davet ederek, onları şirk (Allah’a ortaklar koşma), inkâr ve isyandan kurtarmaya vesile olma görevidir. Yüce Allah, peygamberin bu görevini şöyle bildirmiştir:

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ

وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ:

“Nitekim içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.” (BAKARA SURESİ – 151. AYET)

6-) ŞAHİT OLMA: Bu, peygamberin dünyada; Kur’an hükümlerini tatbik ederek insanlara gösterme, kıyamet günü ise, müminlere ve diğer ümmetlerin şahitlerine tanıklık etme görevidir. Yüce Allah, bu hususu şöyle bildirmiştir:

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطاً لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيداً وَمَاجَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ:

“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl’ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin (arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâbe'yi) biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.” (BAKARA SURESİ – 143. AYET)

7-) EMR-İ Bİ’L MA’RUF VE NEHY-İ AN’İL MÜNKER: Bu, İslâm’a ve akl-ı selime uygun olan iyi, güzel ve faydalı şeyleri emretme ve insanları İslâm’ın ve akl-ı selimin iyi, güzel ve faydalı görmediği, çirkin kabul ettiği şeylerden men etme görevidir. Şu ayet peygamberin bu görevini beyan etmektedir:


الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ:

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’RAF SURESİ – 157. AYET)

8-) CİHAT VE KITÂL: “Cihâd”, İslâm’ın bilinmesi, tanınması ve yaşanması için çalışma; “kıtâl” ise gerektiğinde İslâm düşmanlarıyla savaşma görevidir. Yüce Allah şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ:

“Ey Peygamberim! Kâfir ve münafıklara karşı cihad et. Onlara karşı sert davran...” (TEVBE SURESİ – 73. AYET)

Ve

فَقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ تُكَلَّفُ إِلاَّ نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَسَى اللّهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَاللّهُ أَشَدُّ بَأْساًوَأَشَدُّ تَنكِيلاً:

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” (NİSA SURESİ – 84. AYET)

Müdafaa sadedinde Peygamberimiz (SAV) İslâm düşmanlarıyla (kâfir, müşrik ve münafıklarla) savaşmak durumunda kalmıştır.

9-) HÜDA:
Bu, Peygamber (SAV)’in, Allah’ın izni ile insanlara doğru yolu gösterme görevidir. Şu ayetler bunun delilidir:

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحاً مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُوراً نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَاوَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ:

“İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.” (ŞÛRA SURESİ – 52. AYET)

10-) TEBYÎN: Bu, Kur’an hükümlerini açıklama ve dinî konularda hüküm verme görevidir. Kur’an hükümlerini, sözlü ve uygulamalı olarak açıklamak peygamberin temel görevidir. Bu görev, şu ayette açıkça bildirilmiştir:

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ:

“(Ey Muhammed!) Sana bu zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; tâ ki, düşünüp öğüt alsınlar.” (NAHL SURESİ – 44. AYET)

Peygamberimiz (SAV),bu görevini Kur’an’a veya Kur’an dışı vahye dayanarak veya içtihatta bulunarak yerine getirmiştir. Namazların ilk ve son vakitleri, rekâtları ve kılınış biçimleri, zekâtın hangi mallardan ne miktarda verileceği, boşanmanın şekli, kadınların hayız ve nifas hallerinde namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları, çocuklara, hastalara, yolculara ve kadınlara cuma namazının farz olmayışı, mestlerin üzerine meshedilmesi, fıtır sadakası, revatip sünnetler, teravih, bayram ve cenaze namazları... Gibi pek çok dinî görev, Peygamberimiz (SAV) tarafından açıklanmıştır. Bazı ayetlerin mücmel, müphem ve muhtasar olması sebebiyle, Kur’an’ın açıklanmaya ihtiyacı vardır. İnsanların, Kur’an’ı kendilerine rehber edinebilmeleri, hükümlerine, emir ve yasaklarına uyabilmeleri için iyice anlaşılması ve nasıl uygulanacağının bilinmesi gerekir. Allah, bu görevi Peygamberin (SAV)’e vermiştir. Peygamberimiz (SAV), hakkında ayet bulunmayan konuları açıklığa kavuşturmuştur. Peygamberimiz (SAV)’in Kur’an’a ilâve olarak ortaya koyduğu hükümlerin asılları, icmalî olarak Kur’an’da vardır. Peygamberimiz (SAV) bu görevini şu şekilde yerine getirmiştir:

