MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 5 » Latest member: Ahmed » Forum threads: 2,078 » Forum posts: 2,293 Full Statistics |
| Search Forums |
|
(Advanced Search) |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Sehiv (Yanılma) Secdesi Nedir - Ne Zaman ve Nasıl Yapılır - Gerektiren Haller?
Hanefi mezhebine göre sehiv secdesi, bir namazın kusurlu kılınması hâlinde, bu kusuru düzeltmek maksadı ile namazın sonunda (son oturuşta Tahiyyatı okuduktan sonra) yapılan secdedir. Kusur genellikle namazda farzın te'hiri, vâciblerden birinin unutularak yapılmaması (terki), yahut sonraya bırakılması (te'hiri), yahut da vaktinden önce yapılması (takdimi) suretiyle ortaya çıkar. Namaz içinde bu yanlışlıklar hatırlanırsa namaz sonunda sehiv secdesi yapılır. Sehiv secdeleri vâcibdir.
Sehiv Secdesinin Yapılışı Nasıldır?
Son oturuşta Tehıyyât okunduktan sonra, imam olan kimse sadece sağ tarafına, yalnız kılan ise iki tarafına da selâm verir ve hemen ardından "Allahü Ekber" diyerek iki defa secdeye varır. İkinci secdeden sonra doğrulup oturur ve yeniden Tehıyyâtı, salâvat ve duaları okuyarak selâm verir. Böylece sehiv secdesi yerine getirilmiş olur. Namaz kılan kimse şayet selâm verdikten sonra yanıldığını hatırlarsa, yönünü kıbleden çevirmemiş ve henüz konuşmamış ise, sehiv secdesini yapabilir. Fakat yerinden kalkmış, yönünü kıbleden çevirmiş veya konuşmuş ise, artık sehiv secdesi yapamaz. Namaz sahihtir, ancak sehiv secdesi yapılmadığı için sevabı noksandır. Vâciblerden biri, terkedilirse namaz geçerli olur. Ancak vacibi terketmekten dolayı günah işlemiş olur. Sehiv secdesi yapan imama iktida sahihtir.
Hanefi Mezhebine Göre Sehiv Secdesini Gerektiren Haller:
1. Fâtiha'dan sonra zamm-ı sûre okumadan rükû'a gitmek. Rükû'da iken hatırlarsa, doğrulup sûreyi okur, sonra tekrar rükû'a gider. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar.
2. Unutarak Fâtiha'yı iki kere okumak.
3. Vitir namazlarının tekbir ve kunut duasını unutmak. Rükû'da iken hatırlasa, doğrulup kunut okumaz. Sonunda sehiv secdesini yapmakla yetinir.
4. Dört rek'atlı namazlarda, iki rek'at kıldıktan sonra oturmayı unutarak üçüncü rek'ata kalkmak, yani, ilk oturuşu terketmek. Bu durumda bakılır: Eğer namazı kılan kişi tamamen kalkmış veya kalkmaya daha yakın bir durumda ise, oturmaz; namazı bitirip sonunda sehiv secdesi yapar. Eğer oturmaya daha yakın bir halde ise, oturur; sonunda da sehiv secdesi yapmaz. Tam kalktıktan sonra oturmak ise, namazı bozar.
5. Birinci oturuşta Tehıyyât'ı okuduktan sonra hemen kalkmayıp salâvatları ve duaları okumak yahut da bir rükün edâ edecek kadar gecikmek. Bu durumda eğer salâvattan okunan kısım bir cümle teşkil eder ise (Allahümme salli alâ Muhammedin demek gibi) namazın sonunda sehiv secdesi yapılır. Fakat okunan kısım bir cümle teşkil etmemişse, sehiv secdesine gerek yoktur.
6. Dört rek'atlı farz namazlarda, son rek'atta oturmaksızın beşinci rek'ata kalkılacak olsa, beşinci rek'atın kıyam, kırâet ve rükû'u tamamlanıp secdeye gidilmedikçe, dönüp tekrar oturulur. Tehıyyâtdan sonra selâm verilip sehiv secdesi yapılır. Çünkü bu durumda farz olan son oturuş te'hire uğramıştır. Fakat beşinci rek'at için secde yapılmış olursa, bu namaz nâfileye döner. Artık buna bir rek'at daha ilâve ederek, altı rek'atlık bir nâfile namazı kılınmış olur. Dolayısıyla sehiv secdesi de gerekmez. O farzı yeniden kılması gerekir.
7. Dört rek'atlı bir farz namazın son ka'desinde teşehhüd miktarı oturduktan sonra kalkan kimse, hemen oturup selâm verir. Tekrar Tehıyyat okumasına gerek yoktur. Hâtta oturmadan ayakta bile selâm verebilir. Zira farz olan oturuşu yapmıştır. Yalnız ayakta selâm vermekle sünneti terketmiş olur. Sonunda ayrıca sehiv secdesi de lâzımdır. Çünkü selâm te'hire uğramıştır.
8. İmama sonradan yetişen kimse, kendi kıldığı rek'atlar içinde hatâ yaparsa, o hatâsı için sehiv secdesi yapar.
9. İmamın, açıktan okuması vâcib olan yerlerde gizli; gizli okuması vâcib olan yerlerde de açık okuması... Meselâ, öğle namazında Fâtiha ve zamm-ı sûreyi sesli okuması, akşam namazında da içinden okuması gibi. Namazdaki tesbih ve tekbirlerin cehren okunması, sehiv secdesini icab ettirmez.
10. Namaz içinde Fâtiha okunduktan sonra, hangi âyet veya sûreyi okuyacağı bir müddet tefekkür edilse, sehiv secdesi icab eder. Çünkü vâcib te'hire uğramıştır. Bu süre bir ayet okuyacak kadar veya bir rükü ve ya secde yapacak kadar bekleme süresi esas alınır.
Bir rüknü veya bir vacibi yerine getirirken meydana gelecek bir dalgınlık ve bir düşünce ise, sehiv secdesi gerektirmez.
11. Ta'dîl-i erkânın terki, sehiv secdesini gerektirir.
12. Namazda sehiv secdesini icab eden birkaç hatâdan dolayı tek sehiv secdesi yeterlidir.
13. Herhangi bir namazın bir rüknünü tekrar etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Bir rekatta iki defa rükü veya üç defa secde yapılması gibi. Birinci ve ikinci rekatlarda Fatiha'nın tekrarlanarak okunması veya arka arkaya okunması veya rüku, secde ve teşehhüdde Kur'an okunması da böyledir. Fakat üçüncü veya dördüncü rekatlarda Fatiha'nın iki defa okunması veya bunlarda Fatiha ile beraber başka bir surenin de okunması yahut yalnız başka bir sürenin okunması sehiv secdelerini gerektirmez. Çünkü bu takdirde bir vacib terk edilmiş veya geciktirilmiş ve Kur'an da meşru olan yerin başkasında okunmuş olmaz. Ancak bu halde rekatlar, önceki, rekatlarden daha fazla uzatılmış ve cemaata da ağırlık verilmiş olursa, kerahetten korunmuş olmaz.
Sehiv secdesinde, iki secde ile Tehıyyât'ı okumak ve selâm vermek vâcibdir. Tehıyyât'dan sonraki salâvat ve dualar ve secdedeki tekbirler ve tesbihler ise sünnettir.
* Bir namaz içinde, o namazın rek'atları sayısında şüphe etmek, namaz kılan kimse vesveseli biri değilse, kılınan namazı iptâl eder. Yeniden kılmak gerekir. Nitekim vakit varken, namazı kılıp kılmadığında tereddüd eden de o namazı kılar. Namazı tamamladıktan sonra rek'at sayısında şüpheye itibar yoktur. Ancak noksan kıldığını kesin olarak anlarsa, namazı yeniden kılar.
--------------------------
SEHİV SECDESİ GEREKTİREN HALLER
Sehiv secdesi, namazda yanılma, unutma veya dalgınlık gibi durumlar yüzünden namazın sonunda yapılan secdedir.
Sehiv Secdesi Gerektiren Haller
Namazda, unutarak bir rüknün geciktirilmesi, tekrarlanması veya öne alınması ya da bir vacibin terk edilmesi, geciktirilmesi veya değiştirilmesi halinde noksanlığın telafi edilmesi için sehiv secdesi yapılması vaciptir (Heyet, el-Fetâva’l-Hindiye, Dâru’l-Fikr, 1411/1991, I, 125-126).
Sehiv secdesinin yapılış şekli şöyledir: Namazın son oturuşunda ‘tahiyyât’ okunarak sağ tarafa selam verilir ve hiç ara vermeksizin, ‘Allahü Ekber’ denilerek secdeye varılır. Burada üç kere ‘sübhâne Rabbiye’l-â’lâ’ denilir. Sonra ‘Allahü ekber’ denilerek oturulur, tekrar ‘Allahü ekber’ denilerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere ‘sübhâne Rabbiye’l-â’lâ’ denilir ve “Allahü ekber” denilerek oturulur. Bu oturuşta, “Ettehiyyâtü, Allahümme salli, Allahümme bârik ve Rabbenâ âtinâ…” duaları okunarak önce sağa, sonra sola selâm verilir.
Sehiv secdesine gitmeden önceki oturuşta da salli-bârik ve diğer duaları okumak caizdir. Sehiv secdesinin, her iki tarafa selam verdikten sonra yapılabileceği görüşünde olanlar bulunmakla beraber; cumhur, sadece sağ tarafa selam verdikten sonra yapılmasını tercih etmektedir (Mevsîlî, İhtiyâr, İstanbul, ts. , I, 72; Heyet, el-Fetâva’l-Hindiye, Dâru’l-Fikr, 1411/1991, I, 125; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar, Beyrut, 1421/2000, II, 78).
Cemaatla kılınan namazlarda cemaatın yanlışlıkla dağılmaması için, yalnız sağ tarafa selam verdikten sonra sehiv secdesi yapılması daha faziletlidir, ihtiyata uygundur.
Birinci oturuşu son oturuş sanarak selam veren kimse ne yapar?
Dört rekatlı namaz kılmakta iken, son oturuşta olduğunu zannederek dalgınlık sonucu selam veren kişi, eğer bu selamdan sonra konuşmak, yönünü kıbleden çevirmek gibi namaza aykırı bir davranışta bulunmamışsa kaldığı yerden namaza devam eder ve dördüncü rekatın sonunda sehiv secdesi yapar. Aksi takdirde bu namazı yeniden kılar.
İlk oturuşta selam verme hatası yanılmaya değil de, bilgi eksikliğine dayanıyorsa namaz iade edilir. Mesela seferi olmadığı halde seferi olduğu düşüncesi ile normalde dört rekat olarak kılması gereken bir namazı iki rekat olarak kılarsa bu namazın dört rekat olarak yeniden kılınması gerekir (İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, II, 92).
Namazda kaç rekat kıldığı konusunda tereddüt eden kimse ne yapmalıdır?
Yapılan ibadet ve amellerin her türlü şüpheden uzak olması gerekir. Şüphe ve tereddütler amelin değerini düşürür. Bu yüzden kıldığı namazın kaç rekat olduğunda ilk defa şüphe eden kimsenin bu namazı yeniden kılması gerekir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri namazında kaç rekat kıldığı hususunda şüpheye düşerse namazı yeniden kılsın” (İbn Ebi Şeybe, Musannef, III, 435; bkz. Zeylai, Nasbu’r-raye, II, 173).
Namazda zaman zaman şüpheye düşüp kaç rekat kıldığı hususunda kesin bir kanaate varamayan kimse, kıldığına emin olduğu en az rekat sayısını esas alarak namazına devam eder. Hz. Peygamber, (s.a.s.) “Sizden biri namazında şüphe eder de üç mü dört mü kıldığını bilemezse, şüpheyi bıraksın ve en az rekatı esas alarak namazına devam etsin” buyurmuştur (Nesai, Sehv, 24; İbn Mace, İkame, 132).
Buna göre dört rekatlı bir namaza başlayan kimse, kıldığı rekatın birinci rekat mı ikinci rekat mı olduğunda kuşkuya düşüp, bir tarafı tercih edemezse, kendisini bir rekat kılmış sayar ve birinci sayılan rekatın ikinci; üçüncü sayılan rekatın da dördüncü rekat olma ihtimali bulunduğu için, her bir rekatın sonunda oturur ve tahiyyatı okur. Böylece dört oturuş yapmış olur ve sonunda sehiv secdesi yaparak namazını tamamlar (Kasani, Bedaiu’s-Sanai’, I, 165, 166).
Vitir namazının üçüncü rekatında tekbir almayı unutan kimse ne yapmalıdır?
Vitir namazında kunut yapmak yani rekat içinde tekbir almak (Kasani, Bedaiu’s-Sanai’, II, 229) ve dua okumak vaciptir. Bir kimse kunut yapmayı unutur ve rükudan sonra hatırlarsa ondan kunut düşmüş olur (Kasani, Bedaiu’s-Sanai’, II, 234). Bunun yerine namazın sonunda sehiv secdesi yaparak namazını tamamlar (Alauddin Abidin, el-Hediyyetu’l-Alaiyye, 108).
Namazda son oturuşu yapmadan ayağa kalkan kişi ne yapmalıdır?
Namaz kılmakta olan birisi, son oturuşu yapmadan unutkanlıkla ayağa kalkarsa, secdeye varmadıkça geri oturup tahiyyat duasını okuduktan sonra sehiv secdesi yaparak namazı tamamlar.Eğer, kalktığı rekatın secdesini yapmışsa Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’a göre artık bu namazın farz namaz olarak tamamlanması mümkün olmaz. Kılmakta olduğu namaz, iki veya dört rekatlı bir namaz ise bu durumda, bir rekat daha kılarak namazını tamamlar. Bu namaz nafileye dönüşmüş olur. Ardından bu farzı yeniden kılması gerekir.
Yanlışlıkla kalkılan rekatın secdesi yapılmışsa buna bir rekatın eklenmesi nafile namazların çift sayılı rekatlar şeklinde kılınmasının meşru olmasından dolayıdır (İbn Nüceym, Bahru’r-raik, II, 112).
Kılmakta olduğu namaz akşam namazı ise, kalktığı rekatın secdesini yapmamışsa, yukarıda olduğu gibi geri oturup sehiv secdesi yaparak namazını tamamlar. Eğer kalktığı rekatın secdesini yapmışsa bu durumda bir rekat daha ilave ederek namazı dört rekata tamamlar. Kıldığı bu namaz nafileye dönüşmüş olacağından akşam namazının farzını yeniden kılar.
Farz namazların ilk oturuşunda ‘Allahümme salli ala Muhammed’ demek sehiv secdesi gerektirir mi?
Sehiv secdesi, namaz esnasındaki yanılmadan dolayı namazın sonunda yapılan secdedir. Namazda, unutarak bir rüknün geciktirilmesi, tekrarlanması, bir vacibin terk edilmesi veya geciktirilmesi halinde; noksanlığın telafi edilmesi için sehiv secdesi yapılması vaciptir. Farz namazların ilk oturuşunda tahiyyat okunduktan sonra kalkılması gereken bir namazda “Allahümme salli ala Muhammed” diyen kişi İmam’ı A’zama göre farz olan kıyamı geciktirdiği için sehiv secdesi yapar; böylece namazı tamam olur. Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre ise sehiv secdesi gerekmez (Ka’sani, Bedaiu’s-Sanai’, Beyrut, 1982, I, 213).
Sehiv secdesini yapmayı unutan birine ne lazım gelir?
Yapılması gereken sehiv secdesini yanılarak veya unutarak terk eden bir kimse, eğer selam verdikten sonra gülmek, konuşmak, yönünü kıbleden çevirmek gibi namaza aykırı bir işte bulunursa veya sehiv secdesi yapmaya vakit kalmaz ise, bu kimseden sehiv secdesi düşer.
Namazı iade etmesi de gerekmez. Ancak namaza aykırı bir davranışta bulunmadan secdeyi hatırlarsa hemen secde eder (Kasani, Bedaiu’s-Sanai’, 1/409).
İmam farz namazların ilk iki rekatında fatiha’dan sonra bir sure veya ayet okumamışsa ne yapması gerekir?
Namazların ilk iki rekatında Fatiha’dan sonra Kur’an’dan bir miktar daha okumak (zamm-ı sure) vaciptir. Vaciplerin kasten terk edilmesi günahtır, unutarak terk edilmesi veya geciktirilmesi ise günah olmaz, fakat namazın sonunda sehiv secdesi yapılması gerekir. Buna göre, bir imam dört veya üç rekatlı farz namazların ilk iki rekatında, Fatiha’dan sonra bir sure veya bir miktar ayet okumamışsa, bu sure veya ayetleri üçüncü ve dördüncü rekatlarda Fatiha’dan sonra okusa da okumasa da sehiv secdesi yapması gerekir. Çünkü namazdaki bir vacibi geciktirmiş veya terk etmiştir (Kasani, Bedai’u’s-Sanai’, I, 401; Merğinani, el-Hidaye, I, 53).
Namazın dışında ve namazda tilavet secdesi nasıl yapılır?
Kur’an-ı Kerim okunurken secde ayetlerini okuyan veya dinleyen kimsenin tilavet secdesi yapması vacibtir. Secde ayeti okuyan kişi namazda değilse, ister ayeti okur okumaz, ister daha sonra kalkıp secdeyi yapar (Mevsıli, İhtiyar, İstanbul, ts. I, 27).
Namaz kılan kişinin namazda secde ayeti okuması halinde, secde ayetinden sonra üç ayetten daha fazla okumayıp, rüku’a eğilecekse, tilavet secdesine niyet ederek rüku’a gider. Yapmış olduğu bu rüku aynı zamanda tilavet secdesi yerine de geçer. Şayet üç ayetten daha fazla okuyacaksa, tilavet secdesine niyet ederek doğrudan secdeye gider ve bir defa secde yaptıktan sonra ayağa kalkıp kaldığı yerden kıraate devam eder (Hey’et, el-Fetava’l-Hindiyye, I, 133).
Tilavet secdesi bir namaz olmasa da; taharet, kıbleye dönmek, niyet etmek, avret yerlerinin örtülü olması gibi namazda aranan şartlar tilavet secdesinde de aranır. Ancak tilavet secdesinde iftitah tekbiri sünnettir.
Tilavet secdesi yapacak kişi, ellerini kaldırmadan doğrudan doğruya ‘Allahu Ekber’ diyerek bir kere secdeye gidip üç defa “Sübhane Rabbiye’l-ala” dedikten sonra yine ‘Allah’u Ekber’ diyerek başını secdeden kaldırır. Böylece tilavet secdesi tamamlanmış olur. Yani tilavet secdesinden sonra teşehhüt (et-Tahiyyatü) ve selam yoktur.
Tilavet secdesini gerektiren ayetleri işiten kişi, hemen secde yapmaya fırsat bulamaz ise, “Semi’na ve eta’na ğufraneke Rabbena ve ileyke’l-masir” demesi müstehaptır. O anda yapamadığı secdeyi daha sonra yapar (Şürünbülali, Meraku’l-Felah, s. 203).
İstihare Nedir Nasıl Yapılır - istihare Namazı - istihare Duası
İstihare, bir işin hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra istihare duasını okuyarak o işle ilgili rüya görmek üzere uykuya yatmaktır. İstihareye yatmadan işte kılının bu namaza İstihare Namazı denir.
İstihare namazı iki rekat olarak kılınır. İmam Gazalî bu namazın birinci rekâtında Fatiha’dan sonra "Kul ya eyyühe’l-kâfirûne" ikinci rekatında da "Kul hüvellahu ehad" sûrelerinin okunmasını tavsiye eder.
"Mutluluk, istihare namazı kılmakla gerçekleşir." ( Hâkim)
İstihare nasıl yapılır : "Yatmadan önce dua okunur ve abdestli olarak kıbleye yönelerek yatılır. Rüyada beyaz veya yeşil görülürse o işin hayır olduğuna, siyah ve kırmızı görülürse de şer olduğuna işaret eder. Şerli olandan kaçınmak icap eder." ( İbni Âbidin)
Namazı kıldıktan sonra Peygamberimizden ( S.a.v.) rivayet edilen istihare duası olarak şu dua okunur :
"Allâhümme estehiruke bi ilmike ve estakdiruke bi kudretike ve es'elüke min fadlike'l-azim. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta'lemu ve lâ a'lemu ve ente allâmu'l guyûb. Allâhümme inkünte ta'lemu enne hâza'l-emre hayrun li fi dini ve meâşi ve âkıbeti emri tev âcili emri ve âcilihi. Fekdurhu li ve yessirhu li summe bârik li fihi. Ve in künte ta'lemu enne hâza'l-emre şerrun li fi dini ve maâşi ve âkıbeti emri ev âcili emri ve âcilihi f'asrifhu anni va'srifni anhu ve'kdur li el-Hayra haysü kâne. Sümme ardihi bihi" ( Buharî, Teheccüt, 25, Deavât, 49, Tevhid, 10; Tirmizi, Vitr, 18; İbn Mace, Akâme, 188; Ahmet b. Hanbel, III, 344).
İstihare duasının anlamı : "Allah'ım yapmayı düşündüğüm su işin işlenmesinden yahut terkinden hangisinin hayırlı olduğunu bana ilminle kolaylaştır. Kudretinle senden güç istiyorum. Senin büyük fazlından ihsan buyurmanı dilerim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen şeyi çok iyi bilensin, Allah'ım. Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırla hoşnut buyur.
İstihare nasıl yapılır
Sual : İstihare nedir ve istihare namazı nasıl kılınır?
CEVAP
İstihare, bir işin hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp iki rekât namaz kıldıktan sonra bu husustaki duayı okuyarak o işle ilgili rüya görmek üzere uykuya yatmaktır.
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki :
Dört şeyi yapan dört şeyden mahrum kalmaz :
1- Şükreden, nimetin artmasından,
2- Tevbe eden, kabulden,
3- İstihare eden, hayırdan,
4- İstişare eden, doğruyu bulmaktan, hakikate ulaşmaktan mahrum olmaz.
Herhangi bir işe başlarken, mesela evlenirken, ev alırken istihare yapmalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki :
( Mutluluk, istihare namazı kılmakla gerçekleşir.) [Hâkim]
Evlenmeden önce, birkaç defa istihare etmeli, Hak teâlâya sığınmalıdır. Nefsin ve kötü kimselerin araya girmemesi için, yalvarmalıdır. Salih, güvenilir kimselerle istişareden sonra, istihare yapmalıdır.
Bir işe başlayacağınız veya bir şeyden kurtulmak istediğiniz zaman, iki rekât nafile namaz kılıp [aşağıda bildirilen Arapça duayı okuyarak] "Eğer bu işim [Mesela şununla evlenmem veya şu evi almam] dünya ve ahiretim için hayırlı ise, bunu bana mübarek eyle. Eğer hakkımda hayırlı değilse, onu benden uzaklaştır ve hayırlı olanı bana kolaylaştır. Beni kazana rıza gösterenlerden eyle, Ya Erhamerrahimin" demelidir.
Önce günahlardan tevbe edilir. Tevbe için kısaca, "Ya Rabbi! Buluğ anımdan şimdiye kadar yaptığım günahlara pişman oldum. Bundan sonra da, inşallah hiç günah işlememeye söz veriyorum" denir. Sonra gusledilir. Gusülden sonra, o gece ( istihareye niyet ettim) diyerek iki rekat nafile namaz kılınır. İlk rekâtta, Sübhaneke ve Fatiha’dan sonra, Kâfirun, ikinci rekâtta Fatiha’dan sonra İhlâs okunur. İstihare namazı bittikten sonra şu dua okunur :
( Allahümme innî estehîrüke bi-ilmike ve estakdirüke bi-kudretike ve es’elüke min fadlikel azîm fe inneke takdirü ve lâ akdirü ve ta’lemü ve lâ a’lemü ve ente allâmül-guyûb.)
Bu şekilde istihareye yedi gece devam edilir. [Gündüz de istihareye yatmak caizdir.] Gusül sadece ilk gün alınır. Diğer günler gusle gerek yoktur.
İstihare başkasına yaptırılmaz. İstihareyi herkesin kendi yapması gerekir. İstihare yapmasını öğrenmeli, bu sünneti kendisi ifa etmelidir. Bedenle yapılan ibadetleri başkasına yaptırmak caiz değildir.
İstihare namazını kılıp duasını ettikten sonra hiç konuşulmadan yatılmalı. İhtiyaç varsa konuşulabilir. Aslında her zaman, yatsı namazını kıldıktan sonra, ihtiyaç olmadıkça konuşmamak müstehabdır, iyi olur.
İstihareden sonra, abdestli olarak, kıbleye dönüp yatılır. Rüya görse de, görmese de, 7 gün istihareye devam edilir. Rüyada beyaz veya yeşil görmek hayra, siyah veya kırmızı görmek şerre alamettir. Eğer, rüyada bir şey görülmezse, kalbe bakılır. O işi yapmak arzusu varsa, o işe karar verilir. Karar veremeyen, birkaç defa daha istihare yapmalıdır.
Yapılacak her iş için istihare yapmak sünnettir ve mübarektir. Fakat istihare yaptıktan sonra, o işin yapılmasını veya yapılmamasını gösteren bir şeyin, uykuda veya rüyada yahut uyanık iken görünmesi şart değildir. İstihareden sonra, kalbine bakmak lazımdır. O işi yapmak arzusu, eskisinden daha çok olmuş ise, o işi yapmayı gösterir. Eğer arzu, çoğalmamış ve eskisinden daha da azalmamış ise, yine yasak olmaz. Böyle olunca, yapmak arzusu artıncıya kadar, istihareleri tekrar tekrar yapmalıdır. İstihareler yediye kadar tekrar olunur. İstihareden sonra, o işi yapmak arzusunun azaldığı anlaşılırsa, o işin yapılmamasını gösterir. Böyle olunca da, istihareler tekrarlanabilir, hatta nasıl olursa olsun, istihareleri her zaman tekrarlamak, daha uygun ve daha iyi olur. O işi yapmak veya yapmamakta ihtiyatlı davranılmış olur.
Başka bir istihare
Bir muradı olan kimse, abdest alır, temiz bir yere oturur, üç defa salevat-ı şerife okur, sonra her birine Besmele çekerek on Fatiha, sonra 11 İhlâs okur, sonra üç defa salevat okur. Sonra sağ yanı üzere, yüzü kıbleye karşı olarak ve sağ elini sağ yanağı altına koyarak yatar, niyet ettiği şeyin iyi veya kötü olacağını bi-iznillah rüyada görür. ( Fetava-i Karı-ül-hidaye)
İstihareye uymak
Sual : İstihare yapınca, rüyada gördüğümüze uymak gerekir mi?
CEVAP
İstihare, bir işin, hakkımızda hayırlı olup olmadığını anlamak için yapılır. Bunun için, şartlarına uygun yapılmışsa, uymalıdır. İki hadis-i şerif meali :
( İstiharede bulunmak ve kadere rıza göstermek kişinin mutlu olacağına, bunun aksiyse, kişinin mutsuz olacağına alamettir.) [Tirmizi]
( İstihare eden, mahrum kalmaz; istişare eden, pişman olmaz. İktisat eden, darlık çekmez.) [Taberani]
İstihareye yatarken
Sual : İstihare için yatarken, kadınların kocalarından ayrı yatmaları gerekir mi?
CEVAP
Hayır, gerekmez.
Kalbin kararlılığı, rüya ve istihare
“Ben evlilik namına o kişinin benim için hayırlı olup olmadığına niyet ederek istihare namazını kılarak ve duâsını ederek yattım. Yalnız rüyamda gördüklerimin hayır mı, şer mi olduğuna kendim karar veremediğim için bir bilene sormak istedim. Umarım bana yardımcı olabilirsiniz. Rüyamda kar yağmıştı ve yanımda küçük bir çocuk vardı onunla yürüyordum. Devamında gördüklerim biraz karışıktı tam olarak hatırlamıyorum. Ertesi günü tekrar aynı niyetle rüyaya yattım. Bu defa ise anneannemi ( anneannem yaşıyor) gördüm. Üzerinde beyaz elbise vardı ama güya hastalığı yüzünden ona şifa niyetine dudağına kırmızı ruj sürülmüştü. Sonrasında ise anneannemin dudağında ki ruj gitmiş cildi pamuk gibi olmuştu. Bu arada rüyama göre anneannemin çok az bir ömrü kalmış. Sizden ricam bilginiz dâhilinde ise, bu rüyayı Allah rızası için bana yorumlamanız. İnanın bu konuda çok acizim. Şimdiden teşekkür ederim. Allah sizden razı olsun.”
Yasemin Hanım : “Ben evlilik için istihareye yattım. Rüyamda beyaz çoğunlukta olmak üzere beyaz ve kahverengi gördüm. Sizce bu benim için hayırlı mıdır, değil midir? Teşekkürler.”
Yeşim Yeşil : “İstihare namazında rüyaya yatınca yeşil ve beyaz mı görmek gerekiyor? Yoksa her renk görmek de mümkün mü? Ama çoğunluğu beyaz ve yeşil ise hayırlı mı?”
Önce umumi bir yanlışı düzeltelim : İstihare namazı kılındığında rüya için yatmak ve rüya görmek şart değildir, gelecekle ilgili kesin öngörülerde bulunmak şart değildir, istihareden geleceğin bizim arzumuz çerçevesinde şekillenmesini sağlamak murad değildir. İstihare yapmak, kehanette bulunmak ve geleceği görmek demek değildir.
İstihareyi böyle anlamak dinî bir yaklaşım değildir. Geleceği görme muradı ile istihare yapılmaz. Yapılırsa doğru sonuç vermez. Bu hususu yüksek sesle dile getirmek ve bu telakkiyi, bu zannı, bu yanlış bilgiyi yıkmak istiyorum. Çünkü bu yanlış bilgi bizi istihare ruhundan koparıyor.
İstihare, girişilen bir işte Allah’tan hayır umduğumuzu ifade etmek için yapılır. İstihare bu yönüyle bir çeşit duâdan başka bir şey değildir. İstiharede, hayırlı olana gönlümüzü yatıştırması için Allah’a duâ ederiz.
Nitekim Peygamber Efendimiz ( asm), istihare için, “istihare namazından sonra kalpten geçen mânânın ve oluşan kararlılığın” önemli olduğunu bildirmişlerdir.1 İnsanda bu kalbî kararlılık rüya görmeden de pekâlâ oluşabilir. Diğer yandan rüyada beyaz ve yeşil görülen kimi zamanlar vardır ki, kalpte kararlılık meydana gelmemiştir.
Her şart ve zeminde yapılacak istiharenin özünde, Allah’tan hayır ummak vardır. Yoksa fal gibi geleceği görme isteği yoktur. Zaten geleceği görmek, bize hayır da getirmez. Bunu baştan kabul etmeliyiz. Çünkü geleceği ilmek ilmek biz örüyoruz ve bu örgümüzü Allah’a olan tevekkülümüzle kaynaştırıyoruz. Gerekli şartları yerine getirdikten sonra gelecek hususunda yapmamız gereken tek şey, Allah’a güvenmek olmalıdır.
Diğer bir husus; bu köşede rüya yorumlaması yapmıyoruz. Genel mânâda rüyalarınız için hayır dilemenizi öneriyoruz. Biz de hayır diliyor, hayır olsun diyoruz. Gün boyu olumlu şeyler düşünen, olumlu umutlar taşıyan, kalbinin kararlılığı bulunan ve karamsarlık yaşamayan kişi, rüyasında mutlu ve umutlu şeyler görür, beyaz renkler görür. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de, “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen güzel rüya görür” demiştir. İstihare ruhuyla baktığımızda, bu demektir ki, bizim kalbimiz bir tarafa yatışmış, bir kararlılığa ulaşmış, bir tarafa meyletmiş; bu durumda bize sadece hayır dileyip adım atmak kalıyor. Bu sırada kıldığımız istihare namazı ve yaptığımız duâ, kalbimizin yatıştığı işin hayırlı olmasını Cenâb-ı Allah’tan dilememizi sağlar. Çünkü hayır bizim arzumuzda değil; Cenâb-ı Allah’ın takdirindedir.
