MUHAMMED
BAYRAK
| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
|
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir. |
| Forum İstatistikleri |
» Toplam Üye: 5 » En Son Üye: Ahmed » Toplam Konular: 2,126 » Toplam Yorumlar: 2,426 Ayrıntılı İstatistikler |
| Forumda Ara |
|
(Gelişmiş Arama) |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
ŞEYTANIN İNSANA VERDİĞİ ZARARLAR
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ:
إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوّاً إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ:
“Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın! Çünkü şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.” (FATIR SURESİ – 5/6. AYETLER)
Dumanı kesilmiş zehirli bir alevden yaratılmış bulunan şeytan; inkârcı, bozguncu ve insandaki nefsanî kuvvetleri tahrik edici, şerli bir varlıktır. İblis, şeytanların başı ve başkanıdır. Yaratıldığı maddenin özelliklerini kendinde toplayan şeytan, alev gibi oynak, ateş gibi yakıcı ve duman gibi lekeleyicidir. O, acıtması olup acıması olmayan, her türlü şerrin kaynağı ve Âdemoğlunun ezelî ve ebedî düşmanıdır. O, bir zamanlar, Allah’ın emrettiği görevleri yapmaya istekli görünüyordu. Daha sonra kendini üstün görmeye başladı ve sonunda kendini kibire kaptırdı. Allah ta onu çetin bir imtihana tabi tuttu ve topraktan yarattığı Âdem (AS)’a secde etmesini emretti. Bu ilahi emir karşısında çılgınlaşan İblis, diretti. Allah şöyle buyurdu:
قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍوَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ:
“Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.” (A’RAF SURESİ – 12. AYET) Bu konuyu başka bir ayet şöyle dile getirir:
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إَلاَّ إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِيناً:قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَـذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ لَئِنْ أَخَّرْتَنِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لأَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ إَلاَّ قَلِيلاً:
“Meleklere: Âdem’e secde edin! Demiştik. İblis’in dışında hepsi secde ettiler. İblis: “Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim! Dedi ki: “Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım!” (İSRA SURESİ – 61/62. AYETLER)
Diğer bir ayet te şöyledir:
وَلأُضِلَّنَّهُمْ وَلأُمَنِّيَنَّهُمْ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ آذَانَ الأَنْعَامِ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّهِ وَمَن يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيّاً مِّن دُونِ اللّهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُّبِيناً:يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُوراً:أُوْلَـئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَلاَ يَجِدُونَ عَنْهَا مَحِيصاً:
“Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. (Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir. İşte onların yeri cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.” (NİSA SURESİ – 119/121. AYETLER)
İblis’in küstahlıklarını şu ayet ifade eder:
قَالَ رَبِّ بِمَاأَغْوَيْتَنِي لأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَلأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ:إِلاَّ عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ:قَالَ هَذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ:إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ إِلاَّ مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ:وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ:
“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna. (Allah) şöyle buyurdu: “İşte bana varan dosdoğru yol budur.” “Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.” Muhakkak cehennem, onların hepsine vâdolunan yerdir.” (HİCR SURESİ – 39/43. AYETLER)
İblis’in hasedi, fesadını arttırdı. Fesadı da Allah’a olan isyanını kamçıladı ve şöyle dedi:
قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ:ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ:
“İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!”dedi.” (A’RAF SURESİ – 16/17. AYETLER)
İblis, Allah’ın lanetine müstahak olup rahmetinden kovulunca, Hz Âdem (AS) ve eşi Hz Havva’ya zarar vermek için hileler kurdu ve kendilerine yaklaştı. Kurduğu tuzağa onlara düşürmek için iğvaya başladı:
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَـذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ:وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ:فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَايَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَاعَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ:
“Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nida etti.” (A’RAF SURESİ – 20/22. AYETLER)
Allah, kullarını şöyle uyarıyor:
يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَالِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ:
“Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.” (A’RAF SURESİ – 27. AYET)
Allah, şeytanın hile ve zararlarını bizlere şöyle ifade ediyor:
الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاءوَاللّهُ يَعِدُكُم مَّغْفِرَةً مِّنْهُ وَفَضْلاً وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ:
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.” (BAKARA SURESİ – 268. AYET)
كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَقَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ:
“Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana “İnkâr et” der. İnsan inkâr edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım, der.” (HAŞR SURESİ – 16. AYET)
Şeytandan sakınmayan ve onun iğvasına kapılıp ta hak yoldan ayrılanların durumunu şu ayet ifade eder:
اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنسَاهُمْ ذِكْرَاللَّهِ أُوْلَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ:
“Şeytan onları etkisi altına aldı da kendilerine Allah’ı anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. İyi bilin ki şeytanın yandaşları hep kayıptadırlar.” (MÜCADELE SURESİ – 19. AYET)
Şeytan yapacağını icra eder ve kula yıktıracağını yıktırır ve küfre, dalalete sevk eder. Sonra da bir kenara çekilerek şöyle der:
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُواْ أَنفُسَكُم مَّا أَنَاْبِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَاأَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ:
“(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vaat etti, ben de size vaat ettim ama size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah’a) ortak koşmanızı reddettim.” Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” (İBRAHİM SURESİ – 22. AYET)
Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:
“Hiç şüphe yok ki şeytan, insanın içinde damarda kanın akışı gibi dolaşır.”
Hz Peygamber diğer bir hadislerinde de şu uyarıyı yapar:
“Şeytanın muhakkak Âdemoğluna bir yaklaşması vardır. Melek için de bir yaklaşma vardır. Şeytanın yaklaşması, zararla korkutması ve Hakk’ı yalanlatmasıdır. Meleğin yaklaşması ise, hayrı vaat etmesi ve Hakk’ı tasdik ettirmesidir. Kim meleğin yaklaşmasını kalbinde bulursa, onun Allah’tan olduğunu bilsin de Allah’a hamd etsin. Kim de diğerini (şeytanın iğvasını) içinde bulursa, hemen şeytandan Allah’a sığınsın.”
Başka bir hadis ise şöyledir:
“Şeytan, askerlerini gönderir de onlar da insanları belaya uğratırlar. Onun yanında bunların mevkii itibarıyla en büyüğü, yaptığı fitne (bela) yönünden en büyük olanıdır.”
Bir hadis-i şerif ile konumuzu bitirelim:
“Şeytan insanın kurdudur. Aynen kurdun koyunu helak edişi gibidir. Sürüden ayrılan, uzaklaşan ve bir tarafa çekileni tutar ve zarar verir. Sizi ayrılıktan sakındırırım. Sizin üzerinize cemaat-i müslimîn ile birlikte olmak ve umumum yanında bulunmak lazımdır.”
Allah, cümlemizi şeytanın iğvasından ve dalalet düşürmesinden korusun. Son nefeste yapacağı menfi telkinden Rabbim cümlemizi muhafaza buyursun. Atamız Hz Âdem (AS)’ı cennetten çıkarmaya sebep olduğu gibi, bizlerin de cennetten uzaklaşmamıza sebep olacak telkinlere kapılmaktan Rabbimiz sıyanet buyursun… ÂMİN…
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ:
إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوّاً إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ:
“Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın! Çünkü şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.” (FATIR SURESİ – 5/6. AYETLER)
Dumanı kesilmiş zehirli bir alevden yaratılmış bulunan şeytan; inkârcı, bozguncu ve insandaki nefsanî kuvvetleri tahrik edici, şerli bir varlıktır. İblis, şeytanların başı ve başkanıdır. Yaratıldığı maddenin özelliklerini kendinde toplayan şeytan, alev gibi oynak, ateş gibi yakıcı ve duman gibi lekeleyicidir. O, acıtması olup acıması olmayan, her türlü şerrin kaynağı ve Âdemoğlunun ezelî ve ebedî düşmanıdır. O, bir zamanlar, Allah’ın emrettiği görevleri yapmaya istekli görünüyordu. Daha sonra kendini üstün görmeye başladı ve sonunda kendini kibire kaptırdı. Allah ta onu çetin bir imtihana tabi tuttu ve topraktan yarattığı Âdem (AS)’a secde etmesini emretti. Bu ilahi emir karşısında çılgınlaşan İblis, diretti. Allah şöyle buyurdu:
قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍوَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ:
“Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.” (A’RAF SURESİ – 12. AYET) Bu konuyu başka bir ayet şöyle dile getirir:
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إَلاَّ إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِيناً:قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَـذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ لَئِنْ أَخَّرْتَنِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لأَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ إَلاَّ قَلِيلاً:
“Meleklere: Âdem’e secde edin! Demiştik. İblis’in dışında hepsi secde ettiler. İblis: “Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim! Dedi ki: “Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım!” (İSRA SURESİ – 61/62. AYETLER)
Diğer bir ayet te şöyledir:
وَلأُضِلَّنَّهُمْ وَلأُمَنِّيَنَّهُمْ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ آذَانَ الأَنْعَامِ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّهِ وَمَن يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيّاً مِّن دُونِ اللّهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُّبِيناً:يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُوراً:أُوْلَـئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَلاَ يَجِدُونَ عَنْهَا مَحِيصاً:
“Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. (Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir. İşte onların yeri cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.” (NİSA SURESİ – 119/121. AYETLER)
İblis’in küstahlıklarını şu ayet ifade eder:
قَالَ رَبِّ بِمَاأَغْوَيْتَنِي لأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَلأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ:إِلاَّ عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ:قَالَ هَذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ:إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ إِلاَّ مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ:وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ:
“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna. (Allah) şöyle buyurdu: “İşte bana varan dosdoğru yol budur.” “Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.” Muhakkak cehennem, onların hepsine vâdolunan yerdir.” (HİCR SURESİ – 39/43. AYETLER)
İblis’in hasedi, fesadını arttırdı. Fesadı da Allah’a olan isyanını kamçıladı ve şöyle dedi:
قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ:ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ:
“İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!”dedi.” (A’RAF SURESİ – 16/17. AYETLER)
İblis, Allah’ın lanetine müstahak olup rahmetinden kovulunca, Hz Âdem (AS) ve eşi Hz Havva’ya zarar vermek için hileler kurdu ve kendilerine yaklaştı. Kurduğu tuzağa onlara düşürmek için iğvaya başladı:
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَـذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ:وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ:فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَايَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَاعَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ:
“Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nida etti.” (A’RAF SURESİ – 20/22. AYETLER)
Allah, kullarını şöyle uyarıyor:
يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَالِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ:
“Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.” (A’RAF SURESİ – 27. AYET)
Allah, şeytanın hile ve zararlarını bizlere şöyle ifade ediyor:
الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاءوَاللّهُ يَعِدُكُم مَّغْفِرَةً مِّنْهُ وَفَضْلاً وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ:
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.” (BAKARA SURESİ – 268. AYET)
كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَقَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ:
“Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana “İnkâr et” der. İnsan inkâr edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım, der.” (HAŞR SURESİ – 16. AYET)
Şeytandan sakınmayan ve onun iğvasına kapılıp ta hak yoldan ayrılanların durumunu şu ayet ifade eder:
اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنسَاهُمْ ذِكْرَاللَّهِ أُوْلَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ:
“Şeytan onları etkisi altına aldı da kendilerine Allah’ı anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. İyi bilin ki şeytanın yandaşları hep kayıptadırlar.” (MÜCADELE SURESİ – 19. AYET)
Şeytan yapacağını icra eder ve kula yıktıracağını yıktırır ve küfre, dalalete sevk eder. Sonra da bir kenara çekilerek şöyle der:
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُواْ أَنفُسَكُم مَّا أَنَاْبِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَاأَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ:
“(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vaat etti, ben de size vaat ettim ama size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah’a) ortak koşmanızı reddettim.” Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” (İBRAHİM SURESİ – 22. AYET)
Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:
“Hiç şüphe yok ki şeytan, insanın içinde damarda kanın akışı gibi dolaşır.”
Hz Peygamber diğer bir hadislerinde de şu uyarıyı yapar:
“Şeytanın muhakkak Âdemoğluna bir yaklaşması vardır. Melek için de bir yaklaşma vardır. Şeytanın yaklaşması, zararla korkutması ve Hakk’ı yalanlatmasıdır. Meleğin yaklaşması ise, hayrı vaat etmesi ve Hakk’ı tasdik ettirmesidir. Kim meleğin yaklaşmasını kalbinde bulursa, onun Allah’tan olduğunu bilsin de Allah’a hamd etsin. Kim de diğerini (şeytanın iğvasını) içinde bulursa, hemen şeytandan Allah’a sığınsın.”
Başka bir hadis ise şöyledir:
“Şeytan, askerlerini gönderir de onlar da insanları belaya uğratırlar. Onun yanında bunların mevkii itibarıyla en büyüğü, yaptığı fitne (bela) yönünden en büyük olanıdır.”
Bir hadis-i şerif ile konumuzu bitirelim:
“Şeytan insanın kurdudur. Aynen kurdun koyunu helak edişi gibidir. Sürüden ayrılan, uzaklaşan ve bir tarafa çekileni tutar ve zarar verir. Sizi ayrılıktan sakındırırım. Sizin üzerinize cemaat-i müslimîn ile birlikte olmak ve umumum yanında bulunmak lazımdır.”
Allah, cümlemizi şeytanın iğvasından ve dalalet düşürmesinden korusun. Son nefeste yapacağı menfi telkinden Rabbim cümlemizi muhafaza buyursun. Atamız Hz Âdem (AS)’ı cennetten çıkarmaya sebep olduğu gibi, bizlerin de cennetten uzaklaşmamıza sebep olacak telkinlere kapılmaktan Rabbimiz sıyanet buyursun… ÂMİN…
ŞEYTANIN DÜŞMANLIĞI
إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوّاً إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ:
“Muhakkak ki şeytan sizin için bir düşmandır. Onun için süz de onu düşman olarak ittihaz ediniz.” (FATIR SURESİ – 6. AYET)
Önce şeytan hakkında kısa bir malumat verelim: Şeytan veya İblis’in mahiyeti hakkında ilim adamları çeşitli fikirler ileri sürmekle beraber kesin bir neticeye varamamışlardır. Hakikatte mayası şehvetle yoğrulmuş olan İblis, hayırdan mahrum manasına gelen İBLAS kelimesinden alınmıştır. İblis cinlerdendir. Âdemoğlu yaratılmadan önce Cinin babası olan İBLİS; meleklerin arasındaydı. Bu hususta Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوالِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاء مِن دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلاً:
“Hani biz meleklere Âdem için secde edin demiştik te İblis’ten başkası hemen secde etmişlerdi. O ise Cin’den olduğu için Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı.” (KEHF SURESİ – 50. AYET)
İnsanoğlu yaratıldıktan sonra bütün melekler ve cinlere, O’na secde edin denildiğinde şeytan gururuna kapılarak secde etmemiş ve bu suretle lanetlenmiştir. Şeytan, Âdemoğluna secde etmediği gibi, onu iğfal edeceğini ilan etmiştir. Şeytanların reisi olan İBLİS, Allah’ın lanetine uğradıktan başka, iman cihetinden kâfirlerden sayılır. Kur’an bu durumu şöyle ifade eder:
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُواْلآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ:
“Hani biz meleklere, Âdem’e secde edin demiştik, onlar da hemen secde etmişlerdi. Yalnız İblis bunu yapmamış, kibrine yedirememiştir ki, o zaten kâfirlerdendi.” (BAKARA SURESİ – 34. AYET)
Bu arada şunu ifade edelim ki, İblis ile Şeytan aynı şeydir. Melekler nasıl insanlardaki yüksek liyakatlerle alakadar iseler, şeytan da onun süfli ve hayvani arzuları ile alakalıdır. İblis de insanın kötü arzularını tahrik eder. İnsan aklını iyi kullanmalı, düşmanı olan şeytana uymamalıdır. Netice olarak şunu söyleyebiliriz: İmanı zayıf olan kimse, yakasını şeytana kaptırmış demektir. Şeytan, insan ruhunun derinliklerine, nefsinin bütün hücrelerine ve dimağına yerleşerek insanı doğru yoldan ayırabilmek için çeşitli desiseler icat eder.
Bunun içindir ki, Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurur:
إن الشيطان يجرىمن ابن آدم مجرىالدم.
“Şeytan, Âdemoğlunun damarında kan dolaşır gibi dolaşır.”
Şeytanın şerrinden kurtulmanın tek çaresi: Allah’ın emirlerini tutmak, ibadet, hayır ve hasenat ile şeytanın belini kırmaktır. Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurur: “Namaz, şeytanın yüzünü karartır, sadaka belini kırar, Allah için birbirini sevmek ve amelde muhabbet, şeytanın kökünü kazır. Bunları yaparsanız, şeytan sizden şark ile garp arası kadar uzaklaşır.”
İnsan yaratılı itibarıyla hayra da şerre de, iyiliğe de kötülüğe de müsaittir. Hayrı da şerri de yadırgamaz bir yaratılıştadır. Böyle olmakla beraber insana, fücurun kötülüğü, takvanın iyiliği de bildirilmiştir. Fücur; Hakk’tan uzaklaşmak, hakk yolunu bırakıp fısk ve isyana düşmektir. Takva; masiyetten sakınmak, Allah’a kulluğa devam etmektir. Gerçekten insanın kalbine her zaman, melek ve şeytan tarafından bazı şeyler getirilir. Eğer kalpte kötülüğe doğru belli belirsiz bir gizli ses işitilirse, bilinmelidir ki, o fısıltıyı yapan şeytandır. Gizli ses te onun vesvesesidir. Bundan hemen Allah’a sığınmak gerekir. Eğer gelen ses, hak ve hayra, iyiliğe çağırıyorsa bilinmelidir ki, o ses melek tarafındandır, Allah’tandır. Bundan dolayı da Allah’a hamd etmek ve o yolu tutmak gerekir.
İnsan, yaratılışı itibarıyla şehvete düşkün, bütün kuvvet ve cihazlarını o yolda kullanmaya haristir. İnsanın varlığına nefis hükmedecek olursa, onu kötülüklere sürükleyeceği muhakkaktır. Şeytanın bu konuda mühim bir rolü vardır. Şeytanın insana düşmanlığı, Hz Âdem (AS) ile başlamıştır ve onunla yaşıttır. Allah, bu konuda şöyle buyuruyor:
وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداًحَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الْظَّالِمِينَ:فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُواْبَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ:
“Ve biz demiştik ki, ey Âdem, sen eşinle cennette sakin ol. Onun nimetlerinden ikiniz de bol bol yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa (nefislerine) zulmedenlerden olursunuz. Nihayet onları (Âdem’le Havva’yı) şeytan bir (desiseyle) cennetten kaydırdı ve içinde bulundukları nimetten onları çıkardı. Biz de: Birbirinize düşman olarak buradan (yere) inin, yeryüzünde sizin için bir vakte (ömrünüzün sonuna kadar) yerleşmek ve menfaatlanmak vardır demiştik.” (BAKARA SURESİ – 35/36. AYETLER)
Allah, Âdem’le Havva’ya, yalnız bir ağaçtan başka her ağacın meyvelerinden yemelerinden müsaade etti. Bu suretle insana, nefsine hâkim olmayı ve iradesini kuvvetlendirmeyi öğretmek istedi. Onlar da Allah’ın emrini tuttular, cennetin bütün nimetlerinden faydalanarak saadet ve neşe içinde orada yaşadılar. Allah, Âdem (AS)’a şeytandan sakınmasını, onun şaşırtıcı sözlerine kanmamasını bildirdi. Çünkü Allah, şeytanın Âdem ve Havva’dan hoşlanmadığını, onlar için daima kötü şeyler düşündüğünü biliyordu.