A-) Kur’an’da var olan hükümleri sözlü olarak teyit etme: Meselâ Peygamberimiz (SAV’)in:

“Hayra delâlet eden, onu işleyen gibidir.”

“Kim bir hayra delâlet ederse, bu kimseye o hayrı işleyenin sevabı gibi sevap verilir.”

Sözleri,

وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْعَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ:

“Birr (hayır, iyilik ve güzel ameller) ve takvada yardımlaşın.” (MÂİDE SURESİ – 2. AYET)

Ayetini teyit etmektedir. Maide suresinin 6. ayeti, abdest alınmadıkça namaz kılınmaması gerektiğini ön görmektedir. Hz Peygamber (SAV)’in:

“Abdestini bozan kimse (yeniden) abdest almadıkça, namazı kabul olmaz.”

Sözü bu ayeti teyit etmektedir.

B-) Kur’an’ı tefsir etme: Peygamberimiz (SAV), bazı ayetleri tefsir etmiştir. Meselâ:

الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ:

“İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar, işte güven onlarındır ve hidayete ermiş olanlar da onlardır.” (EN’AM SURESİ – 82. AYET)

Ayetinde geçen “zulüm” kelimesini Peygamberimiz (SAV), Lokman suresinin 31. ayetinde geçen, “şirk” (Allah’a ortak koşmak) ile tefsir etmesi buna örnektir.

C-) Kur’ân’ın genel hükümlü ayetlerini tahsis etme: Peygamberimiz (SAV), Kur’an’ın bazı genel hükümlerini tahsis etmiş yani alanını, kapsamını daraltmıştır. Meselâ:

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ:

“Ölü eti ve kan size haram kılındı.” (MÂİDE SURESİ – 3. AYET)

Ayetinde geçen “meyte” (ölü eti) ve “dem” (kan) kelimeleri, umum ifade eden lâfızlardır. Peygamberimiz (SAV),ölü etlerinden balık; çekirge; keleri bu hükümlerden istisna ederek ayeti tahsis etmiştir.

D-) Kur’an’ın mutlak hükümlerini takyid etme: Peygamberimiz (SAV),Kur’an’ın bazı mutlak ayetlerini takyit etmiştir. Meselâ:

فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ:

“(Namazda) Kur’an’dan kolayınıza gelen(ayetleri) okuyun.” (MÜZZEMMİL SURESİ – 20. AYET)

Ayeti, namazda mutlak olarak herhangi bir ayetin okunmasını ifade etmektedir. Peygamberimiz (SAV): “Fatiha okumayanın namazı olmamıştır.”

Sözü ile her namazda fatiha okunmasını gerekli görerek ayeti takyid etmiştir.

E-) Kur’an’ın mücmel ayetlerini açıklama: Kur’an’da müteaddit defalar, “namaz kılınız.” (Bakara, 43)

Emri mücmel (kapalı) olarak verilmiş, ancak namazın nasıl kılınacağı açıklanmamıştır. Hz. Peygamber (SAV), uygulamalı olarak namazın kılınışını öğretmiş ve: “Beni gördüğünüz gibi namaz kılınız.” buyurmuş ve namazın nasıl kılınacağını ashabına öğretmiştir.