Evleneceğimiz kişiyi dindar diye seçmişsek, huy güzelliği varsa, bize denkse ve onu beğenmişsek, onun üzerinde ailemizde bir fikir birliği ve temayül oluşmuşsa; artık Allah’tan hayır umulur, hayır istenir, Allah’a tevekkül edilir, her şey Allah’ın takdirine bırakılır ve evleneceğimiz kişiden Allah için razı olunur. Bu durumda iki rekât namaz kılınır ve Allah’tan hayır istenerek gerekli işlemler başlatılır. İstihare budur ve Tevhid inancı bunu gerektirir.
Kalbinde kararlılık oluşmayıp kararsızlık devam ettiğinde, istihare namazını tekrar kılar ve Allah’a tekrar duâ eder. İhtiyaç duyduğu her an namaz ve duayı kesmez, devam ettirir. Namazdan ve duadan sonra, kalbinde umduğu şekilde her hangi bir yatkınlık bulursa; “Bismillah” der ve ilk adımı atar. Artık Allah’a tevekkül eder. Sünnet olan budur.
Evlilik İçin İstihare
Evlililik için istihare : Evlilik için yapılan istihare namazları ve duaları yüzyıllardır ve günümüzde halk arasında oldukça önemli bir yere sahiptir. Evlilik için hayırlı olup olmadığını görmek isteyen kimse iki rekat istihare namazı kıldıktan sonra kendisi için bu evliliğin hayırlı olup olmadığı konusunda Allah'a dua eder. Kılınan bu namaza istihare namazı edilen duaya ise istihare duası adı verilmektedir.
Evlilik için istihare yapılmadan önce yapılması gereken ilk iş istişaredir. İstişare bu konuda bilgi sahibi olan kişilerle ve onu tanıyan kişilerle evlilik hakkından enine boyuna uzun uzadıya yapılan konuşmalardır. Onların görüşlerini almaktır. Fakat istişare birkaç kişi ile yapıldığı için yanlış olma olasılığı oldukça düşüktür. Evlilik konusunda aklında şüpheler olan kimse kendini iyi hissetmek için evlilik için istihare namazına ve duasına başvurur.İlk başta günahlarının affı için tövbe edilir. Daha sonra namaz kılınıp dua edildikten sonra kişi sağ tarafına yatar ve derki "Allahım eğer bu kişi benim için hayırlı ise bana yeşil ve beyaz rengi eğer benim için hayırlı değilse bana kırmızı veya siyahı göster" der. Abdestli bir şekilde olup hiç kimse ile konuşmadan kıbleye dönük şeklide uyunur. Kişiler daha sonra görmüş oldukları rüyaya göre kendilerine göre bir yorumlama yaparlar.
Fakat görülen her rüya doğru olmayabilir. Görülen rüya şeytani yada rahmani bir rüya olabilir.
Kişinin psikolojik durumuna göre görülmüş olabileceği için genelde yedi gün üst üste yapılmasını daha uygun görülür. Bu şeklide 7 gün boyunca görülen rüyalarda hangi renk daha baskın ise ona göre karar verilir. Fakat evlilik içi yapılan istiharelerde yapılacak ilk iş kişi hakkında araştırma yapmak en son istihare ye baş vurmak her zaman için çok daha doğru bir yöntem kabul edilmektedir. Çünkü görülen rüyalar, ve yapılan çok çeşitli istihare duaları insanı şaşkına çevirebilmektedir. Toplum içinde başkalarından sık miktarda istihare ile ilgili görüşler duymaktayız. bazı insanlar istihare de tanımadıkları halde evlenecekleri kişileri gördüklerini söylerler. Fakat onlar gördü diye bizimde kesinlikle göreceğimiz anlamına gelmez. Görülen rüyanın yorumu da çok önemlidir. Bazen hayırlı gördüğümüz bir rüya şer olarak karşımıza çıkabilir. Bu tip durumlar da uyandığımız zaman hissettiklerimiz çok önemlidir. Kişi korku ve heyecan içinde uyanırsa rüya hayırsız mutlu bir biçimde uyanıyorsa hayırlı anlamına gelmektedir. Bu yüzden evlilik için istihare yapmadan önce her zaman ilk başka bilen insanlar ile konuşmak ve her şeyin hayırlısını Allah'tan istemekten başka çaremiz yoktur.
İstihare Namazı Genel Olarak
Böylece istihare namazı kılınmış olur. İstihâre namazından sonra şu duâ okunur İstihare Duası okunur.
Yedi gece böyle istihâre yapılır. Sonra, kalbe gelen şey yapılır. İstihâreden sonra, abdestli olarak, kıbleye dönüp yatılır. Rü’yâda beyaz veya yeşil görmek hayra alâmettir. Siyah veya kırmızı görmek şerre alâmettir denildi. İstihâre namazını başkasına kıldırmak sünnet değildir. İstihâre yapmasını öğrenmeli, bu sünneti kendisi îfâ etmelidir.
Bedenle yapılan ibâdetleri başkasına yaptırmak câiz değildir.İstihâreden istenilen neticenin sağlıklı bir şekilde alınabilmesi için, öncelikle düzgün bir itikada sahip olmakla beraber, guslün de şartlarına uygun alınmış olması lazımdır. Hanefi mezhebinde diş dolgusu ve kaplaması olanın guslü geçerli olmadığı için, böyle kimsenin Mâliki mezhebini taklid ederek gusletmesi gerekir.
İstihare namazı, bir kişinin veya işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alınarak kılınan 2 rekat namazdır. Namaz kılındıktan sonra istihare duasını okuyup kimseyle konuşmayarak sağ tarafına yatıp istediği şeyi düşünerek uyumalıdır. Bir işe başlayacağınız veya bir işten ayrılacağınız zaman istihare duasını okuyup Allah’ım istediğim düşündüğüm şey dünya ve ahiretim için hayırlı ise bunu mübarek eyle denilmelidir. İstihare namazı haram bir iş yapılmaz. Rüyada renk görmenin de bir bağlayıcılığı yoktur.
İstihare ile ilgili birkaç hadis yazmakta fayda var.
( Mutluluk, istihare namazı kılmakla gerçekleşir.) ( hakim)
( İstiharede bulunmak ve kadere rıza göstermek kişinin mutlu olacağına, bunun aksi ise, kişinin mutsuz olacağına alamettir.) ( tirmizi)
“Allah’a istihare, kişinin saadet vesilelerinden biridir.” ( Buhari)
İstihare duası
Allâhumme innî estehîruke bi-ilmike ve estakdiruke bikudratike ve es’eluke min fadlike’l-azîm. Feinneke takdiru velâ ekdiru ve ta’lemu vela â’lemu ve ente allâmu’l-ğuyûb. Allâhumme in kunte ta’lemu enne hâzâ’l, emre hayrun lî fî dînî ve meâşî ve âkibeti emrî âcili emrî ve âcilihi fakdirhu lî ve yessirhu lî summe bârik lî fîh. Ve in kunte tâ’lemu enne hâza’l-emre şerrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emri âcili emrî ve acilihî fasrifhu annî vasrifnî anhu va’kir liyelhayra haysu kâne sume ardinî bih
İstihare duasının anlamı :
Allah'ım! Senin ilmine göre hayrını diliyorum, kudretinden güç istiyorum, senin büyük fazlını diliyorum. Zira sen kadirsin, ben kadir değilim, sen bilirsin ben bilmem, sen gizlileri bilirsin. Allah'ım eğer sen bu işin benim dinim, geçmişim, sonum, şimdim ve geleceğim hakkında hayırlı olduğunu biliyorsan bunu bana takdir eyle, kolaylaştır. Eğer bu işim benim dinim, geçimim, sonum, şimdim ve geleceğim hakkında şerli olduğunu biliyorsan bunu benden, beni de bundan çevir, hayır nerede ise bana onu nasip eyle, sonra beni onunla hoşnud eyle.
İstihare namazının kılınışı
İstihare namazı sabah namazının sünneti gibi kılınır. Tek fark; 1 Rekatta zamlı sure olarak Kâfirun Suresi , 2 Rekatta zamlı sure olarak İhlas suresi okunur.
İlk rekatta Fâtiha ve Kâfirun Suresi okunur.İkinci rekatta sadece Fâtiha ve İhlas suresi okunur. Oturuşta ise diğer namazlarda olduğu gibi : Ettehiyyâtü , Allâhümme Salli , Allâhümme Barik , Rabbenâ duaları okunur.Ardından istihare duası yapılır. Tesbih isteğe bağlı olarak yapılır.Namazı kıldıktan sonra dünya kelamı etmemek, sağ tarafa ve kıbleye doğru yatmak, uyumaya çalışırken kalpten “Allah Allah” demek iyidir.
İstihare Duası
İstihare duası, sonucu hayır ve iyi olduğu tam anlamıyla bilinmeyen durumlarda, Allahtan hayır olanı göstermesi için edilen bir duadır. Eğer, kişi namazını kılamayacak halde ise, sadece duasını okuyup rüya’ya yatabilir. Burada makbul görülen duadır. Şüphesiz ki peygamber efendimiz ümmeti için zararlı olan hiçbir şeyi önermez! Resulü Ekrem sahabelerine istihare namazı öğretmiş ve kılmaları hususunda onları bilgiler vermiştir.
İstihare Duası;
‘‘Allâhumme innî estehîruke bi-ilmike ve estakdiruke bikudratike ve es'eluke min fadlike'l-azîm. Feinneke takdiru velâ ekdiru ve ta'lemu vela â'lemu ve ente allâmu'l-ğuyûb. Allâhumme in kunte ta'lemu enne hâzâ'l, emre hayrun lî fî dînî ve meâşî ve âkibeti emrî âcili emrî ve âcilihi fakdirhu lî ve yessirhu lî summe bârik lî fîh. Ve in kunte tâ'lemu enne hâza'l-emre şerrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emri âcili emrî ve acilihî fasrifhu annî vasrifnî anhu va'kir liyelhayra haysu kâne sume ardinî bih. ’’
İstihare duasının anlamı;
“Allah’ım yapmayı düşündüğüm şu işin işlenmesinden yahut terkinden hangisinin hayırlı olduğunu bana ilminle kolaylaştır. Kudretinle senden güç istiyorum. Senin devasa fazlından hibe buyurmanı dilerim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez.
. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen şeyi çok iyi bilensin, Allah’ım. Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mukaddes kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahretimin sonucu bakımından benim için fenalık olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için iyilik olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırla hoşnut eyle''
İstihare ile ilgili hadisler;
“İstihare yapan kimse hüsrana uğramaz, istihare eden pişman olmaz, iktisatlı davranan kimse de muhtaç duruma düşmez’’
‘’ Allaha istihare, kişinin saadet vesilelerinden biridir’’
‘’İstihare eden zarara düşmez’’
‘’ istiharede bulunmak ve kadere razı göstermek kişinin mutlu olacağına, bunun eksi ise, kişinin mutsuz olacağına alamettir’’
‘’Allah’ım bana hayır ver ve benim için hayırlı olanı seç’’
‘’Âdemoğlunun Allah’tan hayır dilemesi ( istiharesi) saadetindendir. Allah’ın hükmüne razı olması da saadetindendir. Allah’tan hayır istemeyi terk etmesi ise onun bedbaht olmasındandır. Allah’ın hükmüne razı olmaması da, Âdemoğlunun bedbahtlığındandır’’
İstihare Duası Arapça
İstihare Duasının Arapçası
اللَّهُمَّ إِنِّى أَسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ وَأَسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ ، وَأَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ الْعَظِيمِ ، فَإِنَّكَ تَقْدِرُ وَلاَ أَقْدِرُ وَتَعْلَمُ وَلاَ أَعْلَمُ وَأَنْتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ ، اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الأَمْرَ خَيْرٌ لِى فِى دِينِى وَمَعَاشِى وَعَاقِبَةِ أَمْرِى - أَوْ قَالَ عَاجِلِ أَمْرِى وَآجِلِهِ - فَاقْدُرْهُ لِى وَيَسِّرْهُ لِى ثُمَّ بَارِكْ لِى فِيهِ ، وَإِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الأَمْرَ شَرٌّ لِى فِى دِينِى وَمَعَاشِى وَعَاقِبَةِ أَمْرِى - أَوْ قَالَ فِى عَاجِلِ أَمْرِى وَآجِلِهِ - فَاصْرِفْهُ عَنِّى وَاصْرِفْنِى عَنْهُ ، وَاقْدُرْ لِى الْخَيْرَ حَيْثُ كَانَ ثُمَّ أَرْضِنِى.
İstihare Duası Arapça, Bir işe başlayacağınız veya bir şeyden kurtulmak istediğiniz zaman, iki rekat nafile namaz kılıp İstihare duasını, okuyarak "Eğer bu işim ( mesela şununla evlenmem) dünya ve ahiretim için hayırlı ise, bunu bana mübarek eyle. Eğer hakkımda hayırlı değilse, onu benden uzaklaştır ve hayırlı olanı bana kolaylaştır. Beni kazana rıza gösterenlerden eyle, Ya Erhamerrahimin" demelidir. İstihare başkasına yaptırılmaz. İstihareyi herkesin kendi yapması gerekir. İstihare yapmasını öğrenmeli, bu sünneti kendisi ifa etmelidir. Bedenle yapılan ibadetleri başkasına yaptırmak caiz değildir. İstihareden sonra, abdestli olarak, kıbleye dönüp yatılır. Rüyada beyaz veya yeşil görmek hayra, siyah veya kırmızı görmek şerre alamettir. 7 gün istihareden sonra, rüyada bir şey görülmezse, kalbe bakılır. O işi yapmak arzusu yapmak, o işe karar verilir. İstiharede bulunmak ve kadere rıza göstermek kişinin mutlu olacağına, bunun aksi ise, kişinin mutsuz olacağına alamettir.
İstihare Duası Arapça Okunuşu
Allahümme inni estehiruke bi'ilmike ve estekdiruke bikudretike ve es'elüke min fazlikel'azimi feinneke takdiru vela ekdiru ve ta'lemü vela a'lemu ve ente allmü'l ğuyub.
Allahümme in künte ta'lemü enne hazelemra hayrun li fidini ve meşai ve akibeti emri ev kale a'cili emri ve acilihi fakdirhu li ve yessirhuli sümme bariklifihi ev in künte ta'lemü enne hazelemra şerrun li fi dini meşai ve akibeti emri ve kale a'cili emri ve a'cilihi fasrifhu anni vasrifni anhü fakdurlil hayra haysu kane sümme erzıni bihi ( ve yüsemmi hacetehu)
İstihare Duası Türkçe Anlamı
"Allah'ım senin ilminle seçmeyi, doğru seçim yapmayı diliyorum, senin kudretini istiyor, senin büyük lütfundan niyaz ediyorum, çünkü sen kadirsin benim gücüm yetmez, sen bilirsin ben bilmem, sen gizlilerin tamamını bilensin! Eğer şu iş benim dünya hayatım ve dinim için hayırlı ise, onu bana yaz ve gerçekleştir, dünyam ve ahiretim için kötü ise, onu benden beni ondan uzaklaştır, hakkımda hayırlı olan ne ise, onu nasip et ve ondan hoşnut olmamı lütfeyle" Sonra dilediği şeyi zikreder.
Rabbim herkesin dua'sını kabul etsin kalbindeki'ni kaderine yazsın. "Amin"
İstihare Rüyası
İstihare rüyası, gelecek hakkında bilgi almak için, iyi bir niyetle, bilinmeyenleri öğrenmek, girişilecek yeni bir işin hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için, niyet edilen şeylerin hayrını öğrenmek için ilahi makamlardan dua yoluyla yardım isteyip, bu amaçla görülen rüyadır. Bu yöntem sadece İslamiyet'e has bir özellik değildir. Antik çağlardan itibaren kullanılmıştır. Latince 'de incubatio, Yunanca 'da agkoimesis adını alan istiharede önemli olan bunun Allah'tan nasıl istendiği, nasıl dua edildiği ve namazın doğru olarak kılınmasıdır.
İslamiyet'te istihare ve istihare rüyası
İstihare, İslam'da hakkında hayırlı olanı istemek için, abdest alarak iki rekat namaz kılmak ve dua ederek, istediği işle alakalı rüya görmek için uykuya yatmak olarak bilinir. Hz Muhammed ( s.a.v.) mümin kulları fal gibi yöntemlerden vazgeçirmek için insanlara bu yolu önermiştir. Bu konuda şunu söylemiştir :
" Biriniz bir konuda bir iş yapmaya niyetlenirse, farzın dışında iki rekat namaz kılsın ve şöyle desin;
Ey Allah'ım, senin ilmine güvenerek senden hakkımda hayırlısı olanı istiyorum, gücüme güç katmanı istiyorum. Sınırsız olan lütfundan bana da ihsan etmeni istiyorum. Ben hayırlı olanı bilmiyorum, ama sen bunu biliyorsun. Ben buna güç yetiremem, ama sen güç yetirirsin. Ey Allah'ım! yapmayı düşündüğüm iş, eğer dünyam, dinim ve geleceğim hakkında hayırlı olacaksa, bu işi bana takdir et, onu bana kolaylaştır, bereketli ve uğurlu eyle. Yok eğer dünyam, benim ve geleceğim için kötüyse, onu benden uzaklaştır. Hayırlı olan hangisi ise, sen onu bana takdir et. Beni mutlu ve hoşnut eyle!"
İmam-ı Gazali hazretleri bu konuda buyuruyor ki :
Bu dört şeyi yapan, diğer dört şeyden mahrum kalmaz;
Şükreden kişiler, nimetin artmasından,
Tövbe eden kişiler, kabulden,
İstihare eden kişiler, hayırdan,
İstişare eden kişiler, hakikate ulaşmaktan ve doğruyu bulmaktan mahrum kalmazlar.
Bu sebeplerle bir işe başlarken, evlilik yaparken, yeni bir ev alırken istihare yapılmalıdır. İstekler için Allah'a sığınmalı, istihare yapılmalıdır.
İstihare rüyası görmek için ne yapılmalıdır?
Bunun için kişi önce tövbe etmelidir
Tövbe etmek için, "Ya Rabbi! Bugüne kadar yaptığım günahlardan pişmanım. Bundan sonra da inşallah günah işlememeye söz veriyorum" demelidir. Ardından gusül abdesti almalı, gece için istihareye niyet ettim demelidir. Bundan sonra iki rekat namaz kılmalıdır. Namazın ilk rekatında, Fatiha ve Sübhaneke' den sonra Kafirun, ikinci rekatında Fatiha'dan sonra İhlas okumalıdır. İstihare namazı kılındıktan sonra aşağıdaki duayı okumalıdır;
"Allahümme inni estehirüke bi-ilmike ve estakdirüke bi-kudretike ve es'elüke min fadikel azim fe inneke takdirü ve la akdirü ve ta'lemü ve la a'lemü ve ente allamül-guyüp."
Bu şekilde yedi gece istihareye devam etmelidir. İsterse gündüz vakti de istihareye yatılabilir. Gusül abdesti sadece ilk gün alınır.
İstihare rüyası için dikkat edilmesi gerekenler nedir?
Bu rüyayı görmek için yapılan ibadetleri kişinin kendisi yapmalıdır. Herkes istihareye kendisi yatmalıdır. Bunu nasıl yapacağını öğrenerek, kendi ifa etmelidir. Dinimizde bedenle yapılacak olan ibadetleri başkasına yaptırmak caiz olmaz.
İstihare için namaz kılınıp, dua edildikten sonra, kişinin hiç konuşmadan yatması gerekir. Ancak ihtiyaç olursa konuşmalıdır. Genellikle yatsı namazından sonra, istihare için namaz kılıp, konuşmadan yatmak iyidir.
İstihare yapıldıktan sonra, abdestli kıbleye doğru dönülerek yatılır. İlk gün rüya görülmese bile, yedi gün süreyle devam edilmelidir. İstihare rüyasında yeşil ya da beyaz görmek hayra yorulmalı, kırmızı ya da siyah görmek şerre yorulmalıdır. Rüyada hiç bir şey görülmediğinde, kalbe bakmak gerekir. İçinde o işi yapma arzusu bulunuyorsa, o işe karar verip yapmalıdır. Buna rağmen karar veremeyen olursa, istihareye devam edilmelidir.
Yapılması gereken her işte istihare yapılması sünnettir, mübarektir. İstihare öncesinde kişi mutlaka bu konuyu istişare etmelidir. Ancak işin yapılmasını ya da yapılmamasını rüyada görmek şart değildir. Kişi kalbine de bakmalıdır. İstihare sonrasında, o işi yapmayı önceye göre daha fazla istiyorsa, bu bir işarettir. Eğer isteğinde bir artış olmadıysa, tekrar istihare yapılmalıdır. İstihareyi tekrarlamak uygun olacaktır. Bu şekilde kişi daha ihtiyatlı davranmış olur.
İstiharede Beyaz Görmek
Rüyalarda beyaz ve yeşil görmek hepimizin bildiği gibi hayra işarettir. İstiharede beyaz görmek de aynı şekilde hayra işaret olarak yorumlanır. İstihare yapmak Peygamber efendimiz ( sav.)'inde hadislerinde söz ettiği gibi dinimizde önemli bir yeri olan harekettir. Hareket diyoruz nitekim ibadet olmadığını biliyoruz. Kişi önce istihare namazı kılıp duasını eder ve niyetlenip kimseyle konuşmadan uykuya dalar.
İstihare yapıp yatan herkesin rüya göreceği gibi biz durum elbetteki söz konusu değildir. Ancak Peygamber efendimiz ( sav.)'in görülen rüyanın alınacak kararlar konusunda yol gösterici özellikte olduğunu söylediği ta o zamanlardan günümüze süregelmiş bir hadistir. İnsanlar yeni bir işe başlayacakları, hangi okula gidecekleri, bir ilişkiye başlayacakları gibi önemli konularda istihare yaparlar. Kişinin namazını kıldıktan kişinin kimseyle konuşmaması gerektiği söylense de bu konu hakkında bir kesinlik yoktur. İstiharenin dini kitaplardaki anlamı : Hayırlı olanı Allah'tan hayırlısıyla istemek olarak açıklanır.
Aslında istihare bir duadır. Allah'u Teala istiharenin nasıl yapılacağını Kur'an'ı Kerim'de biz Müslümanlara öğretmiştir. Hz. Muhammed ( sav.) efendimiz ise bunu uygulayarak bizlere öğretmiştir. Bu konu hakkında Cabir ( ra.)in bizlere aktardığı bir açıklamayla bu konuya açıklık getirmiştir. Demiştir ki : “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bütün işlerinde, Kur’an’dan sure öğretir gibi istihareyi de öğreterek şöyle derdi : “Sizden biriniz bir işe niyetlendiği zaman farzın dışında iki rekât nafile namaz kılsın ve şöyle desin : “Allah’ım! Senden, senin ilim ve kudretinden hayır beklerim. Senin büyük lütfundan talep ederim.
Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen bütün gizlilikleri bilensin. Allah’ım! Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırdan memnun kıl.” ( Buharî, Teheccüd, 25, Deavât, 49, Tevhid, 10; İbn Mace, İkâme, 188; Ahmed b. Hanbel, 3/344)
İstiharede beyaz görmek hayırlı ve olumlu işlerin olacağını işaret eder. Aynı şekilde yeşil görmekte hayırlı işlere delalet eder. Siyah ve kırmızı görmek ise yapılmak istenen işin sonunun hayırlı olmadığını gösterir. Rüyada illa her şeyin bembeyaz ya da simsiyah olması söz konusu değildir. Rüyanın belli yerinde onu görebilirsiniz ya da elinizdeki nesnenin rengi, üzerinizdeki kıyafetin rengi veya karşınızdaki kişinin kıyafetinin rengi gibi rüyanın herhangi bir yerinde geçen bir renk rüyanın yorumlanmasında yorumlayıcı kişiye yardımcı olur.
Beyaz sadece istiharede değil diğer rüyalarda da hayırlı olarak tabir edilir. İstiharede beyaz görmek kişinin alacağı kararda yol gösterici bir yardımcıdır. Lakin hadislerde de mevcut olduğu gibi hayatınızı bu rüyadan hareketle çizmemeniz kendi kararınızı vermeniz gerekir. Nitekim unutulmamalıdır ki. Sizin başınıza gelecek olan her şey Allah tarafından daha siz doğmadan kaderinize yazılmıştır ve siz kaderinizde yazılandan başkasını yaşamazsınız.
İstiharede Yeşil Görmek
İstiharede Yeşil Görmek, Manası itibari ile Allah'tan hayır talep etmek demektir. Yani istiharede görülen bir işin iyi mi, kötü mü olduğunu, anlamak için Allah'tan dilemek ve istemektir. İnsanın başına gelecek hadiselerin, Allah bildirmedikçe bilinemeyeceğini öğreten İslam dini, bu konuda Allah'tan hayır umduğumuzu ve hayırlı olana gönlümüzü yatıştırması için dua ederiz. Bundan sonrası Allah'a tevekküldür. Hadis-i şerifte istihare de evleneceğiniz kişiyi rüyada görmek için en güzel yol istihare rüyasıdır. İstihare eden kimse zarar görmez, istihare eden pişmanlık duymaz, istihare Peygamberimizin bir sünnetidir. Ümmetine tavsiye ettiği bir dua ve ibadet şeklidir. İstihare gerçeği üzerinde medyada anlatılan Erbakan'ın kızı İstihare rüyası sayesinde evleneceği kişiyi rüyasında görmüş ve bir gün ABD seyahatinde uçağa bindiğinde bu kişiyle karşılaştığını ve çok şaşırdığını ve daha sonrada evlendiklerini anlatmıştır. Esasen bu gibi hayati konularda evlenmeden önce birkaç defa istihare etmeli, Hak Teala'ya sığınmalıdır. Nefsin ve kötü kimselerin araya girmesinden koruması için, Allah'a yalvarmalıdır. Hadis-i şerifte der ki, sen sorunu sor Allah sana bir şekilde cevabı verecektir. Şayet 7 gece usulüne uygun istihare yapılmasına rağmen görmüyorsa ya konuya tam vakıf olmuyordur, ya da henüz sorunun cevabını görmek sizin için hayırlı değildir. Bunu uyumadan önce defalarca tekrarlayın, içten niyet edin ve öyle uykuya geçin.
İstihare Namazı Kılındıktan Sonra Peygamberimizden ( a.s.m.) Rivayet Edilen Şu Dua Okunur;
"Allah'ım, bu işimi hakkımda hayırlı olacağını yalnız Sen bildiğin için bana doğrusunu göstermeni niyaz ediyorum. Senin sonsuz kudretine iltica ediyor, yardım bekliyorum.
Yüce lütfundan ihsan etmeni istiyorum. Muhakkak Senin her şeye gücün yeter, ben ise hiçbir şeye güç yetiremem. Sen her şeyi bilirsin, ben ise hiçbir şey bilmem. Sen bütün gaybları bilirsin, Allah'ım, bu iş benim dinim, yaşayışım, işimin akıbeti, dünyam ve ahiretim hakkımda hayırlı ise bunu bana nasip eyle. Sonra bunda benim için feyiz ve bereket vücuda getir. Şayet bu iş benim dinim, yaşayışım, işimin akıbeti, dünyam ve ahiretim hakkında hayırlı değilse, bunu benden, beni bundan vazgeçir. Bu hususta gönlümde bir meyil bırakma. Benim için hayırlısı ne ise onu kolaylaştır. Sonra da beni takdir buyurduğun bu hayırla hoşnut eyle."
Her rengin bir anlamı vardır; İstiharede Yeşil Görmek, görülen renk temiz ve güzelse anlamı da o kadar iyiye yorulur. Beyaz renk, ferahlık ve mutluluğa, sarı renk hastalığa, mavi renk, ümide, yeşil renk dinin kuvvetine, kırmızı renk aşka ve sevdaya, pembe renk genç kızlığa ve ümide, mor renk şüpheye, siyah renk mutsuzluğa, kahverengi uzun yolculuğa işarettir. Renklerle görülecek rüya, rüyanın şekline ve rengine göre bu maddelere dayanılarak yorumlanır. Daha sonra kişinin isteğine bırakmak gerekir.
Namazı kılınıp, duası yapılan, istihare rüyasında beyaz yada yeşil renkleri görmek hayra, yani kişinin istiharede kendisi için niyet ettiği şeyin hayırlı olduğuna delalet etmiştir. Siyah yada kırmızı renkler görmek ise şerre alamettir, yani kişinin istiharede kendisi için niyet ettiği şeyin kendisi hakkında hayırsız olduğunu gösterir. Eğer kişi 7 gün boyunca Rüya görmez ise kişinin kalbine bırakılır.
"Allah dualarınızı kabul buyursun" Kısmet, kader, herşey, için Amin.
İstihare Duası Arapça
------------
Dipnotlar :
1- Tecrit Terc. 4/143
Namaz farz, vacip ve sünnetlerine bağlı kalınarak nasıl kılınır? Namazda iftitah tekbiri - Vitir namazı
Namazda iftitah tekbiri nasıl alınmalı,
Araplarla bizim tekbirimiz neden farklı? Arap kardeşler, ellerini göğüs üzeri kaldırıp omuz hizasına kadar, hanımların tekbir alışına benzer tekbir alıyorlar, baş parmağı kulaklara kadar kaldırmadan..
İftitah tekbirini alırken yapılan farklı uygulamalar mezhep farkından kaynaklanmaktadır. Bunlar da Peygamber Efendimizin ( asm) uygulamalarına dayanmaktadır. Bu nedenle her Müslüman kendi hak mezhebine göre ibadetlerini yapmalıdır.
İftitah tekbiri almak namazın farzlarındandır. Ancak bu takbiri alırken elleri kaldırmak sünnettir. Erkekler, ellerini, başparmakları kulak yumuşaklarına değecek kadar, kadınlarsa ellerini parmak uçları omuzlarına kavuşacak şekilde göğüslerinin hizasına kadar kaldırıp o vaziyette Allâhü Ekber derler. Bu esnada parmakların normal şekilde açık bulunması ve avuç içlerinin de Kâ`be`ye dönük bulunması gerekir.
Ellerin kaldırılması hususunda, bâzı âlimler, tevhide işarettir demiştir. Bâzıları, dünya işlerini arkaya atıp bütün varlığıyla kıbleye ve namaza yönelmek içindir demiştir. İbn-i Ömer ( ra)`den rivayet edilir ki :
"Namaza başlarken el kaldırmak, namazın zinetidir ( süsüdür). Her kaldırışta on sevap vardır. Her parmağa bir sevab düşer."
İftitah "başlamak, kapıyı açıp girmek" anlamındadır. İftitah tekbiri ( tahrîme), namaza başlarken alınan tekbir olup "Allahü ekber" cümlesini söylemektir. İftitah tekbiri, bütün mezhep imamlarına göre farz olmakla birlikte Hanefî imamlar bunu rükün değil şart olarak, diğer üç mezhep imamı ise rükün olarak değerlendirmiştir. İftitah tekbiri Hanefî mezhebinde rükün değil şart olmakla birlikte, rükünlere çok yakın oluşu sebebiyle, bir rükün gibi değerlendirilmesi ve rükünler arasında ele alınması yanlış olmaz.
İftitah tekbirinin şart veya rükün kabul edilmesi şeklindeki görüş ayrılığının pratik sonucu şudur : Bir kimsenin setr-i avret, necâsetten tahâret veya istikbâl-i kıble şartını, iftitah tekbirinden sonra yerine getirmesi durumunda kıldığı namaz, iftitah tekbirini şart sayanlara göre geçerli, rükün sayanlara göre ise geçersizdir. Söz gelimi kolu başı açık olarak tekbir alıp namaza duran bir kadın iftitah tekbirinden sonra kolunu başını örtse Hanefî imamlara göre namazı geçerli, ötekilere göre geçersizdir.