Allah, Âdem (AS)’a: Ey Âdem! Şeytan senin ve eşinin düşmanıdır, bu düşmanlığı yüzünden sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht ve perişan olursunuz. Sizin için cennette aç kalmak, açıkta kalmak, susuz kalmak yoktur. Rahatınızı bozacak bir sıcaklık ta yoktur.” dedi. Âdem’le Havva, cennette rahat yaşadılar. Şeytan ise onları oradan uzaklaştırmak için durmadan tuzaklar kuruyor, dolaplar çeviriyordu. Nihayet bir fırsatını buldu ve onların yanına sokuldu:
“Ey Âdem! Sana, seni cennetle ebedi kılacak ağaca, zeval bulmaz bir devlete rehberlik ve kılavuzluk edeyim mi?” dedi. Âdem (AS) ona döndü ve ne demek istediğini sordu. Şeytan Hz Âdem (AS), Allah’ın yaklaşmamalarını emrettiği ağacı gösterdi. Hz Âdem (AS), şeytanın bu sözüne kulak vermedi, lakin şeytan yılmadı, ümidini kesmedi ve tekrar döndü: “Rabbiniz melek olurlar veya cennette ebedi kalırlar diye bu ağaca yaklaşmaktan sizi men etti. Bunu biliyor musunuz?” dedi. Hz Âdem (AS) yine kulak asmadı ve hemen oradan uzaklaştı. Şeytan arkasından koştu ve yemin etti: “Bana inanınız. Ben size öğüt ve nasihat verenlerdenim.” dedi. Şeytan bu kadar kuvvetli yemin edince, Hz Âdem ve Hz Havva düşünmeye başladılar: “Nasıl olur da bir kimse yalan yere Allah adına yemin edebilir, herhalde doğru söylüyor.” dediler. Daha sonra da Allah’ın: “Sakın yaklaşmayın.” Dediği ağacın meyvesinden yediler. Meyve daha midelerine varmamıştı ki, çırılçıplak kaldılar. Üzerlerinde elbise namına bir şey kalmadı, çok utandılar. Utandıklarından muz ağacının geniş yapraklarıyla örtündüler. Allah’tan utandılar, nereye kaçacaklarını şaşırdılar. Çünkü Allah onları görüyordu. O’nun emrine karşı gelmişlerdi. Allah, Hz Âdem (AS)’ın kaçtığını görünce ona:
“Ey Âdem! Benden mi kaçıyorsun?”dedi. Hz Âdem (AS): “Hayır ya Rabbi. Senden nereye kaçabilirim? Senden utanıyorum.” dedi. Allah, Hz Âdem (AS)’a: “Ey Âdem! Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi? O ağaçtan yemeyeceksiniz dediğim halde niçin yediniz? Dedi. Hz Âdem ve Hz Havva: “Bizi bağışla, kusurumuzu affet ya Rabbi.” dediler. Allah onlara: “Ben size emrettim. Benim emrimi dinlemediniz.” buyurunca, Hz Âdem ve Hz Havva:
قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ:
“Ey Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz, bizi esirgemezsen herhalde (maddi manevi en büyük) zarara uğrayanlardan olacağız.” dediler. (A’RAF SURESİ – 23. AYET)
Allah Hz Âdem’e:“Ey Âdem! Sana cenneti verdim, her istediğini orada ihsan ettim. Verdiğim bunca nimetler sana yetmiyor muydu da o ağaçtan yedin?” dedi. Hz Âdem (AS): “Yüce şanına and olsun ey Rabbim! Bir kimsenin senin yüce ismini anarak yalan yere yemin edeceğine ihtimal vermemiştim.” dedi. Allah ona: “Yüce şanıma yemin olsun ki ey Âdem, sen artık yeryüzüne ineceksin. Orada sıkıntı ve güçlükler çekeceksin. Çalışarak hayatını kazanacaksın.” buyurdu. Hz Âdem (AS): “Ey Rabbimiz, senin affına sığınırız. Bizi bağışla.” diye yalvardı, mahzun oldu. Çok ağladı, yaptığına pişman oldu. Nihayet Allah ona merhamet etti. Hz Âdem (AS), tevbe istiğfar etmesi için Rabbinden emir aldı. Onları yerine getirdi. Allah tevbesini kabul ederek onu affetti.
Bu ibret verici olay, şeytanın insana ne derece düşman olduğunu göstermeye kâfi gelir. Aslında şeytan, insanoğlunun ihlâslı ve iyi niyetli olanlarından başkasını kandırmak için elinden geleni yapacağına yemin etmiştir. Bu konuda Kur’an şöyle buyurur:
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ:إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ:
“Senin izzetine (mutlak kudretine, kahrına) yemin ederim ki, ben de artık onların hepsini mutlaka azdıracağım. İçlerinden ihlâsa erdirilmiş (mümin) kulların müstesna. Dedi.” (SA’D SURESİ – 82–83. AYETLER)
Görüldüğü gibi şeytan insanları kandırmak, azdırmak, haktan uzaklaştırmak, Allah’a isyan ettirmek hususunda yemin etmiştir. Vakıa ve hadiseler, şeytanın bu husustaki azim ve sebatına delalet etmektedir. İnsan şeytanı en büyük düşmanı olarak bilmeli, onun vesvesesine ve iğvasına kapılmamalı ve şeytanın şerrinden daima Allah’a sığınmalıdır.
Allah, bir ayette şöyle buyurur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَداً وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَن يَشَاءُ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ:
“Ey iman edenler! Şeytana ayak uydurmayın. Kim şeytanın ardına takılırsa bilsin ki, o hayâsızlığı ve fenalığı emreder. Allah’ın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, hiç biriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işitir ve bilir.” (NUR SURESİ – 21. AYET)
Müslümanların üzerine, âlimleri ve salihleri sevmesi, onların meclislerinde bulunması, kendisine lüzumlu olan hususları sorması, nasihatlerini tutması ve şeytanı düşman kabul etmesi vaciptir. Allah şöyle buyurur:
إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوّاً إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ:
“Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman edinin; o, kendi taraftarlarını çılgın alevli cehennem yaranı olmaya çağırır.” (FATIR SURESİ – 6. AYET)
Yani Allah’a ibadet etmek suretiyle şeytana düşmanlık edin. Allah’a isyan etmekle ona tabi olmayın. Bütün hareketlerinizde, fiillerinizde ve inançlarınızda kalbi bir samimiyetle ondan kaçınınız. Bir iş işlediğiniz zaman onu iyi belleyin. Çünkü şeytan çok kere yaptığınız işe riya sokar ve size çirkin olan şeyleri güzelleştirir. Şeytanın şerrinden kurtulmak için Allah’tan yardım dileyin. Bu hususta Allah’ın yardımına çok ihtiyacınız vardır.
Akıllı insan odur ki, şeytanı düşman bilir ve ona isyan eder. Şeytanın emir ve tavsiyelerini dinlemez, vesvesesine kapılmaz. Şeytan ne emrederse onun tersini yapar. Yine akıllı insan odur ki, kendisini yoktan var eden Allah’ı bilir ve O’na itaat eder.
Peygamberimiz (SAV) yere bir çizgi çizdi ve şöyle buyurdu: “Bu Allah’ın yoludur.” Sonra o çizdiği çizginin sağında solunda birçok çizgiler çizdi ve şöyle buyurdu: “Bunlar da yollardır. Bu yolların her birinde şeytan vardır ki, bu yola çağırır.”
Peygamberimiz (SAV) bu sözleriyle şeytanın yollarının çokluğunu anlatmış oluyor. Şunu iyi bilmeliyiz ki, kalp bir kale gibidir. Şeytan da oraya girip işgal etmek suretiyle sahip olmak isteyen düşman gibidir. Kalenin düşmandan korunması, ancak kalenin kapıları, giriş yolları ve gediklerinin korunmasıyla mümkün olur. Kalenin kapılarını korumasını bilmeyen kimsenin kaleyi muhafaza etmeye gücü yetmez. Kalbin, şeytanın vesvesesinden korunması vaciptir. Şeytanın iğvasına def etmek, ancak onun giriş yollarını bilmekle olur. Öyleyse şeytanın giriş yolları ve kapıları kulun sıfatlarıdır. Bunların sayısı da oldukça çoktur. Bunlar da şunlardır:
1-) ÖFKE VE ŞEHEVİ İSTEKLER: Öfke, aklı giderir, zayıflatır. Akıl zayıfladığı zaman, şeytanın vesvesesi oraya hücum eder. İnsan her zaman öfkelenirse, küçük çocuğun topla oynadığı gibi şeytan da onunla oynar. Rivayet edilir ki: Velilerden bazısı şeytana: “Âdemoğluna nasıl galebe çalarsın?” diye sorarlar. Şeytan şu cevabı verir: “Onu öfkelendiği, heva ve hevesine kapıldığı zaman yakalarım.” cevabını verir.
2-) HIRS VE HASET: Kul her şeye haris olduğu zaman hırsı onu sağır ve kör yapar. İşte bu anda şeytan ona vesvese vermeye fırsat bulur. Böylece kişiye, hırslandığı şey, haram ve yasak bile olsa güzel görünür.
Rivayet edilir ki: “Hz Nuh (AS), Allah’ın emri üzerine her canlıdan bir çift alıp gemiye bindiği zaman, gemide tanımadığı bir ihtiyar görür. Bunun üzerine Hz Nuh (AS) ona der ki: “Seni buraya kim soktu?” İhtiyar: “Ben buraya senin ashabının kalplerine vesvese vermek için girdim. Onları kalpleri benimle bedenleri seninle olur.” dedi. Hz Nuh (AS): “Gemiden çık ey Allah’ın düşmanı! Çünkü sen Allah’ın lanetine uğrayan şeytansın.” der. Bunun üzerine şeytan der ki :“Beş şey vardır ki, ben onlarla insanları sapıtır, helak ederim. Onların üçünü sana söylerim, ikisini söylemem.” Tam bu sırada Allah, Hz Nuh (AS)’a şöyle vahyeder: “Senin o üçe ihtiyacın yoktur. Sana ikisini söylesin yeter.” Bunun üzerine Hz Nuh (AS) şeytana sorar: “O iki nelerdir?” Şeytan der ki: “Onlar öyle iki şeydir ki, beni yalancı çıkarmazlar. Onlar öyle iki şeydir ki, beni geride bırakmazlar. Ben onlarla insanları helak ederim. Onlar, hırs ve hasettir. Haset sebebiyle ben Allah’ın lanetine uğrayıp kovuldum. Hırsa gelince, Hz Âdem(AS)’a cennette bir ağaç hariç her şey mübah kılındı. Hz Âdem (AS)’a hırs sebebiyle dilediğimi yaptırdım. Bu yüzden Hz Âdem (AS) kendisine yasak kılınan meyveye yaklaştı.”
3-) DOYASIYA YEMEK YEMEK: Yenen gıdalar tertemiz, helal olsa da tokluk daima faydalanarak insanları yoldan çıkarır, Allah’a isyan ettirir.
Rivayet edilir ki: Şeytan Hz Yahya (AS)’a görünür. Hz Yahya (AS) şeytanın elinde her şeyden yapılmış ucu çengelli şeyler görür ve sorar: “Bu çengeller nedir? Şeytan cevap verir: “Âdemoğlunun sapıttığım şehevi istekleridir.” Hz Yahya (AS) tekrar sorar: “Onların içinde bana ait bir şey var mıdır?” Şeytan cevap verdi:“Bazı kereler çok yemek yedin de sana namazdan ve zikirden ağırlık verdik.” Hz Yahya (AS) sordu: “Başka bir eş var mıdır?” Şeytan: “Hayır” dedi. Hz Yahya (AS): “Allah’a yemin ederim ki, bir daha midemi ebediyen yemekle doldurmam.” dedi. Bunun üzerine şeytan da dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki, ben de bunu bir daha ebediyen kimseye söylemem.”
Şu halde mide tıka-basa doldurulmamalıdır. Her şeyde israf olduğu gibi, yemek yemede de israf, normalin üzerinde fazla yemek yemek te doğru olmaz. Şeytan bundan faydalanır ve insanı doğru yoldan sapıtır, azdırır ve isyan ettirir.
Ebu Süleyman Darani der ki: “Kim çok yerse altı afete maruz kalır:
1-) İbadetten zevk alamaz.
2-) Hikmetli şeyleri hıfzetmesi güçleşir.
3-) Mahlûkata şefkatli olma gibi yüksek bir insani duygudan mahrum kalır. Çünkü kendisi tok olunca, herkesin ve her canlının da kendisi gibi tok olduğunu sanır.
4-) Vücudu ağırlaştığı için ibadet ağır gelir.
5-) Nefsanî heves ve arzuları artar.
6-) Diğer müminler ibadethanelerin etrafında dolaşırken, o mezbeleliklerde dolaşır.
4-) İŞLERDE TEENİYİ TERKETMEK, ACELECİ OLMAK: Bütün işlerde itidalli hareket edilmelidir. Teenniyle ve temkinli hareket edilmelidir. Kesinlikle acele edilmemelidir. Acelecilik, şeytanı sevindirir, mümini ise yerindirir. Peygamberimiz (SAV) bu hususta şöyle buyurur:
ألتأنىمن الله والعجلة من الشيطان.
“Teenni Allah’tan, acelecilik ise şeytandandır.”
Başka bir hadislerinde de: “Acele şeytandandır. Teenni ise Rahman’dandır. Acele edildiği zaman şeytan insana idrak edemediği yerden şerrini kabul ettirir.” buyurmuşlardır.
Rivayet olunur ki, Hz İsa (AS) doğduğu zaman, şeytanlar reislerine yani İblis’e gelerek derler ki: “Bugün putların başları aşağı eğilip yıkılmıştır.” İblis te: “Siz yerinizde durun, bu yeni bir hadisedir.” der. Yeryüzünü dolaşır, fakat İsa (AS)’ın doğması ve meleklerin onu ziyaret etmesinden başka bir şey bulamaz. Geri döner ve şeytanlara der ki: “Dün gece bir peygamber doğdu. Benim bir kadın hamile kalıp, doğumunu yaptığında yanında bulunmamam vaki değildir. Ancak bundan haberim olmadı.” İsa (AS)’ın doğduğu bu geceden sonra putlara taptırmaktan meyus olan şeytanlara İblis şöyle der: “Âdemoğullarına acelecilik, hafifmeşreplik yönünden girin, onları bu yoldan yakalayın.”
4-) MAL, MÜLK, PARA: Şeytan insanları mal, mülk ve para vasıtasıyla da kandırır, yoldan çıkarır, isyan ettirir. İnsanın ihtiyacından fazla olan mal, mülk ve para, binitler, akarlar v.s. şeylerin hepsi şeytanın karargâh kurduğu şeylerdir. Bunlar vasıtasıyla insanı saptırır, Allah’tan uzaklaştırır.
Sabit El- Bennani der ki: “Peygamberimiz (SAV) peygamber olarak gönderildiği zaman İblis, şeytanlara dedi: “Bir hadise vardır, bakın bakalım o nedir?” Şeytanlar giderler, dolaşırlar fakat bir şey bulamazlar. Sonra İblis’e gelerek şöyle derler: “Biz bir şey anlayamadık.” İblis: “Ben size hayırlı bir haberle gelirim.” diyerek ayrılır gider. Döndükten sonra şeytanlara der ki: “Allah, Hz Muhammed (SAV)’i peygamber olarak göndermiştir.” Bundan sonra İblis duramaz, şeytanlarını Hz Peygamber (SAV)’in Ashabına gönderir. Onları sapıtmak için. Fakat her defasında şeytanlar başarısızlığa düşerek dönerler ve İblis’e şöyle derler: “Biz hiçbir gün böylelerini görmedik. Bunlara günah işletiriz, sonra bunlar kalkıp namazlarını kılarlar. Kıldıkları namazları, bizim işlettiğimiz günahları yok eder, silip atar.” Bunun üzerine İblis onlara şöyle der: “Yavaş olun, umulur ki Allah onlara dünya fetheder (onlara dünyalık mal, mülk ve para verir de biz onlardan istediklerimizi elde ederiz.”
Şu halde mal, mülk ve para sahiplerinin çok dikkatli olmaları gerekir. Devamlı surette malı helal yoldan kazanıp meşru şekilde harcamalı, şeytanın kendilerini sapıtmalarına fırsat vermemelidirler.
5-) CİMRİLİK VE FAKİR OLMA KORKUSU: Şeytan cimrilik ve fakir olma korkusuyla da insanları hak yoldan uzaklaştırır. Cimrilik ve fakir olma korkusu, Allah yolunda harcamayı engeller. Bu hastalığa müptela olan insanlar daima mal ve mülkü stok yapmayı, parayı kasalamayı severler. Şeytanların yuvası olan Pazaryerleri ve sokakları devamlı olarak mal toplamak için dolaşmayı adet haline getirmek ise cimrilik ve hırsın afetlerindendir. Peygamberimiz (SAV) bir hadislerinde şöyle buyurur:
ولايجتمع الشح والإيمان فىقلب عبدأبدا
“Cimrilikle iman hiçbir zaman bir kulun kalbinde toplanmaz.”
Cimrilik, kötü hasletlerin başında gelir. Cimriliği ifrada varan kimse, helal-haram ayırt etmez, zekât vermez, hayır ve hasenata koşmaz. Aç ve çıplakları gözetmez. Bütün derdi ve düşüncesi, para ve madde olur. Bu duruma düşenin yeri ise cehennem olur. Şeytanın tuzağından kurtulamaz, hakkı bulamaz.
Mümin helalinden kazanmalı, meşru bir şekilde harcamalı. Aile fertlerinin ihtiyaçlarını normal şekilde karşılamalı, hayır-hasenat yapmalı, açları doyurmalı, çıplakları giydirmelidir. Bilmeli ki, Allah yolunda harcanan paralar artar, eksilmez. Buna inanmalı ve iman etmeli…
ŞEYTANI YOK EDEN SİLAH
Her insanın mutlaka bir şeytanı vardır. İnsanı yoldan çıkartmak, sapıtmak, Allah’a isyan ettirmek ister. Bunun yanında müminin yapacağı ibadetler, taatlar, hayır ve hasenatlar şeytanı kahreder, öldürür. Nitekim İbni Abbas (RA) şöyle anlatıyor:
“Bir gün Hz Peygamber (SAV) camiden çıkarken, kapıda birden bire şeytanla karşılaştı. Şeytana: “Benim camimin kapısında ne arıyorsun?” diye sordu. Şeytan da:“Ey Muhammed (SAV)! Beni buraya Allah gönderdi.” diye cevap verdi. Hz Peygamber (SAV): “Neden?” diye sorunca, Şeytan: “Bana bir takım sorular sorman için. Dilediğini sorabilirsin. Hepsini cevaplayacağım.” dedi.