F-) Kur’an’ın müphem ayetlerini açıklığa kavuşturma: Meselâ Kur’an’da oruç ile ilgili olarak:

وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ:

“Şafağın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra ta gece oluncaya kadar orucu tamamlayın...” (BAKARA SURESİ – 187. AYET)

Ayetindeki “ak iplik” ve “kara iplik”, müphem (anlamı kapalı) kelimelerdir. Hz. Peygamber (SAV),bu kelimeleri, “Gündüzün beyazlığı ve gecenin karanlığı” olarak açıklayarak, ayetin müphemliğini gidermiştir.

G-) Kur’an’ın müşkül ayetlerini izah etme:

وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ:

“Gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın.” (ENFÂL SURESİ – 60. AYET)

Ayetindeki “kuvvet” kelimesini Hz. Peygamber (SAV): “Kuvvet, atmaktır.”

Sözü ile açıklığa kavuşturmuştur.

H-) Helâl ve haram bildirme: Peygamberimiz (SAV), Kur’an’da bildirilmeyen bazı haramları açıklamıştır. Bu hususu, Kur’an şöyle beyan eder:

الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْالنُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ:

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’RAF SURESİ – 157. AYET)

Kur’an’da yer almadığı halde peygamberimizin haram olduğunu bildirdiği birçok husus vardır. Meselâ; bir kadının teyzesi, halası, kız ve erkek kardeşlerinin kızları ile bir nikâh altında bulundurulması; ehli merkep; katır, aslan, kaplan, fil, kurt, maymun, köpek gibi pençesi bulunan vahşi hayvanların; kartal, atmaca, şahin ve doğan gibi tırnaklarıyla avlanan yırtıcı kuşların ve fare, köstebek ve akrep gibi haşaratın etlerinin yenilmesi; erkeklerin altın zinet takınmaları ve ipek elbiseler giymeleri, altın ve gümüş kaplardan su içilmesi ve yemek yenilmesi, Peygamberimiz (SAV) tarafından yasaklanmıştır. Peygamberimiz (SAV) Kur’an’ı açıklama görevini şu şekilde yapmıştır:

Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), “açıklama” görevini, Allah’tan aldığı ilave bilgi ile yapmıştır. Şu örnekleri verebiliriz:

قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِالْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ:

“(Ey Muhammed!), Biz senin yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.” (BAKARA SURESİ – 144. AYET)

Ayetinden; önceleri Kudüs’teki Mescid-i Aksa cihetine doğru namaz kılınırken, kıblenin Mekke’deki Mescid-i Haram cihetine çevrildiğini öğreniyoruz. Kur'an’da, kıblenin Mescid-i Aksa cihetine doğru olduğunu bildiren ayet yoktur. Peygamberimiz (SAV), Mescid-i Aksa cihetine kendi içtihadı ile değil, Allah’tan aldığı Kur'an dışı bilgi (vahy-i gayri metlüv) ile namaz kılmıştır. Eğer kendi içtihadı ile olsaydı, kıblenin değişmesi için vahiy beklemezdi. Allah şöyle buyuruyor:

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى:إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى:

“O (peygamber) kendi heva ve hevesinden konuşmaz. (Hak din adına her) konuştuğu ancak kendisine vahyolunan bir vahiydir” buyurmuştur. (NECM SURESİ – ¾. AYETLER)

Bu ayette geçen “vahiy” ve “konuşma” lâfızları hem Kur’an’ı hem de Kur’an dışı vahyi (sünneti) içerir. Bu lâfızları sadece Kur’an’a indirgemek, ayeti tahsis etmek (anlamını daraltmak) tır ki bu, delilsiz ve keyfi bir görüştür. Ayrıca ayette “o konuşmaz” denilip, “o okumaz” denilmemesi de bu ayetteki nutkun (konuşmanın), sünneti de içerdiğine delâlet eder.

Hadislerde, Peygamberin (SAV) Kur’an dışı vahiy aldığına dair pek çok örnek vardır. Cibril’in (AS), insan suretinde gelip Peygamber’e (SAV), iman, İslâm ve ihsan’ın ne olduğunu sorması ile ilgili hadis, bunun en güzel örneğidir.