Bilen ve söylemekte güçlük çekmeyen kişi iftitah tekbirinde "Allahü ekber" demelidir. Allah'ı yüceltme, O'nun büyüklüğünü ikrar anlamı taşıyan “Allahü kebîr”, "Allahü azîm" gibi başka sözlerle tekbir alındığında, farz yerine gelmiş olur. Fakat "estağfirullah" ( Allah'tan bağışlanmak dilerim) veya "bismillah" gibi dua anlamı taşıyan ifadelerle tekbir alınacak olursa farz yerine gelmiş olmaz. Yine bir kimse Arapça dışında bir dilde tekbir getirecek olsa, Ebû Hanîfe'ye göre bu da yeterlidir.
Hz. Peygamber ( asm)'in tekbir alırken ellerini omuz hizasına kadar kaldırdığına dair rivayet bulunduğu gibi, kulak hizasına veya kulaklarının üstü hizasına kadar kaldırdığına dair rivayetler de vardır. Bu rivayetlerin birleştirilmesi durumunda, tekbir alırken başı hafifçe öne eğerek başparmak kulak memesine değecek şekilde elleri kaldırmanın uygun olduğu belirtilmiştir.
Şafii ve Malikilere göre omuzların hizasına kadar kaldırmak adab ve faziletten kabul edilmiştir.( Zuhayli, II, 14)
Hanefilerde esah olan görüşe göre elleri kaldırmanın zamanı tekbirden öncedir. Yani önce eller kaldırılıp sonra tekbir getirmektir. Niyet eller kaldırılmadan önce getirilir. Eller kaldırıldıktan sonra tekbir almadan hangi namazı kılacağını bilmek de niyet yerine geçer.
Namaza başlamadan önce niyet etmek farzdır. Ancak bunu dil ile söylemek şart değildir. Namaz hususunda niyet, Allah rızası için namaz kılmayı dilemek ve kılınacak namazın hangi namaz olduğunu bilmek ve içinden geçirmek demektir.
İftitah tekbiri alırken ellerin kulak hizasına kadar kaldırılmasıyla ilgili rivayetler :
Abdulcebbar b. Vail ( r.a), babasından naklederek şöyle diyor :
“Rasûlullah ( s.a.v)’in arkasında namaz kıldım. Namaza başlayacağında tekbir alır, ellerini kulakları hizasına kadar kaldırır, sonra Fatiha sûresini okuyor, Fatiha bitince 'Amîn!..' diyordu. Âmîn derken sesini yükseltiyordu.” ( İbn Mâce, İkametü’s Salat : 14; Dârimi, Salat : 38 )
Abdulcebbar b. Vail ( r.a), babasından naklederek, babası Vail,
“Rasûlullah ( s.a.v)’i namaza başlarken ellerinin baş parmaklarını kulak memelerinin hizasına kadar kaldırdığını gördüğünü söyledi.” ( Dârimi, Salat : 31; Ebû Davud, Salat : 116).
Namaz farz, vacip ve sünnetlerine bağlı kalınarak nasıl kılınır? Bütün namazların baştan sona nasıl kılınacağını açıklamalı olarak öğrenebilir miyim?.
Namaz hocası gibi küçük kitaplarda bu gibi malumatlar güzel bir şekilde izah edimiştir. Böyle bir ilmihal kitabı alarak namaz konusunda neleri öğrenmeniz gerektiğine bakabilirisniz.
Sabah Namazının Kılınışı :
Sabah namazı iki rek'at sünnet, iki rek'at da farz olmak üzere dört rek'attan ibarettir. Önce sünnet kılınır.
Şöyle ki : Namazın şartlarının hepsi yerine getirildikten sonra, kıbleye dönülüp sabah namazının sünnetini kılmaya kalben niyet edilir. Dil ile de yavaşçacık : "Niyet ettim Allah rızası için sabah namazının sünnetini kılmaya" denilir. Bundan sonra, eller kulakların hizasına kadar kaldırılıp, başparmaklar kulak yumuşağına değdirilir. Ve avuç içleri Kâbe'ye dönük şekilde parmak araları açılır ve "Allahü Ekber" denilerek iftitah tekbiri alınır. Tekbir alındıktan sonra sağ el ile sol elin bileği tutularak, eller göbeğin altına konur. ( Kadınlar ise tekbir alırken ellerini omuz hizasına kaldırıp göğüsleri üzerine bağlarlar. Sağ eli sol elin üzerine koyarlar.
Eller de bu şekilde bağlandıktan sonra, önce "Sübhâneke" okunur. Sonra "Eûzü-Besmele" çekilerek "Fâtiha-i Şerîfe" sonuna kadar okunup "amin" denilir. Fâtiha'dan sonra zamm-ı sûre okunur. Böylece namazın kıyam ve kırâet rükünleri tamamlanmış olur. Kırâet bitince eller yanlara salıverilir ve "Allahü Ekber" denilerek rükû'a gidilir. Rükû'da parmak araları açık olarak ellerle dizkapakları tutulur. Sırt ve bel yere paralel olarak düz hâle getirilir. Ayaklar da bükülmeden dik tutulur. Rükûda iken üç kere "Sübhâne rabbiye'l-azîm" denir. ( Rükû' hâlinde kadınlar parmak aralarını açmazlar ve dizlerini tutmazlar, sadece ellerini dizler üzerine koyarlar. Ayrıca dizlerini de dik değil bükük bulundururlar. Yere paralel olacak şekilde eğilmelerine de lüzum yoktur.)
Sonra "Semiallahü limen hamideh" diyerek rükû'dan kalkılır. Ayakta iken "Rabbenâ leke'l-hamd" denir. Sonra "Allahü Ekber" denilerek secdeye kapanılır. Secdeye inerken önce dizler, sonra eller konur. Baş da eller arasına konarak alın ve burun yere yapıştırılır. Secdede el ve ayak parmakları kıbleye dönük tutulur. ( Kadınlar secdede kollarını yanlarına ve uyluklarını karınlarına yapıştırır ve yere doğru alçalır ve yapışırlar.) Secdede üç defa "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" denir. Sonra "Allahü Ekber" diyerek secdeden kalkılıp bir kere "Sübhânallah" diyecek kadar oturulur. Sonra tekrar "Allahü Ekber" denilerek aynı şekilde ikinci bir secde yapılır. İkinci secdenin tesbihleri söylendikten sonra "Allahü Ekber" denilerek tekrar ayağa kalkılır. Böylece birinci rek'at bitmiş ikinci rek'ata kalkılmış olur.
İkinci rek'atta sadece "Besmele" çekilerek "Fâtiha ve zamm-ı sûre" okunur. YukarIda tarif ettiğimiz şekilde rükûa ve secdeye gidilir. İkinci secdeden sonra sol ayak yere yayılıp üstüne oturulur. Sağ ayak ise parmakları kıbleye dönük şekilde içeri kıvrılır. Eller uyluklar üzerine konur. İki secde arasındaki oturuşlar da aynen böyledir. ( Kadınlar ayaklarını sağ tarafa yatırarak otururlar). Bu oturuşta önce "Tehıyyât" okunur. Arkasından "salâvatlar ve dualar" okunur. Duaların okunuşu bitince önce sağ tarafa dönülerek : "Es-selâmü aleyküm ve rahmetullah" diye selâm verilir. Sonra da sol tarafa aynı şekilde selâm verilir.
Böylece iki rek'atlı sabah namazının sünneti bitmiş olur. Sabah namazının sünnetinin bütün kırâet, tesbih ve tekbirleri gizli olarak yapılır. Sabahın farzı da aynen sünneti gibi kılınır. Sadece başta niyet ederken "Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir. Bir de niyetten önce kâmet getirilir. ( Kadınlar kâmet getirmezler). Sabah namazının farzının kırâetleri cehren de okunabilir.
Öğle Namazının Kılınışı :
Öğle namazı dört rek'at sünnet, dört rek'at farz ve iki rek'at da son sünnet olmak üzere on rek'attır. Önce sünneti kılınır. Sünneti kılmak için evvelâ şu şekilde niyet edilir : "Niyet ettim ya Rabbi bugünkü öğle namazının sünnetini kılmaya..." Sonra aynen sabah namazının sünneti gibi iki rek'at kılınır. İkinci rek'atta oturulduğunda sadece "Tehıyyât" okunur. Salâvat ve dualar okunmadan "Allahü Ekber" diyerek üçüncü rek'ata kalkılır. Üçüncü ve dördüncü rek'atlar da aynen birinci ve ikinci rek'atlar gibi kılındıktan sonra, ikinci kere oturulur. Bu oturuşta "Tehıyyât" ile beraber "salâvat ve dualar" da okunarak selâm verilir. Böylece öğlenin sünneti tamamlanmış olur. Üçüncü rek'ata kalkıldığında "Fatiha"dan önce sadece "Besmele" çekilir. "Sübhâneke ve eûzü" okunmaz.
Öğlenin farzı da sünneti gibidir. Yalnız niyet ederken öğlenin farzını kılmaya niyet edilir. Bir de üçüncü ve dördüncü rek'atlarda sadece "Fâtiha" okunur, "zamm-ı sûre" okunmaz. Bu, sadece öğlenin farzında değil, bütün farz namazlarda böyledir. İlk iki rek'atta "zamm-ı sûre" okunur. Üç ve dördüncü rek'atlarda okunmaz.
Öğlenin son sünneti de tıpkı sabahın sünneti gibi kılınır. Sadece niyet ederken "öğlenin son sünnetine" diye niyet edilir. Öğlenin sünnet ve farzında kırâet gizli yapılır.
İkindi Namazının Kılınışı :
İkindi namazı, dördü sünnet, dördü de farz olmak üzere sekiz rek'attır. Önce sünneti kılınır. Evvelâ : "Bugünkü ikindinin sünnetini kılmaya" diye niyet edilir. Sonra aynen öğlenin sünneti gibi kılınır. Yalnız ikinci rek'atın sonundaki ilk oturuşta, öğlenin sünnetinde sadece "Tehıyyât" okunurken, ikindinin sünnetinde "salâvatlar" da okunur. Dualar okunmadan, "Allahü Ekber" denilerek üçüncü rek'ata kalkılır. Üçüncü rek'atta da namaza yeniden başlanır gibi, "Sübhâneke" okunarak "Eûzü-Besmele" çekilir ve "Fâtiha" ile "zamm-ı sûre" okunur. Dördüncü rek'at ise öğleninki gibi normal şekilde kılınır.
İkindinin farzı, öğlenin farzı gibidir. Sadece niyetler farklıdır. İkindi de öğle gibi gizli okuyuşla kılınır.
Akşam Namazının Kılınışı :
Akşam namazı üçü farz, ikisi sünnet olmak üzere beş rek'attır. Önce farz kılınır. Önce akşamın farzına niyet edilerek namaza durulur. İlk iki rek'at diğer namazların farzları gibi kılındıktan sonra oturulur. Sadece "Tehıyyât" okunarak üçüncü rek'ata kalkılır. Üçüncü rek'atta sadece "Fâtiha" okunarak rükû'a ve secdeye gidilir. Secdeler bitince ikinci kere oturulur. "Tehıyyât, salâvat ve dualar" okunarak selâm verilir.
Farzdan sonra sünnete niyet edilerek tıpkı sabahın sünneti gibi iki rek'at sünnet kılınır. Akşam namazının farzı da, sabahın farzı gibi cehren, yani sesli bir okuyuşla kılınabilir.
Yatsı Namazının Kılınışı :
Yatsı namazı, dördü sünnet, dördü farz, ikisi son sünnet ve üçü de vitir olmak üzere on üç rek'attır. Yatsının sünneti önce niyet edilerek tıpkı, ikindinin sünneti gibi kılınır. Yani ilk oturuşta, "Tehıyyât"tan sonra salâvatlar da okunur.
Yatsının farzının kılınışı ise, niyet hariç öğle ve ikindinin farzının aynısıdır.
Son sünnet de, akşamın sünnetiyle aynı şekilde kılınır. Fark sadece niyetlerdedir.
Vitir Namazının Kılınışı :
Vitir namazı ise üç rek'attır. Kılınışı şöyledir : Önce niyet edilerek namaza durulur. Birinci ve ikinci rek'atlar aynen sabahın sünnetinde tarif ettiğimiz şekilde kılınır. İkinci rek'atın sonunda oturulur, "Tehıyyât" okunarak üçüncü rek'ata kalkılır. Üçüncü rek'atta "Besmele" çekilip "Fâtiha ve zamm-ı sûre" okunur. Bundan sonra rükû'a eğilmeyerek eller kulaklara kaldırılıp tekbir alınır. Ve tekrar eller bağlanıp, "Kunut duaları" okunur. "Kunut duaları" bittikten sonra rükû' ve secdeye gidilir. Secdeden sonra oturularak "Tehıyyât, salâvat ve dualar" okunarak selâm verilir.
"Kunut duasını" bilmeyen kimse, "Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr" âyetini okuyabilir. Üç kere "Allahümme'ğfirlî" de diyebilir. Üç kere "Yâ Rab" demesi de câizdir.
* Vitir namazı sadece Ramazanda cemaatle kılınır. İmam olan zât namazı cehrî kıldırır; "Kunut" ise gizli okunur. Ramazan dışında vitri cemaatle kılmak mekruhtur.
NAMAZLARDA OKUNACAK SURE VE DUALARI
Kunut Duaları :
"Allahümme innâ neste'înüke ve nestağfirüke ve nestehdîke ve nü'minü bike ve netûbü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleyke'l-hayra küllehü neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahle'u ve netrükü men yefcürük."
"Allahümme iyyâke na'büdü ve leke nusallî ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhık."
Sübhaneke Duası :
"Sübhânekellâhümme ve bi hamdik ve tebârakesmük ve teâlâ ceddük ( ve celle senâük) ve lâ ilâhe gayrük." ( "ve celle senâük" sadece cenâze namazında okunur, diğer zamanlarda okunmaz.)
Fatiha Suresi :
"Elhamdü lillâhi rabbil’âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn. İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în. İhdinas-sırâtal müstekîm. Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayrilmagdûbi aleyhim ve leddâllîn." ( amin)
Fil Suresi :
"Elem tera keyfe fe’ale rabbüke bieshâbilfîl. Elem yec’al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bihicâratin min siccîl. Fece’alehüm ke’asfin me’kûl."
Kureyş Sûresi :
"Liîlâfi Kureyşin. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya’büdû Rabbe hâzelbeyt. Ellezî et’amehüm min cû’in ve âmenehüm min havf."
Maun Suresi :
"Era eytellezî yükezzibü biddîn. Fezâlikellezî, yedu’ulyetîm ve lâ yehuddu alâ ta’âmilmiskîn. Feveylün lilmusallîn. Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn. El-lezîne hüm yürâûne. Ve yemne’ûnelmâûn."
Kevser Suresi :
"İnnâ e’taynâkelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şânieke hüvel’ebter."
Kafirun Suresi :
"Kul yâ eyyühelkâfirûn. Lâ a’büdü mâ ta’büdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Leküm dînüküm veliye dîn."
Nasr Suresi :
"İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestagfirh, İnnehü kâne tevvâbâ."
Tebbet Suresi :
"Tebbet yedâ ebî Lehebin ve tebbe. Mâ agnâ anhü mâlühû ve mâ keseb. Seyaslâ nâren zâte leheb. Vemraetühû hammâletelhatab. Fî cîdihâ hablün min mesed."
İhlas Suresi :
"Kul hüvallâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad."
Felak Suresi :
"Kul e’ûzü birabbilfelak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri gâsikýn izâ vekab. Ve min şerrinneffâsâti fil’ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased."
Nas Suresi :
"Kul e’ûzü birabbinnâsi. Melikinnâsi. İlâhinnâs. Min şerrilvesvâsilhannâs. Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi. Minelcinneti vennâs."
Ettahıyyatü duası :
"Ettehıyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât. Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh, Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh."
Allahümme salli duası :
"Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhim. İnneke hamîdün mecîd."
Allahümme barik duası :
"Allahümme barik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhim. İnneke hamîdün mecîd."
Rabbenâ duası :
"Rabbenâ âtinâ fid’dünyâ haseneten ve fil’âhıreti haseneten ve kınâ azâbennâr."
VİTİR NAMAZI
Tek,tek başına olan şey, yatsı namazından sonra kılınan üç rek'at namaz.
Vitir namazı, üç rekatlı bir namazdır. Yatsı namazının son sünnetinden sonra kılınır. Namazının vakti, yatsı namazının vakti ile aynıdır, yatsı namazının vaktinin bitimi ve sabah namazının vaktinin başlangıcı ile son bulur.
Vitir namazına, "niyet ettim Allah rızası için bu günkü vitir namazını kılmaya" diye niyet edilir. Normal olarak iki rek'at kılınır. İki rekatın sonundaki oturuşta "et-Tahiyyât" okuduktan sonra üçüncü rekata kalkılır. Besmele ile Fatiha ve bir miktar Kur'ân okunduktan sonra, Allahu ekber deyip tekbir alınır, eller bağlanır ve Kunut duası okunur. Sonra "Allahu ekber" diyerek rükû ve secdelere gidilir. Ondan sonra oturulur ki, bu son oturuştur. Bu oturuşta "et-Tehiyyât", "salli-barik" ve "Rabbenâ" duaları okunur ve iki tarafa selâm verilir ( İbn Abidin, Reddu'l-Muhtar,Mısır, 1966, II, 5, vd).
Vitir namazı Kur'an'da geçmemektedir. Fakat hakkında çeşitli hadisler mevcuttur. Bazısının meâli şöyledir :
"Ey Kur'ân ehli, vitir namazını kılın! Çünkü Allah tektir, tek'i sever" ( Buhârî, Deavât, 69; Müslim, Zikir, 5-6; Nesâî, Kıyâmü'l-Leyl, 27; Tirmizî, Vitir, 2; EbuDâvud, Vitir, 1).
"Üç Şey vardır ki, bana farzdır. Fakat size farz değildir. Kuşluk namazı, kurban namazı ve vitir namazı" ( ez-Zeylaî, Nasbu'r-Raye, II, 105).
Allah size bir namazı daha fazladan ilâve etmiştir. Bu namaz da vitir namazıdır. Vitir namazını, yatsı ile sabah vakti doğuncaya kadar geçen zaman içinde krlın" ( Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,180, 206, 208; V, 242; VI, 7).
"Vitir haktır. Beş rek'at ile vitir namazını kılmak isteyen, kılsın. Üç rek'at ile kılmak isteyen, kılsın ve tek rek'at ile kılmak isteyen, yine kılsın" ( Nesâî, Kıyamü'l-Leyl, 40; Ebû Dâvud, Vitir, 3; İbn Mâce, İkâme, 123).
Hz. Aişe validemiz ( r.an); "Hz. Peygamber üç rek'at ile vitir kılar ve üç rekatın sonunda selam verirdi" demiştir ( ez-Zeylaî, Nasbu'r-Raye, II, 118 ). İbn Ömer ve İbn Abbas da; "Vitir namazı, gecenin sonunda kılınan bir rekattır" demişlerdir ( Müslim, Müsâfirûn,153; Ebû Davud, Vitir, 3; Nesaî, Kıyâmu'l-Leyl, 34).
Ebû Hanife yukarıdaki hadislere dayanarak, vitir namazını bayram namazları gibi vacip olarak kabul etmiştir. Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imâmlarına göre ise, vitir namazı müekked sünnettir.
Hanefilere göre vitir namazı üç rekattır ve sonunda selam verilir. Delil olarak da, Hz. Aişe'nin rivayet ettiği hadisi gösterirler. Mâlikîlere göre vitir namazı bir rekattır. Ondan önce yatsının farzından sonra kılınan iki rek'at sünnet bulunur. Bunların arası selam ile ayrılır. Hanbelîlere göre de, vitir namazı bir rekattır. Fakat üç veya daha çok rek'at olarak da kılınabilir. Şâfiîlere göre vitir namazının en azı bir rek'at, en çoğu on bir rekattır. Bir rek'attan fazla kılınacaksa, önce iki rekata niyet edilir ve sonunda selâm verilir. Sonra vitir namazının bir rekatına niyet edilir ve sonunda selâm verilir ( el-Kasanî, Bedaiu's Sanai' Beyrut, 1974, I, 270 vd.; ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhu, Dımaşk, 1984, I, 820).
Vitir namazı, yalnız Ramazanda cemaatla kılınır. İmam bu namazı açıktan kıldırır. Kunut duasını tercih edilen görüşe göre, imam da cemaat da gizli okurlar. Ramazan ayının dışında vitir namazını cemaatla kılmak mekruhtur.
Mesbûk namazını kılan kişi, ikinci rek'atta mı, yoksa üçüncü rek'atta mı olduğundan şüphe ederse, bulunduğu rek'atta Kunut duasını okur, rükû ve secdelerden sonra bir rek'at daha kılar ve yeniden Kunut duasını okur. Rükû ve secdelerden sonra oturur, et-Tehiyyatü, salli barik ve Rabbenâ dualarını okur, selâm ile namazını tamamlar.
Vitir namazının dışındaki namazlarda, Kunut duası okunmaz. Ancak İmam Şâfiî ve İmam Malik'e göre, her zâman, sabah namazlarının ikinci rekatında, rükûdan sonra ayakta Kunut duası okunur. Bu durumda kunut duasını okumak, Mâlikîlere göre müstehap ve Şâfiîlere göre sünnettir. Bir de Şâfiîlere göre, Ramazan ayının ikinci yarısında vitir namazının son rekatında, rükûdan sonra Kunut duasını okumak menduptur ( ez-Zeylâî, Nasbu'r-Râye, II,123; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, I, 826 vd).
Sabah namazında Kunut duasını okuyan Şâfiî ve Malikî imama uyan bir Hanefî, Kunut duasını okumaz, susar ve imâm Kunut duasını bitirinceye kadar ayakta bekler.
Kunut duasını bilmeyen, okumaktan aciz olan bir kişi, onun yerine "Rabbenâ âtinâ..." âyetini okuyabilir. Yahutta üç kere : "Allahümmeğfirlî ( Allahım beni mağrifet et)" diyebilir. Bunların yerine üç kere : "Ya Rabbi ( ey Rabbim)" demesi de caizdir ( et-Tahtâvî, Hayiye, Mısır, 1970, 312).
Uygun görülen kunut duası şöyledir :
"Allahümme innâ nesteînuke ve nestağfruke ve nestehdike ve nu'minu bike ve netubu ileyke ve netevekkelu aleyke ve nusnî aleyke'l-hayra kullahû neşkuruke velâ nekfuruk ve nahla'u ve netruku men-yefcuruk.
Allahümme iyyâke ne'budu ve leke nusallî ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidu narcû rahmeteke ve nahşâ azabek inne azâbeke bi'l-küffâri mulhik" ( et-Tahtavî, Haşiye; 307 vd.)
Anlamı : "Allah'ım!.. Biz şüphesiz senden yardım ve mağrifet ister, senden hidâyet dileriz. Seni tasdik eder, günahlarımıza tevbe eder, sana itimad ederiz. Seni bütün hayırlar ile senada zikirde bulunur, nimeti itiraf ile sana şükrederiz. Seni inkâr etmeyiz. Sana isyan edip duranları reddeder, terkederiz; kendileriyle ilişkimizi keseriz. Allahım!.. Biz ancak sana ibâdet ederiz, senin için namaz kılarız, sana secde ederiz. Senin rızanı ve kulluğunu elde etmek için çalışır, koşarız. Senin rahmetini umar, azabından korkarız. Şüphe yok ki, senin hak olan azabın kâfirlere erişicidir. "
Kunut duasını okumak vacip olduğu için, unutulduğu takdirde, namazın sonunda sehiv secdesi yapılır.
Vitir namazı yine vacip olduğundan, zamanında kılınmadığı takdirde, kazası gerekir. Vitir namazı, zamanında normal olarak nasıl kılınıyorsa, kaza edilince de, aynı şekilde kılınır ( İbn Hümâm, Fethu'l-Kadir, Mısır 1315, I, 300 vd).
Şafii mezhebine göre vitir namazı cemaatle kılınabilir mi? Vitir namazı nasıl kılınır?
Şafii mezhebine göre; vitir namazı farz namazlara bağlı sünnetlerin en müekkedi ve en önemlisidir. Yatsı namazının farzından sonra kılınır. En azı bir; en çoğu on bir rekattır. Fazilet bakımından en azı üç rek'attır. En faziletli kılınış şekli iki rek'atta bir selam vermek ve tek rek'atı en son ayrı bir niyetle kılmaktır.
Vitir namazı üç rek'at kılındığında Fatiha'dan sonra birinci rek'atta "Sebbihisme rabbike'l â'la" suresini, ikinci rek'atta "Kâfirun" suresini ve son rek'atta 'İhlas, Kuleûzu bi rabbilfalak ve Kuleûzu birabbinnas" surelerini okumak sünnettir. Beş rekat veya daha çok kılındığında, mezkur surelerin son üç rek'atta okunması yine sünnettir.
Vitir namazı farzlara bağlı diğer sünnetler gibi cemaatla değil, tek başına kılınır. Ancak Ramazan ayında on altıncı gecesinden itibaren son gecesine kadar son rek'atın rükuûndan itidala kalkınca, itidal halinde iken Kunut Duası'nı okumak sünnettir.
Ondan önce şunu okumak da sünnettir :
"Allahumme inna nestaînuke ve nestağfiruke ve nestehdike ve nü'minu bike ve netevekkelu âleyke ve nüshi aleyke'l-hayva küllehü neşkürüke ve la nekfüruke ve nahlau ve netrüku men yefcüruke, Allahumme iyyake na'budu ve leke nusalli ve nescüdu ve ileyke nesâ ve nahfidu nercu rah-metike ve nahşa azabeke. Inne azabeke bil küffari mülhık."
Şafii mezhebinde okunan Kunut duası :
"Allahümmehdina fiymen hedeyte. We â fina fimen âfeyte. We tevellena fimen tewelleyte. We bariklena fıyma â'tayte. We kına şerre ma kadayte. Feinneke takdina wela yukda âleyke. We innehu la yezillü men waleyte. Wela yeîzzü men âdeyte. Tebarekte Rabbena we teâleyte. Felekel hamdu âla ma kadayte. Nestağfirüke we netuwbu ileyke. We sallallahu âla seyyiddina Muhammedin we âla alihi we sahbihi we sellem."
Şafi olan bir kimse, Hanefi imama uyarsa;
Şafiî kunutu gibi, Hanefî mezhebindeki kunut duası da Hz. Peygamber ( asm)’den rivayet edilmiştir. Bu sebeple bilenlerin bunu okumasında da bir sakınca yoktur.
Şafiî mezhebinde ancak Ramazanın 15. gününden sonra vitir namazında kunut okunur. Bunu da hatırlamakta fayda vardır.
Namaz kılan kişi, Kunut'un bir kısmını okumazsa, bunun için sehiv secdesi yapması sünnettir.
Sabah namazında, Hanefî mezhebindeki bir imama tâbi olarak namaz kılan Şafiî mezhebindeki bir kişinin, selâmdan sonra sehiv secdesi yapması sünnettir.
Vaktinde kılınmayan vitir namazını kaza etmek sünnettir. Vakte bağlı nafile namazların da, vakitlerinde kılınamamaları durumunda vitir gibi kaza edilmeleri sünnet olur.
Musibetvari şiddet olaylarının vuku bulması, felâket ve mihnetlerin başa gelmesi zamanlarında, bütün vakit namazlarında Kunut duası okunabilir. Bu durumda imam da tek başına namaz kılan kişi de -namazları sessiz kıraatli namazlardan olsa bile- Kunut duasını sesli okurlar. İmama uyarak namaz kılmakta olan kişi ise, imamın duasına karşılık âmin der. Bu durumda Kunut'un bir kısmı okunmazsa, sehiv secdesi gerekmez.
Şafii mezhebine uyan bir kimse, imam rükudan kalktıktan sonra hemen “Rabbena atina...” duasını okuyup veya “Allahumme’ğfir lî” deyip ardından secdeye varmak suretiyle bu görevini yerine getirmiş olur. Kanaatimizce böyle yapmak, tek başına vitir namazını kılıp da kunut duasını okumaktan daha sevaplıdır. Çünkü burada cemaat sevabı da vardır.
Hanefî mezhebine göre ise, bu gibi durumlarda sadece sabah namazında Kunut duası okunabilir. Diğer vakit namazlarında okunmaz.
Şafiî mezhebine mensup bir imamın arkasında sabah namazını kılmakta olan Hanefî mezhebine mensup bir kişi, ikinci rek'atın rükûundan sonra Kunut duasını okumaya başlayan imamını, ellerini yan taraflarına salmış vaziyette susarak dinler.( İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, II/9).
Şafi mezhebine göre vitir namazı ile ilgili hükümler nelerdir?
Vitir namazı müekked sünnetlerdendir. Hanefî mezhebine göre ise bu namaz vaciptir. Vitir namazıyla ilgili olarak sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur : "Gece en son namazınızı vitir namazı olarak kılın.'' ( Buhârî, Vitir, 4; Ahmed. el-Müsned, 2/20, 102, 143.)
Vitir namazının en azı bir, en çoğu ise on bir rek'attır. Tek rek'atla yetinmek caiz ise de evlâ değildir.
Vitri bir rek'attan fazla kılan kişinin, bu namazı bitişik olarak, yani son rek'atı kendinden önceki rek'ata bitiştirerek kılması caizdir. Şöyle ki : Vitri beş rek'at olarak kılacak olan kişi, iki rek'at kıldıktan sonra selâm verir. Sonraki üç rek'atı da tek selâmla kılar. Bu üç rek'atı birbirinden ayırarak, yani 2+1 rek'at şeklinde kılması da caizdir. Beş rek'at olarak kılan kişi, son rek'atı ayırdığı takdirde, önceki dört rek'atı bir veya iki selâmla kılmış olmasıfarketmez. Bitişik olarak kılması halinde iki teşehhüdden fazla oturması caiz olmaz. Vitri kılmanın en faziletli şekli, birbirinden ayrı olarak kılınmasıdır.Vitrin vakti, akşam namazıyla birlikte akşam vaktinde cem'-i takdim şeklinde kılınsa bile, yatsı namazından sonra başlayıp fecr-i sâdıkın doğuşuna kadar devam eder. Geceleyin uyanacağına güvenen kişinin, vitri gecenin ilkinden sonraya ertelemesi sünnettir. Aynı şekilde gece namazlarından sonraya erteleyip bu namazları vitirle sona erdirmek de sünnettir.Vitir namazını ramazan ayında cemaatle kılmak ve bu ayın ikinci yarısında vitrin son rek'atında Kunut duası okumak da sünnettir.Yine her gün sabah namazının farzının ikinci rek'atında, rükûdan kalktıktan sonra Kunut duası okumak da sünnettir. Kunut, Allah'a övgü ve duayı kapsayan bütün sözlerdir. Ancak sünnet olanı, yüce Peygamberimiz'den nakledilen şu duadır :
Tek başına namaz kılan kişi bu duayı okurken tekil zamirleriyle okumalıdır. Şöyle ki : "İhdinâ ve âfinâ" şeklinde değil de, "ihdinî ve âfinî" şeklinde telaffuz ederek duayı kendi şahsı için yapmalıdır. Yalnız "tebârekte rabbenâ" cümlesindeki çoğul zamirini tekile çevirmemeli, yani "tebârekte rabbî" dememelidir.İmam ise duaların tamamını çoğul zamiri ile okumalı, meselâ "ihdinî ve âfinî" şeklinde değil de, "ihdinâ ve âfinâ" şeklinde okumalıdır. İmamın kıldığı namaz kaza olsa bile Kunut'u sesli okuması sünnettir.Tek başına vitir namazını kılan kişinin kıldığı bu namaz eda olsa bile Kunut duasını sessizce okuması sünnettir.İmama uyarak namaz kılmakta olan kişiye gelince o, ellerini açarak semaya kaldırmalı ve imamın okuduğu dualara âmin demelidir.