İbni Abbas (RA) diyor ki: “Evvela namaza ait bir soruyla konuya giren Peygamberimiz (SAV) ile mel’un şeytan arasında şu soru ve cevaplar cereyan etmiştir:
Hz Peygamber (SAV):“Ey şeytan! Ümmetimin camiye gelip cemaat halinde namaz kılmalarına neden engel oluyorsun?” diye sordu.
Şeytan şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed (SAV)! Ümmetin namaz kılmak üzere camilere akın ettiğinde beni şiddetli bir sıtma nöbeti tutuyor. Bu nöbet ta camiden cemaat dağılıncaya kadar geçmiyor ve beni tir tir titretiyor. Ne yapayım? Böyle bir sıtmaya tutulmamak için camiye akın eden her müminin karşısına dikiliyor ve camiye gitmemesi için bütün hile ve tuzaklarımla engel olmaya çalışıyorum.”
Hz Peygamber (SAV): “Ey Şeytan! Ümmetimin Kur’an okumasına neden mani oluyorsun?” diye sordu.
Şeytan şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed (SAV)! Hiç sorma. Müminler Kur’an okurken ben kalayın ateşte eridiği gibi cızır cızır ediyorum. İçim gidiyor. Nasıl karşı çıkmam? Elbette karşı çıkarım.”
Hz Peygamber (SAV): “Ey Şeytan! Ümmetimin Allah yolunda cihat etmesine neden engel oluyorsun?” diye sordu.
Şeytan şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed (SAV)! Ümmetin Allah yolunda cihada tutuştuğunda benim ayaklarıma sanki köstek vuruluyor. Bu köstek onlar savaş alanından dönünceye kadar çözülmüyor. İşte bu yüzden müminlerin cihat etmesine engel oluyorum.”
Peygamberimiz (SAV): “Ey Şeytan! Ümmetimin hac vazifelerini yapmalarına neden engel oluyorsun?” diye sordu.
Şeytan şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed (SAV)! Ümmetin hac borcunu ödemek gayesiyle yola çıktığında sanki ben zincire vuruluyorum. O sebeple hacca gidenlere bütün gücümle engel oluyorum.”
Hz Peygamber (SAV): “Ey Şeytan! Ümmetimin zekât ve sadaka vermelerine neden engel oluyorsun?” diye sordu.
Şeytan şu cevabı verdi: “Ey Muhammed (SAV)! Senin ümmetin zekât ve sadaka vermeye kalkıştığında sanki boynuma büyük ve keskin bir testere çekiliyor. Beni tahta biçer gibi parçalıyor. O yüzden zekât ve sadaka verenlere engel oluyorum.”
Şu halde namaz kılalım, Kur’an-ı Kerim’i bol bol okuyalım, Allah yolunda cihat edelim, hacca gidelim, zekât ve sadakayı bol verelim. Allah’ı çok zikredelim de şeytanın bizi kandırmasına engel olalım…
DUALAR NEDEN KABUL EDİLMİYOR?
Âlimlerden biri dedi ki: “İyilik yapanı iyiliğiyle tanıdıktan sonra, ona karşı isyan eden şeytanı saldırganlığıyla tanıdıktan sonra o mel’una itaat eden kimse ne acayiptir? Böyle bir kimsenin haline acımamak elde değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah şöyle buyuruyor:
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ:
“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin size karşılığını vereyim (duanızı kabul edeyim.) (MÜ’MİN SURESİ – 60. AYET)
Hâlbuki sen Allah’a dua ediyorsun o sana cevap vermiyor. Allah’ı anıyorsun ama şeytan senden kaçmıyor. Zira zikrin ve duanın şartları ortada yoktur.”
İbrahim Ethem Hazretleri, Basra çarşısından geçiyordu. İnsanlar onu bulmuşken etrafında toplandılar ve sordular: “Ey Ebu İshak! Biz Allah’a dua ediyoruz ama Allah dualarımızı kabul etmiyor. Niçin?” İbrahim Ethem şu cevabı verdi: “Sizin kalpleriniz şu on şeydan dolayı ölmüş:” Tekrar sordular: “Acaba kalplerimizi öldüren şeyler nedir?” İbrahim Ethem cevap verdi: “Kalplerinizi öldüren on haslet şunlardır:
1-) Allah’ın hakkını bildiğiniz halde yerine getirmediniz.
2-) Kur’an-ı Kerim’i okudunuz, fakat hükümleriyle amel etmediniz.
3-) Biz Allah’ın Resulünü (SAV) seviyoruz dediniz, fakat sünnetini terk ettiniz.
4-) Allah’ın nimetini yersiniz; ama onun şükrünü eda etmezsiniz.
5-) Ölüm haktır dediğiniz halde, ölüm için hazırlık yapmadınız.
6-) Şeytanın düşman olduğunu iddia ettiğiniz halde, günah işlemede ona itaat ettiniz.
7-) Biz ateşten (cehennemden) korkarız dediğiniz halde nefis ve şeytana uymak suretiyle kendi nefsinizi elinizle ateşe attınız.
8-) Biz cenneti seviyoruz dediniz, fakat cennet için hiçbir amel yapmadınız.
9-) Ölüleriniz gömersiniz; ama onlardan ibret almazsınız.
10-) Yataklarınızdan kalktığınız zaman, ayıplarınızı sırtınızın arkasına atıyorsunuz, halkın ayıplarını getirip önünüze seriyorsunuz. Böylece Rabbinizin gazaba getiriyorsunuz. Durum böyleyken Rabbiniz sizin dualarınızı nasıl kabul edecektir?”
Hülasa; Dualarımızın Allah katında kabule şayan olabilmesi için, Allah’ın nimetlerine karşı şükür görevimizi yerine getirmeliyiz. Emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmalıyız. Kur’an-ı Kerim’i çok okumalıyız. Hz Peygamber (SAV)’e karşı olan sevgimizin nişanesi olarak sünnetine tabi olmalıyız. Sünnete mugayir davranışlardan, bid’atlerden ve hurafelerden kaçınmalıyız. Ölümün hak olduğuna inanmalıyız ki iyi ameller işlemek suretiyle ölüme hazırlanmalıyız. Son nefeste imanla gitmenin çarelerine başvurmalıyız.
Cehennem ateşinden korkmalıyız, bizi cehenneme götürecek her türlü isyankâr davranıştan, günahları işlemekten sakınmalıyız. Sık sık işlediğimiz günahların affı için tevbe ve istiğfara başvurmalıyız. Cennete ve cennetteki ebedi nimetlere kavuşmak için gereken hazırlığı yapmalıyız. İbadet, taat, hayır ve hasenatla meşgul olmalıyız. Allah ve Resulü (SAV)’in yolundan bir saniye bile olsa ayrılmamalıyız.
İnsanlara karşı din kardeşliği görevlerimizi noksansız yapmalıyız. Herkesin yardımına koşmalıyız. Bütün müminleri sevmeli ve saymalıyız. Kimseye kırıcı davranış ve harekette bulunmamalıyız. Hiç kimsenin arkasından konuşmamalı, ayıplarını sayıp dökmemeliyiz.
Şeytanı düşman bilmeliyiz. Dualarımızın kabulüne mani olacağını, çeşitli vesveselerle ve desiselerle bizi hak yoldan uzaklaştıracağını, isyan ve tuğyanlarımızı çoğaltmak suretiyle bizi ateşe atmak için gayret göstereceğini gözden ve gönülden uzak tutmamalıyız. Yüce Rabbimizin şu emrine kulak verelim:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَداً وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَن يَشَاءُ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ:
“Ey iman edenler! Şeytanın izi ardınca gitmeyin. Kim şeytanın izine uyarsa bilsin ki o, kötülüğü ve meşru olmayan şeyi emreder. Eğer üzerinizde Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiç biri ebediyen (günah kirinden) temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, her şeyi işitir, her şeyi bilir.”(NUR SURESİ – 21. AYET)
Şeytanın insanoğluna olan düşmanlığını bu kadar izah ettikten sonra, insanın zihninde iz bırakacak bir kıssaya kulak verelim: Hz Peygamber (SAV)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“İSRAİL OĞULLARINDAN OLAN BİR RAHİBİN, BİR KIZLA, DOLAYISIYLA ŞEYTANLA OLAN HİKÂYESİ”
ŞEYTAN’A TABİ OLANLAR
İnsanların maddi ve manevi sahada çok düşmanları vardır. Zehirden şifa beklenemeyeceği gibi, düşmandan da vefa beklenmez. Maddi sahadaki düşmanlarımız memleketimize, vatanımıza, hürriyetimize, din ve mukaddesatımıza saldıranlardır. Namusumuza, şeref ve haysiyetimize göz dikenlerdir. Malımızda ve canımızda gözü olanlardır. Bunlar sinsi emellerini, hayallerindeki düşüncelerini gerçekleştirmek için zaman zaman birleşerek harekete geçmek, güzel yurdumuzu işgal etmek, büyük milletimizi esir almak, istiklal ve hürriyetimizi, namus ve şerefimizi yok etmek ve ortadan kaldırmak sevdasına kapılırlar. Eğer günün birinde bu hainler güzel vatanımıza saldıracak olurlarsa bu mütecaviz düşmanları yok etmek için, yediden yetmişe kadar hepimiz cihat ederiz. Çünkü bu durumda cihat etmek üzerimize farz olur.
Manevi düşmanlarımız ise; şeytan ve ona tabi olanlardır. Manevi sahadaki düşmanlarla mücadele etmek te üzerimize düşen bir vecibedir. Şeytan manevi hayatımıza kastettiği, imanımıza saldırdığı, dolayısıyla bizi Allah’ın rızasından uzaklaştırmak istediği için en büyük düşmanımızdır.
Şeytana tabi olanlara gelince: Mukaddes mefhumlardan soyulmuş, Peygamber, din iman, kur’an… Tanımayan, dalalet ve rezaletin verdiği sersemlikle hak ve hakikatten ayrılan, bunlara yüz çeviren, batılı hak olarak kabul eden, başkalarının da kendisi gibi olmasını arzu eden nasipsizlerdir ki, Bunlar da insan kılığına girmiş olan şeytanlardır. Bunların her ikisinin şerrinden de Allah’a sığınırız.
Nitekim Allah Nas suresinde şöyle buyuruyor:
قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ:مَلِكِ النَّاسِ:إِلَهِ النَّاسِ:مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ:الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ:مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ:
“(Ey Resulüm) de ki: Sığınırım insanların Rabbine, İnsanların melikine (hükümdarlar hükümdarına), insanların ilahına; o sinsi şeytanın şerrinden… Öyle bir şeytan ki, insanların kalplerine vesvese verir. (O şeytan), cinlerden de olur, insanlardan da.” (NAS SURESİ – 1–6. AYETLER)
Bu azılı düşmana karşı daima hazırlıklı bulunmak, onu mağlup etmek için her zaman tedbirli olmamız lazım. Zira Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor:
وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولاً:
“Şeytan, insanı (başına bir bela gelince) yapayalnız ve yardımsız bırakandır.”(FURKAN SURESİ – 29. AYET)
Dünyada insanı azdırıp başına bir türlü bela ve felaket indiğinde insanı yapayalnız bırakır. Ona en ufak bir yardımda bulunmaz. Ahirette, yine insanın kendisine uymasından dolayı çeşitli azaplara düçar olduğunda yine yalnız bırakır. Azaplar içerisinde kıvranan insan, şeytandan medet ve yardım bekleyince, Şeytan: “Beni kınamayın, kendi nefsinizi kınayın. Zira beni görmediniz, sesimi işitmediniz. Ancak kalbinize verdiğim vesveseye kapıldınız, bana uydunuz, itaat ettiniz. Hâlbuki size peygamber geldi, din geldi, Kur’an geldi. Onu gördüğünüz, duyduğunuz halde onlara uymadığınız için kendinizi suçlayın, beni suçlamayın.” der. Bu hususta Rabbimiz şöyle buyurur:
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُواْ أَنفُسَكُم مَّا أَنَاْبِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَاأَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ:
“İş bitince (cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme girince), şeytan ateşte olanlara der ki: Doğrusu Allah size gerçeği vaat etti. Ben de size vaat ettim ama yalancı çıktım. Aslında sizin üzerinizde bir hâkimiyetim yoktu; ancak sizi (batıla) çağırdım, siz de hemen uydunuz. Artık beni kötülemeyiniz, nefislerinizi kötüleyiniz. Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Doğrusu ben bundan önce sizin beni Allah’a ortak koşmanıza inanmamıştım.” (İBRAHİM SURESİ – 22. AYET)
İnsan o zaman şeytana uymanın ne kadar büyük bir felaket olduğunu anlar. Ama iş işten geçmiş, son pişmanlık fayda vermez olmuştur, ateş ona dokunmuştur.
O halde ey Müslüman! Dostunu düşmanını tanı. Seni dininden, imanından, her türlü manevi ve mukaddes değerlerinden mahrum etmek, ebedi cehennemlik yapmak isteyen şeytanın arkasından gitme, ona tabi olma. Şeytana uyanlara, ona hizmet edenlere de aldırma. Şeytanın dostları da kendisi gibi ebedi düşmanlarındır, bunu iyi bil ve asla aklında çıkarma.
ŞEYTANIN DOSTLARI ŞUNLARDIR:
1-) Baş düşmanı Hz Muhammed (SAV)’dir.
2-) Mütevazı, alçakgönüllü zengindir.
3-) Adaletli hükümdardır.
4-) Doğru olup, yalan söylemeyen tüccardır.
5-) Nasihat ve öğüt kabul eden mümindir.
6-) Merhametli ve şefkatli mümindir.
7-) Haram ve şüpheli şeylerden sakınan kişidir.
8-) Temizliğe devam eden mümindir.
9-) Tevbe eden ve tevbesinde sebat gösteren, tevbesini asla bozmayan kimsedir.
10-) İlmiyle amel eden âlimdir.
11-) Allah rızası için sadaka veren kimsedir.
12-) Güzel ahlak sahibi olan mümindir.
13-) İnsanlara faydalı olan kimsedir.
14-) Hafız olup, Kur’an-ı Kerim’i devamlı okuyan kimsedir.
15-) İnsanlar uyurken gece kalkıp Allah rızası için nafile ibadet yapan kimsedir.
İşte bunlar şeytanın düşmanları, asla sevmediği kimselerdir.
ŞEYTANIN DOSTLARI VE ARKADAŞLARI:
1-) Baş dostu ve arkadaşı zalim hükümdarlardır.
2-) Kibirli ve gururlu olan zengindir.
3-) Hain, yalancı ve ihtikâr yapan tüccardır.
4-) İçki içen ve kumar oynayan kimselerdir.
5-) Riyakâr ve dalkavuk olan kimselerdir.
6-) İftira eden ve yalan söyleyen kimselerdir.
7-) Yetimin malını haksız olarak yiyen kimselerdir.
8-) Namaz kılmayan kimselerdir.
9-) Zekât vermeyen kimselerdir.
10-) Hırs ve tamah sahibi olan kimselerdir.
İşte bunlar şeytanın dost ve arkadaşlarıdır. Şeytan bunları çok sever. Onları azdırır, uçuruma sürükler, neticede onları yine de yalnız bırakır, yardım etmez.
Gerçek Müslüman’a yakışan, şeytana düşmanı olmasıdır. Şeytan düşman olunca da kazançlı olur. Dost olunca ise zararlı olur. Zira şeytanın düşmanları, Allah ve Rasülü (SAV)’in dostlarıdır. Şeytana dost ve arkadaş olmak Müslüman için büyük bir felakettir. Her fırsatta şeytanın şerrinden Allah’a sığınalım.
ŞEYTANA UYANIN DİNİ GİDER
Hz Ebu Bekir Sıddık (RA) şöyle buyurur:
“Şüphesiz İblis senin önünde durmuş, nefsin sağında, heva solunda, dünya arkanda, uzuvların etrafında, Allah mekândan münezzeh olarak kudretiyle üstünde… İblis seni dinini terk etmeye davet ediyor. Nefis, seni günahlara çağırıyor. Heva, seni şehvete davet ediyor. Dünya, seni ahiret üzerine kendisini tercih etmeye çağırıyor. Azaların, seni günahlara doğru davet ediyor. Cebbar olan Allah ise seni cennete ve mağfirete çağırıyor:
وَاللّهُ يَدْعُوَ إِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِإِذْنِهِ وَيُبَيِّنُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ:
“Allah ise kendi izni ve iradesiyle cennete, mağfirete çağırıyor.” (BAKARA SURESİ – 221. AYET)
O halde İblisin çağrısına, davetine icabet edenin, ona uyanın dini gider. Nefsin davetine icabet edenin aklı gider. Dünyanın davetine icabet edenin ahireti gider. Azaların davetine icabet edenin cennetin gider. Allah’ın davetine icabet edenin kötülük ve günahları gider ve bütün hayırlara nail olur.”
İnsan her an hata yapabilir, günah işleyebilir. Hemen akabinde pişmanlık duyması, kusurunu itiraf ederek tevbe ve istiğfarda bulunması gerekir. Tevbe etmede ve af dilemede acele etmesi lehine olur, günahları affa uğrar.