Cibril (AS), Hz. Peygamber’e Kur'an için indiği gibi sünnet için de iniyor, ona ayetleri ve dinî hükümleri ayrıntılı olarak açıklıyordu. Peygamberimiz (SAV), kendisine vahiy gelmeyen bir konuda bir şey sorulduğu zaman “bilmiyorum” der veya vahiy gelinceye kadar cevap vermez ve kendi görüşü ile ve kıyasla (bir şey) söylemezdi.

Hz. Peygamber (SAV): “Bana Kur’an ve onun gibi bir misli verildi.” buyurmuştur.

11-) ÜSVE-İ HASENE:
Bu, Peygamber (SAV)’in söz, fiil ve davranışlarıyla insanlara örnek olma görevidir. Peygamberimiz (SAV)’in en güzel örnek olduğunu:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌحَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً:

“And olsun ki, Allah’ın Elçi'sinde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (AHZAB SURESİ – 21. AYET)

Anlamındaki ayet bize bildirmektedir. Peygamberimiz (SAV), imanı, ameli, sözleri, davranışları ve ahlâkı ile bize örnek olmuştur. O (SAV), en büyük ahlâk üzeredir:

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ:

“(Ey Peygamberim!) Sen büyük bir ahlâk üzeresin.” (KALEM SURESİ – 4. AYET)

Anlamındaki ayet ile Allah, Peygamberimiz (SAV)’in ahlâkını yüceltmiştir. Peygamberimiz (SAV), Kur’an hükümlerini tatbik ederek Müslümanlara örnek olmuştur. Onun ahlâkını şöyle özetleyebiliriz:

O; emin, güvenilir, mütevazı, edepli, sabırlı, yumuşak huylu, affedici, çok merhametli, çok şefkatli, kanaatkâr, muttaki, müstakim, muhsin, salih ve sadık bir insandı. Asla büyüklenmez, kimseye kaba davranmaz ve kimseyi hakir görmezdi. Kötülüğe iyilikle muamele ederdi. Davete icabet eder, yapılan iyiliğe teşekkür ederdi. Zengin-fakir herkese eşit davranır, insanlar arasında ayırım yapmazdı. Özür dileyenin özrünü kabul ederdi, hoşgörülü idi. Çocukları çok sever, hastaları ziyaret eder, misafirlerine son derece ikramda bulunurdu. Nefret ettirmez, müjdeler; zorlaştırmaz, kolaylaştırırdı. Adaleti her yerde tatbik eder, zulmü hoş görmezdi. Asla yalan söylemezdi. Doğru sözlüydü. Akrabalarıyla ilgilenir, emanetlere riayet eder, yoksulları doyurur, acizlerin işini görür, musibet ve felâkete uğrayanlara yardım ederdi. Hiç “hayır” demezdi. Kendisinden bir şey talep edilince yapmak isterse “evet” der, yapmak istemezse sükût ederdi. İnsanların en cömerdi ve cesuru idi. Ev işlerine yardım ederdi. Daima Allah’ı zikrederdi. İpekli elbise giymez, altın yüzük takınmaz, altın ve gümüş kaptan yemek yemezdi. Giyiminde temizliğe ve sadeliğe önem verirdi. Güzel koku sürünmeyi severdi. Hiçbir yemeği ayıplamazdı. Yemeğe besmele ile başlar ve sağ eliyle yerdi. Yemekten önce ve sonra ellerini yıkardı. İyice doymadan sofradan kalkardı. Suyu üç yudumda içerdi. Nefsi için kin tutmaz, öç almaz ve kimseye sövmezdi. Darılmaz ve dargın durmazdı. Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, zenginlik ve fakirliğin fitnesinden, fakirlik ve zilletten, faydasız ilimden, saygılı olmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olmayan duadan Allah’a sığınırdı. Allah’tan daima hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterdi. İnsanları renklerine, şekillerine ve servetlerine göre değil, inanç, söz, fiil ve davranışlarına göre değerlendirirdi. İnsan haklarına, müminlerin birlikteliğine, birbirlerine sevgi, şefkat ve merhamet ile davranmalarına, kardeşliğe, kusurların bağışlanmasına, komşu haklarına, sevgi ve dostluğa, akrabalarla ilişkinin sürdürülmesine ve onlara iyilik yapılmasına, mal, can ve namus güvenliğine çok önem verirdi. Yetimlere bakılmasını, yoksulların doyurulmasını, çocukların iyi yetiştirilmesini, misafirlere ikram edilmesini, kötülüğün iyilikle savılmasını ve insanlara güzel davranılmasını, selâmlaşmayı, Müslüman’a yardım etmeyi, küçüklere sevgi, büyüklere saygı göstermeyi, güler yüzlü olmayı, doğruluğu, cömertliği, samimiyeti, iffetli ve hoşgörülü olmayı, adaleti, iyiliği, güzelliği ve temizliği, yardım severliği ve insanlara faydalı olmayı teşvik ederdi. İnsanlara eziyet edilmesine, sövülmesine, lânetlenmesine, dövülmesine, zarar verilmesine, güçlük çıkarılmasına, işkenceye, kin tutmaya, dargın durmaya, öfkelenmeye, insanların aldatılmasına, haset edilmesine, arkadan çekiştirilmesine, gizli hallerinin araştırılmasına, komşuya eziyet edilmesine, iki yüzlülük yapılmasına, yalan söylenmesine, yalancı şahitlik yapılmasına, emanete hıyanetlik edilmesine... Karşı çıkardı.