Namaz kılan kişi, Kunut'un bir kısmını okumazsa, bunun için sehiv secdesi yapması gerekir. Sabah namazında Hanefî mezhebindeki bir imama tâbi olarak namaz kılan Şafiî mezhebindeki bir kişinin selâmdan sonra sehiv secdesi yapması sünnettir.Vaktinde kılınmayan vitir namazını kaza etmek sünnettir. Vakte bağlı nafile namazların da, vakitlerinde kılınamamaları durumunda vitir gibi kaza edilmeleri sünnet olur.Musibetvari şiddet olaylarının vuku bulması, felâket ve mihnetlerin başa gelmesi zamanlarında, bütün vakit namazlarında Kunut duası okunabilir.
Hanefî mezhebine göre ise bu gibi durumlarda sadece sabah namazında Kunut duası okunabilir. Diğer vakit namazlarında okunmaz.
Bu durumda imam da tek başına namaz kılan kişi de -namazları sessiz kıraatli namazlardan olsa bile- Kunut duasını sesli okurlar. İmama uyarak namaz kılmakta olan kişi ise, imamın duasına karşılık âmin der. Bu durumda Kunut'un bir kısmı okunmazsa, sehiv secdesi gerekmez.Şafiî mezhebine mensup bir imamın arkasında sabah namazını kılmakta olan Hanefî mezhebine mensup bir kişi, ikinci rek'atın rükûundan sonra Kunut duasını okumaya başlayan imamını, ellerini yan taraflarına salmış vaziyette susarak dinler.( İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, 2/9,)
CUM'A NAMAZI
Cum'a günü öğlen namazı vakti içinde bir hutbeden sonra cemaatle ve cehren kılınan iki rekat farz-ı ayn namaz.
Cum'a Arapça bir isim olup, "toplanma, bir araya gelme, toplu dostluk" anlamlarına gelir. Sözlükte cumua ve cumea şeklinde de okunur. Bir terim olarak perşembe günü ile cumartesi arasındaki günün adı olduğu gibi, aynı gün öğle vaktinde kılınan iki rekat farz namazın da adıdır. Cum'a gününe, müslümanların ibadet için mescidde toplanmaları sebebiyle bu isim verilmiştir ( Zebidî, Tâcu'l-Arüs, V, 306; Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân, XVIII, 97, 98 ).
Hafta günlerine İslâm'dan önce verilen isimler şimdiki isimler olmayıp cum'a gününe "yevmu'l-arube" denirdi ( Kurtubî, Tefsir, XVIII, 99). Süheylî'ye göre bu isim süryânîce olup "rahmet" manasına gelmektedir. Cum'a'dan sonraki günler de "şeyar : cumartesi", "evvel : pazar", "ehven : pazartesi", "cebar : salı", "debar : çarşamba", "mûnes : perşembe" idi. Araplar'da günlerin bu eski isimlerinin ne zaman değiştirildiği konusunda şu bilgiler vardır; Arûbe yerine cum'a adını veren, bir rivayete göre Hz. Peygamber'in ( s.a.s.) dedelerinden Ka'b İbn Lüeyy'dir. İbn Sîrîn'den gelen bir başka rivayete göre de bu ad cum'a namazı henüz farz kılınmadan evvel Medine'de bulunan müslümanlar tarafından verilmiştir. İbn Sîrîn'in rivayeti şöyledir : "Hz. Peygamber ( s.a.s.) Medine'ye hicret etmeden ve cum'a ayeti nazil olmadan önce Medineliler cum'a namazı kılmışlardı." Ensâr : "Yahudilerin bir günü var, her yedi günde biraraya toplanıyorlar, hristiyanların da öyle. Bizim de bir toplanma günümüz olsun, o günde Allah'ı zikredelim; şükredelim." dediler. Bunun üzerine : "sebt : cumartesi günü yahudilerin, ahad : pazar günü hristiyanların, o halde bunu arube : günü yapalım." demişlerdi. Bu suretle Es'ad İbn Zürâre'nin yanında toplandılar, Es'ad b. Zürâre ( r.a.) onlara iki rekat namaz kıldırdı ve vaaz etti. Toplandıkları ana "cum'a" adını verdiler. O da onlara bir koyun kesti, ondan kuşluk ve akşam vakti yediler. Daha sonraları da cum'a ayeti nazil oldu ( Cum'a Suresi, 62/9)
İbn Hazm da : "Cum'a ismi, İslâmî olup, İslâm'dan evvelki günlerde kullanılmazdı. Câhiliyye devrinde o güne arube denilirdi. İslâm döneminde o gün namaz için toplanıldığından "cum'a" ismi verilmiştir." der. İbn Huzeyme'nin Selmân-ı Fârisî'den yaptığı bir rivayete göre, bir defa Peygamberimiz ( s.a.s.) Selmân'a : "Selmân, sen Cum'ayı ne zannediyorsun?" diye sorunca o da : "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir." der. Bunun üzerine Efendimiz ( s.a.s.) "Senin atan Âdem ( a.s.)'in yaratılışı işte o gün oldu, yani vücudunun bütün parçaları o gün bir araya getirildi." buyurmuştur. Ebu Hüreyre'den rivayet edilen başka bir hadiste de : "Üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı Cum'a günüdür : Âdem ( a.s.) o gün yaratıldı, o gün Cennet'e girdi, yine o gün Cennet'ten çıkarıldı. Bir de kıyamet Cum'a günü kopacaktır." buyurulmuştur. ( Müslim, Cumua, 5) Diğer bir rivayette de, yukardaki sözlere ilâveten şu cümleler yer almıştır : "..O gün tövbesi kabul olundu ve o gün vefat etti. Kıyamet de o gün kopacaktır. İns ve Cin'den başka hiçbir mahluk yoktur ki, Cum'a günü tan yeri ağardıktan gün doğuncaya kadar -kıyamet belki bu gün kopar korkusu ile- kulak kabartmasın. Bir de o günün içinde öyle bir saat vardır ki, hiçbir müslüman kul tesadüfen o esnada namaz kılıp Allah'tan bir hacetini dilemez ki, onu Allah O'na vermesin. "
İbn Hacer'e göre Cum'a Mekke'de farz olmuştur. Fakat müslümanların azlığı ve açıktan namaz kılacak derecede güçlü olmamaları nedeniyle Mekke'de Cum'a kılmak mümkün olmamıştır. Ancak şartlar tahakkuk etmeden Cum'anın farz kılınması garip görünmektedir. Bu nedenle diğer âlimler, Mekke'de Cum'a için sadece izin verilmiş olabileceği kanaatindedirler. İbn Abbas'ın şu rivayeti de bu görüşü desteklemektedir : "Rasûlullah ( s.a.s.), hicret etmeden önce Cum'a namazının kılınması için izin verilmiştir. Fakat Mekke'de Cum'a kıldırmaya gücü olmadı. Onun için, daha önce Medine'deki müslümanlara İslâm'ı öğretmek için gönderilmiş olan Mus'ab İbn Umeyr'e mektup yazarak : "Yahudilerin açıktan Zebur okudukları güne bak, siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval vaktinden sonra Allah'a iki rekat ( namaz) ile takarrub edin." Bu emir üzerine Mus'ab, Medine'de ilk Cum'a kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi Peygamber Medine'ye gelinceye kadar sürdürmüştür." ( Suyütî, ed-Dürru'l-Mensûr, VI, 218, Dâre Kutnî'den naklen : İbn Sa'd, Tabakat, III, 118 ). Mus'ab ( r.a.)'ın Cum'a namazı kıldırdığı ilk cemaatin sayısı, oniki idi.
İbn Hacer'in Cum'a namazının Mekke'de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını sayı azlığına bağlanmasının geçerli olabilmesi ihtimali uzaktır. Çünkü Cum'a namazının kılınabilmesi için kırk kişinin varlığı gerekecek olsa bile, bu sayıda müslüman o tarihlerde bir araya rahatlıkla gelebilirdi. Ancak Cum'a namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmaları düşünülebilir. Kanaatimize göre bu, sıradan bir izin olarak da değerlendirilemez. Çünkü Yüce Allah'ın ve Rasûlü'nün izinleri bile emir gibi uyulması gerekli hükümlerdir. Özellikle bu konu ibadetlerle ilgili olursa emir durumu daha güçlüdür. Bu konuda cihada izin veren ( el-Hacc, 22/39) ayetini gözönünde bulundurabiliriz.
Diğer taraftan Cum'a namazının farziyetini bildiren ayet ( Cumâ, 62/9-11) bilindiği gibi Medine'de ve Hicret'ten sonraki yıllarda nazil olmuştur. Bu durum ise bizlere abdestin farziyeti ile ilgili ayetin nüzulünü hatırlatmaktadır. Namaz için abdest almak bilindiği gibi peygamberliğin ilk dönemlerinde farz kılındığı halde, ilgili âyet daha sonraları Medine'de nazil olmuştur. Demek oluyor ki bazı hükümler teşrî edilirken, ilgili olan âyet, daha sonra inmiş olabilir. Bu, hükmü pekiştirmek için olabildiği gibi, nüzül için gerektirici bir münasebete kadar bekletilmesi ve böylece daha etkileyici bir hal alması hikmetine de dayalı olabilir.
Cum'a'yı ilk kıldıranların Es'ad İbn Zürâre ile Mus'ab İbn Umeyr oldukları hakkındaki rivâyetlerin arasını birleştirmek gerekirse; Mus'ab'ın, Medine'nin merkezinde ve Peygamber'in ( s.a.s.) emri üzerine Cum'a namazı kıldırdığı; Es'ad'ın ise Medine yakınında bir yerde ve Peygamber'in ( s.a.s.) emri gelmeden kıldırdığı söylenebilir. Hz. Peygamber ( s.a.s.)'in kıldırdığı ilk Cum'a namazı, Ranuna' denilen yerde Sâlim İbn Avf mescidindedir. Hz. Peygamber ( s.a.s.) Medine'ye hicret buyurduğunda ilk olarak Kuba'da Amr İbn Avfoğullarına misafir oldu. Orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba Mescidi*nin temelini attı; sonra Cum'a günü Medine'ye gitmek için yola çıktı. Benu Sâlim yurduna gelince Cum'a namazı vakti girmişti. Orada hutbe okuyup ilk defa Cum'a namazını kıldırdı. Bu, Hz. Peygamber'in kıldırdığı ilk Cum'a namazıdır. Cum'a'yı farz kılan âyet bundan önce nâzil olmuştur. Medine haricinde ilk Cum'a namazı kılınan yer de Bahreyn'de "Cevâsa" da Abdi Kays Mescidi'dir.
İslâm'da Cum'a gününün dünyanın başlangıcına, sonuna ve âhirete kadar uzanan bir yeri ve değeri vardır. Diğer semâvi dinlerde de Cum'a gününe dikkat çekilmiş, fakat onlar bunu terkederek başka günlere yönelmişlerdir. Ebû Hüreyre'den Allah Rasûlû'nün şöyle dediği nakledilmiştir : "Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz. Onlar, Allah'ın kendilerine farz kıldığı bu Cum'a gününde ihtilafa düştüler. Allah onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün yahudilerin, daha ertesi gün ise hristiyanlarındır. " ( Buhârî, Cum'a, 1; Müslim, Cum'a hadis no : 856. Müslim'in lafzı az farklıdır).
Yine Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir : "Rasûlullah ( s.a.s.)'a Cum'a gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir : "Babanız Âdem'in yaratılışı o günde oldu. Kıyâmet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cum'a gününün üç saatinin sonunda öyle bir an vardır ki, o anda dua edenin duası kabul olunur. " ( Ahmed b. Hanbel, İstanbul 1981, II, 311)
"Her kim Cum'a günü, cenâbetten gusül eder gibi güzelce gusleder, sonra da ilk saatte yola çıkarsa bir deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte yola çıkarsa bir sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte yola çıkarsa bir koç kurban etmiş gibi olur. Dördüncü saatte yola çıkarsa bir tavuk kurban etmiş gibi olur. Beşinci saatte yola çıkarsa bir yumurta tasadduk etmiş gibi olur. İmam Cum'a namazı için iftitah tekbiri alınca melekler hazır olur, okunan Kur'ân-ı dinlerler. " ( Müslim, Cumua, 2, hadis no : 850)
Cum'a namazını terk edenler için de hadis-i şeriflerde şu tehditler varid olmuştur : "Birtakım insanlar ya Cum'a namazını terk etmeyi bırakırlar, yahutta Allah onların kalplerini mühürler artık gafillerden olurlar. " ( Müslim, Cumua, 12, hadis no : 865)
"Her kim önemsemediği için üç Cum'a yı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler. " ( Ebû Davûd, Salât 210)
"Bir kimse Cum'a günü gusleder, elinden geldiği kadar temizlenir, yağ veya koku sürünür, sonra mescide gider bulduğu yere oturur ve namazını kılar, hutbeyi dinlerse; geçen Cum'a'dan o Cum'a ya kadar işlemiş olduğu günahları affolunur. " ( Buhârî, Cumua, 6)
Cum'a namazının farziyyeti Kitab, Sünnet ve icmâ-i ümmet ile sabittir. Cum'a sûresinin dokuzuncu âyetinde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur :
"Ey iman edenler, Cum'a günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah'ı anmağa koşun; alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. "
İbn Mâce'de mevcut Hz. Câbir ( r.a.)'den rivâyet edilen şu hadis, Cum'a'nın farziyyetinin sünnetle delilidir :
"Ey insanlar, ölmeden önce Allah'a tövbe ediniz. ( Başka işlerle) meşgul olmadan önce de sâlih ameller işlemeye çalışınız. Allah'ı çokça zikretmek ve gizli ve açık olarak çokça sadaka vermek suretiyle sizin ile Rabbiniz arasındaki bağı güçlendiriniz. ( Böyle yaparsanız) hem rızıklanırsınız. hem de ( Allah tarafından) hatırınız hoş tutulur. Şunu biliniz ki : Yüce Allah şu bulunduğum makamda, şu günümde, şu ayımda ve şu yılımda sizlere Cum'a'yı farz kılmış bulunuyor. Ve bu kıyâmete kadar böylece devam edecek. Benim hayatımda, ya da benden sonra adaletli yahutta zâlim bir imamı bulunduğu halde, onu hafife alarak yahut ta inkâr ederek kim terkederse; Allah, onun iki yakasını bir araya getirmesin, hiç bir işini mübarek kılmasın. Haberiniz olsun, böyle bir kimsenin ne namazı vardır ne zekâtı, ne haccı, ne orucu ve ne de iyiliği Tâ ki tövbe edinceye kadar. Artık kim tövbe ederse, Allah, onun tövbesini kabul etsin. Şunu da biliniz ki : Hiç bir kadın bir erkeğe imam olmasın. ( Okuması düzgün olmayan bir bedevî) Arap, bir muhacirin önüne geçip imam olmasın. Fâcir bir kimse de, kılıcından ya da copundan korktuğu bir zorbanın kendisini zorlaması hali dışında da mü'min bir kimseye imam olmasın. " ( İbn Mâce, Sünen, İstanbul 1401, I, 343, Hadis no : 1081).
Hz. Peygamber'in Benu Sâlim yurdunda kıldırdığı ilk Cum'a namazında cemaatin kırk veya yüz kişi olduğu söylenir. Bu mescide sonradan "Mescid-i Cum'a" adı verilmiştir. Cum'a âyetinin Mekke'de nâzil olduğu da ihtimal dahilindedir. Peygamber ( s.a.s.) Cum'a hutbesi için bir hurma kütüğü edinmiş, ensârdan bir kadının aynı zamanda marangoz olan kölesinin ılgın ağacından yaptığı üç ayaklı minber, mescide konuncaya kadar onun üzerinde Cum'a hutbelerini okumuştur. Yeni minber gelip de Peygamber ( s.a.s.) hutbe için üzerine çıkınca eski hurma kütüğünden deve iniltisi gibi bir ses çıkmış, Peygamber de inerek elini üzerine koyunca susmuştur. Bu hâdise Hz. Peygamber'in bir mucizesi olarak "Cizu'n-nahle" adıyla meşhur olmuştur.
Peygamber ( s.a.s.) camiye girince, cemaata selam verir; minbere çıkınca, onlara döner ve ikinci bir selamdan sonra otururdu. Bu oturuşa "Celsetu'l-istiraha" denir. Bilâl ezan okumağa başlar; bitirince, Peygamber ( s.a.s.) kalkarak hamd ve senâdan sonra, vaaz ve nasihatı muhtevî bir hutbe okurdu. Bir müddet oturduktan sonra tekrar kalkıp, ikinci hutbeyi de okur ve minberden inerdi. Kamet getirildikten sonra iki rek'at olarak Cum'a namazını kıldırırdı. Cum'a namazının ilk rek'atında ekseriyetle Cumu'a sûresini ve ikinci rek'atta da Münâfıkun sûresini yüksek sesle okurdu. Cemaat en fazla Cum'a namazında toplandığı için, Cumu'a sûresini okumakla, onlara cum'a'nın âdâb ve erkânını öğretmiş ve Münâfıkûn sûresini okumakla da, münâfıklardan sakınmaları lüzumunu ihtar etmiş oluyordu. Sonraları ilk rek'atta A'lâ ve ikincide de Câşiye sûrelerini okuduğu rivâyet edilmiştir.
Halife Hz. Ebû Bekir ve sonra Hz. Ömer ( r.a.) zamanında bu şekilde Cum'a namazı kılındı ise de; Halife Hz. Osman ( r.a.) zamanında şehrin nüfusunun arttığı ve halkın câmiden uzak yerlerde ikâmet ettiği gözönünde tutularak, namaz vaktinin geldiğini ilân için mescidin dışında bir ezan okutturulmağa başlandı. Bu ezan Zavra'da okunuyordu. Hz. Osman'ın okuttuğu bu ezan ( dış ezan) diğer memleketlerde de okunmağa başlandı. Kendisinden seksen sene sonra Hişam b. Abdu'l-Melik de bu dış ezanın hariçte, mesela Medine'nin Zavra'sı gibi şehrin ortasında okunacak yerde, camiin minaresinde okunmasını emretti.
Böylece kitap, sünnet ve icmai ümmet ile sabit olan Cum'a namazı gücü yeten ve şartları kendinde bulunan her mükellef müslümana farz-ı ayındır. İki rek'at olan Cum'a namazını herhangi bir sebepten kılamamış olanlar, öğle namazını dört rek'at olarak kılarlar. Bütün namazlarda şart olan İslâm, akıl, büluğ, tahâret şartlarından başka Cum'a namazının farziyet ve edâsının şartları vardır.
Cum'a Namazının Farz Olmasının Şartları
Cum'a namazı; namaz, oruç, hac, zekât kelimeleri gibi, fıkıh usulü açısından "kapalı anlatım ( mücmel)" özelliği olan bir terimdir. Bu yüzden onun kılınış şekil ve şartları âyet, hadis ve sahabe açıklamalarına ihtiyaç gösterir. Çünkü Allah elçisi "Namazı benim kıldığım gibi kılınız" ( Buhârî, Ezan, 18; Edeb, 27) buyurmuştur.
Câbir b. Abdullah'ın naklettiği bir hadiste şartlar şöyle belirlenmişti :
"Allah'a ve âhiret gününe inananlara Cum'a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnadır" ( Ebû Dâvud, I, 644, H. No : 1067; Dârakutnî, II, 3; Bağavî, Şerhu's-Sünne, I, 225) Bu istisnaların dışında kalan her müslüman erkek bu namazla yükümlü demektir. Buna göre şartlar şöyledir :
A) Erkek olmak : Cum'a namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle kılarlarsa bu yeterli olup, öğle namazını kılmaları gerekmez ( es-Serahsî, II, 22, 23; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, I, 591, 851-852).
B) Hür olmak : Hürriyetten yoksun bulunan esir ve kölelerle, ceza evindeki hükümlülere, Cum'a günü öğle namazını kılmaları yeterlidir. Cum'a namazı farz değildir. Ancak anlaşmalı ( mükâteb) kölelerle, kısmen azad edilmiş kölelere farzdır. Kendisine Cum'a namazı farz olmayan köle esir veya mahkumlar her ne sûretle olursa olsun, Cum'a'yı kılmış olsalar, sahih olur.
C) Mukîm olmak : Yolcuya Cum'a namazı farz değildir. Çünkü o, yolda ve gittiği yerlerde genel olarak güçlüklerle karşılaşır. Eşyasını koyacak yer bulamaz veya yol arkadaşlarını kaybedebilir. Bu sebeple ona bazı kolaylıklar getirilmiştir.
D) Hasta olmamak veya bazı özürler bulunmamak : Namaza gidince hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimselere Cum'a farz olmaz. Yine, hasta bakıcı, aciz ihtiyar, gözü görmeyen, ayaksız, kötürüm ve müslümanlar Cum'a'yı kılarken onların güvenliğini sağlamakla görevli olan emniyet nöbetçisi gibi özrü bulunanlar, vakit bulunca öğle namazı kılmakla yetinirler. Ancak bu kimseler cemaatle Cum'a namazına katılırlarsa yeterli olur ( es-Serahsî, II, 22, 23; İbnü'l-Humam, Fethu'l-Kadir, I, 417)
Ayrıca, düşman korkusu, şiddetli yağmur ve çamur, ağır bir hastaya bakma gibi özürler de Cum'a namazını kılmamayı mübah kılan özürlerdir. Körün, elinden tutup camiye götürecek kimsesi olursa, Cum'a'yı kılması İmam Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre farz olur. Üzerlerine Cum'a namazı kılması farı olmayan müslüman kimseler, Cum'a'yı kılmaya imkan bularak kılsalar, vaktin farzını eda etmiş olurlar, artık o günün öğle namazını kılmaları gerekmez. Cum'a namazı kılmaları farz olmayan kimseler, bulundukları bölgede Cum'a namazı kılınıyor ise, öğle namazını cemaatle değil, yalnız başlarına kılarlar. Bulundukları bölgede Cum'a namazı kılınmıyor ise, öğle namazlarını cemaatle kılabilirler.
Cum'a namazının sahih olması için gerekli şartlar ( edasının şartları)
Kılınan bir Cum'a namazının geçerli olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir :
A) Cum'a Kılınacak Yerin Şehir veya Şehir Hükmünde Olması
Bu şart, bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali'den şöyle dediği nakledilmiştir : "Cum'a namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda eda edilir. İbn Hazm ( ö. 456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrezzak aynı hadisi Ebû Abdirrahman es-Sülemî aracılığı ile Hz. Ali'den rivâyet etmiştir. Hz. Ali'nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.( Abdurrezzak, el-Musannef, III,167-168, H. No : 5175, 5177; İbn Ebi Şeybe bunu Abbad b. el-Avvâm'dan, benzerini Hasan el-Basrî, İbn Sîrîn ve İbrahim en-Nehâî'den nakletmiştir; İbnu'l-Hümam, a.g.e., I, 409).
Bu konuda rivâyet edilen nakillerde geçen "kalabalık şehir" sözü İslâm hukukçularınca şöyle tarif edilmiştir :
Ebû Hanife ( ö. 150/767)'ye göre valisi, hâkimi, sokak, çarşı ve mahalleleri olan yerleşim merkezleri "kalabalık şehir" niteliğindedir. Ebû Yusuf ( ö. 182/798 ), halkı en büyük mescide sığmayacak kadar kalabalık olan yerleri şehir sayarken İmam Muhammed ( ö. 189/805), yöneticilerin şehir olarak kabul ettikleri yerleri şehir kabul eder.
İmam Şâfiî ( ö. 204/819) ve Ahmed İbn Hanbel ( ö. 241/855) bu konuda nüfus sayısı kriterini getirir. Onlara göre, kırk adet akıllı, ergin, hür ve mukîm erkeğin yaz kış başka beldeye göç etmeksizin oturdukları yerleşim merkezleri şehir sayılır ve kendilerine Cum'a namazı farz olur ( es-Serahsî, a.g.e. II, 24, 25; el-Kâsânî, I, 259; el-Cezerî, Kitabü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, Mısır ( t.y.) I, 378, 379; Abdurrahman el-Mavsılî, el-İhtiyâr, Kahire ( t.y.) I, 81).
İmam Mâlik ( ö. 179/795)'e göre, mescidi ve çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Köy ve şehir kelimeleri eş anlamlıdır. Nüfuz az olsun çok olsun hüküm değişmez. Cum'a namazının küçük yerleşim merkezlerinde de kılınabileceğini söyleyenlerin dayandığı deliller şunlardır :
1) Ebû Hüreyre ( ö. 58/677), Bahreyn'de görevli iken Hz. Ömer'e Cum'a namazının durumunu sormuş, Hz. Ömer kendisine; "Nerede olursanız olunuz, Cum'a namazını kılınız" şeklinde cevap vermiştir.
2) Ömer b. Abdülazîz ( ö. 101/720), komutanı Adiy b. Adiy'e yazdığı mektupta, ( ahalisi) "çadırda yaşamayan herhangi bir köye gelince : orasının halkına Cum'a namazı kıldıracak bir görevli tayin et" demiştir.
3) İmam Mâlik, ashâb-ı kirâmın Mekke ile Medine arasında su başlarında Cum'a namazını kıldıklarını nakleder ve o yörelerde herhangi bir şehir bulunmadığını belirtir ( es-Serahsî, a.g.e., II, 23, Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, III, 45, 46).
4) İbn Abbas, Medine'deki Peygamber mescidinden sonra ilk Cum'a namazının Bahreyn'de "Cuvâsâ" denilen bir köy ( karye) de kılındığını söylemiştir ( Buhârî, Cum'a, II, ( I. s. 215); Bağavî, a.g.e., IV, 218; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., I, 409)
Cum'a namazının büyük yerleşim merkezlerinde kılınacağı görüşünde olan İslâm hukukçuları yukarıdaki delilleri şöyle değerlendirmişlerdir :
1) Hz. Ömer'in sözü, ashâb-ı kirâm arasında çöllerde ve sahralarda Cum'a namazı kılınamayacağı bilindiği için, "hangi şehirde bulunursanız bulunun, Cum'a namazı kılın" şeklinde anlaşılmıştır.
2) Ömer b. Abdülaziz'in sözü, kişisel bir görüş olduğu için delil sayılmamıştır.
3) Kendilerinde Cum'a kılındığı bildirilen "Eyle", Bahr-ı Kulzüm üzerinde önemli bir iskele, "Cuvasâ" da Bahreyn'de Abdulkays'a ait bir kaledir. Buraları "köy ( karye)" olsalar bile, devletçe tayin edilen yöneticileri ve zabıta kuvvetleri bulunduğu için şehir hükmünde sayılırlar ( Ahmed Naim, a.g.e., III, 46). İbn Abbas'ın sözünde, Cüvâsâ için, "köy" denilmesi, o devirlerde buranın "şehir" sayılmasına engel değildir. Çünkü onların dilinde karye kelimesi şehir anlamında da kullanılıyordu. Kur'ân-ı Kerîm'de de bu anlamda kullanılmıştır. Bu Kur'ân, iki köyden ulu bir adama indirilmeli değil miydi?" ( Zuhruf, 43/31). Âyetteki "iki köy ( karye)" den maksat Mekke ile Tâif'dir. Diğer yandan Mekke şehrine "Ümmü'l-Kura ( köylerin anası)" adı verilmiştir ( Şürâ, 42/7). Mekke'nin şehir olduğunda şüphe yoktur. Cuvâsa da bir kale olduğuna göre : hâkimi, yöneticisi ve âlimi vardır. Bu yüzden es-Serahsî ( ö. 490/1097), Cuvâsâ için eş anlamlısı olan "şehir ( mısr)" kelimesini kullanır ( es-Serahsî, a.g.e, II, 23) Abdurrezzak, Hz. Ali'nin Basra, Kûfe, Medine, Bahreyn, Mısır, Şam, Cezire ve belki Yemen'le Yemâme'yi şehir ( mısr) kabul ettiğini belirtir ( Abdurrezzak, a.g.e., III, 167)
Ebû Bekir el-Cassâs ( ö. 370/980), "Eğer Cum'a, köylerde câiz olsaydı, şehir hakkında olduğu gibi, insanların ihtiyacı yüzünden, bu da tevatüren nakledilirdi" der ve Hasan'dan, Haccac'ın şehirlerde Cum'a'yı terkedip, köylerde ikâme ettiğini nakleder. ( el-Cassâs, Akhâmu'l-Kur'ân V, 237, 238 )
İbn Ömer ( ö. 74/693), "Şehire yakın olan yerler, şehir hükmündedir" derken, Enes b. Mâlik ( ö. 91/717), Irak'ta bulunduğu sırada Basra'ya dört fersah uzaklıktaki bir yerde ikâmet eder ve Cum'a namazına kimi zaman gelirken kimi zaman da gelmezdi. Bu durum onların Cum'a'yı yalnız şehir merkezlerinde câiz gördüklerine delâlet eder. ( el-Cassâs, aynı yer)
Uygulama örnekleri :
a) Allah elçisi hayatta bulunduğu sürece, Cum'a namazı yalnız Medine şehir merkezinde kılınmış ve çevrede bulunanlar da namaz için merkeze gelmişlerdir.
Hz. Âişe ( ö. 57/676)'den, şöyle dediği nakledilmiştir : "Müslümanlar Hz. Peygamber devrinde Medine'ye Cum'a namazı için yakın menzil ve avâlilerden nöbetleşe gelirlerdi" Menzil, Medine çevresindeki bağ-bahçe evi de mektir. Avâlî ise, Medine civarında, Necid tarafında, Medine'ye yaklaşık 2-8 mil uzaklıktaki küçük yerleşim merkezleridir. Ashâb-ı Kirâm bu yerlerden nöbetleşe Cum'a namazına geldiklerine göre kendilerine Cum'a namazı farz değildi. Aksi halde kendi yörelerinde Cum'a namazını cemaatle kılmaları veya hepsinin Medine'ye gelmesi gerekirdi. Diğer yandan Allah elçisinin Kubalılar'a, Medine'de Cum'a namazında hazır bulunmalarını emrettiği nakledilir. Kuba, o devirde Medine'ye iki mil uzaklıktadır.
b) Hulefâ-i râşidîn döneminde bir takım ülkeler fethedilince, Cum'a'lar yalnız şehir merkezlerinde kılınmıştır. Bu uygulama, onların "şehir ( büyük yerleşim merkezi)" olmayı Cum'a'nın sıhhat şartı saydıklarını gösterir. Öğle namazı farz olduğu için, onun Cum'a namazı sebebiyle terkedilmesi kesin bir nass ( âyet-hadis) ile mümkün olabilir. Kesin nass ise, Cum'a'nın şehir merkezlerinde kılınması şeklinde gelmiştir. Cum'a İslâmî prensip ve emirin en büyüklerindendir. Bu da en iyi, şehirlerde gerçekleşir. ( es-Serahsî, a.g.e., II, 23; el-Kâsânî, a.g.e., l, 259; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., II, 51)
Kaynaklarda verilen bu bilgiler ışığında konuyu aşağıdaki şekilde netleştirmek mümkündür.
a) Şehir ve kasabalar :
Valisi, müftüsü, İslâmî hükümleri icra edecek ve hadleri infâz edecek güce sahip hâkimi ( kadı) ile güvenliği sağlayacak zabıtası bulunan her yerleşim merkezi "şehir"dir. Sonraki İslâm hukukçularının eserlerinde" yolları, köyleri, çarşı ve pazarları bulunma" özelliği üzerinde durulmamıştır. Çünkü bir şehir veya kasabada bu özellikler zaten vardır. Böyle bir kasabanın gerek mescidinde ve gerekse "musallâ ( namazgâh)" denen yerlerinde Cum'a namazı kılınabilir. Bunda görüş birliği vardır ( İbn Âbidin, a.g.e., I, 546, 547 vd.) Bu tarife göre, vilâyet ve kaza merkezleri şehir sayılır. Bunların durumu, şehir olduklarında şüphe bulunmayan Mekke ile Medine'nin durumuna benzer.
b) Şehir hükmünde olan yerler :
En büyük mescidi, Cum'a namazı ile yükümlü olanları almayacak kadar kalabalık olan yerleşim merkezleri de "şehir" hükmündedir. Bu, Ebû Yûsuf'un şehir tarifine uygundur. Sonraki İslâm hukukçularının çoğu, bu görüşü izlemişlerdir. Bu yerler resmi bir görevli bulununca, İmam Muhammed'in şehir tarifine de uygun düşer ( es-Serahsî, a.g.e., II, 23, 24; el-Kâsânî, a.g.e., 259, 260; el-Mavsılî, a.g.e., I, 81; el-Cezirî, a.g.e., I, 378, 379). Bu ölçüye göre, nâhiye merkezleri ile pek çok büyük köyler de şehir hükmünde olur.