Muhammed b. Duri demiştir ki: “İblis 5 şeyden dolayı bedbaht olmuştur:
1-) İşlediği günahı ikrar etmediğinden
2-) Nedamet duymadığından
3-) Nefsini kınayıp ayıplamadığından
4-) Tevbe etmeye azmetmediğinden
5-) Allah’ın rahmetinden ümidini kesip, ümitsiz olduğundan
Hz Âdem (AS) ise şu 5 şeyden dolayı mesut olmuştur:
1-) Günahını itiraf ve ikrar ettiğinden
2-) İşlediği günah üzerine pişmanlık duyduğundan
3-) Nefsini kınayıp ayıpladığından
4-) Tevbe etmede acele ettiğinden
5-) Allah’ın rahmetinden ümidini kesmediğinden, ümitsiz olmadığından
إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوّاً إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ:
“Muhakkak ki şeytan sizin için bir düşmandır. Onun için süz de onu düşman olarak ittihaz ediniz.” (FATIR SURESİ – 6. AYET)
Önce şeytan hakkında kısa bir malumat verelim: Şeytan veya İblis’in mahiyeti hakkında ilim adamları çeşitli fikirler ileri sürmekle beraber kesin bir neticeye varamamışlardır. Hakikatte mayası şehvetle yoğrulmuş olan İblis, hayırdan mahrum manasına gelen İBLAS kelimesinden alınmıştır. İblis cinlerdendir. Âdemoğlu yaratılmadan önce Cinin babası olan İBLİS; meleklerin arasındaydı. Bu hususta Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوالِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاء مِن دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلاً:
“Hani biz meleklere Âdem için secde edin demiştik te İblis’ten başkası hemen secde etmişlerdi. O ise Cin’den olduğu için Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı.” (KEHF SURESİ – 50. AYET)
İnsanoğlu yaratıldıktan sonra bütün melekler ve cinlere, O’na secde edin denildiğinde şeytan gururuna kapılarak secde etmemiş ve bu suretle lanetlenmiştir. Şeytan, Âdemoğluna secde etmediği gibi, onu iğfal edeceğini ilan etmiştir. Şeytanların reisi olan İBLİS, Allah’ın lanetine uğradıktan başka, iman cihetinden kâfirlerden sayılır. Kur’an bu durumu şöyle ifade eder:
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُواْلآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ:
“Hani biz meleklere, Âdem’e secde edin demiştik, onlar da hemen secde etmişlerdi. Yalnız İblis bunu yapmamış, kibrine yedirememiştir ki, o zaten kâfirlerdendi.” (BAKARA SURESİ – 34. AYET)
Bu arada şunu ifade edelim ki, İblis ile Şeytan aynı şeydir. Melekler nasıl insanlardaki yüksek liyakatlerle alakadar iseler, şeytan da onun süfli ve hayvani arzuları ile alakalıdır. İblis de insanın kötü arzularını tahrik eder. İnsan aklını iyi kullanmalı, düşmanı olan şeytana uymamalıdır. Netice olarak şunu söyleyebiliriz: İmanı zayıf olan kimse, yakasını şeytana kaptırmış demektir. Şeytan, insan ruhunun derinliklerine, nefsinin bütün hücrelerine ve dimağına yerleşerek insanı doğru yoldan ayırabilmek için çeşitli desiseler icat eder.
Bunun içindir ki, Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurur:
إن الشيطان يجرىمن ابن آدم مجرىالدم.
“Şeytan, Âdemoğlunun damarında kan dolaşır gibi dolaşır.”
Şeytanın şerrinden kurtulmanın tek çaresi: Allah’ın emirlerini tutmak, ibadet, hayır ve hasenat ile şeytanın belini kırmaktır. Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurur: “Namaz, şeytanın yüzünü karartır, sadaka belini kırar, Allah için birbirini sevmek ve amelde muhabbet, şeytanın kökünü kazır. Bunları yaparsanız, şeytan sizden şark ile garp arası kadar uzaklaşır.”
İnsan yaratılı itibarıyla hayra da şerre de, iyiliğe de kötülüğe de müsaittir. Hayrı da şerri de yadırgamaz bir yaratılıştadır. Böyle olmakla beraber insana, fücurun kötülüğü, takvanın iyiliği de bildirilmiştir. Fücur; Hakk’tan uzaklaşmak, hakk yolunu bırakıp fısk ve isyana düşmektir. Takva; masiyetten sakınmak, Allah’a kulluğa devam etmektir. Gerçekten insanın kalbine her zaman, melek ve şeytan tarafından bazı şeyler getirilir. Eğer kalpte kötülüğe doğru belli belirsiz bir gizli ses işitilirse, bilinmelidir ki, o fısıltıyı yapan şeytandır. Gizli ses te onun vesvesesidir. Bundan hemen Allah’a sığınmak gerekir. Eğer gelen ses, hak ve hayra, iyiliğe çağırıyorsa bilinmelidir ki, o ses melek tarafındandır, Allah’tandır. Bundan dolayı da Allah’a hamd etmek ve o yolu tutmak gerekir.
İnsan, yaratılışı itibarıyla şehvete düşkün, bütün kuvvet ve cihazlarını o yolda kullanmaya haristir. İnsanın varlığına nefis hükmedecek olursa, onu kötülüklere sürükleyeceği muhakkaktır. Şeytanın bu konuda mühim bir rolü vardır. Şeytanın insana düşmanlığı, Hz Âdem (AS) ile başlamıştır ve onunla yaşıttır. Allah, bu konuda şöyle buyuruyor:
وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداًحَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الْظَّالِمِينَ:فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُواْبَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ:
“Ve biz demiştik ki, ey Âdem, sen eşinle cennette sakin ol. Onun nimetlerinden ikiniz de bol bol yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa (nefislerine) zulmedenlerden olursunuz. Nihayet onları (Âdem’le Havva’yı) şeytan bir (desiseyle) cennetten kaydırdı ve içinde bulundukları nimetten onları çıkardı. Biz de: Birbirinize düşman olarak buradan (yere) inin, yeryüzünde sizin için bir vakte (ömrünüzün sonuna kadar) yerleşmek ve menfaatlanmak vardır demiştik.” (BAKARA SURESİ – 35/36. AYETLER)
Allah, Âdem’le Havva’ya, yalnız bir ağaçtan başka her ağacın meyvelerinden yemelerinden müsaade etti. Bu suretle insana, nefsine hâkim olmayı ve iradesini kuvvetlendirmeyi öğretmek istedi. Onlar da Allah’ın emrini tuttular, cennetin bütün nimetlerinden faydalanarak saadet ve neşe içinde orada yaşadılar. Allah, Âdem (AS)’a şeytandan sakınmasını, onun şaşırtıcı sözlerine kanmamasını bildirdi. Çünkü Allah, şeytanın Âdem ve Havva’dan hoşlanmadığını, onlar için daima kötü şeyler düşündüğünü biliyordu.
Allah, Âdem (AS)’a: Ey Âdem! Şeytan senin ve eşinin düşmanıdır, bu düşmanlığı yüzünden sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht ve perişan olursunuz. Sizin için cennette aç kalmak, açıkta kalmak, susuz kalmak yoktur. Rahatınızı bozacak bir sıcaklık ta yoktur.” dedi. Âdem’le Havva, cennette rahat yaşadılar. Şeytan ise onları oradan uzaklaştırmak için durmadan tuzaklar kuruyor, dolaplar çeviriyordu. Nihayet bir fırsatını buldu ve onların yanına sokuldu:
“Ey Âdem! Sana, seni cennetle ebedi kılacak ağaca, zeval bulmaz bir devlete rehberlik ve kılavuzluk edeyim mi?” dedi. Âdem (AS) ona döndü ve ne demek istediğini sordu. Şeytan Hz Âdem (AS), Allah’ın yaklaşmamalarını emrettiği ağacı gösterdi. Hz Âdem (AS), şeytanın bu sözüne kulak vermedi, lakin şeytan yılmadı, ümidini kesmedi ve tekrar döndü: “Rabbiniz melek olurlar veya cennette ebedi kalırlar diye bu ağaca yaklaşmaktan sizi men etti. Bunu biliyor musunuz?” dedi. Hz Âdem (AS) yine kulak asmadı ve hemen oradan uzaklaştı. Şeytan arkasından koştu ve yemin etti: “Bana inanınız. Ben size öğüt ve nasihat verenlerdenim.” dedi. Şeytan bu kadar kuvvetli yemin edince, Hz Âdem ve Hz Havva düşünmeye başladılar: “Nasıl olur da bir kimse yalan yere Allah adına yemin edebilir, herhalde doğru söylüyor.” dediler. Daha sonra da Allah’ın: “Sakın yaklaşmayın.” Dediği ağacın meyvesinden yediler. Meyve daha midelerine varmamıştı ki, çırılçıplak kaldılar. Üzerlerinde elbise namına bir şey kalmadı, çok utandılar. Utandıklarından muz ağacının geniş yapraklarıyla örtündüler. Allah’tan utandılar, nereye kaçacaklarını şaşırdılar. Çünkü Allah onları görüyordu. O’nun emrine karşı gelmişlerdi. Allah, Hz Âdem (AS)’ın kaçtığını görünce ona:
“Ey Âdem! Benden mi kaçıyorsun?”dedi. Hz Âdem (AS): “Hayır ya Rabbi. Senden nereye kaçabilirim? Senden utanıyorum.” dedi. Allah, Hz Âdem (AS)’a: “Ey Âdem! Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi? O ağaçtan yemeyeceksiniz dediğim halde niçin yediniz? Dedi. Hz Âdem ve Hz Havva: “Bizi bağışla, kusurumuzu affet ya Rabbi.” dediler. Allah onlara: “Ben size emrettim. Benim emrimi dinlemediniz.” buyurunca, Hz Âdem ve Hz Havva:
قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ:
“Ey Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz, bizi esirgemezsen herhalde (maddi manevi en büyük) zarara uğrayanlardan olacağız.” dediler. (A’RAF SURESİ – 23. AYET)
Allah Hz Âdem’e:“Ey Âdem! Sana cenneti verdim, her istediğini orada ihsan ettim. Verdiğim bunca nimetler sana yetmiyor muydu da o ağaçtan yedin?” dedi. Hz Âdem (AS): “Yüce şanına and olsun ey Rabbim! Bir kimsenin senin yüce ismini anarak yalan yere yemin edeceğine ihtimal vermemiştim.” dedi. Allah ona: “Yüce şanıma yemin olsun ki ey Âdem, sen artık yeryüzüne ineceksin. Orada sıkıntı ve güçlükler çekeceksin. Çalışarak hayatını kazanacaksın.” buyurdu. Hz Âdem (AS): “Ey Rabbimiz, senin affına sığınırız. Bizi bağışla.” diye yalvardı, mahzun oldu. Çok ağladı, yaptığına pişman oldu. Nihayet Allah ona merhamet etti. Hz Âdem (AS), tevbe istiğfar etmesi için Rabbinden emir aldı. Onları yerine getirdi. Allah tevbesini kabul ederek onu affetti.
Bu ibret verici olay, şeytanın insana ne derece düşman olduğunu göstermeye kâfi gelir. Aslında şeytan, insanoğlunun ihlâslı ve iyi niyetli olanlarından başkasını kandırmak için elinden geleni yapacağına yemin etmiştir. Bu konuda Kur’an şöyle buyurur:
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ:إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ:
“Senin izzetine (mutlak kudretine, kahrına) yemin ederim ki, ben de artık onların hepsini mutlaka azdıracağım. İçlerinden ihlâsa erdirilmiş (mümin) kulların müstesna. Dedi.” (SA’D SURESİ – 82–83. AYETLER)
Görüldüğü gibi şeytan insanları kandırmak, azdırmak, haktan uzaklaştırmak, Allah’a isyan ettirmek hususunda yemin etmiştir. Vakıa ve hadiseler, şeytanın bu husustaki azim ve sebatına delalet etmektedir. İnsan şeytanı en büyük düşmanı olarak bilmeli, onun vesvesesine ve iğvasına kapılmamalı ve şeytanın şerrinden daima Allah’a sığınmalıdır.
Allah, bir ayette şöyle buyurur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَداً وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَن يَشَاءُ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ:
“Ey iman edenler! Şeytana ayak uydurmayın. Kim şeytanın ardına takılırsa bilsin ki, o hayâsızlığı ve fenalığı emreder. Allah’ın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, hiç biriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işitir ve bilir.” (NUR SURESİ – 21. AYET)
Müslümanların üzerine, âlimleri ve salihleri sevmesi, onların meclislerinde bulunması, kendisine lüzumlu olan hususları sorması, nasihatlerini tutması ve şeytanı düşman kabul etmesi vaciptir. Allah şöyle buyurur:
إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوّاً إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ:
“Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman edinin; o, kendi taraftarlarını çılgın alevli cehennem yaranı olmaya çağırır.” (FATIR SURESİ – 6. AYET)
Yani Allah’a ibadet etmek suretiyle şeytana düşmanlık edin. Allah’a isyan etmekle ona tabi olmayın. Bütün hareketlerinizde, fiillerinizde ve inançlarınızda kalbi bir samimiyetle ondan kaçınınız. Bir iş işlediğiniz zaman onu iyi belleyin. Çünkü şeytan çok kere yaptığınız işe riya sokar ve size çirkin olan şeyleri güzelleştirir. Şeytanın şerrinden kurtulmak için Allah’tan yardım dileyin. Bu hususta Allah’ın yardımına çok ihtiyacınız vardır.
Akıllı insan odur ki, şeytanı düşman bilir ve ona isyan eder. Şeytanın emir ve tavsiyelerini dinlemez, vesvesesine kapılmaz. Şeytan ne emrederse onun tersini yapar. Yine akıllı insan odur ki, kendisini yoktan var eden Allah’ı bilir ve O’na itaat eder.
Peygamberimiz (SAV) yere bir çizgi çizdi ve şöyle buyurdu: “Bu Allah’ın yoludur.” Sonra o çizdiği çizginin sağında solunda birçok çizgiler çizdi ve şöyle buyurdu: “Bunlar da yollardır. Bu yolların her birinde şeytan vardır ki, bu yola çağırır.”
Peygamberimiz (SAV) bu sözleriyle şeytanın yollarının çokluğunu anlatmış oluyor. Şunu iyi bilmeliyiz ki, kalp bir kale gibidir. Şeytan da oraya girip işgal etmek suretiyle sahip olmak isteyen düşman gibidir. Kalenin düşmandan korunması, ancak kalenin kapıları, giriş yolları ve gediklerinin korunmasıyla mümkün olur. Kalenin kapılarını korumasını bilmeyen kimsenin kaleyi muhafaza etmeye gücü yetmez. Kalbin, şeytanın vesvesesinden korunması vaciptir. Şeytanın iğvasına def etmek, ancak onun giriş yollarını bilmekle olur. Öyleyse şeytanın giriş yolları ve kapıları kulun sıfatlarıdır. Bunların sayısı da oldukça çoktur. Bunlar da şunlardır:
1-) ÖFKE VE ŞEHEVİ İSTEKLER: Öfke, aklı giderir, zayıflatır. Akıl zayıfladığı zaman, şeytanın vesvesesi oraya hücum eder. İnsan her zaman öfkelenirse, küçük çocuğun topla oynadığı gibi şeytan da onunla oynar. Rivayet edilir ki: Velilerden bazısı şeytana: “Âdemoğluna nasıl galebe çalarsın?” diye sorarlar. Şeytan şu cevabı verir: “Onu öfkelendiği, heva ve hevesine kapıldığı zaman yakalarım.” cevabını verir.
2-) HIRS VE HASET: Kul her şeye haris olduğu zaman hırsı onu sağır ve kör yapar. İşte bu anda şeytan ona vesvese vermeye fırsat bulur. Böylece kişiye, hırslandığı şey, haram ve yasak bile olsa güzel görünür.
Rivayet edilir ki: “Hz Nuh (AS), Allah’ın emri üzerine her canlıdan bir çift alıp gemiye bindiği zaman, gemide tanımadığı bir ihtiyar görür. Bunun üzerine Hz Nuh (AS) ona der ki: “Seni buraya kim soktu?” İhtiyar: “Ben buraya senin ashabının kalplerine vesvese vermek için girdim. Onları kalpleri benimle bedenleri seninle olur.” dedi. Hz Nuh (AS): “Gemiden çık ey Allah’ın düşmanı! Çünkü sen Allah’ın lanetine uğrayan şeytansın.” der. Bunun üzerine şeytan der ki :“Beş şey vardır ki, ben onlarla insanları sapıtır, helak ederim. Onların üçünü sana söylerim, ikisini söylemem.” Tam bu sırada Allah, Hz Nuh (AS)’a şöyle vahyeder: “Senin o üçe ihtiyacın yoktur. Sana ikisini söylesin yeter.” Bunun üzerine Hz Nuh (AS) şeytana sorar: “O iki nelerdir?” Şeytan der ki: “Onlar öyle iki şeydir ki, beni yalancı çıkarmazlar. Onlar öyle iki şeydir ki, beni geride bırakmazlar. Ben onlarla insanları helak ederim. Onlar, hırs ve hasettir. Haset sebebiyle ben Allah’ın lanetine uğrayıp kovuldum. Hırsa gelince, Hz Âdem(AS)’a cennette bir ağaç hariç her şey mübah kılındı. Hz Âdem (AS)’a hırs sebebiyle dilediğimi yaptırdım. Bu yüzden Hz Âdem (AS) kendisine yasak kılınan meyveye yaklaştı.”
3-) DOYASIYA YEMEK YEMEK: Yenen gıdalar tertemiz, helal olsa da tokluk daima faydalanarak insanları yoldan çıkarır, Allah’a isyan ettirir.
Rivayet edilir ki: Şeytan Hz Yahya (AS)’a görünür. Hz Yahya (AS) şeytanın elinde her şeyden yapılmış ucu çengelli şeyler görür ve sorar: “Bu çengeller nedir? Şeytan cevap verir: “Âdemoğlunun sapıttığım şehevi istekleridir.” Hz Yahya (AS) tekrar sorar: “Onların içinde bana ait bir şey var mıdır?” Şeytan cevap verdi:“Bazı kereler çok yemek yedin de sana namazdan ve zikirden ağırlık verdik.” Hz Yahya (AS) sordu: “Başka bir eş var mıdır?” Şeytan: “Hayır” dedi. Hz Yahya (AS): “Allah’a yemin ederim ki, bir daha midemi ebediyen yemekle doldurmam.” dedi. Bunun üzerine şeytan da dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki, ben de bunu bir daha ebediyen kimseye söylemem.”
Şu halde mide tıka-basa doldurulmamalıdır. Her şeyde israf olduğu gibi, yemek yemede de israf, normalin üzerinde fazla yemek yemek te doğru olmaz. Şeytan bundan faydalanır ve insanı doğru yoldan sapıtır, azdırır ve isyan ettirir.
Ebu Süleyman Darani der ki: “Kim çok yerse altı afete maruz kalır:
1-) İbadetten zevk alamaz.
2-) Hikmetli şeyleri hıfzetmesi güçleşir.
3-) Mahlûkata şefkatli olma gibi yüksek bir insani duygudan mahrum kalır. Çünkü kendisi tok olunca, herkesin ve her canlının da kendisi gibi tok olduğunu sanır.
4-) Vücudu ağırlaştığı için ibadet ağır gelir.
5-) Nefsanî heves ve arzuları artar.
6-) Diğer müminler ibadethanelerin etrafında dolaşırken, o mezbeleliklerde dolaşır.
4-) İŞLERDE TEENİYİ TERKETMEK, ACELECİ OLMAK: Bütün işlerde itidalli hareket edilmelidir. Teenniyle ve temkinli hareket edilmelidir. Kesinlikle acele edilmemelidir. Acelecilik, şeytanı sevindirir, mümini ise yerindirir. Peygamberimiz (SAV) bu hususta şöyle buyurur:
ألتأنىمن الله والعجلة من الشيطان.
“Teenni Allah’tan, acelecilik ise şeytandandır.”
Başka bir hadislerinde de: “Acele şeytandandır. Teenni ise Rahman’dandır. Acele edildiği zaman şeytan insana idrak edemediği yerden şerrini kabul ettirir.” buyurmuşlardır.