SONUÇ
Yüce Allah, rehber ve örnek olsunlar diye, ilk insandan itibaren her topluma bir peygamber göndermiştir. İlk peygamber Âdem (AS), Son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’dir. Bu ikisinin arasında gelip geçen peygamberlerden, Kur’an’da sadece 25'inin ismi zikredilmiş, diğerlerinin isimleri zikredilmemiştir. İsimlerini bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün peygamberlere iman etmek imanın altı esasından biridir. Bu peygamberlerden birine iman etmeyen kimse, mümin ve Müslüman olamaz. Peygamberler, akıllı, güvenilir, dürüst, özü ve sözü doğru insanlardır. Peygamberler büyük günah işlememişlerdir. Allah'tan aldığı görevleri yerine getirmişler, hak dini insanlara tebliğ etmişlerdir. Son Peygamber Hz. Muhammed (SAV), diğerlerinden farklı olarak bütün insan ve cinlere Rahmet Peygamberi, en güzel örnek olarak gönderilmiştir.
Read More Read More / Comment Comment
Sayfalar (237): « Önceki 1 … 211 212 213 214 215 … 237 Sonraki »
Sayfaya Git 

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan


RADYOYA GiR


Foruma Misafir Olarak Gir




FORUMA GiR



Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)


BÖLÜME GiR

MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)




Bölümlerimiz 1:

  • Cuma Selamı
  • Yasin Hatim
  • Dini Bölüm
  • Kültürel Bölüm
  • Raşidi Tarikatı

Bölümlerimiz 2:

  • Tasavvuf Bölümü
  • Raşid Tunca
  • PNG Resimler
  • JPG Resimler
  • GiF Resimler

Sosyal Medya Hesaplarımız

                   
                   
  • Dini Forum
  • Yukarı Çık
  • Lite (Arşiv) Modu
  • RSS
  • impressum
  • Hakkımda
  • iletişim Adresimiz
Support yardım | RAŞiT HOCA | Tarih: 07-16-2026, 10:14 AM Türkçe Çeviri: MyBB Pro, Yazılım: MyBB, © 2002-2026 MyBB Group. | Theme JAMPS