B) Devletin İzninin Bulunması
Cum'a namazının sahih olması için "devlet temsilcisinin izni" problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek, konuyu değerlendirmeye çalışacağız.
1) Hanefilerin görüşü :
Hanefi hukukçularına göre, Cum'a namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdullah ve İbn Ömer'den nakledilen ve yukarıda da daha uzun bir şekilde kaydettiğimiz şu hadistir : "Kim Cum'a namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli ve câir ( zâlim) bir imamı ( önderi varken, onu küçümseyerek veya inkâr ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin" ( İbn Mâce, İkâme, 78 ) İbn Mâce bu hadisin senedinde bulunan Ali b. Zeyd ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî sebebiyle isnâdı zayıf sayar. Heysemî, hadisin benzerini naklettikten sonra şöyle der : Bu hadisi Taberanî, el-Evsat'ında nakletmiştir. Oradaki senedde Musa b. Atıyye el-Bâhilî vardır. O'nun biyografisini bulamadım. Geri kalan râviler güvenilir. ( Mecmau'z-Zevâid, II, 169, 170) Bu hadiste, Cum'a'nın farzolması için adaletli veya adaletsiz bir yöneticinin bulunması öngörülmüştür. Cum'a namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardır. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cum'a kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, Cum'a'dan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikolojisi bakımından da Cum'a'nın İslâm devletinin kontrolünde kılınması gereklidir.
Ancak yöneticiler Cum'a'ya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan alıkoymak isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak Cum'a namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder : Hz. Osman, Medine'de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali'nin arkasında toplanmış ve o da Cum'a namazını kıldırmıştır. ( el-Kâsânî, a.g.e., I, 261; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, I,146; İbn Âbidin, a.g.e., I, 540) Bilmen, bunun dâru'l-harpte mümkün ve câiz olduğunu belirtir ( Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 162)
Devlet başkanı veya valilerin bizzat Cum'a namazı kıldırmaları gerekli midir?. İbnü'l-Münzir şöyle der : "Öteden beri Cum'a namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar" ( Ahmed Naîm Tecrid-i Sarih Tercümesi, III, s. 48 )
Burada şunu belirtelim ki, yukarıda kaydettiğimiz hadisten imam ya da müslümanların halifesi yoksa, Cum'a namazı kılınamaz, diye bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Bu hadisin ilgili bölümlerinin anlattığı, "ister adil, isterse de zâlim olsun bir imamın varlığına rağmen" Cum'a terk edilecek olursa, belirtilen tehditlerle karşı karşıya kalınacağından ibarettir. Çünkü hadis, "imam yoksa Cum'a namazı kılamazsınız" demiyor, olduğu halde kılınmazsa, son derece tehlikeli tehditlerde bulunuyor. İmamın yokluğu halinde kılınmayacak olursa o takdirde bu hadisten, olsa olsa tehditlerin daha hafif olacağı sonucuna varılabilir. O da en müsamahalı bir istidlâl olur.
İçtihada dayalı olarak ileri sürülmüş gerekçelerin dışında, Cum'a namazının kılınması için şart kabul edilen ve eda şartları arasında sayılan imamın varlığı şartının nakli bir delili yoktur. Ayrıca bu şart, yalnızca Hanefî mezhebinde öngörülmüş bir şarttır. Dolayısıyla terki halinde terettüp edeceği bildirilen bir takım tehditlere maruz kalmamak için, en azından ihtiyaten böyle bir şartı öngörmeyen diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyularak kılınması gerekir. Diğer taraftan kaynaklarda hadis diye belirtilen : "Dört şey vardır ki, veliyyul emirlere aittir : Cihad'tan elde edilen ganimetlerin paylaştırılması zekât'ın toplanması, hudut ( şer'i cezaların tatbiki) ve Cum'a'ları kıldırmak." ifadeleri ise hadis değildir. Fethu'l-Kadir'de ( II, 412) bunun İmam Hasan el-Basrî'ye ait bir söz olduğu belirtilmiştir. Son asır alimlerinden Seyyid Sâbık da "Fıkhu's-Sünne" adlı esrinde ( 1, 306) bunun aynı şekilde Hasan'ü'l Basrî'ye ait bir söz olduğunu kaydetmektedir. O halde böyle bir şartın öngörülmesi için dayanak teşkil edebilecek nakli bir detil elde mevcut değildir. Bu konuda ileri sürülen bu şartın sebebi, yalnızca karışıklık çıkma ihtimaline dayalı bulunmaktadır.
Veliyyü'l-Emr yoksa
Veliyyü'l-Emr ve izn-i sultânî diye belirtilen hususun gerçekleşebilmesi için, müslümanların başında en azından zâlim de olsa- bir yöneticinin bulunması zorunludur. Başa geçmiş bulunan yöneticinin, İslâm'ı kabul etmesi ise onun, müslümanların veliyyü'l-emr'i olarak görülmesinin asgarî şartıdır.
Şunu da belirtelim ki, bu durumu şu anda bir vakıa olarak yaşıyan bizleri, İslâm fakihleri de düşünmüş ve böyle bir durum halinde müslümanların ne şekilde davranabileceklerini, daha doğrusu davranması gerektiğini belirtmişlerdir. Şimdi bu konuda onların neler söylediklerine kısaca bir göz atalım :
Bu konuda İbn Nüceym der ki :
"Şayet hiç bir şekilde kadı veya ölmüş olan halifenin ( yerine geçmiş) halifesi yoksa, âmme de bir kişinin ( Cumu'a namazını kıldırmak üzere) öne geçirilmesi üzerinde ictimâ edecek olsalar, zaruret dolayısıyla caizdir." ( İbn Nuceym, el-Bahrü'r-Râik, II, I55).
Buradaki : "zaruret dolayısıyla caizdir" ifadesi üzerinde kısaca duralım : Anlaşılıyor ki, Cum'a namazı, herhangi bir şartının eksik olması dolayısıyla terk edilmesi tavsiye edilen bir durum değildir. Aksine bu gibi durumlarda -bu şartların gerçekleşme imkânı bulunmadığından- zaruret hükümleri ile amel etmek söz konusudur. Buna göre her halükarda cuma namzı kılmak gerekir. Eğer bazı şartlar eksik olursa kılınmasa da dememiş. Nüceym gibi eşsiz fıkıh çalışmaları olan bir âlim : "Zaruret dolayısıyla caizdir" gibi bir ifade kullanmaz, "Cum'a namazı sâkıt olur" demesi gerekirdi.
Cuma namazı kaç rekattır? Efendimiz genelde cuma namazını kaç rekat kılmıştır?
Cuma namazının farzı iki rekattır. Cumanın farz olan bu iki rek`atından ayrı olarak, dördü farzdan önce, dördü de farzdan sonra olmak üzere, sekiz rek`at da sünneti vardır. Vakit girdikten sonra, önce cumanın dört rek`atlı ilk sünneti kılınır. Ondan sonra camiin içinde iç ezan okunur. Ezandan sonra hatib minbere çıkar ve hutbe okur. Hutbe bittikten sonra, mihraba geçerek imam olur ve cemaatle iki rek`at cuma namazı kılınır. Bu iki rek`at farzdan sonra, cemaat dört rek`at da cumanın son sünnetini kılarlar. Böylece cuma namazı tamamlanmış olur.
Bundan sonra biri dört, diğeri iki rek`at olarak kılınan iki namaz daha vardır ki, bunlar cuma ile ilgili değildir. Dört rek`atlı olan cumanın ilk sünneti gibi kılınır. İstenirse, son iki rek`atta sûre okunmadan da kılınabilir ( öğlenin farzı gibi). Kılınan bu namazın ismi, Zuhr-i âhirdir. Niyet şöyle yapılır : "Niyet ettim vaktine yetişip de henüz üzerimden sâkıt olmayan son öğle namazına." Bu namaz şayet cuma namazının sahih olmama durumu olursa, o günün öğle namazı yerine geçmesi için fakîhler tarafından düşünülmüş bir tedbirdir. Şayet cuma namazı sahih olmuşsa, bu namaz kazaya kalmış bir öğle namazı yerine geçer. Kaza borcu olmayan için ise, nafile namaz hükmünü alır. Zaten cumanın sünneti gibi kılınmasının efdal olması da bu sebebdendir. Zuhr-i âhirden sonra da, iki rek`at vaktin sünneti diye bir namaz kılınır. Bu iki rek`at, sabah namazının kazâsı olarak da kılınabilir.
CEMAAT VE NAMAZ VE iFTiTAH TEKBiRi RESiMLERi
Nafile Namazlar Nelerdir? Nasıl Kılınırlar?
Nafile Namazlar Nelerdir?
Teheccüd Namazı (Gece Namazı)
İşrak Namazı
Duhâ (Kuşluk) Namazı
Evvabin Namazı
Abdest Şükür Namazı
Tahiyyetü’l Mescid Namazı
Yolculuk Namazı
Küsüf Ve Husuf Namazı
Şükür Namazı
Tesbih Namazı
İstihâre Namazı
Tevbe Namazı
Hâcet Namazı
Zelzele Namazı
Teheccüd Namazı (Gece Namazı)
Teheccüd, Gecenin Üçte İkisi Geçtikten Sonra, İmsak Vakti Girinceye Kadar Kılınan Nafile Bir Namazdır. En Azı İki Rekat, En Çoğu On İki, OrtasıSort Bridesmaid dresses Black bridesmaid dresses İse Sekiz Rekattır. İki Rekatta Bir Selam Verilecek İse Biliniyorsa Sabah Namazının Sünneti Gibi, 4 Rekatta Bir Selam Verilecekse Biliniyorsa Yatsı Namazının Sünneti Gibi Kılınır. Eğer 2 Den Fazla Rekat Kılmak İstiyorsanız Bu İki Rekatı Aynı Şekilde Tekrarlayarak Gerçekleştirebilirsiniz.
Rekatta
Sübhâneke Okunur
Fatiha Suresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur . Meselâ İnnâa’taynâ… Okunur
2. Rekatta
Fâtiha Sûresi
Zamm-I Sure Okunur. Meselâ, İnnâa’taynâ Okunur
2- İşrak Namazı
Güneş Doğduktan 45-50 Dakika Sonra Kılınan Bir Namazdır. İki Rekattır
Normal Vakit Namazı Kılar Gibi Fatiha’dan Sonra Zammı Sure Okunup Kılınır.
Rekatta
Sübhâneke Okunur
Fatiha Suresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur . Meselâ İnnâa’taynâ… Okunur
2. Rekatta
Fâtiha Sûresi
Zamm-I Sure Okunur. Meselâ, İnnâa’taynâ Okunur
3- Duha Namazı (Kuşluk Namazı)
Duha Namazının Faziletli Olduğu An Güneş Doğduktan İki Saat Sonrasıdır. İki Rekattan On Rekata Kadar Kılınır.
İki Rekatta Bir Selam Verilerek Kılınması Daha Faziletlidir. İki Rekatta Bir Selam Verilerek Kılınırsa Sabah Namazının Sünneti Gibi Kılınır. Dört Rekatta Bir Selam Verilerek Kılınırsa İkindi Namazının Sünneti Gibi Kılınır.
Rekatta
Sübhâneke Okunur
Fatiha Suresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur . Meselâ İnnâa’taynâ… Okunur
2. Rekatta
Fâtiha Sûresi
Zamm-I Sure Okunur. Meselâ, İnnâa’taynâ Okunur
4- Evvabin Namazı
Akşam Namazının Sünnetinden Hemen Sonra, İki Rekattan Altı Rekata Kadar Kılınır.
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur
5- Abdest Şükür Namazı
Abdest Veya Gusül Alındıktan Sonra Vakit Müsaitse, Yaşlık Kuruyacak Kadar Bir Zaman Geçmeden İki Rekat Namaz Kılınması Menduptur.
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur
6- Tahiyyetü’l Mescid Namazı
Tahiyye Selam Vermek Demektir. Tahiyyetü’l Mescid, Mescidi Yani Camiyi Selamlamak Demektir. Tahiyyetü’l Mescid Namazı, Mescide Girildiğinde Daha Oturmadan Kılınmalıdır. Faziletli Olan Budur.
İki Rekattır
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur
7- Yolculuk Namazı
Sefere Çıkan Kimseye, Abdest Alıp İki Rekat Namaz Kılmak Menduptur.
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur
8- Küsuf Ve Husuf Namazı
Güneş Ve Ay Tutulması Namazı Sünnettir. Güneş Açılıncaya Kadar Dua İle Meşgul Olunur. İmam’ın Güneş Tutulması Namazını Cemaatla Kıldırmasında Bir Mahzur Yoktur. Ay Tutulma Namazı İse Cemaatsiz Kılınır.
İki Rekattır
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur
9- Şükür Namazı
Allâh Teâlâ’nın İhsân Etmiş Olduğu Sayısız Nimetlere Şükretmek Bütün İnsanların Yerine Getirmesi Gereken Bir Borçtur. Şükür, Verilen Nimeti Arttırır. Peygamber Efendimiz –Sallallâhu Aleyhi Ve Selem- Sevindiğinde Veya Sevindirici Bir Haber Aldığı Zaman Allâh’a Şükretmek İçin Secdeye Kapanır Ve Namaz Kılardı.
İki Rekattır
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur
Tesbih Namazı
Günahların Afvına Vesîle Olan Tesbih Namazı 4 Rekattır. Bu Namazı Kılabilmek İçin Tesbihi Ezbere Bilmek Gerekir.
Her Rekatında 75 Kere “Sühbhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber Ve Lâ Havle Ve Lâ Kuvvete İllâ Billâhil-Aliyyil-Azıym” Denilir.
Bu Namaz Gündüz Kılınırsa 4 Rekatta Bir Selam Verilir. Gece Kılınırsa 2 Rekatta Bir Selam Verilir. Tesbih Namazında Her Rekatta Okunan Teşbih Adedi 75 Dir. Dört Rekatta 300 Tesbih Okunmuş Olur.
Rekatta
Sübhaneke Okunur
Ardından 14 Defa “Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber” Dedikten Sonra Sonuncusunda (Onbeşincisinde) Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllalllâhü Ekber Ve Lâ Havle Kuvvete İllâ Billâhil-Aliyyil-Azıym” Diyerek 15 Tesbihi Tamamlarız.
Fatiha Suresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur. Mesela , İnnâa’taynâ..
Ardından 9 Defa “Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber” Dedikten Sonra Sonuncusunda (Onuncusunda) Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllalllâhü Ekber Ve Lâ Havle Kuvvete İllâ Billâhil-Aliyyil-Azıym” Diyerek 10 Tesbihi Tamamlarız.
2. Rekatta
14 Defa “Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber” Dedikten Sonra Sonuncusunda (Onbeşincisinde) Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllalllâhü Ekber Ve Lâ Havle Kuvvete İllâ Billâhil-Aliyyil-Azıym” Diyerek 15 Tesbihi Tamamlarız
Fatiha Suresi Ve Ardından Zamm-I Sure Okunur.
Ardından 9 Defa “Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber” Dedikten Sonra Sonuncusunda (Onuncusunda) Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllalllâhü Ekber Ve Lâ Havle Kuvvete İllâ Billâhil-Aliyyil-Azıym” Diyerek 10 Tesbihi Tamamlarız.
Aynı Şekilde İki Rekat Daha Kılınarak 4 Rekata Tamamlanır.
İstihare Namazı
Bir Şeyin Kendisi Hakkında Hayırlı Olup Olmadığına Dair, Manevi Bir İşarete Kavuşmak İçin Kılınan Bir Namazdır. Namazdan Sonra İstiare Duası Okunur.
(Allâhumme İnnî Estehîruke Bi-İlmike Ve Estakdiruke Bikudratike Ve Es’eluke Min Fadlike’l-Azîm. Feinneke Takdiru Velâ Ekdiru Ve Ta’lemu Vela Â’lemu Ve Ente Allâmu’l-Ğuyûb. Allâhumme İn Kunte Ta’lemu Enne Haza’l, Emre Hayrun Lî Fî Dînî Ve Meâşî Ve Âkibeti Emrî Âcili Emrî Ve Âcilihi Fakdirhu Lî Ve Yessirhu Lî Summe Bârik L”İ Fîh. Ve İn Kunte Tâ’lemu Enne Hâza’l-Emre Şerrun Lî Fî Dînî Ve Meâşî Ve Âkibeti Emri Âcili Emrî Ve Acilihî Fasrifhu Annî Vasrifnî Anhu Va’kir Liyelhayra Haysu Kâne Sume Ardinî Bih.)
İki Rekattır
İlk Rekatta Fatiha Suresi Ve Kâfirun Suresi Okunur
İkinci Rekatta Sadece Fatiha Suresi Ve İhlas Suresi Okunur.
Oturuşta İse Diğer Namazlarda Olduğu Gibi Ettehiyyâtü, Allâhümme Salli, Allâhümme Barik, Rabbenâ Duaları, Rabbenââtina Ve Rabenâgfirli Okunur.
Ardından İstihare Duası Yapılır. Tesbih İsteğe Bağlıdır
Tevbe Namazı
Allâh’a Karşı Bir Gaflet Eseri Olarak Veya Nefse Uyarak Günah İşlendiğinde Onun Kefareti Olarak Büyük Bir Nedâmet İçerisinde O’na Teveccüh Etmek Gerekmektedir
Tevbe Namazı İki Rekattır.
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur
Hacet Namazı
Hacet Namazının Perşembeyi Cumaya Bağlayan Gecelerde Veya Kandil Gecelerinde Kılınması Asıldır. Ama Bütün Gecelerde Kılınabilir.
4 Rekattır
Rekatta
Subhaneke Okunur
Fatiha Suresi Okunur
3 Âyetel Kürsî Okunur
2. Rekatta
Fatiha Suresi Okunur
İhlas Suresi Okunur
Felak Ve Nas Sureleri Okunur
Rekatın Sonunda Ettehiyyâtü Okunur
3. Rekatta
Fatiha Suresi Okunur
İhlas Suresi Okunur
Felak Ve Nas Sureleri Okunur
4. Rekatta
Fatiha Suresi Okunur
İhlas Suresi Okunur
Felak Ve Nas Sureleri Okunur
Zelzele Namazı
Hicretin Beşinci Yılında Medine’de Zelzele Olmuştu. Peygamber Efendimiz (S.A.S.): “Rabbiniz Sizi, Hoşnut Olacağı Duruma Döndürmek İstiyor. Öyle Olunca Siz De Onun Hoşnutluğunu Dileyiniz!” Buyurdu.
İbn-İ Abbas (R.A.) Zelzele Dolayısıyla Altı Rükû Ve Dört Secde İle Namaz Kıldırdığı, Rivâyet Edilmektedir.
Etiketler : Nafile Namazlar, Nelerdir?, Nasıl Kılınırlar?,Teheccüd Namazı,Gece Namazı,İşrak Namazı,Duhâ Namazı,Kuşluk Namazı,Evvabin Namazı,Abdest Şükür Namazı,Tahiyyetü’l Mescid Namazı,Yolculuk Namazı, sefer Namazı,Küsüf Ve Husuf Namazı,Şükür Namazı,Tesbih Namazı,İstihâre Namazı,Tevbe Namazı,Hâcet Namazı,Zelzele Namazı,
Namazda En Çok Yapılan 24 Yanlış
1. İkamet Okunduktan Sonra Nafile Namaz Kılmak
Ebu Hureyre! (r.a)’tan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
“Namaza kamet getirildiği zaman farz namazdan başka bir namaz yoktur.”
| Ebu Dâvud, Salatu’t-Tatavvu’ 5, 1266; Tirmizî, Salat 312, 421; Nesâî, İmame 60; İbn Mâce, İkametu’s-Salat 103, 1151.
2. Namaz Esnasında Bakışları Kaldırmak
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bazı kimselere ne oluyor ki, namazlarında gözlerini semaya dikiyorlar?” Sonra sözünü daha da şiddetlendirdi ve:
“Ya bundan vaz geçerler, ya da gözlerinin nuru alınır da kör olurlar” buyurdu.
| Buhârî, Ezân 92. Ayrıca bk. Müslim, Salât 117; Ebû Dâvûd, Salât 163; Nesâî, Sehv 9; İbni Mâce, İkâme 67.
3. Tekbir Getirirken Elleri Kaldırmamak
İbn Ömer (r.a.)’dan yapılan rivayette, demiştir ki:
“Peygamber (a.s.) Efendimiz namaza kalktığı zaman ellerini omuz seviyesini buluncaya kadar kaldırdıktan sonra tekbîr getirirdi…”
| Burahî, Muslîm
Abdulcebbar b. Vail (r.a), babasından naklederek, babası Vail,
“Rasûlullah (s.a.v)’i namaza başlarken ellerinin baş parmaklarını kulak memelerinin hizasına kadar kaldırdığını gördüğünü söyledi.”
| Dârimi, Salat: 31; Ebû Davud, Salat: 116
4. Namazda Sağa Sola Bakmak
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e namazda başı sağa sola çevirmenin hükmünü sordum.
Peygamberimiz: “Bu, kulun namazından bir miktarını şeytanın kapıp aşırmasıdır” buyurdu.
| Buhârî, Ezân 93, Bed’ü’l-halk 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 161; Tirmizî, Cum’a 59; Nesâî, Sehv 10
5. Namazda Ellerini Bağlamadan Durmak
Sehl b. Saad (r.a.) şöyle rivayet etmiştir:
“İnsanlar sağ ellerini namaz kılarken sol kolları üzerine koymakla emrolunurlardı.”
| Buharî
6. Namazları Hızlıca Kılıp Rükunların Hakkını Vermemek
“İnsanların hırsızlıkta en ileri olanı, kendi namazından çalan kimsedir.”
“Ey Allah’ın Resulü, kişi namazından nasıl hırsızlık yapar?” denildi. Resulullah,
“Rukûunu ve secdesini tam yapmaz. Bu namazdan çalmaktır. İnsanların en cimrisi de selâm (verip alma) da cimri davranandır.” buyurdu.
| Müsned-i Ahmed b. Hanbel, III/70).
7. Secdede Ayakları Kaldırmak
Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti.- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın kenarları (parmak uçları) dır. Bir de elbise ve saçlarımızı toplamamakla (emrolunduk).”
| Buharî, Ezan, 133-134
8. Secdede Burnu Yere Değdirmekten Kaçınmak
Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti.- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın kenarları (parmak uçları) dır. Bir de elbise ve saçlarımızı toplamamakla (emrolunduk).”
| Buharî, Ezan, 133-134
9. İmam İle Yarışmak veya Onunla Hareket Etmek
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Sizden biriniz, imamdan önce başını (rükû veya secdeden) kaldırdığı zaman, başını Allah Teâlâ’nın merkep başına veya suretini merkep suretine çevirmesinden korkmuyor mu?”
| Buhârî, Ezân 53; Müslim, Salât 114-116. Ayrıca bk. Tirmizî, Cum’a 56; Ebû Dâvûd, Salât 75; Nesâî, İmâmet 38; İbni Mâce, İkâme 41
10. Secdede Kolları Yere Yapıştırmak
Rasûlüllah (asv) buyuruyor:
“Sizden biriniz secde ettiği vakit ellerini köpeğin döşediği gibi döşemesin, uyluklarını bitiştirsin.”
| Ebu Davud, II, 48
11. Cemaate Yetişmek İçin Camiye Koşmak
Namaza geleceğiniz zaman yürüyerek (normal adımlarla) gelin. Sekinet ve vakarı elden bırakmayın. Yetiştiğiniz kadarını (imamla) kılar, kaçırdığınızı tamamlarsınız.
| Buharî, Ezan: 21- Müslim, Mesâcid: 154
12. Sütre (engel) Koymadan Namaz Kılmak
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
Sizden biriniz namaz kıldığı zaman önüne bir şey koysun, hiç bir şey bulamazsa bir sopa diksin, sopa da yoksa, önüne bir çizgi çizsin, bundan sonra önünden ne geçerse geçsin ona-zarar vermez.
| İbn Mâce, ikâme 36; Ahmed b. Hanbel, II, 249, 255, 266. Sünen-i Ebu Davud
13. Sonradan Cemaate Yetişen Brinin İmamın Ayağa Kalkmasını Beklemesi
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
Siz mescide geldiğinizde (cemaatle namaza başlanmış ise), imam (kıyam, rüku, secde, kuud) hangi hal üzere olursa olsun hemen uyun ve yapmakta olduğunu yapın.
| Tirmizî
14. Rükundan Sonra Tam Doğrulmamak
Namazı nasıl kılacağını soran birine Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“…sonra rükû’a var, vücudun tam istikrar buluncaya kadar bekledikten sonra başını kaldır ve ayakta tam doğruluncaya kadar dur…”
| Etaü Dâvud – Buharî 15. Tirmizî/ salât; 110, isti’zan; 4. Nesâî/istif-tah;7, tatbiyk 15, sehv 67. İbn
Mâce:72
15. Rüku'da Yeterince Eğilmemek
Hz. Aişe’den gelen bir rivayete göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
Rükû’a vardığında başını ne kaldırır, ne de eğerdi, bu ikisi arasında bir ölçüde tutardı. Rükû’dan başını kaldırdığında, iyice doğrulup ayakta durmadıkça secde yap-mazdı. Secdeden başını kaldırınca, iyice oturmadan ikinci secdeyi yapmazdı.
| Ebû Dâvud/salât: 122.İbn Mâce/ikamet: 4, Ahmed, 6/31, 171, 194, 281
16. Namazda Elbiseyi Toplamak/Kolları Sıvamak
Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti.- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın kenarları (parmak uçları) dır. Bir de elbise ve saçlarımızı toplamamakla (emrolunduk).”
| Buharî, Ezan, 133-134
17. Omuzları Örtmeyen Giysi İle Namaz Kılmak
Ebû Hureyre (r.a) şöyle demiştir: Peygamber (s.a.s):
“Hiçbiriniz üzerinde bir tek kumaş varken onun bir mikdârım boynunun kökü ile omuz başları arasına dolamaksızın namaz kılmasın ” buyurdu.
| Yânî, bu takdîrde musallî nasıl yapar. Kumaş dar olduğu zaman, kumaşı bele bağlayıp izâr edinmesi ve yukarıdan Örtünmemesi lâzım gelir. Çünkü o dar kumaşı yukarıdan Örtünmek, avret yerinin açılmasına sebebdir.
| Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/457.
18. Resim/Fotoğraf Gibi Görüntülerin Olduğu Yerde Namaz Kılmak
Âişe onunla odasının bir tarafını örtmüştü. Peygamber (s.a.v) ona: “Şu kırâmım karşımızdan gider. Zîrâ onun tasvirleri, namazımda bana görünüp duruyor” buyurdu.
| Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/470-471
19. Namaz Kılanın Önünden Geçmek
Ebû Cuheym de şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Namaz kılanın önünden geçen kimse, üzerine ne kadar günâh aldığını bilseydi, onun önünden geçmektense kırk (zaman yerinde) durmayı daha hayırlı bulurdu”.
| Râvî Mâlik ibn Enes dedi ki: Râvî Ebu’n-Nadr: Kırk gün mü, yâhud ay mı, yâhud yıl mı dedi bilemiyorum, dedi.
20. Saflar Arası Boşluk Bırakmak
Câbir İbni Semüre radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıkıp yanımıza geldi ve şöyle buyurdu:
– “Meleklerin Rableri huzurunda saf bağlayıp durdukları gibi saf bağlasanız ya!”
Bunun üzerine biz:
– Yâ Resûlallah! Melekler Rablerinin huzurunda nasıl saf bağlayıp dururlar? diye sorduk. Şöyle buyurdu:
– “Onlar öndeki safları tamamlayıp birbirine perçinlenmiş gibi bitişik dururlar.”
| Müslim, Salât 119. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 93; Nesâî, İmâmet 28; İbni Mâce, İkâmet 50
21. Secdede Ayakları Kaldırmak
Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti.- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın kenarları (parmak uçları) dır. Bir de elbise ve saçlarımızı toplamamakla (emrolunduk).”
| Buharî, Ezan, 133-134
22. Secdede Elleri Kaldırmak
Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti.- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın kenarları (parmak uçları) dır. Bir de elbise ve saçlarımızı toplamamakla (emrolunduk).”
| Buharî, Ezan, 133-134
23. Namazda Safları Düzgün Tutmamak
Nu’man b. Beşîr (R.A.)’den yapılan rivayette, Resûlüllah (A.S.) Efendimizin şöyle buyurduğunu haber vermiştir-. «Ya saflarınızı iyice düzeltirsiniz, yoksa yüzleriniz arasında Allah’a muhalefet edersiniz!.
| Buharı/ezan: 71. Müslim/salak 127, 128. Ebû Davud/salat 93. Tirraizı/me-vakiyt: 53. İbn Mâce/ikameti 50. Ahmed; 4/271, 272, 277
24. İki Ayağı Yayarak Oturmak
“..Resûlüllah (s.a.s) Efendimiz iki secdeden sonra oturunca sol ayağını yere yatırıp üzerine oturur, sağ ayağım ise dik tutardı…”
| el-Ümm; 1/116’dan özetlenerek.
Etiketler : Namazda, En Çok Yapılan, 24 Yanlış,En Çok,Yapılan,hatalar,Yapılmamsi gerekenler,
Güneş tutulması ve Küsuf namazı nedir nasıl kılınır? Ay tutulması ve Husuf namazı nedir nasıl kılınır?
Güneş tutulması ve Küsuf namazı nedir nasıl kılınır?
Ay tutulması ve Husuf namazı nedir nasıl kılınır?
Dünya hem kendi ekseni etrafında hem de Güneş etrafında döner
Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesi sonucu gece ve gündüz olayları, Güneş etrafında dönmesi ile de mevsimler oluşur.
Ay’ da Dünya gibi hem kendi ekseni etrafında hem de Dünya etrafında döner Ay’ın Dünya etrafında dönme süresi ile kendi etrafında dönme süresi birbirine eşit ve 27,3 gündür Bundan dolayı Ay’ın Dünya’dan sadece bir yüzeyi görünür.
Güneş tutulması
Ay, Dünya’ nın etrafında hareket ederken Dünya ile Güneş’ in arasına girmesine güneş tutulması denir.
Bazı durumlarda Ay’ın tam ve yarı gölge konileri Dünya üzerine düşer Bu durumda bu yerler Güneş ışığını alamaz ve sadece bu yerlerde Güneş tutulması olur.
Ay tutulması
Dünya, güneş etrafında dönerken Ay ile Güneş’in arasına girmesine ay tutulması denir.
Ay, Dünya’nın oluşturduğu gölge konisinin içine girince ışık alamaz ve yansıtamaz Bu nedenle de görülmez.
İslam dinine göre Güneş tutulması sırasında namaz kılmak sünnet sayılmıştır. Güneş tutulması sırasında kılınan namazlara ise Küsuf Namazı denir?
Güneş tutulması sırasında kılınan Küsuf namazı iki rekattır ve güneş tutulması bitene kadar dua ile meşgul olunmasının hayırlı olacağı bildirilmiştir.