Rivayet olunur ki, Hz İsa (AS) doğduğu zaman, şeytanlar reislerine yani İblis’e gelerek derler ki: “Bugün putların başları aşağı eğilip yıkılmıştır.” İblis te: “Siz yerinizde durun, bu yeni bir hadisedir.” der. Yeryüzünü dolaşır, fakat İsa (AS)’ın doğması ve meleklerin onu ziyaret etmesinden başka bir şey bulamaz. Geri döner ve şeytanlara der ki: “Dün gece bir peygamber doğdu. Benim bir kadın hamile kalıp, doğumunu yaptığında yanında bulunmamam vaki değildir. Ancak bundan haberim olmadı.” İsa (AS)’ın doğduğu bu geceden sonra putlara taptırmaktan meyus olan şeytanlara İblis şöyle der: “Âdemoğullarına acelecilik, hafifmeşreplik yönünden girin, onları bu yoldan yakalayın.”
4-) MAL, MÜLK, PARA: Şeytan insanları mal, mülk ve para vasıtasıyla da kandırır, yoldan çıkarır, isyan ettirir. İnsanın ihtiyacından fazla olan mal, mülk ve para, binitler, akarlar v.s. şeylerin hepsi şeytanın karargâh kurduğu şeylerdir. Bunlar vasıtasıyla insanı saptırır, Allah’tan uzaklaştırır.
Sabit El- Bennani der ki: “Peygamberimiz (SAV) peygamber olarak gönderildiği zaman İblis, şeytanlara dedi: “Bir hadise vardır, bakın bakalım o nedir?” Şeytanlar giderler, dolaşırlar fakat bir şey bulamazlar. Sonra İblis’e gelerek şöyle derler: “Biz bir şey anlayamadık.” İblis: “Ben size hayırlı bir haberle gelirim.” diyerek ayrılır gider. Döndükten sonra şeytanlara der ki: “Allah, Hz Muhammed (SAV)’i peygamber olarak göndermiştir.” Bundan sonra İblis duramaz, şeytanlarını Hz Peygamber (SAV)’in Ashabına gönderir. Onları sapıtmak için. Fakat her defasında şeytanlar başarısızlığa düşerek dönerler ve İblis’e şöyle derler: “Biz hiçbir gün böylelerini görmedik. Bunlara günah işletiriz, sonra bunlar kalkıp namazlarını kılarlar. Kıldıkları namazları, bizim işlettiğimiz günahları yok eder, silip atar.” Bunun üzerine İblis onlara şöyle der: “Yavaş olun, umulur ki Allah onlara dünya fetheder (onlara dünyalık mal, mülk ve para verir de biz onlardan istediklerimizi elde ederiz.”
Şu halde mal, mülk ve para sahiplerinin çok dikkatli olmaları gerekir. Devamlı surette malı helal yoldan kazanıp meşru şekilde harcamalı, şeytanın kendilerini sapıtmalarına fırsat vermemelidirler.
5-) CİMRİLİK VE FAKİR OLMA KORKUSU: Şeytan cimrilik ve fakir olma korkusuyla da insanları hak yoldan uzaklaştırır. Cimrilik ve fakir olma korkusu, Allah yolunda harcamayı engeller. Bu hastalığa müptela olan insanlar daima mal ve mülkü stok yapmayı, parayı kasalamayı severler. Şeytanların yuvası olan Pazaryerleri ve sokakları devamlı olarak mal toplamak için dolaşmayı adet haline getirmek ise cimrilik ve hırsın afetlerindendir. Peygamberimiz (SAV) bir hadislerinde şöyle buyurur:
ولايجتمع الشح والإيمان فىقلب عبدأبدا
“Cimrilikle iman hiçbir zaman bir kulun kalbinde toplanmaz.”
Cimrilik, kötü hasletlerin başında gelir. Cimriliği ifrada varan kimse, helal-haram ayırt etmez, zekât vermez, hayır ve hasenata koşmaz. Aç ve çıplakları gözetmez. Bütün derdi ve düşüncesi, para ve madde olur. Bu duruma düşenin yeri ise cehennem olur. Şeytanın tuzağından kurtulamaz, hakkı bulamaz.
Mümin helalinden kazanmalı, meşru bir şekilde harcamalı. Aile fertlerinin ihtiyaçlarını normal şekilde karşılamalı, hayır-hasenat yapmalı, açları doyurmalı, çıplakları giydirmelidir. Bilmeli ki, Allah yolunda harcanan paralar artar, eksilmez. Buna inanmalı ve iman etmeli…
ŞEYTANI YOK EDEN SİLAH
Her insanın mutlaka bir şeytanı vardır. İnsanı yoldan çıkartmak, sapıtmak, Allah’a isyan ettirmek ister. Bunun yanında müminin yapacağı ibadetler, taatlar, hayır ve hasenatlar şeytanı kahreder, öldürür. Nitekim İbni Abbas (RA) şöyle anlatıyor:
“Bir gün Hz Peygamber (SAV) camiden çıkarken, kapıda birden bire şeytanla karşılaştı. Şeytana: “Benim camimin kapısında ne arıyorsun?” diye sordu. Şeytan da:“Ey Muhammed (SAV)! Beni buraya Allah gönderdi.” diye cevap verdi. Hz Peygamber (SAV): “Neden?” diye sorunca, Şeytan: “Bana bir takım sorular sorman için. Dilediğini sorabilirsin. Hepsini cevaplayacağım.” dedi.
İbni Abbas (RA) diyor ki: “Evvela namaza ait bir soruyla konuya giren Peygamberimiz (SAV) ile mel’un şeytan arasında şu soru ve cevaplar cereyan etmiştir:
Hz Peygamber (SAV):“Ey şeytan! Ümmetimin camiye gelip cemaat halinde namaz kılmalarına neden engel oluyorsun?” diye sordu.
Şeytan şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed (SAV)! Ümmetin namaz kılmak üzere camilere akın ettiğinde beni şiddetli bir sıtma nöbeti tutuyor. Bu nöbet ta camiden cemaat dağılıncaya kadar geçmiyor ve beni tir tir titretiyor. Ne yapayım? Böyle bir sıtmaya tutulmamak için camiye akın eden her müminin karşısına dikiliyor ve camiye gitmemesi için bütün hile ve tuzaklarımla engel olmaya çalışıyorum.”
Hz Peygamber (SAV): “Ey Şeytan! Ümmetimin Kur’an okumasına neden mani oluyorsun?” diye sordu.
Şeytan şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed (SAV)! Hiç sorma. Müminler Kur’an okurken ben kalayın ateşte eridiği gibi cızır cızır ediyorum. İçim gidiyor. Nasıl karşı çıkmam? Elbette karşı çıkarım.”
Hz Peygamber (SAV): “Ey Şeytan! Ümmetimin Allah yolunda cihat etmesine neden engel oluyorsun?” diye sordu.
Şeytan şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed (SAV)! Ümmetin Allah yolunda cihada tutuştuğunda benim ayaklarıma sanki köstek vuruluyor. Bu köstek onlar savaş alanından dönünceye kadar çözülmüyor. İşte bu yüzden müminlerin cihat etmesine engel oluyorum.”
Peygamberimiz (SAV): “Ey Şeytan! Ümmetimin hac vazifelerini yapmalarına neden engel oluyorsun?” diye sordu.
Şeytan şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed (SAV)! Ümmetin hac borcunu ödemek gayesiyle yola çıktığında sanki ben zincire vuruluyorum. O sebeple hacca gidenlere bütün gücümle engel oluyorum.”
Hz Peygamber (SAV): “Ey Şeytan! Ümmetimin zekât ve sadaka vermelerine neden engel oluyorsun?” diye sordu.
Şeytan şu cevabı verdi: “Ey Muhammed (SAV)! Senin ümmetin zekât ve sadaka vermeye kalkıştığında sanki boynuma büyük ve keskin bir testere çekiliyor. Beni tahta biçer gibi parçalıyor. O yüzden zekât ve sadaka verenlere engel oluyorum.”
Şu halde namaz kılalım, Kur’an-ı Kerim’i bol bol okuyalım, Allah yolunda cihat edelim, hacca gidelim, zekât ve sadakayı bol verelim. Allah’ı çok zikredelim de şeytanın bizi kandırmasına engel olalım…
DUALAR NEDEN KABUL EDİLMİYOR?
Âlimlerden biri dedi ki: “İyilik yapanı iyiliğiyle tanıdıktan sonra, ona karşı isyan eden şeytanı saldırganlığıyla tanıdıktan sonra o mel’una itaat eden kimse ne acayiptir? Böyle bir kimsenin haline acımamak elde değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah şöyle buyuruyor:
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ:
“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin size karşılığını vereyim (duanızı kabul edeyim.) (MÜ’MİN SURESİ – 60. AYET)
Hâlbuki sen Allah’a dua ediyorsun o sana cevap vermiyor. Allah’ı anıyorsun ama şeytan senden kaçmıyor. Zira zikrin ve duanın şartları ortada yoktur.”
İbrahim Ethem Hazretleri, Basra çarşısından geçiyordu. İnsanlar onu bulmuşken etrafında toplandılar ve sordular: “Ey Ebu İshak! Biz Allah’a dua ediyoruz ama Allah dualarımızı kabul etmiyor. Niçin?” İbrahim Ethem şu cevabı verdi: “Sizin kalpleriniz şu on şeydan dolayı ölmüş:” Tekrar sordular: “Acaba kalplerimizi öldüren şeyler nedir?” İbrahim Ethem cevap verdi: “Kalplerinizi öldüren on haslet şunlardır:
1-) Allah’ın hakkını bildiğiniz halde yerine getirmediniz.
2-) Kur’an-ı Kerim’i okudunuz, fakat hükümleriyle amel etmediniz.
3-) Biz Allah’ın Resulünü (SAV) seviyoruz dediniz, fakat sünnetini terk ettiniz.
4-) Allah’ın nimetini yersiniz; ama onun şükrünü eda etmezsiniz.
5-) Ölüm haktır dediğiniz halde, ölüm için hazırlık yapmadınız.
6-) Şeytanın düşman olduğunu iddia ettiğiniz halde, günah işlemede ona itaat ettiniz.
7-) Biz ateşten (cehennemden) korkarız dediğiniz halde nefis ve şeytana uymak suretiyle kendi nefsinizi elinizle ateşe attınız.
8-) Biz cenneti seviyoruz dediniz, fakat cennet için hiçbir amel yapmadınız.
9-) Ölüleriniz gömersiniz; ama onlardan ibret almazsınız.
10-) Yataklarınızdan kalktığınız zaman, ayıplarınızı sırtınızın arkasına atıyorsunuz, halkın ayıplarını getirip önünüze seriyorsunuz. Böylece Rabbinizin gazaba getiriyorsunuz. Durum böyleyken Rabbiniz sizin dualarınızı nasıl kabul edecektir?”
Hülasa; Dualarımızın Allah katında kabule şayan olabilmesi için, Allah’ın nimetlerine karşı şükür görevimizi yerine getirmeliyiz. Emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmalıyız. Kur’an-ı Kerim’i çok okumalıyız. Hz Peygamber (SAV)’e karşı olan sevgimizin nişanesi olarak sünnetine tabi olmalıyız. Sünnete mugayir davranışlardan, bid’atlerden ve hurafelerden kaçınmalıyız. Ölümün hak olduğuna inanmalıyız ki iyi ameller işlemek suretiyle ölüme hazırlanmalıyız. Son nefeste imanla gitmenin çarelerine başvurmalıyız.
Cehennem ateşinden korkmalıyız, bizi cehenneme götürecek her türlü isyankâr davranıştan, günahları işlemekten sakınmalıyız. Sık sık işlediğimiz günahların affı için tevbe ve istiğfara başvurmalıyız. Cennete ve cennetteki ebedi nimetlere kavuşmak için gereken hazırlığı yapmalıyız. İbadet, taat, hayır ve hasenatla meşgul olmalıyız. Allah ve Resulü (SAV)’in yolundan bir saniye bile olsa ayrılmamalıyız.
İnsanlara karşı din kardeşliği görevlerimizi noksansız yapmalıyız. Herkesin yardımına koşmalıyız. Bütün müminleri sevmeli ve saymalıyız. Kimseye kırıcı davranış ve harekette bulunmamalıyız. Hiç kimsenin arkasından konuşmamalı, ayıplarını sayıp dökmemeliyiz.
Şeytanı düşman bilmeliyiz. Dualarımızın kabulüne mani olacağını, çeşitli vesveselerle ve desiselerle bizi hak yoldan uzaklaştıracağını, isyan ve tuğyanlarımızı çoğaltmak suretiyle bizi ateşe atmak için gayret göstereceğini gözden ve gönülden uzak tutmamalıyız. Yüce Rabbimizin şu emrine kulak verelim:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَداً وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَن يَشَاءُ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ:
“Ey iman edenler! Şeytanın izi ardınca gitmeyin. Kim şeytanın izine uyarsa bilsin ki o, kötülüğü ve meşru olmayan şeyi emreder. Eğer üzerinizde Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiç biri ebediyen (günah kirinden) temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, her şeyi işitir, her şeyi bilir.”(NUR SURESİ – 21. AYET)
Şeytanın insanoğluna olan düşmanlığını bu kadar izah ettikten sonra, insanın zihninde iz bırakacak bir kıssaya kulak verelim: Hz Peygamber (SAV)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“İSRAİL OĞULLARINDAN OLAN BİR RAHİBİN, BİR KIZLA, DOLAYISIYLA ŞEYTANLA OLAN HİKÂYESİ”
ŞEYTAN’A TABİ OLANLAR
İnsanların maddi ve manevi sahada çok düşmanları vardır. Zehirden şifa beklenemeyeceği gibi, düşmandan da vefa beklenmez. Maddi sahadaki düşmanlarımız memleketimize, vatanımıza, hürriyetimize, din ve mukaddesatımıza saldıranlardır. Namusumuza, şeref ve haysiyetimize göz dikenlerdir. Malımızda ve canımızda gözü olanlardır. Bunlar sinsi emellerini, hayallerindeki düşüncelerini gerçekleştirmek için zaman zaman birleşerek harekete geçmek, güzel yurdumuzu işgal etmek, büyük milletimizi esir almak, istiklal ve hürriyetimizi, namus ve şerefimizi yok etmek ve ortadan kaldırmak sevdasına kapılırlar. Eğer günün birinde bu hainler güzel vatanımıza saldıracak olurlarsa bu mütecaviz düşmanları yok etmek için, yediden yetmişe kadar hepimiz cihat ederiz. Çünkü bu durumda cihat etmek üzerimize farz olur.
Manevi düşmanlarımız ise; şeytan ve ona tabi olanlardır. Manevi sahadaki düşmanlarla mücadele etmek te üzerimize düşen bir vecibedir. Şeytan manevi hayatımıza kastettiği, imanımıza saldırdığı, dolayısıyla bizi Allah’ın rızasından uzaklaştırmak istediği için en büyük düşmanımızdır.
Şeytana tabi olanlara gelince: Mukaddes mefhumlardan soyulmuş, Peygamber, din iman, kur’an… Tanımayan, dalalet ve rezaletin verdiği sersemlikle hak ve hakikatten ayrılan, bunlara yüz çeviren, batılı hak olarak kabul eden, başkalarının da kendisi gibi olmasını arzu eden nasipsizlerdir ki, Bunlar da insan kılığına girmiş olan şeytanlardır. Bunların her ikisinin şerrinden de Allah’a sığınırız.
Nitekim Allah Nas suresinde şöyle buyuruyor:
قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ:مَلِكِ النَّاسِ:إِلَهِ النَّاسِ:مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ:الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ:مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ:
“(Ey Resulüm) de ki: Sığınırım insanların Rabbine, İnsanların melikine (hükümdarlar hükümdarına), insanların ilahına; o sinsi şeytanın şerrinden… Öyle bir şeytan ki, insanların kalplerine vesvese verir. (O şeytan), cinlerden de olur, insanlardan da.” (NAS SURESİ – 1–6. AYETLER)
Bu azılı düşmana karşı daima hazırlıklı bulunmak, onu mağlup etmek için her zaman tedbirli olmamız lazım. Zira Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor:
وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولاً:
“Şeytan, insanı (başına bir bela gelince) yapayalnız ve yardımsız bırakandır.”(FURKAN SURESİ – 29. AYET)
Dünyada insanı azdırıp başına bir türlü bela ve felaket indiğinde insanı yapayalnız bırakır. Ona en ufak bir yardımda bulunmaz. Ahirette, yine insanın kendisine uymasından dolayı çeşitli azaplara düçar olduğunda yine yalnız bırakır. Azaplar içerisinde kıvranan insan, şeytandan medet ve yardım bekleyince, Şeytan: “Beni kınamayın, kendi nefsinizi kınayın. Zira beni görmediniz, sesimi işitmediniz. Ancak kalbinize verdiğim vesveseye kapıldınız, bana uydunuz, itaat ettiniz. Hâlbuki size peygamber geldi, din geldi, Kur’an geldi. Onu gördüğünüz, duyduğunuz halde onlara uymadığınız için kendinizi suçlayın, beni suçlamayın.” der. Bu hususta Rabbimiz şöyle buyurur:
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُواْ أَنفُسَكُم مَّا أَنَاْبِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَاأَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ:
“İş bitince (cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme girince), şeytan ateşte olanlara der ki: Doğrusu Allah size gerçeği vaat etti. Ben de size vaat ettim ama yalancı çıktım. Aslında sizin üzerinizde bir hâkimiyetim yoktu; ancak sizi (batıla) çağırdım, siz de hemen uydunuz. Artık beni kötülemeyiniz, nefislerinizi kötüleyiniz. Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Doğrusu ben bundan önce sizin beni Allah’a ortak koşmanıza inanmamıştım.” (İBRAHİM SURESİ – 22. AYET)
İnsan o zaman şeytana uymanın ne kadar büyük bir felaket olduğunu anlar. Ama iş işten geçmiş, son pişmanlık fayda vermez olmuştur, ateş ona dokunmuştur.
O halde ey Müslüman! Dostunu düşmanını tanı. Seni dininden, imanından, her türlü manevi ve mukaddes değerlerinden mahrum etmek, ebedi cehennemlik yapmak isteyen şeytanın arkasından gitme, ona tabi olma. Şeytana uyanlara, ona hizmet edenlere de aldırma. Şeytanın dostları da kendisi gibi ebedi düşmanlarındır, bunu iyi bil ve asla aklında çıkarma.
ŞEYTANIN DOSTLARI ŞUNLARDIR:
1-) Baş düşmanı Hz Muhammed (SAV)’dir.
2-) Mütevazı, alçakgönüllü zengindir.
3-) Adaletli hükümdardır.
4-) Doğru olup, yalan söylemeyen tüccardır.
5-) Nasihat ve öğüt kabul eden mümindir.
6-) Merhametli ve şefkatli mümindir.
7-) Haram ve şüpheli şeylerden sakınan kişidir.
8-) Temizliğe devam eden mümindir.
9-) Tevbe eden ve tevbesinde sebat gösteren, tevbesini asla bozmayan kimsedir.
10-) İlmiyle amel eden âlimdir.
11-) Allah rızası için sadaka veren kimsedir.
12-) Güzel ahlak sahibi olan mümindir.
13-) İnsanlara faydalı olan kimsedir.
14-) Hafız olup, Kur’an-ı Kerim’i devamlı okuyan kimsedir.
15-) İnsanlar uyurken gece kalkıp Allah rızası için nafile ibadet yapan kimsedir.
İşte bunlar şeytanın düşmanları, asla sevmediği kimselerdir.
ŞEYTANIN DOSTLARI VE ARKADAŞLARI:
1-) Baş dostu ve arkadaşı zalim hükümdarlardır.
2-) Kibirli ve gururlu olan zengindir.
3-) Hain, yalancı ve ihtikâr yapan tüccardır.
4-) İçki içen ve kumar oynayan kimselerdir.
5-) Riyakâr ve dalkavuk olan kimselerdir.
6-) İftira eden ve yalan söyleyen kimselerdir.
7-) Yetimin malını haksız olarak yiyen kimselerdir.
8-) Namaz kılmayan kimselerdir.
9-) Zekât vermeyen kimselerdir.
10-) Hırs ve tamah sahibi olan kimselerdir.
İşte bunlar şeytanın dost ve arkadaşlarıdır. Şeytan bunları çok sever. Onları azdırır, uçuruma sürükler, neticede onları yine de yalnız bırakır, yardım etmez.
Gerçek Müslüman’a yakışan, şeytana düşmanı olmasıdır. Şeytan düşman olunca da kazançlı olur. Dost olunca ise zararlı olur. Zira şeytanın düşmanları, Allah ve Rasülü (SAV)’in dostlarıdır. Şeytana dost ve arkadaş olmak Müslüman için büyük bir felakettir. Her fırsatta şeytanın şerrinden Allah’a sığınalım.
ŞEYTANA UYANIN DİNİ GİDER
Hz Ebu Bekir Sıddık (RA) şöyle buyurur:
“Şüphesiz İblis senin önünde durmuş, nefsin sağında, heva solunda, dünya arkanda, uzuvların etrafında, Allah mekândan münezzeh olarak kudretiyle üstünde… İblis seni dinini terk etmeye davet ediyor. Nefis, seni günahlara çağırıyor. Heva, seni şehvete davet ediyor. Dünya, seni ahiret üzerine kendisini tercih etmeye çağırıyor. Azaların, seni günahlara doğru davet ediyor. Cebbar olan Allah ise seni cennete ve mağfirete çağırıyor:
وَاللّهُ يَدْعُوَ إِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِإِذْنِهِ وَيُبَيِّنُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ:
“Allah ise kendi izni ve iradesiyle cennete, mağfirete çağırıyor.” (BAKARA SURESİ – 221. AYET)
O halde İblisin çağrısına, davetine icabet edenin, ona uyanın dini gider. Nefsin davetine icabet edenin aklı gider. Dünyanın davetine icabet edenin ahireti gider. Azaların davetine icabet edenin cennetin gider. Allah’ın davetine icabet edenin kötülük ve günahları gider ve bütün hayırlara nail olur.”
İnsan her an hata yapabilir, günah işleyebilir. Hemen akabinde pişmanlık duyması, kusurunu itiraf ederek tevbe ve istiğfarda bulunması gerekir. Tevbe etmede ve af dilemede acele etmesi lehine olur, günahları affa uğrar.
Muhammed b. Duri demiştir ki: “İblis 5 şeyden dolayı bedbaht olmuştur:
1-) İşlediği günahı ikrar etmediğinden
2-) Nedamet duymadığından
3-) Nefsini kınayıp ayıplamadığından
4-) Tevbe etmeye azmetmediğinden
5-) Allah’ın rahmetinden ümidini kesip, ümitsiz olduğundan
Hz Âdem (AS) ise şu 5 şeyden dolayı mesut olmuştur:
1-) Günahını itiraf ve ikrar ettiğinden
2-) İşlediği günah üzerine pişmanlık duyduğundan
3-) Nefsini kınayıp ayıpladığından
4-) Tevbe etmede acele ettiğinden
5-) Allah’ın rahmetinden ümidini kesmediğinden, ümitsiz olmadığından
Hz. İsa tekrar dünyaya gelecek midir?
Kur’an-ı Kerim’de, Allah Teâlâ’nın Hz. Îsâ (a.s.)’yı Yahudilerden koruduğu, onu öldürülmelerine imkân vermeyip mahiyeti anlaşılamayan bir şekilde katına yükselttiği ifade edilmektedir. Konuyla ilgili âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: “Bir de inkârlarından ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarından ve’Biz Allah’ın Peygamberi Meryem oğlu Îsâ Mesih’i öldürdük’ demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Fakat zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.” (Nisa, 4/156-157) “Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/158) “Hani Allah şöyle buyurmuştu: Ey Îsâ! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.” (Âl-i İmran, 3/55 )
İslam bilginleri, bu ayetler ile Hz. Peygamber (s.a.s.)’den nakledilen haberlere dayanarak farklı görüşler ileri sürmüşlerdir: Bir kısım bilginler Allah Teâlâ’nın Hz. Îsâ (a.s.)’yı cismiyle ve ruhuyla kendisine yükselttiği görüşünü benimsemişlerdir. Bazı âlimlere göre ise Hz. Îsâ (a.s.) vefat etmiştir. Allah Teâlâ, nebilerin, sıddıkların ruhunu yükselttiği gibi onun ruhunu da yükseltmiştir.
Tefsir ve akâid kaynaklarında Hz. Îsâ’nın kıyamete yakın bir zamanda dünyaya ineceği ve onun sayesinde Hıristiyanlığın teslis akidesinin (Allah-Ruhu’l-Kudüs-Îsâ ), İslam’ın tevhid akidesine dönüşeceği ifade edilmekle birlikte, bu görüş sadece Hz. Peygamber (s.a.s.)’e atfedilen haberlerde yer almaktadır.
Özellikle son devir İslam âlimlerinin bir kısmı, Kur’an-ı Kerim’de açıkça yer almamış olması nedeniyle, Hz. İsâ’nın yeryüzüne inişi hadisesini farklı yorumlamakta, ilgili hadisleri ya zayıf addetmekte ya da Hz. Îsâ’nın inişini onun getirdiği tevhidî çizginin yeniden hakim olması şeklinde te’vile tabi tutmaktadırlar.
Kur’an-ı Kerim’de, Allah Teâlâ’nın Hz. Îsâ (a.s.)’yı Yahudilerden koruduğu, onu öldürülmelerine imkân vermeyip mahiyeti anlaşılamayan bir şekilde katına yükselttiği ifade edilmektedir. Konuyla ilgili âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: “Bir de inkârlarından ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarından ve’Biz Allah’ın Peygamberi Meryem oğlu Îsâ Mesih’i öldürdük’ demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Fakat zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.” (Nisa, 4/156-157) “Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/158) “Hani Allah şöyle buyurmuştu: Ey Îsâ! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.” (Âl-i İmran, 3/55 )
İslam bilginleri, bu ayetler ile Hz. Peygamber (s.a.s.)’den nakledilen haberlere dayanarak farklı görüşler ileri sürmüşlerdir: Bir kısım bilginler Allah Teâlâ’nın Hz. Îsâ (a.s.)’yı cismiyle ve ruhuyla kendisine yükselttiği görüşünü benimsemişlerdir. Bazı âlimlere göre ise Hz. Îsâ (a.s.) vefat etmiştir. Allah Teâlâ, nebilerin, sıddıkların ruhunu yükselttiği gibi onun ruhunu da yükseltmiştir.
Tefsir ve akâid kaynaklarında Hz. Îsâ’nın kıyamete yakın bir zamanda dünyaya ineceği ve onun sayesinde Hıristiyanlığın teslis akidesinin (Allah-Ruhu’l-Kudüs-Îsâ ), İslam’ın tevhid akidesine dönüşeceği ifade edilmekle birlikte, bu görüş sadece Hz. Peygamber (s.a.s.)’e atfedilen haberlerde yer almaktadır.
Özellikle son devir İslam âlimlerinin bir kısmı, Kur’an-ı Kerim’de açıkça yer almamış olması nedeniyle, Hz. İsâ’nın yeryüzüne inişi hadisesini farklı yorumlamakta, ilgili hadisleri ya zayıf addetmekte ya da Hz. Îsâ’nın inişini onun getirdiği tevhidî çizginin yeniden hakim olması şeklinde te’vile tabi tutmaktadırlar.
Hz. Îsâ hakkında bilgi verir misiniz?
Hz. Îsâ Kur’an-ı Kerim’de 34 yerde Îsâ, 9 yerde de Mesih olarak zikredilmiştir. Âl-i İmran suresinin 45. den 62. ayetine kadar olan bölümde Hz. İsâ’nın dünyaya gelişi, özellikleri, görevi, kendisine tuzak kurulması ve yüce Allah’ın katına yükseltileceğinin
bildirilmesi hakkında bilgi verilmekte, Rasûlüllah’tan bu hakikatleri inkâr edenleri karşılıklı lânetleşmeye çağırması istenmektedir. Bu konularda Kur’an-ı Kerîm’in başka sûrelerinde de açıklamalar bulunmaktadır.
Hz. Îsâ Hıristiyanlık’ta ve İslâm’da hem Îsâ hem de Mesîh olarak adlandırılmaktadır. Fakat Kur’an’ın ifadesiyle; “Meryem oğlu Îsâ Mesîh ancak Allah’ın elçisidir, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur.” (Nisâ, 4/171) Hıristiyanlık’ta ise o, Tanrının oğlu dolayısıyla Tanrı kabul edilmektedir.
Kur’an-ı Kerîm Hz. Îsâ’nın doğum yeri ve doğum tarihi hakkında bilgi vermemektedir.
İnciller’de onun Beytlehem’de dünyaya geldiği kaydedilmekle birlikte Nâsıralı olarak takdim edilmektedir (krş. Matta, 2/1, 13/54-57; Markos, 6/1-4; Luka, 2/4-11, 4/16, 24; Yuhanna, 1/45).
Hz. Îsâ’nın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı tarihî bilgiler ışığında yapılan araştırmalar onun doğum tarihinin milâttan önce 5 yılının sonu veya 4 yılının başı olduğunu göstermektedir. Hz. Îsâ’nın doğduğu ay ve gün hakkında da kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Îsâ’nın İmrân ailesine mensup olduğu ve bu ailenin Allah tarafından seçilip üstün kılındığı belirtilmekte; Îsâ’nın annesi Meryem’in babasından İmrân ismiyle söz edilmektedir (Âl-i İmrân, 3/33-35).
Âl-i İmrân suresi 35-44. âyetlerde açıklandığı üzere, Kur’an’a göre İsrâiloğulları’ndan İmrân’ın karısı hamile kalır ve doğacak çocuğunu Allah’a (mâbet) adar. Umduğunun aksine bir kız doğurur, “Ben onun adını Meryem koydum ve işte ben onu ve soyunu kovulmuş şeytana karşı sana ısmarlıyorum.” diyerek mâbede emanet eder. Hz. Zekeriyyâ Meryem’in bakımını üstlenir ve Meryem, mâbedin doğu tarafında bir odaya (mihrap) yerleştirilir. Hz. Meryem orada Allah tarafından rızıklandırılır; iffetli, her çeşit kötülükten uzak olarak büyür, herkesin imrendiği erdemli bir şahsiyete ulaşır.
Cebrâil, Meryem’e insan şeklinde görünür. Meryem irkilir ve ondan Allah’a sığınır. Cebrâil Allah tarafından görevlendirilmiş elçi olduğunu bildirerek Meryem’e bir erkek çocuk doğuracağı müjdesini verir. Meryem, iffetli bir insan olduğu ve kendisine erkek eli değmediği halde nasıl çocuğunun olacağını sorunca da Cebrâil, bunun Allah için kolay olduğunu söyler. Daha sonra Allah ruhundan üfler ve Meryem hâmile kalır (ayrıca bkz. Enbiyâ 21/91; Tahrîm 66/12).
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Îsâ’nın hayatının tebliğ faaliyetine kadar geçen dönemiyle ilgili olarak sadece şu ifade yer alır: “Meryem oğlu ile annesini de bir âyet yaptık; ikisini de kalmaya elverişli, kaynak suyu bulunan yüksekçe bir yere yerleştirdik.” (Mü’minûn 23/50) Daha sonraki dönemi hakkında verdiği bilgiler de İnciller’deki kadar ayrıntılı değildir. Kur’an’a göre Hz. Îsâ, semadan sofra indirmenin (Mâide 5/111; Saf 61/14) dışında, çamurdan kuş yapıp ona üfleme ve onun da kuş oluvermesi, ölüyü diriltme, körü ve cüzzam hastalığına tutulmuş kişiyi iyi etme, evlerde yenilen ve biriktirilen şeyleri haber verme gibi çeşitli mûcizelerle desteklenmiştir (Âl-i İmrân 3/49; Mâide 5/110). Peygamberliğini ortaya koyan açık delillere rağmen Hz. Îsâ’ya inanmayanlar onu öldürmek üzere tuzak kurar, plan yaparlar, fakat Allah onların planlarını bozar (Âl-i İmrân, 3/54) ve Hz. Îsâ’yı kendi nezdine yükseltir (Nisâ 4/158).
Kur’an-ı Kerîm’e göre Hz. Îsâ İsrâiloğulları’na gönderilmiş bir Peygamberdir ve kendisine İncil verilmiştir (Âl-i İmrân 3/49; Nisâ 4/171; Zuhruf 43/59; Hadîd 57/27; Saf 61/6).
Adı Îsâ, sıfatı Meryem oğlu, lakabı Mesîh olarak geçen (Âl-i İmrân 3/45) Hz. Îsâ ile ilgili olarak Kur’an’da kullanılan belli başlı ifadeler şunlardır: Îsâ Allah’tan bir kelimedir (Âl-i İmrân 3/45; Nisâ 4/171) ve bir ruhtur (Nisâ 4/171); Rûhulkudüs ile desteklenmiştir (Bakara 2/87, 253; Mâide 5/110); annesiyle birlikte Allah tarafından bir âyet kılınmıştır (Mü’minûn, 23/50); Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştir (Mâide 5/110; Âl-i İmrân 3/48); annesine karşı hürmetkârdır (Meryem 19/32); sâlihlerdendir, şânı yücedir, Allah’a yakın olanlardandır (Âl-i İmrân 3/45-46); Allah ona kitap vermiş, onu Peygamber yapmış, mübarek kılmıştır (Mâide 5/75; Meryem 19/30-31); bir insandır, bir kuldur (Nisâ 4/172; Mâide 5/75; Meryem 19/30; Zuhruf 43/59); beşikte iken konuşan Peygamberdir (Âl-i İmrân 3/46; Mâide 5/110; Meryem 19/29-33); Tevrat’ı tasdik etmiş, bazı hususlarda onu neshetmiştir (Âl-i İmrân 3/50-51; Mâide 5/46; Zuhruf 43/63); kavmine namazı ve zekâtı emretmiştir (Meryem 19/31); ayrıca “Ey İsrâiloğulları! Bilin ki benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim.” (Saf, 61/6) diyerek Hz. Muhammed (s.a.s.)’in geleceğini müjdelemiştir.
Kur’an’da Hz. Îsâ’nın babasız dünyaya gelişi ilâhî kudretin bir tecellisi olarak nitelenmekte ve Âl-i İmran Suresinin 59. âyetinde onun yaratılışıyla Hz. Âdem’in yaratılışı arasındaki benzerliğe işaret edilmektedir. Ayrıca Kur’an’da Hz. Îsâ’nın kendisini aslâ ilâh olarak takdim etmediği açık biçimde belirtilmektedir (Mâide, 5/116-117). Hz. Îsâ’nın Hıristiyanlık’taki “teslîs” inancının bir öğesi haline getirilmesi ve Kur’an’ın bu anlayışı mahkûm etmesi hakkında bkz. Nisâ 4/171; Mâide 5/72-76. Öte yandan Kur’an Hz. Îsâ’nın öldürülmediğini, çarmıha da gerilmediğini; Allah katına yükseltildiğini bildirmektedir
Hz. Îsâ Kur’an-ı Kerim’de 34 yerde Îsâ, 9 yerde de Mesih olarak zikredilmiştir. Âl-i İmran suresinin 45. den 62. ayetine kadar olan bölümde Hz. İsâ’nın dünyaya gelişi, özellikleri, görevi, kendisine tuzak kurulması ve yüce Allah’ın katına yükseltileceğinin
bildirilmesi hakkında bilgi verilmekte, Rasûlüllah’tan bu hakikatleri inkâr edenleri karşılıklı lânetleşmeye çağırması istenmektedir. Bu konularda Kur’an-ı Kerîm’in başka sûrelerinde de açıklamalar bulunmaktadır.
Hz. Îsâ Hıristiyanlık’ta ve İslâm’da hem Îsâ hem de Mesîh olarak adlandırılmaktadır. Fakat Kur’an’ın ifadesiyle; “Meryem oğlu Îsâ Mesîh ancak Allah’ın elçisidir, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur.” (Nisâ, 4/171) Hıristiyanlık’ta ise o, Tanrının oğlu dolayısıyla Tanrı kabul edilmektedir.
Kur’an-ı Kerîm Hz. Îsâ’nın doğum yeri ve doğum tarihi hakkında bilgi vermemektedir.
İnciller’de onun Beytlehem’de dünyaya geldiği kaydedilmekle birlikte Nâsıralı olarak takdim edilmektedir (krş. Matta, 2/1, 13/54-57; Markos, 6/1-4; Luka, 2/4-11, 4/16, 24; Yuhanna, 1/45).
Hz. Îsâ’nın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı tarihî bilgiler ışığında yapılan araştırmalar onun doğum tarihinin milâttan önce 5 yılının sonu veya 4 yılının başı olduğunu göstermektedir. Hz. Îsâ’nın doğduğu ay ve gün hakkında da kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Îsâ’nın İmrân ailesine mensup olduğu ve bu ailenin Allah tarafından seçilip üstün kılındığı belirtilmekte; Îsâ’nın annesi Meryem’in babasından İmrân ismiyle söz edilmektedir (Âl-i İmrân, 3/33-35).
Âl-i İmrân suresi 35-44. âyetlerde açıklandığı üzere, Kur’an’a göre İsrâiloğulları’ndan İmrân’ın karısı hamile kalır ve doğacak çocuğunu Allah’a (mâbet) adar. Umduğunun aksine bir kız doğurur, “Ben onun adını Meryem koydum ve işte ben onu ve soyunu kovulmuş şeytana karşı sana ısmarlıyorum.” diyerek mâbede emanet eder. Hz. Zekeriyyâ Meryem’in bakımını üstlenir ve Meryem, mâbedin doğu tarafında bir odaya (mihrap) yerleştirilir. Hz. Meryem orada Allah tarafından rızıklandırılır; iffetli, her çeşit kötülükten uzak olarak büyür, herkesin imrendiği erdemli bir şahsiyete ulaşır.