"Şüphesiz güneş ve ay Allah'ın mucizelerinden bir mucizedir. Bir kimsenin ölümü veya dünyaya gelmesi yüzünden tutulmazlar. Bunu görünce Allah'a dua edin, namaz kılın ve sadaka verin. (Müslim, Kusuf, 3901; Mâlik, Muvatta', I, 186; Beyhakî, III, 323, 324; Şevkânî, a.g.e., III, 325).
?Kur'ân'da şöyle buyurulur: "Gece, gündüz güneş ve ay, O'nun varlığını gösteren âyetlerdendir. Güneşe veya ay'a secde etmeyiniz. Bütün bunları yoktan var eden Allah'a secde ediniz" (Fussilet, 41/37).
Bu âyet-i kerîme, ay ve güneş tutulması sırasında, bunları yaratan Allah için namaz kılmaya işaret etmektedir.? (İslâm Fıkıh Ansiklopedisi)
“Ay ve güneş Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren alametlerdir. Bunlar hiç kimsenin ölümünden veya yaşamasından/doğmasından dolayı tutulmazlar. Ay veya güneş tutulmasını gördüğünüz zaman, açılıncaya kadar namaz kılın, dua edin.” Hazreti Peygamber'in kendisinin de güneş tutulduğunda mescide giderek namaz kıldığı rivayet edilmiştir.[/font]
Küsuf ve husuf namazları nedir, nasıl kılınır?
Bu iki namaz nafile namazdır. Küsuf namazı güneş tutulunca, Husuf namazı ise ay tutulduğu zaman kılınır.
Bu iki namaz nafile namazdır. Küsuf namazı güneş tutulunca, Husuf namazı ise ay tutulduğu zaman kılınır.
Küsuf namazı:
[font=Georgia]Güneş tutulduğu zaman, cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve ikametsiz en az iki rekat namaz kıldırır. Kıraati gizli veya açıktan okur. Kıraatte uzun sure okumak iyidir.
Namazdan sonra da güneş açılıncaya kadar kıbleye doğru ayakta veya cemaate karşı oturarak dua eder. Böyle bir imam bulunmazsa, bu namazı herkes, kendi evinde tek başına da kılabilir. Sahrada da kılınabilir.
Küsuf namazında imam-ı a'zama, imam-ı Malik'e ve imam-ı Ahmed'e göre, hutbe okunmaz. İmam-ı Şafii’ye göre, namazdan sonra hutbe okunması müstehaptır.
Husuf namazı:
Ay tutulduğu zaman, herkes kendi evinde tek başına olarak güneş tutulması namazı gibi, kıraati gizli veya açıktan okuyarak iki veya dört rekat namaz kılması iyi olur. Bu namazın camide cemaatle kılınması da, caizdir.
Bu namaz, iki rekat kılınırsa sabahın sünneti gibi, dört rekat kılınırsa ikindinin sünneti gibi kılınır.
Önemli Not:
Güneş ve ay tutulması esnasında kılınması sünnet olan küsuf husuf namazları, güneş ve ay tutulmasını engellemek ve o durumun geçmesini sağlamak için değildi deniyor Bu iki olay o namazların vakitleridir. Tıpkı, güneş battıktan sonra kılınan akşam namazının, güneşin batışını önlemek için olmadığı gibi. Güneş’in batışı, akşam namazının vaktidir. Güneş ve ay tutulmaları da o namazların vaktidir Denilsede Aynen uykuya yattgimizda elimizin veya ayagimizin yalniş bir pozisyaonda unutmuş olmamiz senbebiyle uyuşmasi ve hareketsiz kalmsi gibi güneş ve ay tutulmalarindada ay veya dünya uyuşmuş el kol gibi hareketisiz kalabilir işde o iki namaz onlarin tekrar hareket etmesini saglamak icindir, yoksa sebebsiz namaz olmaz, namazinda bir sebebi var birde onun yaptigi bir fonksiyon var, öyle ay tutuldu hoppa yat kalk, güneş tutuldu hoppa yat kalk degil yani.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 06 Mart 2015 Pazartesi
Original Kar © glan
Namazdan sonra da güneş açılıncaya kadar kıbleye doğru ayakta veya cemaate karşı oturarak dua eder. Böyle bir imam bulunmazsa, bu namazı herkes, kendi evinde tek başına da kılabilir. Sahrada da kılınabilir.
Küsuf namazında imam-ı a'zama, imam-ı Malik'e ve imam-ı Ahmed'e göre, hutbe okunmaz. İmam-ı Şafii’ye göre, namazdan sonra hutbe okunması müstehaptır.
Husuf namazı:
Ay tutulduğu zaman, herkes kendi evinde tek başına olarak güneş tutulması namazı gibi, kıraati gizli veya açıktan okuyarak iki veya dört rekat namaz kılması iyi olur. Bu namazın camide cemaatle kılınması da, caizdir.
Bu namaz, iki rekat kılınırsa sabahın sünneti gibi, dört rekat kılınırsa ikindinin sünneti gibi kılınır.
Önemli Not:
Güneş ve ay tutulması esnasında kılınması sünnet olan küsuf husuf namazları, güneş ve ay tutulmasını engellemek ve o durumun geçmesini sağlamak için değildi deniyor Bu iki olay o namazların vakitleridir. Tıpkı, güneş battıktan sonra kılınan akşam namazının, güneşin batışını önlemek için olmadığı gibi. Güneş’in batışı, akşam namazının vaktidir. Güneş ve ay tutulmaları da o namazların vaktidir Denilsede Aynen uykuya yattgimizda elimizin veya ayagimizin yalniş bir pozisyaonda unutmuş olmamiz senbebiyle uyuşmasi ve hareketsiz kalmsi gibi güneş ve ay tutulmalarindada ay veya dünya uyuşmuş el kol gibi hareketisiz kalabilir işde o iki namaz onlarin tekrar hareket etmesini saglamak icindir, yoksa sebebsiz namaz olmaz, namazinda bir sebebi var birde onun yaptigi bir fonksiyon var, öyle ay tutuldu hoppa yat kalk, güneş tutuldu hoppa yat kalk degil yani.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 06 Mart 2015 Pazartesi
Original Kar © glan
Cem-i takdim - Cem-i tehir Nedir? Neden Yapılır? Nezaman Yapılır? Namazları Birleştirmenin Hükmü Nedir?
Karoglan Hoca Başağaçlı Raşit Tunca nın Konuya izahı:
Cem-i Takdim veya Cem i Evvel Ne Demekdir:
Bir namazı,vakti girmeden önce, önceki namazla birlikte kılmaya Cem-i Takdim yani, öne alma, peşinen ödeme, veya evvele öne alma denilir.
Cem-i Tehir veya Cem i Ahir Ne Demekdir:
Bir namazı, vakti çıkıncaya kadar geciktirip, sonraki namazla birlikte kılmaya Cem-i Tehir veya Cem i Ahir sonraya alma, Sonradan ödeme, ileri alma denilir.
Bir evin ana giriş kapisi olmasi demek mutfağa veya banyoya veya oturma odasinada o kapidan girilcegini göstermez, içeri girdikden sonra başka kapilarida olabilir o yüzden Muhammed Mustafanin bunu veda haccinda arafatda yapmasi demek bu sünnettir illa araftda yapilir başka zaman yapilmaz manasini taşimaz. bazi sünnetler maksadına binaen yapilir, bazilari manasına binaen, bazilari maneviyatına binaen yapilir. ve bu sünnette maksad önemlidir, ve maksad insanin vakti ne zaman en müsait ise, yani vakit girmeden müsait ise önceye alması, yoksa sonra müsait olcaksa, sonraya almasina cevaz vermek içindir. ve burada araftda Muhammedin ikişer ikişer, iki namazi birleştirmeside, sadece bir örnek teşkil etmek içindir, bu olurda olur, üç vakit namazda olabilir ve en müsait olduğun zaman üç vakti sana uygun olan yöntemle kılmandır efdal olan, bu öncede olabilir veya sonrda olabilir yani.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 21 Temmuz 2015 Salı
Original Kar©glan
---oOo---
Bir başka kaynakdan izah:
"Muhakkak ki namaz, mü’minler üzerine vakitleri belirli (bir farz) olarak yazılıdır." (Nisa,103)
Namazı cem' etmek; "cem-i takdim" ve "cem-i te'hir" olmak üzere iki kısımdır
Namaz kılan kişinin öğle vaktinde, ikindi namazını öğle namazı ile birlikte kılmasına “cem-i takdîm” denir. Bu durumda vakti girmeden önce ikindi namazı, öğle namazıyla birlikte kılınmış olmaktadır.
Namaz kılan kişinin öğle namazını, vakti çıkıncaya kadar geciktirip ikindi vaktinde ikindi namazıyla birlikte kılmasına ise “cem-i te’hîr” denir. Yatsı namazıyla akşam namazı da, tıpkı öğle ve ikindi namazları gibi her iki şekilde de kılınabilirler. Sabah namazına gelince, bunun hiç bir halde başka bir vakit namazıyla bir arada kılınması sahîh olmaz.
Belirteceğimiz sebeplerden birinin mevcûd olmaması halinde mükellef bir kişinin, farz namazlardan birini vaktinden sonraya bırakması veya vaktinden önceye alması caiz olmaz. Zîrâ noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah, her namazı tâyin edilen kendi vaktinde kılmamızı emretmek üzere şöyle buyurmuştur:
"Muhakkak ki namaz, mü’minler üzerine vakitleri belirli (bir farz) olarak yazılıdır." (Nisa,103)
İslâm Dîni kolaylık ve müsamaha dîni olduğundan dolayı, meşakkatlerin bulunması hâlinde, sıkıntıları gidermek amacıyla namazların, vakitleri dışında kılınmasını mübah saymıştır. (İslam İlmihali – Halil Gönenç)
Vakit namazlarının ikisini bir arada kılmak, (bazı hallerde) caizdir. Bir arada kılmanın sebep ve şartlarına gelince; bunlar, mezheblere göre detaylı olarak aşağıda ayrı ayrı anlatılmıştır.
Hanefîlere göre;
Ne sefer ne de ikâmet hâlinde herhangi bir özürden dolayı iki vakit namazını bir arada kılmak, iki durum dışında caiz olmaz demişlerdir.
Bunlardan birincisi: Öğle ve ikindi namazını, öğle vaktinde cem-i takdim olarak bir arada kılmaktır. Bu da dört şartla caiz olur:
1. Bu cem arefe gününde yapılmalıdır.
2. Hac için ihramda bulunulmalıdır.
3. Bu namazlar, müslümanların imamının veya vekilinin ardında kılınmalıdır.
4. Öğle namazı sahîh kalmalıdır. Eğer fâsid olduğu anlaşılırsa, iade edilmesi vâcib olur. Bu durumda ikindiyi öğleyle bir arada cem' etmek caiz olmaz. Aksine ikindi vakti girdiğinde, ikindi namazını kılmak vâcib olur.
Cem yapmanın caiz olduğu durumlardan ikincisi: Akşam namazını erteleyerek yatsıyla birlikte cem-i’ te’hîr şeklinde kılmaktır. Bunun caiz olması için de iki şart vardır:
1. Bu cemediş, Müzdelife’de olmalıdır.
2. Hac için ihramda bulunulmalıdır.
Cem’edilen iki namazın her ne kadar kendilerine özgü kametleri olacaksa da, ikisi için sadece bir tek ezan okunur. Abdullah İbn Mes’ûd (ra), namazların cemine ilişkin şöyle bir rivayette bulunmuştur:
“Kendisinden başka ilâh bulunmayan (Allah)’a andolsun ki, Resûlullah (asm), iki namaz dışında bütün namazlarını mutlaka vakti içinde kıldı. Bunlardan biri Arafat’ta öğleyle ikindiyi birleştirerek kıldığı namaz, diğeri de Müzdelife’de, akşamla yatsıyı birleştirerek kıldığı namazdır.” (Tirmizi, Ebu Davud)
Şafiilere göre;
Anılan iki namazı, gerekli sefer şartlarını taşıyan ve sefer mesafesi de en azından 80.640 km. uzunluğunda olan misafir kimselerin cem-i takdîm veya cem-i te’hîr yaparak kılmaları caiz olur. Yağmur nedeniyle de sadece cem-i takdim yaparak kılınabilir. Cem-i takdimin yapılması için altı şart gereklidir:
1. Tertib: Önce hangi vakitte bulunuluyorsa o vaktin namazını kılarak tertibe riâyet edilmelidir. Sözgelimi öğle vaktindeki bir kişi, bu vaktin namazıyla birlikte ikindiyi de kılmak isterse, önce öğle namazını kılmalıdır. Bunun tersini yaparsa, vaktin namazı olan öğle namazı sahîh olur. Önce kıldığı ikindi namazıysa, ne farz ve ne de nafile yerine geçer. Eğer üzerinde bu neviden (kazaya kalmış) farz bir namaz varsa, ancak onun yerine geçerli olur. Ama bu tertibsizliği, bilgisizlik veya unutkanlık nedeniyle yapmış ise, bu takdirde önce kıldığı ikindi namazı nafile yerine geçerli olur.
2. Niyet: Cem yapmaya niyet etmek. Öğle ve İkindi namazlarını cem-i takdim yaparak kılacak olan kişinin kalben, öğleden sonra ikindiyi kılacağına ilişkin niyet etmesi gereklidir. Bu niyetin selâmla birlikte de olsa ilk namazda yapılması şarttır. Niyetin tekbirinden önce veya selâmdan sonra yapılması yeterli olmaz.
3. İki namaz arasında muvâlât: İki namaz arasına, çok hafif de olsa, iki rek’at kılacak kadar bir fasıla konulmamalı ve yine iki namaz arasında nafile de kılınmamalıdır. Aralarına ezan, ikâmet ve taharet gibi fasılaların konulması caizdir. Meselâ öğle namazını teyemmümle kılan bir kişi, ikindiyi de cemederek kılmak isterse, ikindi için bir teyemmüm yaparak araya fasıla koymasının cem için bir zararı olmaz. Zîrâ iki namazı bir teyemmümle cemedip kılmak caiz olmaz.
4. Seferin, ikinci namaza iftitah tekbiri alıp başlayıncaya kadar devam etmesi şarttır. İkinci namaza başladıktan sonra sefer nihayete ererse cem işlemi tamamlanır. Ama ikinci namaza başlamadan önce sefer sona ererse, sebebi ortadan kalkmış olduğu gerekçesiyle cemetmek sahîh olmaz.
5. İkinci namazın gerçekleşmesine kadar, birinci namazın vaktinin çıkmayacağını kesin olarak bilmek şarttır.
6. Birinci namazın sahîh olduğunu zannetmek şarttır. Meselâ birinci namaz Cuma namazı ise ve hiç gerek yokken birden fazla yerlerde kılınmaktaysa; hangisinin daha önce kıldığı veya beraberce kıldıkları hususunda şüpheye düşürülürse, ikindi namazını öne alarak cem-i takdim yapıp onunla birlikte kılmak sahîh olmaz.
Şu da var ki: Cem yaparak namazları bir arada kılmamak daha uygundur. Çünkü bunun caiz olup olmaması hususunda ihtilâf vardır. Ama hac ibâdetini edâ etmekte olan kişi misafir ise, Arafat’tayken sünnet olarak ikindiyi öne alıp cem-i takdim yaparak öğle namazıyla birlikte kılmalıdır. Müzdelife’de de akşamı erteleyerek yatsı namazıyla cem-i tehîr edip kılmalıdır. Bu iki durumda cem yapmanın caiz olduğu hususunda mezhepler görüş birliği etmişlerdir. Şunu da bilmek gerekir ki: İkindi namazının cem edilerek kılınması bazen vâcib, bazen de mendub olur. Bir namazın vakti daralır da abdest alıp namaz kılmaya yeterli olmazsa, bu vaktin namazı, müteâkib namazla birlikte cem edilerek kılınmak üzere tehir edilir. Ki bu da vâcibtir.
Az önce durumu belirtilen hacıların iki namazı cemederek kılmaları mendub olur. Namazın kılınışı cem sayesinde kemâl derecesine ulaşacaksa, cem ederek kılmak da mendub olur. Meselâ cemederken iki namazı cemaatle beraber kılacak olan kişinin; cemetmediği takdirde namazı tek başına kılması gerekiyorsa bu durumda, cemaatle kılacağı için cemederek kılması mendub olur. Seferdeyken namazları cem-i tehîr şeklinde kılmanın sahîh olması için iki şart gereklidir:
a. Cem-i tehîr için birinci namazın vaktinde niyet etmek şarttır. Birinci vakitte niyet edilirken, geriye tam veya kısaltılmış olarak namaz kılabilecek kadar bir vakit kalmış olmalıdır. Eğer birinci vakitte cem-i tehire niyet etmemişse veya etmiş olup da geriye tam veya kısaltılmış olarak namaz kılacak kadar zaman kalmamışsa günahkâr olur. Eğer bu namazın yalnızca bir rek’atini bile vakit içinde kılamazsa kazaya kalmış olur. Vakit içinde bir rek’atini kılabilirse, haram işlemiş olmakla birlikte namazını edâ etmiş sayılır.
b. Sefer hâlinin, cem-i tehîr olarak kılınan namazların sonuna dek devam etmesi şarttır. Eğer seferîlik, namazların sonuna dek devam etmeyip sona ererse, tehîrine niyet ettiği namaz kazaya kalmış olur. Cem-i tehîr olarak kılınan namazlar arasında tertib ve muvâlâta riâyet etmek, şart olmayıp sünnettir.
Mukîm olan kimsenin, yağmur sebebiyle ikindiyi öne alarak Cuma namazıyla birlikte cem-i takdim şeklinde vaktin evvelinde kılması caizdir. Bu yağmur, elbiselerin üstünü veya ayakkabıların altını ıslatacak kadar olsa da cem-i takdîm yapması caizdir. Eriyen kar ve dolu da bu hüküm açısından yağmur gibidir. Mukîm olan kişinin böyle yapması, tabiî ki bazı şartlara bağlıdır:
1. Yağmur ve benzeri (kar ve dolu) şeyler, her iki namazın iftitah tekbirleri esnasında ve birinci namazın selâmı esnasında mevcûd olmalıdır ki, birinci namaz ikinciye bitiştirilebilsin. Yağmurun birinci namazda veya ikinci namazda veyahut da bu ikisinden sonra kesilmesinin cem için bir zararı olmaz.
2. İki namaz arasındaki tertibe riâyet edilmelidir.
3. İki namaz arasında muvâlâta riâyet edilmeli, yani aralarına bir fasıla konulmamalıdır.
4. Seferîlikte yapılan cem gibi, bu cemedişte de cem için niyet edilmelidir.
5. İkinci namazın en azından iftitah tekbirinin cemaatle birlikte alınması gerekir. Cemaatin, namazın sonuna kadar devam etmesi şart değildir. Birinci rek’atin tamamlanmasından önce cemaatten ayrılıp münferid olarak kılınsa bile bunun bir sakıncası olmaz. Kuvvetli olan görüş bu doğrultudadır.
6. Bu iki namazı kıldıran imam, hem imamlığa hem de cemaate niyet etmelidir.
7. Cemediş, örfe göre uzaktaki bir namazgahta olmalıdır. Öyle ki, cemaat buraya gelirken yolda zorluk çekmiş olmalıdır. Görevli imam, bu hükme tâbi değildir. Yağmurdan ötürü eziyet görmese bile cemaate, iki namazı cemederek kıldırabilir. Bu sayılan şartlardan biri gerçekleşmediği takdirde mukîm kişi, namazların ikisini cemederek bir arada kılamaz. Şiddetli karanlık, rüzgâr, korku, çamur ve hastalık meşhur kavle göre mukîmin cemetmesini mübah kılan sebeplerden değildir. Ancak hastalık hâlinde iki namazın cem-i takdim veya cem-i tehîr şeklinde kılınmasının caiz oluşu tercih edilmiştir.
Malikilere göre;
Namazları cemetmenin sebepleri şunlardır:
1. Seferîlik.
2. Hastalık.
3. Yağmur.
4. Karanlıkla birlikte (yolların) çamurlu olması.
5. Hac ibâdetini edâ etmekte olan kişinin Arafat’ta veya Müzdelife’de bulunması.
Şimdi de bu sebeplerin izahına geçelim:
1. Seferîlik: Bundan maksat, namazın kısaltılmasını gerekli kılan veya kılmayan mutlak mânâdaki seferdir. Yalnız, bu seferin haram, ya da mekruh amaçlı olmaması şarttır. Mubah amaçlı bir seferde bulunan kişinin ikindi namazını öne alarak öğleyle birlikte cem-i takdim şeklinde kılması iki şartla caiz olur:
a. Mola verilecek yere inmesi esnasında, güneş zevale ermiş olmalıdır.
b. İkindi vaktinin girmesinden önce hareket etmeye, ikinci molayı ise güneşin batmasından sonra yapmaya niyet etmelidir. Eğer ikinci molayı güneşin sararmasından önce yapmaya niyet ederse, hareketten önce öğle namazını kılmalı, ikindi namazını ise ikinci molaya bırakmalıdır ki, bu vâcibtir. -Çünkü ikinci mola, ihtiyarî vakit içinde yapılmış olacaktır. Durum böyle olunca ikindi namazını öne alarak öğleyle birlikte kılmaya sebep kalmamaktadır. Cemedilerek öğleyle birlikte kılınırsa, günahkâr olmakla birlikte yine de sahîh olur. İkinci molada da ihtiyarî vakit içinde ikindiyi iade etmek mendub olur. Güneşin sararmasından sonra ve gurubundan önce ikinci molaya niyet ederse, öğle namazını hareketten önce kılar. İkindiyi ise dilerse öne alarak öğleyle birlikte kılar dilerse ikinci molada kılmak üzere erteler. Çünkü ikinci mola, her halükârda zarurî vakitte vukûbulmuş olacaktır. Cemedip etmemek arasında serbest bırakılması şundan ileri gelmektedir: Bu durumdaki bir kimse ikindiyi öne alıp öğleyle birlikte kılarsa, sefer nedeniyle ilk zarûrî vakitte kılmış olur. İkinci molaya ertelerse meşrû-zarûrî vakitte kılmış olur.
Seferde bulunan kişi seyir halindeyken öğle namazının vakti girerse -ki bu da güneşin zevâliyle olur-, eğer güneşin sararması esnasında veya daha önce mola vermeye niyet etmişse, öğle namazını mola esnasında ikindiyle birlikte cem-i tehîr etmek üzere erteleyebilir. Eğer mola vermeye güneşin batmasından sonra niyet ederse, öğleyi ikindiyle birlikte kılmak üzere tehir etmesi caiz olmaz. Molası güneşin batmasından sonra olacağına göre, ikindi namazını da molaya kadar ertelemesi caiz olmaz. Çünkü böyle yaparsa her iki namazı da vakitleri dışına çıkarmış olacaktır. Bu kişi ancak sûreten iki namazı cemedip kılacaktır. Öğle namazı ihtiyarî vaktinin sonunda, ikindi namazı da ihtiyarî vaktinin başında kılınmış olacaktır. Akşam namazıyla yatsı namazı da bu detaylar açısından tıpkı öğle ve ikindi namazlarıyla aynı hükümlere tabidirler. Şu farkla ki: Akşam namazının ilk vakti olan güneşin batma anı, öğle namazına nisbetle güneşin zevale ermesi gibidir. Gecenin ilk üçte biri de, ikindi namazından sonra güneşin sararması mesâbesindedir. Buna göre, akşam namazının vakti yolcunun mola verdiği sırada girmişse ve yatsının girmesinden önce hareket etmeye, fecrin doğmasından sonra da ikinci molaya niyet etmişse, bu takdirde hareketten önce yatsıyı öne alarak akşam namazıyla birlikte cem-i takdim şeklinde kılar. Eğer ikinci molayı gecenin ilk üçte birinin sona ermesinden önce vermeye niyet ederse, yatsıyı o zamana ertelemelidir. Eğer ikinci molayı gecenin ilk üçte birinden sonra vermeye niyet ederse, hareketten önce akşam namazını kılar. Yatsıyı ise dilerse akşam namazıyla birlikte cem-i takdim şeklinde kılar, dilerse ikinci molada kılmak üzere erteler. Kıyas, bu doğrultudadır. Misafirlikte namazları cemederek kılmak caiz olmakla birlikte evlâ olan hükme ters düşmektedir ve yapılmaması daha iyidir. Ayrıca namazları cem’ederek kılmak, sadece kara yoluyla yapılan seferlerde caiz olur. Deniz yolculuğundaysa caiz değildir. Zîrâ namazları cemetme ruhsatı, sadece karada yapılan yolculuklar için geçerlidir.
2. Hastalık: Eğer hasta kimsenin her namaz için ayrı ayrı abdest alıp ayakta durması zor oluyorsa, meselâ karın ağrısına tutulmuş bir kimsenin öğle ve ikindiyi, akşam ve yatsıyı sûreten cemederek kılması caiz olur. Sûreten, cemden kasıt: Öğle namazını ihtiyarî vaktinin sonunda, ikindiyi ise ihtiyarî vaktinin başında; akşam namazını ufuktaki şafağın az öncesinde, yatsıyı da bu şafağın kayboluşunun başlangıcında kılmaktır. Bu namazların bu şekilde cemedilişleri, gerçek anlamda bir cemediş değildir. Zîrâ bu namazların her biri, kendi vaktinde kılınmış olmaktadır ve bu da kerâhetsiz olarak caizdir. Böyle yapan kişi, vaktin başlangıcında namaz kılma faziletini elde eder. Ama mazereti olmayanların durumu bunun tersinedir. Mazereti olmayan bir kişi için sûreten cemediş her ne kadar caizse de, vaktin başlangıcında namaz kılma faziletini kaçırmış olur. Sıhhatli kişi, eğer bulunduğu vakitten sonra gelecek olan vaktin girmesi esnasında; meselâ öğledeyken ikindi vaktinin girmesi esnasında istenilen şekilde namaz kılmasını engelleyen bir baskının veya namaz kılmasına mâni bir baygınlığın vukû bulacağından korkarsa, ikinci vaktin namazını öne alıp bulunduğu vaktin namazıyla cemederek kılabilir. Bunu yaptıktan sonra korktuğu şeyle karşılaşmazsa, zarurî vakitte olsa bile, öne alarak kıldığı namazı iade etmesi müstehab olur.
3/4. Yağmur ve karanlıkla birlikte çamur: Sağanak hâlinde yağmur yağar da, normal insanları başlarını örtmeye zorlarsa ve karanlıkla birlikte yollarda fazla miktarda çamur bulunup da normal bir insanı, ayakkabılarını çıkarmaya zorlarsa, yatsı namazını sıkıntı çekmeksizin cemaatle kılabilmek için, akşam namazıyla birlikte cem-i takdim ederek kılmak caiz olur. Bu durumda akşam namazının vaktinde mescide gidip akşamla yatsıyı birlikte kılmak caizdir. Bu cem’ediş, evlâ olan hükmün tersi anlamında caizdir. Sadece mescidlere özgü olup evlerde yapılması caiz olmayan bu cem-i takdimin uygulanışı şu keyfiyetle olur:
Önce âdet olduğu gibi akşam namazı için yüksek sesle ezan okunur. Ezandan sonra üç rek’at namaz kılacak kadar bir süre beklemek mendub olur. Bundan sonra akşam namazı kılınır. Daha sonra da mendub olarak, minare üzerinde değil de, mescid içinde yatsı ezanı okunur. Minare üzerinde okunmayışının sebepi, halkın, yatsı vaktinin girdiğini zannetmemesi içindir. Bu ezan hafif sesle okunduktan sonra yatsı namazı kılınır. İki namaz arasında nafile kılarak fasıla yapmamalıdır. Cemedilen diğer namazlar arasında da nafile kılmak mekruhtur. Arada nafile kılarak da iki namazı cemetmek mümkündür. Yağmur nedeniyle yatsı namazının akşam namazıyla birlikte kılınması hâlinde yatsı namazından sonra da nafile kılınmaz. Vitir namazı ise, ufuktaki şafağın kaybolması zamanına dek ertelenir. Çünkü vitir, ancak bu vakitten sonra sahîh olur. Mescidde tek başına namaz kılan kişinin, iki namazı birleştirerek kılması caiz olmaz. Ancak bu tek kişi, mescidin görevli imamı olur ve kendine mahsus çekileceği bir odası bulunursa, yalnız başına iki namazı cemetmesi caiz olur. Bunu yapmak için de hem imamlığa hem cem’e niyet eder. Çünkü o, aynı zamanda cemaat mertebesine inmiş sayılmaktadır. Mescidde itikâfa girmiş olan kişinin de, iki namazı cemedip kılan kimseleri bulması hâlinde onlarla birlikte cemedip kılması caiz olur.
Birleştirilerek kılınan namazların ilkine başladıktan sonra yağmur kesilecek olursa cemetmek câîz olur. Ama ilkine başlamadan önce yağmur kesilecek olursa cemetmek caiz olmaz.
5. Arafat’ta bulunmak; Hacıların Arafat’ta ikindiyi öne alarak öğleyle birlikte cem-i takdîm şeklinde kılmaları sünnettir. Hacının Arafat halkından veya Minâ, ya da Müzdelife gibi hac ibâdetinin edâ edildiği diğer mıntıkalardan birinin halkından olması veyahut da o bölge dışındaki uzak yerlerden birinin halkından olması, cemediş açısından aynı hükme tâbidir. Arafat’a tâbi yerlerden birinde ikâmet eden bir hacının, ikâmet yeriyle Arafat arasındaki mesafe, namazı kısaltmayı gerekli kılan bir mesafe olmasa bile, namazı kısaltarak kılması sünnet olur.
6. Müzdelife’de bulunmak: Hac ibadetini edâ eden kişinin, Arafat’tan ayrıldıktan sonra Müzdelife’ye ulaşıncaya kadar akşam namazını ertelemesi sünnet olur. Müzdelife’de akşam namazını tehir ederek yatsıyla birlikte cem-i te’hîr şeklinde kılar. Arafat’ta imamla birlikte namaza durmuş olan kişiler, bu namazları ancak cemederek kılabilirler. Aksi takdirde her bir namazı kendi vakti içinde edâ etmek gerekir. Müzdelife halkı dışındaki diğer kimselerin o gecenin yatsı namazım kısaltarak kılmaları sünnet olur. Çünkü kurala göre her hacının cemederek kılmaları sünnettir. Yatsıyı ise içinde bulunulan mıntıkanın ahâlisi dışındaki kimseler kısaltarak kılabilirler.
Hanbelilere göre;
Öğleyle ikindiyi veya akşamla yatsıyı öne alarak veya sona bırakarak anılan şekilde cemedip birleştirmek mübahtır. Yapılmaması ise daha faziletlidir. Arafat’ta öğleyle ikindiyi cem-i takdîm şeklinde, Müzdelife’de de yatsıyla birlikte akşamı cem-i te’hîr şeklinde bir arada kılmak sünnet olur. Cemedişin mübah olması için, namaz kılmakta olan kişinin sefer mesafesinin, namazı kısaltmayı gerekli kılan bir sefer mesafesi olması gerekir. Veya hasta halde olup cemederek kılamadığı takdirde, meşakkat ve zorlukla karşılaşma ihtimâli, ya da emzikli veya istihâzeli bir kadın olmalıdır. Bunların da her namaz anında temizlenmeleri ve abdest almaları zor olduğundan, zorlukları bertaraf etmek için cem yaparak iki namazı bir arada kılmaları caiz olur. Meselâ kendisinde sürekli sidik akıntısı bulunan özürlü kimseler de istihâzeli kadın gibi iki namazı bir arada cemederek kılabilirler. Her namaz için suyla abdest alamayan veya teyemmüm edemeyen kimseler de, namazların ikisini bir arada kılabilirler. Âmâ kimselerle yer altında çalışmakta olan işçiler gibi, namaz vaktinin (girip çıktığını) bilmekten âciz kalanlar da cem yapabilirler. İki namazı bir arada kılmadığı takdirde canına, malına, ırzına veya geçim vâsıtasına zarar geleceğinden korkan kimseler de cem yapabilirler. Ki bu da, işlerinin başından ayrılmaları imkânsız olan işçiler için bir toleranstır.
Bütün bunlar, öğleyle ikindi veya akşamla yatsı namazlarını cem-i takdîm veya te’hîr şeklinde kılmayı mübah kılan durumlardır. Bunların yanısıra akşamla yatsı namazları kar, dolu, soğuk, çamur, şiddetli ve soğuk rüzgâr, elbiseleri ıslatan ve meşakkate yol açan yağmur gibi sebeplerden ötürü birleştirilerek kılınabilirler. Bu durumdaki kişinin mescide giden yolunun üstünde tavan da olsa, cemi evinde de yapsa, mescidde de yapsa hüküm değişmez. Erdemli olan, cem-i takdîm ve te’hîrden hangisi daha kolaysa onu yapmaktır. Eğer ikisi de aynı olursa daha iyisi olan, cem-i te’hîr yapmaktır. Cem-i takdîm veya te’hîrin faziletli olabilmesi için iki namaz arasındaki tertibe riâyet edilmelidir. Unutkanlık, bu şartı düşürmez. Sadece cem-i takdimin sahîh olması için dört şartın tahakkuku gerekir:
1. Cemetmeye, birinci namazın iftitah tekbiri esnasında niyet etmelidir.
2. İki namaz arasında fasıla bulunmamalıdır. Ancak hafif şekilde abdest alıp kamet getirecek kadar bir fasıla konulursa bunun bir sakıncası olmaz. Ama aralarında, vakit namazına bağlı bir nafile namaz kılınırsa bu takdirde iki namazın cemedilişi sahîh olmaz.
3. Her iki namazın iftitah tekbiri esnasında ve birinci namazın selâmı esnasında, cemi mübah kılan özrün mevcûd olması gerekir.
4. Bu özür, ikinci namazın tamamlanışına kadar devam etmelidir. Sadece cem-i tehîr için gerekli olan iki sıhhat şartı vardır:
1. Cemetmeye birinci namazın vakti içindeyken niyet edilmelidir. Ancak vakit dar olursa bu takdirde ikinci namazı öne alarak birinciyle cemetmek caiz olmaz.
2. Cemi mubah kılan özür, birinci namazın vaktinde yapılan cem niyetinden itibaren ikinci namazın vakti girinceye kadar baki kalmalıdır.
Kaynak: (Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı)
Bir başka kaynakdan izah:
Bir namazın kaçması ihtimalinin fazla olması durumunda namazı cem etmeye (cem-i takdim, cem-i tehir), namazları birleştirmeye niyet edilebilir mi?
“Namaz müminlere vakitli olarak farz kılındı” ayeti kerimesi gereğince her namazın vaktinde kılınması farz-ı ayındır. Bu sebeple iki vakit namazını bir vakitte kılmak Hanefi mezhebine göre caiz olmaz. Zira, iki vakti bir arada kılmak, ya birini vakti girmeden kılmak veya vakti çıktıktan sonra kılmak yoluyla olur. İkisi de sahih değildir. Vakti girmeden namaz kılınmaz. Namazı vaktinden sonraya da bırakmak caiz değildir. Eda yerine geçmez.
Bu kaidenin yalnızca hacılara özel olmak üzere iki istisnası vardır. Biri Arafat’da takdim cem’i, diğeri Müzdelife’de tehir cem’i. Çünkü Peygambe Efendimiz buralarda namazlarını iki vakti birleştirerek kılmışlardır.
Arefe günü Arafat’da ikindi olmadan öğlenin farzından sonra ikindi namazı kılınır. Büyük bir cemaatle imamın arkasında kılınan bu namaz için, tek ezan ve biri öğle, diğeri ikindi için olmak üzere iki kamet okunur. İki namaz arası böyle ayrılmış olur. Arada nafile ve sünnet namazları da kılınmaz.
Bu namazı büyük cemaatle, imam arkasında kılmak zarureti İmamı Azama göredir. İmameyn, hacının tek başına da cem yapabileceği görüşündedir.
Müzdelife’de ise, o günün akşam namazı yatsı namazı ile birlikte yatsı vaktinde, tek ezan ve tek kametle kılınır. Burada her iki namazın vakti de girmiş olduğundan ikinci namaza başladığını bildirmek için ikinci kamete ihtiyaç görülmemiştir.
İmam-ı Şafii ye göre, yolculukta öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını hem takdim ve hem de tehir etmek suretiyle kılınabilir.
Bu aynı zamanda sünnettir. Sahih-i Buharî’de kaydedildiğine göre, Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), Tebük Savaşında namazlarını cem’-i te’hir sûretinde kılmıştır. Öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı birlikte kıldılar. Şâfiî mezhebi uleması bu hadisi delil olarak getirerek yolculuk anında ve bazı hallerde namazların birleştirilerek önce veya sonra kılınabileceği içtihadında bulunmuşlardır.
Buna göre, dinen yolcu sayılan bir kimse, erkek veya kadın öğle ile ikindiyi; akşamla yatsı namazlarını birleştirerek kılabilir. Öğle namazını ikindi ile birlikte ikindi vaktinde; akşam namazını yatsı ile birlikte yatsı vaktinde kılarsa ilk namazları geciktirmiş olduğundan “cem’-i te’hir” yapmış olur. Fakat ikindiyi öğle ile birlikte öğle vaktinde, yatsıyı da akşamla birlikte akşam namazı vaktinde kılarsa, ikinci namazları öne alıp kıldığından böylece “cem’i takdim” yapmış olur. Duruma göre her ikisini de yapabilir.
Vasıta yürüyüş halinde ise, öğle ve akşam namazlarının vakti içinde, öğle namazını ikindiye ve akşam namazını yatsıya te’hir etmek; istirahat halinde ise ikindi namazını öğle vaktinde, yatsı namazını da akşam vaktinde birlikte kılmak daha faziletlidir.
Gerek cem’-i tehir yaparken, gerekse cem’-i takdim ederken birtakım şartlara riayet etmek gerektir. Meselâ cem’-i takdimle kılacağı zaman namazlardaki sıraya uyması gerekir. İkindi namazını öğle vaktinde, yatsı namazını da akşam vaktinde kılacağı zaman önce öğleyi, sonra ikindiyi; akşam ile yatsı namazlarında ise önce akşamı, sonra yatsıyı kılmalıdır. Aksi halde her iki namaz da fâsit olacağından iade etmesi gerekir.
İkinci şart da, meselâ, öğle namazını kılarken içinden, “Bundan sonra ikindi namazını cem’i takdim ederek kılacağım” diye niyet etmelidir. Bu niyeti namazın içinde selâm verinceye kadar getirmesi lâzımdır.
Üçüncü bir şart, cem’-i takdim edilerek kılınacak namazlar arasında iki rekât namaz kılacak kadar bir fasıla verilmemesi lâzımdır. Aralarında bu miktardan fazla bir zaman olursa ikinci namazı kendi vaktinde kılmak gerekir.
Son şart da, ikinci namazı kılmaya başlayıncaya kadar yolculuğun devam etmesi şarttır. İkinci namaza başlamadan evvel ikamet edeceği beldeye varırsa, artık bu namazı kendi vakti içinde kılması lâzım gelir.
Bu şartlar cem’-i takdim içindir. Cem’-i te’hir için ise sadece iki şart vardır. Bunlardan birisi; birinci namazı ikinci namazın vaktine te’hir edeceğine dair niyet etmelidir. Meselâ öğle ile ikindiyi birarada kılacaksa öğle namazını ikindi namazının vaktinde kılacağından, öğle namazının vakti çıkmadan bu namazı ikindi vakti girince kılacağına dair niyet etmesi lâzımdır. Vaktinde niyet getirmeden te’hir ederse, bu namaz kazaya kalmış olacağı gibi, ayrıca namazı geciktirdiği için de günahkâr olur.
İkinci bir şart da, yolculuğun her iki namazı kılıncaya kadar devam etmiş olması lâzımdır. Birinci ve ikinci namazı kılarken ikamet edeceği yere varırsa birinci namazı kazaya kalmış olur ve ayrıca mes’ul duruma da düşer.
Cem’-i te’hirde sıraya riayet etmek şart değildir. Meselâ, ikindi namazını öğle namazından ve yatsı namazını da akşam namazından önce kılabilir.
Cem’i takdim ederek öğle ile ikindi namazlarını kılmaya niyetlenen kimse, sünnetleri kılacağı zaman önce öğle namazının ilk sünnetini, sonra da her iki namazın farzlarını kılar. Akabinde de öğle namazının son sünnetini, peşinden de ikindi namazının sünnetini kılar. Cem’-i te’hirde ise öğle namazının son sünneti ile ikindi namazının sünnetini ikindi namazından önce kılar. Akşam ve yatsı namazları için de durum aynıdır.
Şâfiî mezhebine mensup olan bir Müslümanın yolculuk ânında dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması câizdir. Kısaltmayıp dört de kılabilir. Ancak dört rekâtlı namazı iki rekât kılacağına dair namaza dururken niyet etmelidir. Yani kısaltacağını bilerek kılmalıdır. Böyle bir namazı yalnız başına kılabileceği gibi, cemaatle de kılabilir. Her ikisi de caizdir.
Şartlarına uyduğu takdirde Hanefi mezhebine mensup bir Müslüman da bu mesele de Şâfiîyi taklit ederek seferî iken namazlarını kısaltarak cem’-i takdim veya cem’-i te’hir sûretiyle kılabilir. Bu şekilde kılarken Şâfiî mezhebine göre abdesti bozacak bir hareketi bulunmamalıdır.
Şafi Mezehebine göre namazları birleştirmenin şartları ve nasıl yapılacağı konusunda detaylı bilgi:
Öğle vaktinde öğle namazını ikindi namazıyla; akşam vaktinde de akşam namazını yatsı namazıyla birlikte kılmaya "cem'-i takdîm" denir.
Öğle namazını ikindi vaktinde ikindi namazıyla, akşam namazını da yatsı vaktinde yatsı namazıyla birlikte kılmaya ise "cem'-i te'hîr" denir.
Sabah namazına gelince bunun hiçbir durumda başka bir vaktin namazıyla birleştirilerek bir arada kılınması sahih olmaz.
Belirtilecek sebeplerden birinin tahakkuk etmemesi durumunda beş vakit farz namazdan birini vaktinden önceye alarak ya da vaktinden sonraya bırakarak başka bir vaktin namazıyla birlikte kılmak caiz olmaz. Zira yüce Allah, her namazı kendi vakti içinde kılmamızı açık bir ifadeyle emretmiştir: "Namaz, müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır." 1
Ancak kolaylık ve müsamaha dini olan islâmiyet, bazı sebeplerin oluşması durumunda sıkıntı ve güçlüğü ortadan kaldırmak maksadıyla bazı farz namazların, vakitleri dışında kılınmasına ruhsat vermiştir. Şunu da belirtelim ki, bu konuda mezhepler arasında meydana gelen ihtilâftan sakınmak için efdal olan, cem' yapmaksızın namazları vakitlerinde kılmaktır. Ayrıca sevgili Peygamberimiz de (s.a.v) sefer halinde namazlarını hep kısaltarak kılardı. Ama cem'i her zaman uygulamazdı.
Cem' ederek kılmak daha faziletli olsaydı, sefer halinde namazlarını hep cem' ederek kılardı. Ama bununla birlikte bazan cem'-i takdîm, bazan da cem'-i te'hîr şeklinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını birlikte kılmıştır. Şu rivayetleri buna delil olarak göstermek mümkündür:
"Resûlullah (s.a.v) güneş batıya meyletmeden önce yola çıkınca, öğle namazını ikindi vaktine erteler, ikindi olunca mola verir, ikisini cem' ederek birlikte kılardı. Yola çıkmazdan önce güneş batıya meyledip öğle vakti girdiyse hareketten önce her ikisini de öğle ve ikindiyi kılar, sonra yola çıkardı." 2
ibn Abbas'tan (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Resûlullah (s.a.v) yol halindeyken öğle ile ikindiyi birleştirirdi. Akşam ile yatsıyı da birleştirirdi." 3
Cem'-i takdîm ile cem'-i te'hîrin sebepleri
Gerekli sefer şartlarını taşıyan ve yolculuk mesafesi de en azından 89 km. olan yolcuların öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı cem'-i takdîm veya cem'-i te'hîr şeklinde kılmaları caizdir.
Hacıların Arafat'ta öğle vaktinde öğle ile ikindi namazlarını cem'-i takdîm; Müzdelife'de yatsı vaktinde akşamla yatsı namazlarını cem'-i te'hîr şeklinde birlikte kılmaları caizdir. 4
Yağmur nedeniyle öğle ve ikindi, akşam ve yatsı namazları cem' edilmek istendiklerinde sadece cem'-i takdîm şeklinde kılınabilir.
Hanefi mezhebine göre sefer ve yağmur yağması hallerinde cem' yapmak caiz değildir. Sadece hac ibadetini eda edenlerin Arafat'ta öğle ile ikindi namazlarını cem'-i takdîm; Müzdelife'de ise akşam ile yatsı namazlarını cem'-i te'hir şeklinde kılmaları hacca ait birer ibadet olarak gereklidir. 5
Cem'-i takdîm ile cem'-i te'hîrin şartlan
Cem'-i takdimin yapılabilmesi için şu altı şartın gerçekleşmesi gerekir:
1. Niyet, iki namazı cem' ederek kılmaya niyet etmek. Meselâ akşamla yatsı namazlarını cem'-i takdîm şeklinde birlikte kılmak isteyen kişinin kalben, akşamdan sonra yatsıyı kılacağına niyet etmesi gerekir. Bu niyetin, selâmla birlikte de olsa ilk namazda yapılması şarttır.
2. Tertip. Önce içinde bulunulan vaktin namazının, sonra da öne alınan namazın kılınması gerekir. Çünkü içinde bulunulan vakit, ilk namazın vaktidir, ikinci namaz ona bağlı olarak kılındığı için, kılma önceliğinin birinciye verilmesi şart olmaktadır.
Önce birinci, peşinden ikinci namaz kılındıktan sonra bir şart veya rüknün yerine getirilmediği için birinci namazın fâsid olduğu anlaşılırsa, şart ve rükünleri tam olarak yerine getirilmiş olsa bile ikinci namaz da fâsid olur. Çünkü bu durumda vaktin namazının sahih olarak kılınmış olması şartı tahakkuk etmemiştir. Ama her halükârda ikinci namaz nafile olarak gerçekleşmiş olur.
3. Müvâlât. iki namazın arasına uzun bir fasıla konmaksızın peş peşe kılınmaları şarttır. Çünkü cem' edilerek kılınmaları, onları tek namaz haline getirir. Tek namazın rek'atları arasına fasıla konmaksızın peş peşe kılınmaları nasıl farz ise, aynı şekilde bu iki namazın da, aralarına fasıla konmaksızın peş peşe kılınmaları farzdır. Bayılma ve sehiv gibi bir mazeret dolayısıyla da olsa aralarına fasıla konması durumunda cem' geçersiz olur ve ikinci namazın artık aslî vaktine ertelenmesi gerekir. Ama aralarına ezan okuma, kamet getirme veya abdest alma gibi kısa bir fasıla konması cem'e zarar vermez. 6
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) Nemire'de cem' yaparken iki namaz arasında kamet getirmiştir.
4. Sefer halinin devamı. Sefer hali, ikinci namazın iftitah tekbiri alınıncaya kadar devam etmelidir. Öyle ki, ikinci namazın iftitah tekbiri alındıktan sonra seferîlik sona erse bile cem'e devam edilir. Ama ikinci namaza başlamazdan önce seferîlik sona ererse, iki namazı cem' ederek kılmak sahih olmaz. Çünkü cem' etmeyi mubah kılan sebep ortadan kalkmıştır.
5. Birinci namazın vaktinin devam etmesi. Birinci namazın vaktinin, ikinci namaza sahih olarak girilmesine kadar çıkmayacağı kesin olarak bilinmelidir.
6. Birinci namazın sahih olarak kılınmış olduğunun zannedilmesi. Bu, birleştirmenin sahihliği bakımından şarttır. Meselâ birinci namaz cuma namazı ise ve ihtiyaç yokken cuma namazı birden fazla camide kılınmaktaysa, hangisinin daha önce kılındığı veya beraberce kılındıkları hususunda şüpheye düşülürse, ikindi namazını öne alarak cem'-i takdîm yapıp cuma namazıyla birlikte kılmak sahih olmaz.
Seferîlikte namazları cem'-i te'hîr şeklinde birlikte kılmanın sahih olması için iki şart gereklidir:
a) Cem'-i te'hîr için birinci namazın vaktinde niyet etmek. Birinci namazın vaktinde niyet edilirken, geriye tam veya kısaltılmış olarak namaz kılabilecek kadar bir zaman kalmış olmalıdır. Cem'-i te'hîr edecek kişi eğer birinci namazın vaktinde niyet etmemişse veya etmiş olup da geriye tam yahut kısaltılmış olarak namaz kılmaya yetecek kadar bir zaman kalmamışsa günahkâr olur. Bu namazın sadece bir rekatını bile vakit içinde kılamazsa, namazı kazaya kalmış olur. Vakit içinde bir rek'atmı kılabilirse, haram işlemiş olmakla birlikte namazını eda etmiş sayılır.
b) Sefer halinin, cem'-i te'hîr olarak kılınan namazların sonuna kadar devam etmesi. Seferîlik, bu namazların sonuna kadar devam etmeyip sona ererse, tehirine niyet edilen namaz kazaya kalmış olur. Cem'-i te'hîr şeklinde kılınan namazlar arasında tertip ve müvâlâta riayet etmek şart değil, sünnettir.
Mukim kimsenin yağmur sebebiyle ikindiyi öne alarak cuma namazıyla birlikte cem'-i takdîm şeklinde vaktin evvelinde kılması caizdir. Bu yağmur, elbiselerin üstünü veya ayakkabıların altını ıslatacak kadar da olsa cem'-i takdîm yapmak caiz olur. Eriyen kar ve dolu da bu bakımdan yağmur hükmündedir. Mukim kişinin böyle yapabilmesi için elbetteki bazı şartların gerçekleşmesi gerekir. Bu şartları şöyle sıralayabiliriz:
1. Yağmur, eriyen kar ve dolu, her iki namazın iftitah tekbirleri esnasında ve birinci namazın selâmı esnasında mevcut olmalıdır ki, birinci namaz ikinciyle birleştirilebilsin. Yağmurun birinci veya ikinci namazda ya da bu ikisinden sonra kesilmesinin cem'-i takdîme bir zararı olmaz.
2. iki namaz arasında tertibe riayet edilmelidir.
3. iki namaz arasında müvâlâta riayet edilmeli, yani aralarına bir fasıla konulmamadan peş peşe yapılmalıdır.
4. Seferîlikte yapılan cem'de olduğu gibi bu cem' edişte de cem' için niyet edilmelidir.
5. ikinci namazın en azından iftitah tekbirinin cemaatle alınması gerekir. Cemaatin, namazın sonuna kadar devam etmesi şart değildir. Birinci rekatın tamamlanmasından önce cemaatten ayrılıp münferit olarak namaz kılınsa bile, kuvvetli görüşe göre bunun bir sakıncası olmaz.
6. Bu iki namazı kıldıran imam, hem imamlığa hem de cemaate niyet etmelidir.
7. Cem' ediş, örfe göre uzaktaki bir namazgahta olmalıdır. Öyle ki, cemaat buraya gelirken yolda zorluk çekmiş olmalıdır. Görevli imam bu hükme tâbi değildir. Yağmurdan ötürü eziyet görmese bile cemaate, iki namazı cem' ederek kıldırabilir.
Bu sayılan şartlardan biri gerçekleşmediği takdirde mukim kişi, iki namazı cem' ederek bir arada kılamaz.
Şiddetli karanlık, rüzgâr, korku, çamur ve hastalık meşhur görüşe göre mukim kişinin iki namazı cem' etmesini mubah kılan sebeplerden değildir. Ancak hastalık halinde iki namazın cem'-i takdîm veya cem'-i te'hîr şeklinde kılınmasının caiz olduğuna dair görüş tercih edilmiştir. (bk. Mehmet Keskin, Büyük Şafi İlmihali)
1 Nisa 4/103.
2 Buhârî, Taksîrü's-Salât, 15, 16; Müslim, Müsâfirîn, 46; Ebû Davud, Salât, 274; Nesâî, Mevâkit, 42.
3 Buhârî, Taksîrü's-Salât, 13.
4 Nevevî, el-Mecmû', 4/249.
5 ibn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, 2/504, 509.
6 Nevevî, el-Mecmû', 4/253; Zühaylî, el-Fıkhü'l-islâmî, 2/1378.
Bir başka kaynakdan izah:
CEM'İ TAKDÎM VE CEM'İ TE'HÎR
Namazın geciktirilmesi veya öne alınması ile ilgili bir fıkıh terimi.
Cem'; sözlükte birleştirmek, toplamak, biraraya getirmek demektir. Takdîm; öne almak, öne geçirmek, tehîr ise; geri bırakmak, geciktirmek anlamına gelir. Bir fıkıh terimi olarak cem'-i takdîm, hacc yapanların vakfe için Arafat'a çıktıklarında güneşin zevalinden sonra, yani öğle namazının vakti içinde, önce öğle namazını; hemen arkasından da ikindi namazını birleştirerek kılmalarıdır. Cem'i tehîr ise, yine hacıların güneş battıktan sonra Arafat'tan Müzdelife'ye geldiklerinde; önce, vakti geciken akşam namazını kılmaları, hemen arkasından da yatsı namazını edâ etmeleridir. Burada öğle ile ikindi ve akşamla yatsı namazları, aynı vakitte birleştirilerek kılındıkları için buna "camii's-salâteyn" yani "iki namazı birleştirme" terimi de kullanılmıştır. Ebû Hanîfe ile bazı Şâfiîlere göre, bu iki namazı birlikte kılmanın sebebi hacc; Şâfiîlerin çoğunluğuna göre ise yolculuktur. (Ahmet Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, VI, 438-439).
Her namazı kendi vaktinde kılmak farzdır. Zira vakit, namazın şartlarındandır. Ayetlerde şöyle buyurulur:
"Namaz müminlere vakitli olarak farz kılındı" (en-Nisa, 4/103) "Namazlara ve orta namaza (ikindiye) devam ediniz..." (el-Bakara, 2/238)
"Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl... " (Hûd,11/1 14) Yine, Hz. Peygamber'e, güneşin eğilmesinden gecenin karanlığına kadar ve bir de, tan yeri ağarırken namaz kılması emredilir. (el-İsrâ,17/78-79) Hz. Peygamber (s.a.s.) namaz vakitlerini genel olarak bildiren bu ayetlerin uygulamasını ve beş vakit namazın vakitlerini bizzat açıklamış, ümmete göstermiş ve böyle kılmıştır. (Müslim, Mesâcid, 31, 174; Ebû Dâvud, Tahare, 60; Nesâî, Ezân, 12; Tirmizî, Mevâkît, 4.)
Her namazın kendi vakti içinde kılınması prensibinin istisnası, hacc yapanların Arafat'ta öğle ile ikindi namazını, öğle vaktinde; Müzdelife'de de akşamla yatsı namazını yatsı vaktinde birleştirerek kılmalarıdır. Bu konuda fakîhler arasında görüş birliği vardır. Çünkü Veda Haccı sırasında Hz. Peygamber'in uygulaması ve sözleri, namazın vakitleriyle ilgili ayet ve hadisleri tahsis edecek kuvvettedir. Abdullah b. Mesud (r.a.)'den, şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben Rasûlullah (s.a.s.)'ın bir namazı kendi vaktinden başka bir vakitte kıldığını görmedim. Ancak iki namaz müstesna: Arafat'ta öğle ile ikindiyi, Müzdelife'de ise akşamla yatsıyı birlikte kılmıştır." (Buhârî, Hacc, 99; Müslim, Hacc, 288; Tecrid-i Sarîh Tercümesi, II, 487, 488, VIII, 374; A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercemesi, İstanbul 1977, IV, 136) Yine Abdullah b. Mesud, Hz. Peygamber'in vefatından sonra yaptığı bir hacc sırasında, Müzdelife'de akşamla yatsı namazlarını birleştirerek kılmış, sabah namazını da erkence kıldırdıktan sonra, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Akşamla yatsıdan ibaret olan Şu iki namazın, Şu Müzdelife mevkiinde mutat olan vakitleri değiştirilmiştir. Sakın insanlar yatsı vakti girmeden Müzdelife ye gelip de bu iki namazı erkenden birleştirmesin. " (Buhârî, Hacc, 97; Ahmed b. Hanbel, V, 202; Asım Köksal, İslâm Tarihi, İstanbul (t.y.), XVII, 273, 274).
Hz. Peygamber'in Arafat ve Müzdelife dışında bazı yolculuk ve meşakkatli zamanlarda da öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı birleştirerek kıldığı olmuştur. Sâlim b. Abdillah, babasından şöyle nakletmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.) sefere acele ettiği zaman akşam namazını geciktirerek, yatsı ile birlikte kılmıştır." (Müslim, Salâtü'l Müsâfirîn, 45) Yine Muaz b. Cebel'den rivayete göre,o şöyle demiştir: "Hz. Peygamber ile beraber Tebük savaşına çıktık. Hz. Peygamber, öğle ile ikindiyi birlikte, akşam ile yatsıyı da birlikte kılardı." (Müslim, II, 10; Ebu Davud, I, 285; İbn Mâce, I, 340) Bu ve benzeri hadîsler Hanefî mezhebince, Rasûlullah'ın bunlarda birinci namazı vaktinin sonunda kılmış olduğu, ikinci namazı da vaktinin evveline aldığı; ancak her iki namazı bir vakitte kıldığı şeklinde anlaşılmıştır. İbn Abbas'ın naklettiği hadîs de bu manayı destekler: "Rasûlullah (s.a.s.) Medine'de korku veya yağmur yokken, öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı da birlikte kıldı." İbn Abbas'a Rasûlullah'ın bununla ne yapmak istediği sorulmuş, o şu cevabi vermiştir: "Ümmetine meşakkat vermemeyi kastetti..." (Sahîh-i Müslim Trc., IV,136,137) İslâm âlimlerinden hiçbirisi, hazarda, iki namazı birleştirmenin caiz olduğunu söylememiştir. Bu yüzden yukarıdaki İbn Abbas hadîsi birinci namazın vaktinin sonunda, ikinci namazın da ilk vaktinde kılınması anlamına gelir. Buradan anlaşılan şudur: Arafat ve Müzdelife dışında iki namazın birleştirilmesi sadece şeklen olmuştur. Aslında iki namaz ayrı ayrı kendi vakitleri içinde kılınmış; ancak birinci namaz vaktinin sonuna geciktirilmiş, ikinci namaz ise ilk vaktinde edâ edilmiştir. Bu konudaki hadisler, Hanefilerce namazın şartlarından olan vakti tahsis edecek güçte kabul edilmemiştir. Yolculukta namazın vaktinden önce cem'i takdîm (öne alınarak birleştirme) şeklinde kılınacağına delâlet eden, Hz. Muaz'dan naklen Ebû't-Tufeyl'in rivayet ettiği hadisten başka açık hadis yoktur. Bu hadîste şöyle denilmektedir: "Hz. Peygamber, Tebük savaşında, güneş battıktan sonra yola çıkarsa, yatsıyı öne alır ve onu akşamla birlikte kılardı." (Ebû Dâvud, II, 18)
Tirmizî bu hadîsin "garîb" olduğunu söylemiş, Hâkim ise, "Bu hadîs uydurmadır" demiştir. Ebû Dâvud namazın vaktinden önce kılınacağını bildiren sabit bir hadîs olmadığını belirtir. (Şevkânî, Evtâr, III, 262; Sahîhi Müslîm Tercemesi, IV,136 vd.; İbn Âbidin, Reddü'l Muhtar, (çev. A. Davudoğlu) İstanbul 1982, II, 62-63)
İmam Mâlik de, Arafat ve Müzdelife dışında iki namazı birleştirmeyi şekil bakımından mümkün görür. O şöyle der: "Yolculuk zorlamadıkça, kişinin seferde iki namazı birleştirerek kılmaması caiz değildir. Öğle ile ikindi arasında kişiyi yolculuk zorlarsa, öğleyi vaktin sonuna kadar geciktirerek öyle kılar, sonra ikindiyi vaktin ilk cüzünde kılar. Akşam namazını da vaktin sonuna şafak batmadan öncesine kadar geciktirerek bu vakitte kılar. Sonra yatsıyı ilk vaktinde kılar." (Mâlik, el-Müdevvenetü'l Kübrâ, I, 116-117)
Abdullah b. Abbas'tan, Rasûlullah (s.a.s.)'in Medine'de öğle ile ikindiyi ve akşamla yatsıyı yedi ve sekiz rekat olarak bir arada kıldığı rivayet edilmiştir. Ebû Eyyûb, "Sanırım bu yağmurlu bir gecede olmuştur" demiş, İbn Abbas da "Olabilir" karşılığını vermiştir. Amr da der ki: "Ben, ey Ebu'ş Şa'sa sanırım Hazret-i Peygamber öğleyi ertelemiş ikindiyi vaktin başında kılmış, akşamı ertelemiş yatsıyı vaktin başında kılmıştır dedim. O da ben de öyle sanıyorum dedi." Müslim şöyle der: "Rasûlullah, korku ve yolculuk olmaksızın öğle ve ikindi ile akşam ve yatsıyı bir arada kıldı." Müslim'in bir diğer rivayetinde: "Korku ve yağmur olmaksızın..." denilmiştir. (Buhari, Mevâkît,12; Müslim, Müsâfîrîn, 54; Ebû Dâvud, Sefer, 5; Nesâî, Mevâkit, 47; Malik Muvatta; Sefer, 5).
Sonuç olarak hacc farizası dışında normal yolculuk, hastalık ve benzeri darlık zamanlarında öğle ve akşam namazlarını son vakitlerinde, hemen arkasından da ikindi ve yatsı namazlarını ilk vakitlerinde kılmak mümkündür. Böylece iki namaz birlikte fakat kendi vakitlerinde kılınmış olur. Bu uygulama, İslâm'ın müslümanlara getirdiği bir kolaylıktır.
Namazda Huşu Nedir ve Nasıl Sağlanır?
Huşû Nedir?
Sözlük anlamı itibariyle; korkmak, itaat etmek, tevazu göstermek, boyun eğmek demektir.
Terim olarak Huşu; Huşu, Allah-ü Teâlâ dan korkmak, ona boyun eğmek.
Huşu; aslı kalpte, fakat belirtileri bedende olan eylemdir.
Huşu; kalbin huzur ve saygıyla dolması, bedenin de sakin ve hareketsiz olmasıdır.
Huşu; kalbin yalnızca Allah’a teslim olması, O’ndan başka bir şeyle meşgul olmaması, O’nun zikriyle tatmin olup huzur bulmasıdır.
Huşu; Allah’ın huzurunda bulunmanın, yalnızca O’nu düşünmenin, biz O’nu görmesek de O’nun bizi gördüğünü hissetmenin verdiği vecd halidir.
Huşu; fiziki ve maddi benlikten kurtulup, manevi ve ilahi benliğe bürünmenin adıdır.
Sahabe ve Alimlere göre Huşu Nedir ?
Hz. Ali: Huşu’ kalptedir. Ve müslüman kişiye karşı yumuşak davranmandır. Namazında sağına soluna iltifat etmemektir.
l İmam Kurtubi , el Camiu li Ahkamil Kur’an , cilt:2,syf;65
“Hûşu kalpte bulunan bir şeydir. Namazda iken donmuş gibi durup hiç bir yana bakmamak ve hiç bir şeyle ilgilenmemek huşûdandır.”