Cebrâil, Meryem’e insan şeklinde görünür. Meryem irkilir ve ondan Allah’a sığınır. Cebrâil Allah tarafından görevlendirilmiş elçi olduğunu bildirerek Meryem’e bir erkek çocuk doğuracağı müjdesini verir. Meryem, iffetli bir insan olduğu ve kendisine erkek eli değmediği halde nasıl çocuğunun olacağını sorunca da Cebrâil, bunun Allah için kolay olduğunu söyler. Daha sonra Allah ruhundan üfler ve Meryem hâmile kalır (ayrıca bkz. Enbiyâ 21/91; Tahrîm 66/12).
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Îsâ’nın hayatının tebliğ faaliyetine kadar geçen dönemiyle ilgili olarak sadece şu ifade yer alır: “Meryem oğlu ile annesini de bir âyet yaptık; ikisini de kalmaya elverişli, kaynak suyu bulunan yüksekçe bir yere yerleştirdik.” (Mü’minûn 23/50) Daha sonraki dönemi hakkında verdiği bilgiler de İnciller’deki kadar ayrıntılı değildir. Kur’an’a göre Hz. Îsâ, semadan sofra indirmenin (Mâide 5/111; Saf 61/14) dışında, çamurdan kuş yapıp ona üfleme ve onun da kuş oluvermesi, ölüyü diriltme, körü ve cüzzam hastalığına tutulmuş kişiyi iyi etme, evlerde yenilen ve biriktirilen şeyleri haber verme gibi çeşitli mûcizelerle desteklenmiştir (Âl-i İmrân 3/49; Mâide 5/110). Peygamberliğini ortaya koyan açık delillere rağmen Hz. Îsâ’ya inanmayanlar onu öldürmek üzere tuzak kurar, plan yaparlar, fakat Allah onların planlarını bozar (Âl-i İmrân, 3/54) ve Hz. Îsâ’yı kendi nezdine yükseltir (Nisâ 4/158).
Kur’an-ı Kerîm’e göre Hz. Îsâ İsrâiloğulları’na gönderilmiş bir Peygamberdir ve kendisine İncil verilmiştir (Âl-i İmrân 3/49; Nisâ 4/171; Zuhruf 43/59; Hadîd 57/27; Saf 61/6).
Adı Îsâ, sıfatı Meryem oğlu, lakabı Mesîh olarak geçen (Âl-i İmrân 3/45) Hz. Îsâ ile ilgili olarak Kur’an’da kullanılan belli başlı ifadeler şunlardır: Îsâ Allah’tan bir kelimedir (Âl-i İmrân 3/45; Nisâ 4/171) ve bir ruhtur (Nisâ 4/171); Rûhulkudüs ile desteklenmiştir (Bakara 2/87, 253; Mâide 5/110); annesiyle birlikte Allah tarafından bir âyet kılınmıştır (Mü’minûn, 23/50); Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştir (Mâide 5/110; Âl-i İmrân 3/48); annesine karşı hürmetkârdır (Meryem 19/32); sâlihlerdendir, şânı yücedir, Allah’a yakın olanlardandır (Âl-i İmrân 3/45-46); Allah ona kitap vermiş, onu Peygamber yapmış, mübarek kılmıştır (Mâide 5/75; Meryem 19/30-31); bir insandır, bir kuldur (Nisâ 4/172; Mâide 5/75; Meryem 19/30; Zuhruf 43/59); beşikte iken konuşan Peygamberdir (Âl-i İmrân 3/46; Mâide 5/110; Meryem 19/29-33); Tevrat’ı tasdik etmiş, bazı hususlarda onu neshetmiştir (Âl-i İmrân 3/50-51; Mâide 5/46; Zuhruf 43/63); kavmine namazı ve zekâtı emretmiştir (Meryem 19/31); ayrıca “Ey İsrâiloğulları! Bilin ki benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim.” (Saf, 61/6) diyerek Hz. Muhammed (s.a.s.)’in geleceğini müjdelemiştir.
Kur’an’da Hz. Îsâ’nın babasız dünyaya gelişi ilâhî kudretin bir tecellisi olarak nitelenmekte ve Âl-i İmran Suresinin 59. âyetinde onun yaratılışıyla Hz. Âdem’in yaratılışı arasındaki benzerliğe işaret edilmektedir. Ayrıca Kur’an’da Hz. Îsâ’nın kendisini aslâ ilâh olarak takdim etmediği açık biçimde belirtilmektedir (Mâide, 5/116-117). Hz. Îsâ’nın Hıristiyanlık’taki “teslîs” inancının bir öğesi haline getirilmesi ve Kur’an’ın bu anlayışı mahkûm etmesi hakkında bkz. Nisâ 4/171; Mâide 5/72-76. Öte yandan Kur’an Hz. Îsâ’nın öldürülmediğini, çarmıha da gerilmediğini; Allah katına yükseltildiğini bildirmektedir
Hz. Mûsâ hakkında bilgi verir misiniz?
Kur’an-ı Kerim’de adından 196 yerde bahsedilen Hz. Mûsâ; gerek Kitâb-ı Mukaddes’te gerekse Kur’an-ı Kerîm’de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan Peygamberdir. Tevrat’ın beş kitabından dördü (Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) onu ve başından geçenleri anlatır. Tevrat’a göre Hz. Mûsâ, Ya’kub’un oğullarından Levi’nin soyundandır. Babası; Levi’nin oğlu Kohat’ın oğlu Amran (İmrân), annesi ise Kohat’ın kız kardeşi Yokebed’dir (Çıkış, 6/18-20).
Kur’an-ı Kerîm’de yer alan ve ana hatlarıyla Kitâb-ı Mukaddes’in verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Mûsâ’nın doğduğu yıl Mısır Firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyoekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâiloğulları arasından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya görmüş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarmak isteyen annesi, Allah’ın emri uyarınca onu (üç aylıkken), harç ve ziftle sıvadığı bir sepete koyarak; (Çıkış, 2/2-3) Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun’un ailesi bebeği bularak Firavun’un eşi Âsiye’ye getirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının memesini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder (Tevrat’a göre Mûsâ’yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun’un kızıdır; bkz. Çıkış, 2/5). Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine “hüküm ve ilim” verilir (geniş bilgi için bkz. Kasas 28/7 vd. ; krş. Çıkış, 2/2-10).
İsrâiloğulları’ından birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrailli’nin yardım istemesi üzerine Mısırlı’ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah’tan af diledi; Allah da onu bağışladı (Kasas, 28/15-16). Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Mûsâ’nın öldürülmesine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen’e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya
on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güttü. Daha sonra Mısır’a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Tûr dağının yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan “Ey Mûsâ! Muhakkak âlemlerin rabbi olan Allah benim!” şeklinde bir ses geldi ve bu sözle başlayan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracısız hitap ettiği için Hz. Mûsâ “kelîmullah” diye anılır).
Bu arada Allah tarafından kendisine, asâsının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mûcize verildi ve Firavun’a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görevlendirildi; isteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Hz. Hârûn’u da yanına alması uygun görüldü. Hz. Mûsâ, ailesini Medyen’e geri göndererek Mısır’a gitti ve Hz. Hârûn’u da yanına alıp Firavun’un huzuruna çıktı. Ona Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi ve İsrâiloğulları’nın kendisiyle birlikte Mısır’dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mûcizeler göstermesine rağmen Firavun’u ikna edemedi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Firavun’un ikna olmasına yetmedi. Firavun, her felâket gelmesinde Hz. Mûsâ’ya, eğer Allah’a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu (ayrıntılı bilgi için bkz. A’râf 7/103-138). Nihayet Allah’ın buyruğu uyarınca Hz. Mûsâ, bir gece İsrâiloğulları’nı yanına alarak, Sînâ’ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz’e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mûcize sonucu denizin yol vermesiyle Hz. Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler.
Kavmiyle birlikte Sînâ’ya ulaşan Hz. Mûsâ, onların başına Hz. Hârûn’u bırakarak ilâhî vahyi almak üzere Tûr dağına gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Hârûn’un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ’ya gitti.
Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’nı, Allah’ın kendileri için takdir ettiği kutsal topraklara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev’ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular (Mâide 5/21-26). Tevrat’taki bilgilere göre kırk yıllık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha sonra arz-ı mev’ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi
Kur’an-ı Kerim’de adından 196 yerde bahsedilen Hz. Mûsâ; gerek Kitâb-ı Mukaddes’te gerekse Kur’an-ı Kerîm’de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan Peygamberdir. Tevrat’ın beş kitabından dördü (Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) onu ve başından geçenleri anlatır. Tevrat’a göre Hz. Mûsâ, Ya’kub’un oğullarından Levi’nin soyundandır. Babası; Levi’nin oğlu Kohat’ın oğlu Amran (İmrân), annesi ise Kohat’ın kız kardeşi Yokebed’dir (Çıkış, 6/18-20).
Kur’an-ı Kerîm’de yer alan ve ana hatlarıyla Kitâb-ı Mukaddes’in verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Mûsâ’nın doğduğu yıl Mısır Firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyoekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâiloğulları arasından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya görmüş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarmak isteyen annesi, Allah’ın emri uyarınca onu (üç aylıkken), harç ve ziftle sıvadığı bir sepete koyarak; (Çıkış, 2/2-3) Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun’un ailesi bebeği bularak Firavun’un eşi Âsiye’ye getirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının memesini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder (Tevrat’a göre Mûsâ’yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun’un kızıdır; bkz. Çıkış, 2/5). Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine “hüküm ve ilim” verilir (geniş bilgi için bkz. Kasas 28/7 vd. ; krş. Çıkış, 2/2-10).
İsrâiloğulları’ından birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrailli’nin yardım istemesi üzerine Mısırlı’ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah’tan af diledi; Allah da onu bağışladı (Kasas, 28/15-16). Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Mûsâ’nın öldürülmesine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen’e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya
on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güttü. Daha sonra Mısır’a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Tûr dağının yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan “Ey Mûsâ! Muhakkak âlemlerin rabbi olan Allah benim!” şeklinde bir ses geldi ve bu sözle başlayan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracısız hitap ettiği için Hz. Mûsâ “kelîmullah” diye anılır).
Bu arada Allah tarafından kendisine, asâsının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mûcize verildi ve Firavun’a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görevlendirildi; isteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Hz. Hârûn’u da yanına alması uygun görüldü. Hz. Mûsâ, ailesini Medyen’e geri göndererek Mısır’a gitti ve Hz. Hârûn’u da yanına alıp Firavun’un huzuruna çıktı. Ona Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi ve İsrâiloğulları’nın kendisiyle birlikte Mısır’dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mûcizeler göstermesine rağmen Firavun’u ikna edemedi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Firavun’un ikna olmasına yetmedi. Firavun, her felâket gelmesinde Hz. Mûsâ’ya, eğer Allah’a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu (ayrıntılı bilgi için bkz. A’râf 7/103-138). Nihayet Allah’ın buyruğu uyarınca Hz. Mûsâ, bir gece İsrâiloğulları’nı yanına alarak, Sînâ’ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz’e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mûcize sonucu denizin yol vermesiyle Hz. Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler.
Kavmiyle birlikte Sînâ’ya ulaşan Hz. Mûsâ, onların başına Hz. Hârûn’u bırakarak ilâhî vahyi almak üzere Tûr dağına gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Hârûn’un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ’ya gitti.
Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’nı, Allah’ın kendileri için takdir ettiği kutsal topraklara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev’ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular (Mâide 5/21-26). Tevrat’taki bilgilere göre kırk yıllık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha sonra arz-ı mev’ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi
Hz. Mûsâ hakkında bilgi verir misiniz?
Kur’an-ı Kerim’de adından 196 yerde bahsedilen Hz. Mûsâ; gerek Kitâb-ı Mukaddes’te gerekse Kur’an-ı Kerîm’de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan Peygamberdir. Tevrat’ın beş kitabından dördü (Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) onu ve başından geçenleri anlatır. Tevrat’a göre Hz. Mûsâ, Ya’kub’un oğullarından Levi’nin soyundandır. Babası; Levi’nin oğlu Kohat’ın oğlu Amran (İmrân), annesi ise Kohat’ın kız kardeşi Yokebed’dir (Çıkış, 6/18-20).
Kur’an-ı Kerîm’de yer alan ve ana hatlarıyla Kitâb-ı Mukaddes’in verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Mûsâ’nın doğduğu yıl Mısır Firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyoekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâiloğulları arasından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya görmüş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarmak isteyen annesi, Allah’ın emri uyarınca onu (üç aylıkken), harç ve ziftle sıvadığı bir sepete koyarak; (Çıkış, 2/2-3) Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun’un ailesi bebeği bularak Firavun’un eşi Âsiye’ye getirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının memesini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder (Tevrat’a göre Mûsâ’yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun’un kızıdır; bkz. Çıkış, 2/5). Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine “hüküm ve ilim” verilir (geniş bilgi için bkz. Kasas 28/7 vd. ; krş. Çıkış, 2/2-10).
İsrâiloğulları’ından birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrailli’nin yardım istemesi üzerine Mısırlı’ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah’tan af diledi; Allah da onu bağışladı (Kasas, 28/15-16). Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Mûsâ’nın öldürülmesine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen’e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya
on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güttü. Daha sonra Mısır’a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Tûr dağının yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan “Ey Mûsâ! Muhakkak âlemlerin rabbi olan Allah benim!” şeklinde bir ses geldi ve bu sözle başlayan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracısız hitap ettiği için Hz. Mûsâ “kelîmullah” diye anılır).
Bu arada Allah tarafından kendisine, asâsının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mûcize verildi ve Firavun’a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görevlendirildi; isteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Hz. Hârûn’u da yanına alması uygun görüldü. Hz. Mûsâ, ailesini Medyen’e geri göndererek Mısır’a gitti ve Hz. Hârûn’u da yanına alıp Firavun’un huzuruna çıktı. Ona Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi ve İsrâiloğulları’nın kendisiyle birlikte Mısır’dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mûcizeler göstermesine rağmen Firavun’u ikna edemedi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Firavun’un ikna olmasına yetmedi. Firavun, her felâket gelmesinde Hz. Mûsâ’ya, eğer Allah’a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu (ayrıntılı bilgi için bkz. A’râf 7/103-138). Nihayet Allah’ın buyruğu uyarınca Hz. Mûsâ, bir gece İsrâiloğulları’nı yanına alarak, Sînâ’ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz’e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mûcize sonucu denizin yol vermesiyle Hz. Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler.
Kavmiyle birlikte Sînâ’ya ulaşan Hz. Mûsâ, onların başına Hz. Hârûn’u bırakarak ilâhî vahyi almak üzere Tûr dağına gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Hârûn’un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ’ya gitti.
Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’nı, Allah’ın kendileri için takdir ettiği kutsal topraklara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev’ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular (Mâide 5/21-26). Tevrat’taki bilgilere göre kırk yıllık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha sonra arz-ı mev’ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi
Kur’an-ı Kerim’de adından 196 yerde bahsedilen Hz. Mûsâ; gerek Kitâb-ı Mukaddes’te gerekse Kur’an-ı Kerîm’de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan Peygamberdir. Tevrat’ın beş kitabından dördü (Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) onu ve başından geçenleri anlatır. Tevrat’a göre Hz. Mûsâ, Ya’kub’un oğullarından Levi’nin soyundandır. Babası; Levi’nin oğlu Kohat’ın oğlu Amran (İmrân), annesi ise Kohat’ın kız kardeşi Yokebed’dir (Çıkış, 6/18-20).
Kur’an-ı Kerîm’de yer alan ve ana hatlarıyla Kitâb-ı Mukaddes’in verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Mûsâ’nın doğduğu yıl Mısır Firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyoekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâiloğulları arasından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya görmüş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarmak isteyen annesi, Allah’ın emri uyarınca onu (üç aylıkken), harç ve ziftle sıvadığı bir sepete koyarak; (Çıkış, 2/2-3) Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun’un ailesi bebeği bularak Firavun’un eşi Âsiye’ye getirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının memesini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder (Tevrat’a göre Mûsâ’yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun’un kızıdır; bkz. Çıkış, 2/5). Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine “hüküm ve ilim” verilir (geniş bilgi için bkz. Kasas 28/7 vd. ; krş. Çıkış, 2/2-10).
İsrâiloğulları’ından birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrailli’nin yardım istemesi üzerine Mısırlı’ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah’tan af diledi; Allah da onu bağışladı (Kasas, 28/15-16). Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Mûsâ’nın öldürülmesine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen’e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya
on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güttü. Daha sonra Mısır’a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Tûr dağının yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan “Ey Mûsâ! Muhakkak âlemlerin rabbi olan Allah benim!” şeklinde bir ses geldi ve bu sözle başlayan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracısız hitap ettiği için Hz. Mûsâ “kelîmullah” diye anılır).
Bu arada Allah tarafından kendisine, asâsının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mûcize verildi ve Firavun’a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görevlendirildi; isteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Hz. Hârûn’u da yanına alması uygun görüldü. Hz. Mûsâ, ailesini Medyen’e geri göndererek Mısır’a gitti ve Hz. Hârûn’u da yanına alıp Firavun’un huzuruna çıktı. Ona Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi ve İsrâiloğulları’nın kendisiyle birlikte Mısır’dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mûcizeler göstermesine rağmen Firavun’u ikna edemedi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Firavun’un ikna olmasına yetmedi. Firavun, her felâket gelmesinde Hz. Mûsâ’ya, eğer Allah’a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu (ayrıntılı bilgi için bkz. A’râf 7/103-138). Nihayet Allah’ın buyruğu uyarınca Hz. Mûsâ, bir gece İsrâiloğulları’nı yanına alarak, Sînâ’ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz’e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mûcize sonucu denizin yol vermesiyle Hz. Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler.
Kavmiyle birlikte Sînâ’ya ulaşan Hz. Mûsâ, onların başına Hz. Hârûn’u bırakarak ilâhî vahyi almak üzere Tûr dağına gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Hârûn’un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ’ya gitti.
Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’nı, Allah’ın kendileri için takdir ettiği kutsal topraklara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev’ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular (Mâide 5/21-26). Tevrat’taki bilgilere göre kırk yıllık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha sonra arz-ı mev’ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi
Hz. İbrahim hakkında bilgi verir misiniz?
Hz. İbrâhim Mezopotamya’da, Keldânîler’in Ur şehrinde doğmuş; eşi Saray (Sâra), babası Âzer ve diğer akrabalarıyla birlikte buradan Harran’a gitmiş; babası burada ölmüş, kendisi de eşi Sâre ve kardeşinin oğlu Lût ile birlikte Filistin’deki Ken’an diyarına göçmüştür.
Ülkede baş gösteren kıtlık yüzünden eşiyle birlikte Mısır’a gitmiş, orada Hâcer kendisine câriye olarak verilmiş, daha sonra tekrar Ken’an diyarına dönmüştür.
Hacer’den Hz. İsmail, Sâra’dan da Hz. İshak doğmuştur. Ketura isimli eşinden başka çocukları da olmuştur.
Hz. İshak dünyaya geldikten sonra annesi Sâra, Hâcer’i ve oğlu Hz. İsmâil’i istemez; bunun üzerine Hz. İbrâhim Allah’ın emrine uyarak Hâcer’le İsmâil’i Mekke’nin bulunduğu bölgeye getirir. Kur’an’da bu husus Hz. İbrâhim’in ağzından, “Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler! “Rabbimiz, neslimden bir kısmını senin Beytülharâm’ının yanında, ekinsiz (kuru) bir vadiye yerleştirdim.” (İbrâhim, 14/37) şeklinde ifade edilir.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim ile ilgili 98 ayet bulunmaktadır. Hz. İbrahim’in Peygamber olduğu ve kendisine suhuf verildiği Kur’an-ı Kerim’de açıkça beyan edilmiştir. “Andolsun, biz Nûh’u ve İbrahim’i Peygamber olarak gönderdik.
Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir.” (Hadid, 57/26)
Allah Hz. İbrahim’i insanlık için bir önder yapmıştır. Bugün bile üç büyük ilahî dinin mensupları Hz. İbrahim’de birleşmekte, her biri onu önder kabul etmektedirler. “Ben seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim de, “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti.” (Bakara, 2/124)
Yeryüzünün ilk ibadet evi olan Ka’be Hz. İbrahim tarafından yeniden inşa edilmiştir. “Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.” (Bakara, 2/127)
Hz. İbrahim ve nesli üstün kılınmış bir nesildir. “Şüphesiz, Allah, Adem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Âl-i İmrân, 3/33-34)
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’in vefatıyla ilgili bilgi yoktur. Kısas-ı enbiyâ kitaplarında onun 195 veya 200 yaşında öldüğü, Ken’an’da eşi Sâra’nın yanına defnedildiği ifade edilir.
Hz. İbrâhim Mezopotamya’da, Keldânîler’in Ur şehrinde doğmuş; eşi Saray (Sâra), babası Âzer ve diğer akrabalarıyla birlikte buradan Harran’a gitmiş; babası burada ölmüş, kendisi de eşi Sâre ve kardeşinin oğlu Lût ile birlikte Filistin’deki Ken’an diyarına göçmüştür.
Ülkede baş gösteren kıtlık yüzünden eşiyle birlikte Mısır’a gitmiş, orada Hâcer kendisine câriye olarak verilmiş, daha sonra tekrar Ken’an diyarına dönmüştür.
Hacer’den Hz. İsmail, Sâra’dan da Hz. İshak doğmuştur. Ketura isimli eşinden başka çocukları da olmuştur.
Hz. İshak dünyaya geldikten sonra annesi Sâra, Hâcer’i ve oğlu Hz. İsmâil’i istemez; bunun üzerine Hz. İbrâhim Allah’ın emrine uyarak Hâcer’le İsmâil’i Mekke’nin bulunduğu bölgeye getirir. Kur’an’da bu husus Hz. İbrâhim’in ağzından, “Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler! “Rabbimiz, neslimden bir kısmını senin Beytülharâm’ının yanında, ekinsiz (kuru) bir vadiye yerleştirdim.” (İbrâhim, 14/37) şeklinde ifade edilir.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim ile ilgili 98 ayet bulunmaktadır. Hz. İbrahim’in Peygamber olduğu ve kendisine suhuf verildiği Kur’an-ı Kerim’de açıkça beyan edilmiştir. “Andolsun, biz Nûh’u ve İbrahim’i Peygamber olarak gönderdik.
Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir.” (Hadid, 57/26)
Allah Hz. İbrahim’i insanlık için bir önder yapmıştır. Bugün bile üç büyük ilahî dinin mensupları Hz. İbrahim’de birleşmekte, her biri onu önder kabul etmektedirler. “Ben seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim de, “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti.” (Bakara, 2/124)
Yeryüzünün ilk ibadet evi olan Ka’be Hz. İbrahim tarafından yeniden inşa edilmiştir. “Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.” (Bakara, 2/127)
Hz. İbrahim ve nesli üstün kılınmış bir nesildir. “Şüphesiz, Allah, Adem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Âl-i İmrân, 3/33-34)
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’in vefatıyla ilgili bilgi yoktur. Kısas-ı enbiyâ kitaplarında onun 195 veya 200 yaşında öldüğü, Ken’an’da eşi Sâra’nın yanına defnedildiği ifade edilir.
Hz. Nûh hakkında bilgi verir misiniz?
Hz. Nûh Hz. Âdem’in oğlu Şît’in (Şîs) neslinden Lamek’in oğlu olup, adı Kur’an’da kırk üç yerde geçen büyük bir Peygamberdir. Ayrıca yüce Allah tarafından kendilerinden sağlam söz alınan beş büyük Peygamberden biri ve bunların ilkidir (Ahzâb, 33/7; Ahkaf, 46/35). 950 yıl yaşamış ve kavmini Allah’ın dinine davet etmiştir (Ankebût 29/14).
Kur’an’da Nûh’tan önceki bazı Peygamberler de anılmakla birlikte onların inkârcılarla mücadelesi hakkında detaylı bilgi verilmemiştir. Nûh’un soyu, hayatı,
Peygamberliği, inkârcı toplumuna karşı sergilediği mücadele ve Nûh tufanı hakkında Hûd sûresinde genişçe bilgi verilmiştir (bkz. 11/25-49; ayrıca krş. A’râf 7/59-64).
Hz. İdris’ten sonra âdemoğulları doğru yoldan ayrıldılar ve putlara tapmaya başladılar. Cenab-ı Hak onlara Nûh Peygamberi gönderdi. Hz. Nûh uzun yıllar kavmini Allah’ın birliğine davet etti. Oğulları Sâm, Hâm ve Yâfes ile eşleri ve çok az kimse iman etti. Geri kalan büyük çoğunluk inanmadı. Hatta kendisinin Yâm adındaki oğlu bile Hz. Nûh’a inanmadı. Hz. Nûh kavmine nasihat ettikçe, onlar da ona ezâ, cefâ, tahkir ve alay ile karşılık verdiler.
Allah Nûh’a gemi yapmasını emretti. Hz. Nûh gemiye bindi ve her türlü hayvandan birer çift aldı. Oğlu Yâm’ı da gemiye davet etti. Fakat o, “Ben dağa çıkar kurtulurum.” diye gemiye binmedi. Hz. Nûh’Bugün Allah’ın merhametinden başka sığınacak yer yoktur’ diye nasihat ederken araya bir dalga girdi, Yâm boğuldu.
Nûh’tan sonra insanlık Nûh’un üç oğlundan üredi. Arabın, İranlıların ve Rum’un babası “Sâm” ve Sudan halkının babası “Hâm” ve Türk kabilelerinin babası Yâfes’tir (Ahmet Cevdet, Kısas-ı Enbiya, I, 6).
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nûh ile ilgili bir sure ve başka surelerde Hz. Nuh’un adının geçtiği pek çok ayet vardır. Bunlardan bir kaçı burada zikredilebilir: “Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine Peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi.” (Ankebût, 29/14) “Gemi, inkar edilen kimseye (Nuh’a) bir mükafat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.” (Kamer, 54/14) “ (Ey Muhammed! ) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.” (Enbiyâ, 21/76)
Rivayete göre Hz. Nûh tûfandan sonra 350 yıl yaşamış ve Mekke’de vefat etmiştir
Hz. Nûh Hz. Âdem’in oğlu Şît’in (Şîs) neslinden Lamek’in oğlu olup, adı Kur’an’da kırk üç yerde geçen büyük bir Peygamberdir. Ayrıca yüce Allah tarafından kendilerinden sağlam söz alınan beş büyük Peygamberden biri ve bunların ilkidir (Ahzâb, 33/7; Ahkaf, 46/35). 950 yıl yaşamış ve kavmini Allah’ın dinine davet etmiştir (Ankebût 29/14).
Kur’an’da Nûh’tan önceki bazı Peygamberler de anılmakla birlikte onların inkârcılarla mücadelesi hakkında detaylı bilgi verilmemiştir. Nûh’un soyu, hayatı,
Peygamberliği, inkârcı toplumuna karşı sergilediği mücadele ve Nûh tufanı hakkında Hûd sûresinde genişçe bilgi verilmiştir (bkz. 11/25-49; ayrıca krş. A’râf 7/59-64).
Hz. İdris’ten sonra âdemoğulları doğru yoldan ayrıldılar ve putlara tapmaya başladılar. Cenab-ı Hak onlara Nûh Peygamberi gönderdi. Hz. Nûh uzun yıllar kavmini Allah’ın birliğine davet etti. Oğulları Sâm, Hâm ve Yâfes ile eşleri ve çok az kimse iman etti. Geri kalan büyük çoğunluk inanmadı. Hatta kendisinin Yâm adındaki oğlu bile Hz. Nûh’a inanmadı. Hz. Nûh kavmine nasihat ettikçe, onlar da ona ezâ, cefâ, tahkir ve alay ile karşılık verdiler.
Allah Nûh’a gemi yapmasını emretti. Hz. Nûh gemiye bindi ve her türlü hayvandan birer çift aldı. Oğlu Yâm’ı da gemiye davet etti. Fakat o, “Ben dağa çıkar kurtulurum.” diye gemiye binmedi. Hz. Nûh’Bugün Allah’ın merhametinden başka sığınacak yer yoktur’ diye nasihat ederken araya bir dalga girdi, Yâm boğuldu.
Nûh’tan sonra insanlık Nûh’un üç oğlundan üredi. Arabın, İranlıların ve Rum’un babası “Sâm” ve Sudan halkının babası “Hâm” ve Türk kabilelerinin babası Yâfes’tir (Ahmet Cevdet, Kısas-ı Enbiya, I, 6).
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nûh ile ilgili bir sure ve başka surelerde Hz. Nuh’un adının geçtiği pek çok ayet vardır. Bunlardan bir kaçı burada zikredilebilir: “Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine Peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi.” (Ankebût, 29/14) “Gemi, inkar edilen kimseye (Nuh’a) bir mükafat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.” (Kamer, 54/14) “ (Ey Muhammed! ) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.” (Enbiyâ, 21/76)
Rivayete göre Hz. Nûh tûfandan sonra 350 yıl yaşamış ve Mekke’de vefat etmiştir
Hz. Dâvûd hakkında bilgi verir misiniz?
Kur’an-ı Kerim’de 11 yerde adı zikredilen Hz. Dâvûd; Hz. Yakub’un oğlu Yehuda’nın soyundandır. Kayınpederi Talut’un ölümünden sonra İsrailoğullarına hükümdar olmuştur. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde belirtilmiştir: “Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvûd, Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (Bakara, 2/251)
Hz. Dâvûd’un yaşadığı dönemde Filistinliler İsrailoğulları için güçlü bir düşmandı.
Başlarında Câlût (Golyat) isimli çok iri ve güçlü bir savaşçı kumandanları vardı.
İsrâiloğulları ordusu düşmana yaklaşınca korku ve gevşeme alâmetleri ortaya çıktı.
Tâlût’un ordusunda üç oğlu bulunan bir baba (Yesse), onlardan doğru bir haber getirsin diye çobanlık yapan, küçük oğlu Dâvûd’u gözcü olarak göndermişti. Dâvûd orduya yetiştiğinde Golyat (Câlût) meydana çıkmış, teke tek savaşmak üzere karşı taraftan bir savaşçı istemişti. Tâlût onun karşısına çıkmak istiyor, bunun ölüm demek olduğunu bilen komutanları onu engellemeye çalışıyorlardı.
Hz. Dâvûd çevresindekilere Golyat’ı öldürenin ödülünü sordu. “Onu öldürene kral büyük servet verecek, onu kızıyla evlendirecek ve hanedanını imtiyazlı kılacak” dediler. Hz. Dâvûd buraya savaşmak için gelmemişti, daha önce kendisini bir savaşta denemiş de değildi. Sürüden koyun kapan bir aslanla ayıyı öldürdüğünü hatırlatarak Tâlût’tan, Golyat’a karşı savaşmak üzere izin istedi. Kumandan kendini uyardıysa da aldırmadı, talebinde ısrar etti.
Tâlût ona zırh giydirdi ve izin verdi. Golyat’a doğru ilerlerken zırh ağır geldiği ve hareketini sınırladığı için onu da çıkarıp attı. Yanında yalnızca vadiden seçtiği taşlarla sapanı vardı. Golyat’la birkaç cümle konuştuktan sonra sapanına uygun bir taş koydu ve onunla düşmanını başından vurdu, yere düşünce de kılıcını elinden aldı ve boynunu kesti. Bundan sonra Filistinlilerin mağlûbiyeti kolaylaştı, zafer İsrâiloğulları’nın oldu.
Bu ilk ve en önemli çarpışmada Hz. Dâvûd zırhın kendisinin hareketlerini kısıtladığını görmüş ve zırhı sırtından yere atmıştı. Sonra Allah ona yüksek kaliteli olan ve insanın hareketlerini engellemeyen zırh yapmayı öğretmişti. “Bir de Dâvûd’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?” (Enbiyâ, 21/80)
Tâlût sözünde durdu, kendisini askerin başına geçirdi ve kızıyla da evlendirdi. Habrun (bugünkü el-Halîl) şehrinde yaşayan halkın bir kısmı onu diğer kısmı da Tâlût’un bir oğlunu hükümdar olarak kabul ettiler. İki grup iki yıl kadar aralarında savaştılar. Sonunda Tâlût’un oğlu öldü ve bütün İsrâiloğulları’nın ileri gelenleri Dâvûd’un etrafında birleştiler. Başka Peygamberleri kendi kavminden bazı insanların inkâr ettiği gibi Hz. Dâvûd’u da kendi kavminden bazı insanlar inkar etmişlerdi. Allah onların durumunu şöyle açıklamıştır: “İsrailoğullarından inkar edenler, Dâvûd ve Meryemoğlu Îsâ diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.” (Mâide, 5/78)
Dâvûd ülkeyi güzel idare ettiği gibi yaptığı savaşlar sonunda sınırlarını Fırat’tan Akabe körfezine kadar genişletti.
Hz. Dâvûd’un çok hoş bir sesi vardı. Allah Teâlâ kulu Dâvûd’a, dilediği birçok önemli ve faydalı şeyi öğretmişti, krallık nasip etti ve sonunda kendisine Zebur’u (Mezâmir) göndererek Peygamberlik de lutfeyledi (Hz. Dâvûd hakkında ayrıca bkz. Sâd, 38/17 vd. ). “Andolsun! Biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, ‘Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur’ dediler.” (Neml, 27/15) (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, I, 390; IV, 574)
Kur’an-ı Kerim’de 11 yerde adı zikredilen Hz. Dâvûd; Hz. Yakub’un oğlu Yehuda’nın soyundandır. Kayınpederi Talut’un ölümünden sonra İsrailoğullarına hükümdar olmuştur. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde belirtilmiştir: “Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvûd, Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (Bakara, 2/251)
Hz. Dâvûd’un yaşadığı dönemde Filistinliler İsrailoğulları için güçlü bir düşmandı.
Başlarında Câlût (Golyat) isimli çok iri ve güçlü bir savaşçı kumandanları vardı.
İsrâiloğulları ordusu düşmana yaklaşınca korku ve gevşeme alâmetleri ortaya çıktı.
Tâlût’un ordusunda üç oğlu bulunan bir baba (Yesse), onlardan doğru bir haber getirsin diye çobanlık yapan, küçük oğlu Dâvûd’u gözcü olarak göndermişti. Dâvûd orduya yetiştiğinde Golyat (Câlût) meydana çıkmış, teke tek savaşmak üzere karşı taraftan bir savaşçı istemişti. Tâlût onun karşısına çıkmak istiyor, bunun ölüm demek olduğunu bilen komutanları onu engellemeye çalışıyorlardı.
Hz. Dâvûd çevresindekilere Golyat’ı öldürenin ödülünü sordu. “Onu öldürene kral büyük servet verecek, onu kızıyla evlendirecek ve hanedanını imtiyazlı kılacak” dediler. Hz. Dâvûd buraya savaşmak için gelmemişti, daha önce kendisini bir savaşta denemiş de değildi. Sürüden koyun kapan bir aslanla ayıyı öldürdüğünü hatırlatarak Tâlût’tan, Golyat’a karşı savaşmak üzere izin istedi. Kumandan kendini uyardıysa da aldırmadı, talebinde ısrar etti.
Tâlût ona zırh giydirdi ve izin verdi. Golyat’a doğru ilerlerken zırh ağır geldiği ve hareketini sınırladığı için onu da çıkarıp attı. Yanında yalnızca vadiden seçtiği taşlarla sapanı vardı. Golyat’la birkaç cümle konuştuktan sonra sapanına uygun bir taş koydu ve onunla düşmanını başından vurdu, yere düşünce de kılıcını elinden aldı ve boynunu kesti. Bundan sonra Filistinlilerin mağlûbiyeti kolaylaştı, zafer İsrâiloğulları’nın oldu.
Bu ilk ve en önemli çarpışmada Hz. Dâvûd zırhın kendisinin hareketlerini kısıtladığını görmüş ve zırhı sırtından yere atmıştı. Sonra Allah ona yüksek kaliteli olan ve insanın hareketlerini engellemeyen zırh yapmayı öğretmişti. “Bir de Dâvûd’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?” (Enbiyâ, 21/80)
Tâlût sözünde durdu, kendisini askerin başına geçirdi ve kızıyla da evlendirdi. Habrun (bugünkü el-Halîl) şehrinde yaşayan halkın bir kısmı onu diğer kısmı da Tâlût’un bir oğlunu hükümdar olarak kabul ettiler. İki grup iki yıl kadar aralarında savaştılar. Sonunda Tâlût’un oğlu öldü ve bütün İsrâiloğulları’nın ileri gelenleri Dâvûd’un etrafında birleştiler. Başka Peygamberleri kendi kavminden bazı insanların inkâr ettiği gibi Hz. Dâvûd’u da kendi kavminden bazı insanlar inkar etmişlerdi. Allah onların durumunu şöyle açıklamıştır: “İsrailoğullarından inkar edenler, Dâvûd ve Meryemoğlu Îsâ diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.” (Mâide, 5/78)
Dâvûd ülkeyi güzel idare ettiği gibi yaptığı savaşlar sonunda sınırlarını Fırat’tan Akabe körfezine kadar genişletti.
Hz. Dâvûd’un çok hoş bir sesi vardı. Allah Teâlâ kulu Dâvûd’a, dilediği birçok önemli ve faydalı şeyi öğretmişti, krallık nasip etti ve sonunda kendisine Zebur’u (Mezâmir) göndererek Peygamberlik de lutfeyledi (Hz. Dâvûd hakkında ayrıca bkz. Sâd, 38/17 vd. ). “Andolsun! Biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, ‘Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur’ dediler.” (Neml, 27/15) (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, I, 390; IV, 574)
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
SON YENi KONULAR
FORUMA GiR
FORUMDA ARA
SUPPORT
Calendar
Members
Forum Team
Forum Statistics
» En Son Üye:
» Toplam Konular: 2,126
» Toplam Yorumlar: 2,426
Read More / Comment 