“Hûşu olmayan namazda, lüzumsuz şeylerden kaçınılmayan oruçta, tertile riayet edilmeden yapılan kıraatte, günahlardan sakındırmayan amelde, sehavet bulunmayan malda, sıkı bağlılık bulunmayan kardeşlikte, ihlas olmayan duada hayır yoktur.”
İbn-i Abbas : Namazda huşûlu olan kişi Allah'tan korkan kişidir. Namaz kılarken de hareketsiz duran kişidir.
l Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları
Süfyan es-Sevrî anlatıyor: el-A’meş’e huşû’nun ne olduğunu sordum, bana, ey Sevrî dedi. İnsanlara imam olmak istiyorsun bununla birlikte huşû’un ne olduğunu bilmiyorsun. Ben İbrahim en-Nehaî’ye huşû’un ne olduğunu sordum, o da bana şöyle dedi: Uaymiş (A’meşcik) İnsanlara imam olmak istiyorsun bununla birlikte huşû’un ne olduğunu bilmiyorsun. Şunu bil ki huşu sert kuru şeyler yemek, kalın ve sert elbiseler giymek, başı öne eğik durmak değildir. Huşu, şerefli olanı da sıradan olanı da hak açısıdan eşit görmendir. Allah’ın sana emrettiği bütün farzlarda Allah için huşu duymandır. Ömer b. Hattab, başını önüne eğmiş bir delikanlı görür de ona: Ey filan, başını kaldır, der. Çünkü huşu kalpte bulunandan başka birşey değildir.
l İmam Kurtubi , el Camiu li Ahkamil Kur’an , cilt:2,syf;65
Alimler namazdaki huşû’u şöyle izah etmişlerdir: “Namazda huşû; bütün himmetini namaz için toplamak, namazın dışındaki her şeyden yüz çevirmek, gözlerini secde yerinden ayırmamak, sağa sola bakmamak, elbisesiyle oynamamak ve parmaklarını çıtlatmamaktır”
l En-Nesefî, Kadî Beydâvî ve Hak Dini Kur’ân Dili, Mü’minûn, 23/2
İmam-ı Rabbani : Namazları cemaatle, huşû ve hudû ile kılmalı, çünkü insanı iki cihanda felaketlerden, sıkıntılardan kurtaracak, ancak huşû ile kılınan namazdır.
Veysel Karani Hazretleri kendini bildi bileli ömrü içinde bir gece yatıp uyumamıştır. Bir geceye, “bu gece leyle-i sücud” der, sabaha kadar secde ile geceyi ihya ederdi. Diğer bir geceye de “bu gece leyle-i kıyam” der, sabaha kadar ayakta ibadetle geceyi ihya ederdi. Bir gün:“Namazda hûşu nedir? ” diye soran bir zâta:“Namaza durduğunda, biri keskin bir kılıçla sırtına vursa, kılıcın ucu göğsünden çıksa, yine hiçbir acı duymamandır.” diye cevap vermişti.
Amr İbn-i Zer’in elinde bir hastalık hasıl olmuştu. Tabipler elinin kesilmesi gerektiğini söylediler. O da;“-Kesin” dedi. Tabipler;“-Seni iple bağlayıp öyle kesebiliriz.” deyince Amr İbn-i Zer:“-Buna lüzum yok, ben namaza durunca rahatlıkla kesebiliriniz.” dedi. Amr İbn-i Zer namaza durunca elini kestiler. O, bunu hissetmedi bile!
l İmam-ı Gazali, İlahi Nizam, s. 89
*Pek çok sahabe ve tabilerden şöyle nakledildi. Hûşu; sükûn ve hareketsizliğin adıdır.
Namazda Neden Huşu İçerisinde Olmalıyız?
Namaz huşu sahiplerinin dışındakilere ağır gelir
l Bakara Suresi , 45. Ayet Meali
Ayette de buyrulduğu üzere namaz huşu sahipleri dışındakilere ağır gelir. Yani onlara kıldıkları namaz yorgunluk olarak döner. İşte bu yüzden namazlarımızda huşu içerisinde olmalıyız.
Kur’an ve sünnet; insanların yaptıkları ibadet ve taâtlerin, ancak huşû ve hudû içinde eda edilmesi ve yalnızca Allah’a has kılınması halinde makbul sayılacağını ve o kişiyi felaha ulaştıracağını beyan eder. Bu durum, özellikle namaz için söz konusudur. İhlasla, samimiyetle, huşu içinde, kunutta bulunarak inabe (gönülden boyun eğmek) ve ihbat (Allah’a iman ile tatmin olmak) ederek kılınan namaz, Allah ve Rasulü’nün istediği namazdır.
Namazlarında huşu içerisinde olan mü’minler muhakkak felaha ermişlerdir.
l Mü’minun Suresi, 1. ve2. Ayet Meali
*Enbiya 90, Hacc 35 ve İsra 109’da, Allah’ın rızasını kazanan peygamberlerin ve Salihlerin en belirgin özelliği olarak huşu ve kalp inceliğinden sözedilir.
Biz de icabet ettik, Ona Yahya'yı hibe ettik ve karısını Onun için ıslah ettik. (çocuk doğurmak için uygun hâle getirdik) Muhakkak ki onlar hayırlı işlerde yarışırlar; ümitle ve korkarak bize dua ederlerdi, huşû duyarlardı.
l Enbiya Suresi, 90. Ayet Meali
Onlar ki, Allah anıldığında kalpleri ürperir; başlarına gelenlere sabrederler, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcarlar”
l Hacc Suresi, 35. Ayet Meali
Çeneleri üstüne kapanıp ağlıyorlar ve (Kur'an) onların huşu (saygı dolu korku)larını arttırıyor.”
l İsra Suresi, 109. Ayet Meali
*Kaf 32-33 ile Hud 23’te ise inâbe ve ihbât edenler cennetle müjdelenir. Bu bağlamda, Bakara 238’de de mü’minlerin kunût ederek namaza durmalarının istendiğini görüyoruz. Bütün bu kelime ve kavramlar – huşû, hudû, inâbe, ihbât, kunût - ; Allah’a gönülden boyun eğmeyi O’nun karşısında kensini hiçe saymayı derin bir saygıda bulunmayı, acziyet ve alçak gönüllük içinde olmayı, kalbin titremesi tüylerin ürpermesini… ifade ederler. Tam manasıyla bu kavramlar hakiki bir namazın ancak bu huşû içerisinde ve bu duygular etrafında olması gerektiğini anlatmıştır.
İbn-i Abbas’tan rivayetle Peygamber Efendimiz (s.a.v)
Manasını düşünerek huzur ve huşu ile kılınan, iki rekat namaz gafil kalple akşamdan sabaha kadar kılınan namazdan hayırlıdır.” buyurmuştur.
Bu hadiste tek başına bizim namazda neden huşû içerisinde olmamız gerektiğinin dayanağıdır.
Aşağıdaki hadislerde neden namazda neden huşÛlu olmamıza ışık tutmaktadır.
Sahabelerden Ammar Bin Yasir‘in bildirdiğine göre, Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
Öyle durumlar olur ki, kişi namazını bitirince defterine kıldığı namazın sadece onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri veya yarısı kadar sevap yazılır.”
l Darimi, Salat 91
Abdulvahid bin Zeyd:
Alimler, kulun kıldığı namazdan, onun için sadece şûurlu olarak kıldığı kısımların sevap temin ettiği hususunda ittifak etmişlerdir.” demiş ve bu hususta bir icma bulunduğunu iddia etmiştir.
Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur
Kim güzelce abdest alır, rükûları ve secdeleri tam yaparak hûşu ile vaktinde namazını kılarsa, o namaz bembeyaz, parıl parıl bir şekilde göğe yükselir ve sahibine şöyle der: Sen beni nasıl geçirmedin, vaktinde kılarak korudun ise ALLAH da seni korusun.”
l et-Terğip ve’t-Terhib, I, 339
Namazda Huşuyu Nasıl Sağlayabiliriz ?
1.Namaz Kılarken Allah'ın huzurunda olduğunu düşünmek
Peygamber Efendimiz (asm):
Kul namaza durduğu zaman, ancak Hz. Allah'ın huzurundadır. Sağa-sola iltifat ederse, Hz. Allah;
"Kime iltifat ediyorsun? Benden hayırlısına mı? Bana dön ey ademoğlu! Çünkü ben iltifat ettiğin şeyden daha hayırlıyım.” buyurur.
l Ruh’ül Beyan
Namazda her şeyi geriye atıp Allah’a (cc) yönelmeli ve O yüce zatın (cc) huzurunda olduğunu düşünmelidir. Allah’ın (cc) huzurunda olunduğu her an hatırlanırsa, yani Allah’ın (cc) emirlerini işlerken Allah’ın (cc) bizi daima görmekte olduğu düşünülürse selam verinceye kadar huzur muhafaza edilecektir.
2.Kur'an'ı Hüzünlenerek, Ağlayarak ve Korkarak Okumak
Kur’an; yaşarak, hissederek, duygulanarak, hüzünlenerek, ürpererek, korkarak, titreyerek, gözyaşları içinde okunması gereken bir kitab-ı ilahidir.
Ağlayarak yüzüstü kapanırlar.Kur’an onların huşûunu artttırır.“
l İsra Suresi, 109. Ayet Meali
3.Namazın mü'minlerin miracı olduğunu düşünmek
Biriniz kalkıp namaza durduğunda Rabbiyle konuşuyor. O halde O’nunla (cc) nasıl konuştuğunu iyi düşünsün.”
l Hakim
Namaz müminin miracıdır.
l Buhari
4.Namaz kılarken o namazın son namazımız olduğunu düşünmek
Namaz kıldığında dünyaya veda eden kişinin namazı gibi namaz kıl.”
l İbni Mace, Hakim, Beyhaki
Hayata veda eden bir kimsenin namazı gibi ve Allah’ı görüyormuşçasına namaz kıl. Çünkü sen O’nu görmesen de O seni görüyor.”
l Ebu Muhammed
5.Namazda okuduğumuz ayet ve duaların anlamlarını düşünmek
Namazda okuduğumuz ayet ve duaların anlamları ezberlenmeli ve namazda o duaları okurken manaları tefekkür edilmelidirKendini Rabbinin huzurunda düşünmek ve o huzurda nasıl olması gerekiyorsa, öyle bulunmak çok iyidir.
6.Namazda yapılan hareketlerin manasını düşünmek
Namaz kılarken yaptığımız hareketlerin hangi anlama geldiği düşünmelidir. Zira; kıyam, rüku, secde gibi hareketlerin başlı başına sembolik anlamları vardır. İnsan kıyamda Allah’ı (cc) zikreden meleklerin ve ayakta duran ağaçların ibadetini, rükuda rüku halindeki dört ayaklı hayvanların ibadetlerini, secdede adeta secde halindeymiş gibi duran sürüngenlerin ibadetlerini, ka’dede (otururken) devamlı oturur gibi görünen taşların ve dağların ibadetlerini Allah’a (cc) sunduğu tefekkür edilmelidir. Bu düşünceler de insanı huşua sevk edecektir.
7.Namaz dışındaki vakitleri de hayır-hasenatla geçirmeye gayret etmek
Resulullah (asm) bir kimseyi namazda sakalı ile oynarken gördü ve:
Kalbinde huşu ve hudu olsaydı, eli edep üzere olur, azası da kalbi gibi olurdu.” buyurdular.
l Hakim, Tirmizi
Namazda insanın aklına gelen şeyler, genel olarak namaz dışında meşgul olduğu şeylerle alakadardır. Namaz dışındaki vakitler hayır-hasenatla geçirilirse, o vakit namazda akla gelen şeyler de hayır-hasenat olacaktır. Yani namazın dışında huşuu sağlamayı öğrendiğimizde namazda da huşuu yakalamayı öğrenmiş oluruz.
8.Namazdaki Fiilerin Sembolik Manalarını Düşünmek
Namazdaki bütün fiilî, lisanî, fikrî ve kalbi eylemler huşû ile doğrudan alakalıdır: Önce, Allah’ın huzurunda, ayakta el pençe divan durup hafif başı öne eğik durumda saygıyla kıyamda bulunmak, sonra da yere kapanıp alnını toza toprağa sürerek tevazu ve tezellülün zirvesine ulaşmak…Bütün bunlar, kulun namazda huşû’a ermesini ve kendisini Allah’u Teala karşısında hiçe saymasını sağlayan davranışlardır.
İmam Gazâlî, namazda huşûun sağlanması için şu altı şarttan sözeder:
Huzur-ı Kalp : Kalbi tümüyle okunan şeye bağlamak, onları düşünmek, başka bir şey düşünmemek
Tefehhüm : Okunan ve söylenenin manasını anlamak, onları düşünüp tefekkür etmek
Ta’zim: Kölenin efendisine duyduğu ve gösterdiği saygıdan daha fazlasını Allah için göstermek
Heybet : Bu saygıdan kaynaklanan bir saygı hissi duymak
Reca :Kusurlardan dolayı Allah’ın azabından çekinmek ve namaz da Allah’a saygı duyup, korkulduğu için de sevap ummak
Haya : Kusur ve hataları hatırlayıp anlayarak Allah’tan haya etmek.
l İhyau’Ulum’id Din,c.I,S.410
Namazda Huşuya Engel Olan Durumları Ortadan Kaldırmak
Namazı kalp huzuruyla, tefekkür ve tazimde bulunarak, heybet, recâ ve haya duyguları içinde kılabilmek için gönlü ve kafayı meşgul edecek her türlü engeli ortadan kaldırmak gerekmektedir.
Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-, namazda huşû’a engel olacak şeylerden özellikle kaçınmış ve kaçınmayı tavsiye buyurmuştur:
Yemek hazırlanmışken veya küçük, büyük abdest sıkıntısı varken kılınan namaz, kâmil bir namaz olmaz.
l İhyau ’Ulum’id Din, İmam Gazali, c.I, s.410.
Böyle bir durumda yemeği düşünmemek ve namazı bir an önce bitirmeye gayret etmemek mümkün değildir. Bu tür sıkışık anlarda Allah’ın âyetlerini düşünmek, hissetmek ve yaşamak da elbette çok zor olacaktır.
Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem-, evde kapağı açık unutulan tencerenin bile namazın huşûunu zedeleyebileceğini düşünerek bir sahabiyi ( Osman bin Ebî şeybe) uyarmıştır:
Evdeki tencereyi kapatmanı sana söylemeyi unuttum; çünkü namaz kılarken insanı meşgul edecek bir şeyin evde bulunması uygun olmaz.
l İhyau ’Ulum’id Din, İmam Gazali, c.I, s.444.
O, sadece ashabını bu konularda uyarmakla kalmamış, bizzat kendisi de namazda huşû duymasına engel olabilecek her türlü şeyi ortadan kaldırmaya özen göstermiştir. Bir keresinde Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem-, üzerinde bazı işaretler bulunan yeni bir elbiseyle namaz kılmış ve gözleri bu işaretlere takılmıştı. Namazdan sonra şöyle demişti:
Namazdayken işaretlere baktım; az kalsın huşûumu bozacak, beni fitneye düşürecekti.” Daha sonra elbiseyi Ebu Cehm’e geri gönderdi.
l Sıfatu Salet’in – nebiy, el-Albani, s. 71-72.
*Sahabe ve ilk nesillerde O’nu örnek alarak namazda huşû konusunda son derece titiz davrandılar:
Ensardan Ebu Talha, bir gün bahçesinde namaz kılıyordu. O sırada bir kumru uçtu ve ileri geri gidip gelmeye başladı. Çıkacak bir yer arıyordu. O, Ebu Talha’nın hoşuna gitti; gözü ona bir müddet takılı kaldı. Sonra kendine gelip namaza devam etmek istedi. Baktı ki, kaç rekat kıldığını bilmiyor. Bunun üzerine “ Vallahi, bana şu malım yüzünden bir fitne isabet etti de kaç rekat namaz kıldığımı dahi bilemedim.” dedi ve hemen Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip durumu anlattı. Sonra da “ Ey Allah’ın Rasulu! Şu bahçem Allah için sadakadır. Onu dilediğin yere sarfeyle!” dedi.
l Muvatta, İmam Malik, I/98.
Yine aynı şekilde, ensardan bir başkası da namazına ve huşûuna engel olan bahçesini, halife Osman’a gidip vakfetmişti.
Bu türden örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak bilinmesi gereken husus şudur ki; Namazla mü’minin arasına pek çok engel girebilir. İşte bu engelleri ortadan kaldırmadan huşû içinde namaz kılmak oldukça zor ve hatta imkansızdır.
Namazda huşû duymayı engelleyecek yukarıdaki pratik örneklerin dışında; bazı düşünceler, hayaller, kutuntular, vesveseler ve hatırlamalar da namazı zedeleyebilecek unsurlar olarak karşımıza çıkar. Zaten, şeytanın görevi insanların gönlüne çeşitli vesvese ve düşünceleri fısıldayarak onlara Allah’ı anmayı unutturmaktır:
O, insanların göğüslerine ( kötü düşünceler) fısıldar.
l Nas suresi, 5. Ayet meali
Şeytan, Onlara Allah’ı, anmayı unutturmuştur.
l Mücadele suresi, 19. Ayet meali
Bu tür şeytani vesveseler karşısında ne yapılması gerektiğini Allah Rasulu (sav) ashabına tavsiye buyurmuştur:
Osman bin Ebil As “ Ey Allah’ın Rasulu! Şeytan benimle namazımın arasına girerek bana okuduğum şeyi unutturdu.” dedi. Rasulullah (As) şöyle buyurdu: ‘ Bu şeytandır; ona hınzep denir. Onu hissettiğinde ondan Allah’a sığın ve sol tarafına üç kere tükür!’ Osman bin Ebil As ‘ bunu yaptım ve Allah benden bu derdi giderdi.’ dedi.
l Sıfatu Salet’in – Nebiy, el-Albani, s. 109.
Namazda huşû’a engel olan etkenleri ortadan kaldırmak için, istiaza (şeytandan Allah’a sığınmak) ve tebettül (kalbini her şeyden boşaltıp Allah’a yönelmek) şarttır. Şeytanın vesvese, fısıltı ve dürtüklemelerine kulak tıkamdan, bu konuda Allah’tan yardım dilemeden namaza durmak ve Kur’an okumaya başlamak, tilkilerin cirit attığı bir ortamda kümesin kapısını açık bırakmak gibidir.
Ayrıca; dünyadan kopmadan, dünyevi ilgi, sevgi ve düşüncelerden kurtulmadan ve her şeye veda ederek Allah’ın yüce denetimini ense kökünde hissetmeden de namazda huşû’a ermek mümkün olmaz.
Namaz kıldığın zaman, veda eden gibi namaz kıl.
l İhyau ’Ulum’id Din, İmam Gazali, c.I, s.410.
Her namazınızı, son kez namaz kılıyormuşçasına kılın.! O’nu görmüyorsanız da muhakkak O sizi görüyor.
l Sıfatu Salet’in – Nebiy, el-Albani, s. 70.
Namaza dururken Allah’ı anmak, O’nun bizi görüp gözettiğini hissetmek, Allah’ın huzurunda mutlaka hesaba çekileceğimizi ve bu hesap için amellerimizin dökümü yapıldığında iyilik hanemize yazılacak en son ibadetimizin işte şu kıldığımız namaz olabileceğini düşünmek, bir sonraki namaz vaktine yetişip yetişemeyeceğimize dair bir garantimizin olmadığını hatırlamak, adeta bu fani dünyada son demlerini geçiren bir insanın psikolojik halini yaşamak…İşte bu duygularla namaza başlamak, başından sonuna kadar namazda huşû içinde bulunmamızı sağlamaya yetecek de artacaktır.
Zaten; Allah’ı, ayetlerini, cennet ve cehennemi; yaratma, öldürme ve diriltme kudretini, azametini ve yüceliğini hatırlamaktan başka ne ile kalpler tatmin bulup huzura ve sükuna kavuşacaktır.
Dikkat edin; ancak Allah’ın zikri ile kalpler mütmain olur.
l Ra’d Suresi, 28.Ayet Meali
Namazın Hakikati ve Ruhu
Namazın ruhunun aslı, namaz boyunca kalbin huşû ve huzur içinde bulunmasıdır. Çünkü namazdan maksat, kalbi Allah’a yönetmek ve onun zikrini tazelemektir. Nitekim Yüce Allah(c.c) şöyle buyurmuştur:
Ve beni hatırlamak için namaz kıl.
l Taha Suresi, 14. Ayet Meali
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz de şöyle buyurmuştur:
Nice kimseler vardır ki, namazdan nasipleri yorgunluk ve sıkıntıdan başka bir şey değildir.
Bu Hadisi Şerifİ kalbi gafil olanlar hakkındadır.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz yine şöyle buyurmuştur:
Nice namaz kılanlar vardır ki, onlara namazlarından onda bir veya alda bir oranından fazlası yazılmaz. Herkesin namazından yazılan, kalbi hazır olduğu kısımlardır.”
Yine şöyle buyurmuştur:
Bir kimseye veda eder gibi namaz kıl” Yani namazla, kendi nefsine ve isteklerine veda et, onlardan ayrıl, Allah’tan başka herşeydem uzaklaş, demektir.
Bu sebepten dolayı Hz.Aişe (r.a) diyor ki:
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bizimle konuşurdu. Biz de onunla konuşurduk. Namaz vakti gelince, bizi hiç görmemiş ve tanımamış gibi olurdu. Bu durum, Allah’ın azameti ile çok fazla meşgul olmasından ileri geliyordu.
Bir Hadisi Şerifte efendimiz yine şöyle buyurmuştur:
Kalbin hazır olmadığı namaza Allah bakmaz.
Hz.İbrahim (a.s), namaz kıldığı vakit kalbinin çarpıntısı iki mil uzaktan duyulurdu.
Hz.Ali (r.a) namaza kalktığı vakit âzâlarını bir titreme alırdı. Yüzünün rengi değişir ve şöyle derdi:
Yedi kat göklere ve yere arz edilen ve onların taşıyamadıkarı emaneti edâ etmenin zamanı geldi.
Süfyan Sevrî diyor ki:
Namazı huşu ile kılmayanın namazı doğru olmaz.
Hasan-ı Basrî şöyle demiştir:
Kalbin hazır olmadığı namaz, cezaya daha yakındır.
Muaz b. Cebel (r.a) diyor ki:
Namazda kasten sağında, solunda kimler var! Diye etrafa bakanın namazı olmaz.
l Kimya-yı Saadet, İmam Gazali, Hisar Yayınevi, s.114
Allahu Tealanın Subuti Sıfatları
SIFÂT-I SÜBUTİYYE
Yüce Allah'ın zatının gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezelî ve ebedî olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatların hepsi Kur'an ayetleriyle sabit oldukları ve bu ayetlerden çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah'ın zatında isbat edilmiş olduğu için, "sübutî sıfatlar" diye isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla ta ezelde vasıflanmış idi. Bu sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış (hâdis) sıfatlardan değildir. Bunların da her biri Yüce Allah'ın zatıyla kaimdir. O'nun Yüce zatı ve varlığı düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de mümkün olmaz. Bu sıfat-ı sübutiyye şunlardır :
1. Hayat Sıfatı : Yüce Allah'ın diri, canlı ve ezelî bir hayat ile hayat sahibi olması demektir. Bunun zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah hakkında düşünülemez, mümteni'dir. Allahu Teâlâ'nın bu sıfatına işaret eden pek çok ayet vardır. Meselâ : "Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih et!..." diye buyurulmaktadır (Furkân, 25/58 ).
Her şeye can veren, ölü gibi görünen toprağa, kuru sanılan ağaçlara can, hayat ve tazelik veren Allahu Teâlâ'dır. Bütün canlıların hayatı sonradandır ve Yüce Allah'ın yaratmasıyladır. Halbuki Yüce. Allah'ın "Hayat" sıfatı da; zâtı gibi kadimdir, ezelî ve ebedîdir; zatından ayrılmayan, zatı ile var olân vacib bir sıfattır. Zira hayat olmadan diğer sıfatları düşünmek, onlarla Allah'ı vasıflandırmak abes olur. Bu bakımdan sübutî sıfatların ilki "hayat" sıfatıdır.
2. İlim Sıfatı : Allahu Teâlâ'nın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi demektir. O'nun ilmi, kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki hiç bir şey O'nun ilminin dışında meydana gelemez. Olmuşu, olmakta olanı ve olacağı gerek küll halinde (genel kurallarıyla); gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O'nun ezelî olan ilim sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok ayet-i kerime vardır :
"İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir..." (Alû İmran, 3/29).
Şu halde Allah'ın ilmi gizli açık her şeyi kuşatmıştır. Kalblerimizden geçenler de O'na malumdur. Bütün gayb alemi, bizim sınırlı ve sonradan kazanılma bilgimizin ulaşamadığı o âlem, Allah'ın bilgisi dâhilindedir. O'nun ilmi, zatı ile kâim olan, ezelî ve ebedî, bilinenlerle değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi gibi kazanılmış, sonradan elde edilmiş bir ilim değildir.
3. İrade Sıfatı : Yüce Allah'ın istediğini dileyip tercih etmesi demektir. Yani O'nun, bir işin şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya böyle olmasını değil de, şöyle olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis etmesidir. Evrende olmuş ne varsa, hepsi O'nun dilemesi, iradesi ile olmuştur. O'nun iradesi ve isteği dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenâb-ı Hakk'ın "irade" sıfatı, mümkün veya câiz olan şeylere tealluk eder. O'nun iradesi o şeyin olması veya olmaması şıklarından birini tercih eder. Tercih ettiği cihete iradesini tealluk ettirince, o şey de ya hemen oluverir veya olmamasını tercih etmiş ise, o şey olmaz, yok olur.
Bu anlamda Yüce Allah'ın iradesini iki şekilde anlamak kabildir :
a) Tekvinî (kevnî) irade : Bu iradeye "meşiyyet" de denir ki; bütün yaratılmışlara şâmildir. Bir şeye tealluk edince, o şey olmamazlık edemez, her halde vuku bulur. Bu anlamda Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor : "Birleyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz ona sadece "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (en-Nahl, 16/40).
b) Teşriî (dinî) irade : Bu irade Cenab-ı Hakk'ın muhabbet ve rızası demektir ki; bu mânâda irade ettiği şeyin herhalde meydana gelmesi vâcib değildir. Çünkü kulların işleriyle ilgilidir. Bu mânâda Yüce Allah; "...Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez" buyuruyor (el-Bakara, 2/185). Bunun anlamı "şayet siz kullar, Allah'ın rıza ve mühabbetinin hilafına zorluk, kötülük, isterseniz; kendisi bunları istemediği dilemediği halde, siz istediğiniz için yaratır; zorluğa ve kötülüğe rızası yoktur" demektir.
4. Kudret Sıfatı : Allah Teâlâ'nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi, her türlü tasarrufta bulunması demektir. İradesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı gibi, kudretiyle irade ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak bunlara kadir olur. Allah Teâlâ'nın nihayetsiz, bitmek tükenmek bilmeyen kudreti vardır. Bu sıfat da diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir. Ezelî olan bu kudret sıfatıyla, her hangi bir şeyi dilediği gibi yapmaya kadirdir. O'nun kudretinin erişemeyeceği, bu kudretin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Nitekim Yüce Allah; "Muhakkak ki, Allah her şeye kâdirdir, gücü yetendir" buyurmaktadır (el-Bakara, 2/20).
5. Basar Sıfatı : Cenâb-ı Hakk'ın görmesi demektir. O her türlü vasıta, organ ve bağıntılar olmaksızın her şeyi görür. O'nun görmesi, göz gibi bir organa, ışığa, uzaklığa ve yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah'ın görme sıfatı da ezelîdir, sonradan olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcudâta, görmek şanından olan her şeye tealluk eder. O'nun görmesinin dışında kalan hiç bir mahlûk yoktur. İnsanın görmesi sınırlıdır, görme organından mahrum olanlar göremezler : Ayrıca aydınlık, karanlık, uzaklık, yakınlık ve daha dünyadaki nice olay, görmeye veya görmemeye etki etmektedir. Allah Teâlâ'nın görmesi hiç bir şeyden etkilenmez. Bu sıfatla ilgili Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce ayet yer almaktadır. Meselâ; Bakara süresi 233. âyet meâlen şöyle son bulmaktadır : " ... Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür ".
6. Semi' Sıfatı : Yüce Allah'ın işitmesi, duyması demektir. O bu sıfatla ezelde muttasıftır. O, her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri işitir, duyar. İşitilmek şanından olan her şeyi işitir. Allahu Teâlâ'nın işitip duyması, kulların işitmesi gibi, bir takım kayıt ve şartlara, vasıtalara ve organlara bağlı değildir. O, işitilmek şanından olan her şeyi, en gizli ve pek hafif sesleri, fısıltıları bile duyar. Özellikle kullarının duâlarını, zikirlerini, gizli ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder ve mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi görmek sıfatıyla beraber yer almaktadır. Meselâ; Nisâ suresi 134. âyet meâlen şöyle nihayet bulur : "...Allah işitir ve görür".
7. Kelâm Sıfatı : Yüce Allah'ın söylemesi ve konuşması demektir. O, harf ve seslere muhtaç olmadan konuşur ve söyler. Allahın "Kelâm" sıfatı, ezelî ve ebedîdir; yüce zatı için vacib olan sıfattır. O'nun dilsiz olması, konuşamaması düşünülemez. İşte yüce Rabbimiz bu sıfatıyla peygamberlerine söylemiş, emirler vermiştir. Kitablarını ve şeriatini bu kadîm kelâmıyla bildirmiştir. O, kelâmını dilediği zaman, kendi zatına ve şanına layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken harflere, seslere, hecelere ve kitabete (yazıya) muhtaç değildir. Yüce Allah'ın dilediği şeyleri, emir ve yasaklarını peygamberlerine ya Cebrâil vasıtasıyla veyahut doğrudan doğruya vahy ve ilham etmiş olması da bu "kelâm" sıfatının bir tecellisidir. Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberleriyle tekellüm ettiğini (konuştuğunu) gösteren âyetler vardır. Meselâ; Cenab-ı Allah meâlen şöyle buyurmaktadır : "Allah Musa'ya hitabetti" veya "Âllah, Musa'ya da hitab ile konuştu" (en-Nisa, 4/164). Ayrıca Bakara suresi 253. âyette de şöyle buyurulmuştur : " ... Onlardan Allah'ın kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır..."
8. Tekvîn Sıfatı : Allah Teâlâ'nın bilfiil yaratması, yoktan var etmesi demektir. Allah'ın bu sıfatı ezelidir. Tekvîn sıfatı da diğer sıfatları gibi, O'nun yüce zatıyla kaim ve O'nun hakkındâ vacib olan sübutî sıfatlarından biridir. Tekvin sıfatı, irade sıfatının muktezasına göre, mümkünâta tesir eder, yaratır ve icad eder. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur : "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (Yasin, 36/82). İşte bütün bu kâinatın ve içindeki varlıkların yaratanı, icad edeni, Yüce Allah'tır. Bunları varedip etmemeye muktedir olan (gücü yeten) Allah Teâlâ, "İrade" sıfatıyla ezelî ilmine uygun olarak var olmasını, icad edilmesini irade buyurmuş (dilemiş) ve Tekvîn sıfatıyla yaratıp icad eylemiştir.
Yüce Allah'ın alemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan etmek, yaşatmak, öldürmek, diriltmek, azab etmek, mükafatlandırmak gibi bütün fiilleri Tekvîn sıfatına râcidir, yani Tekvîn sıfatının tealluklarının başka başka olmasıyla bu isimleri alır. İşte Tekvîn sıfatının bütün bu tealluklarına "sıfât-ı fiiliyye" de denir.
Allahü Teâlâ'nın yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı için vacib olan sıfatların hepsi, görüldüğü gibi, ayetlerle sabit olduğundan, bütün İslâm âlimleri arasında bu konuda ittifak vardır. O'nun bu sıfatlarla ezelde muttasıf olduğunda şüphe yoktur.
Yukarıda da ifade edildiği üzere, Yüce Allah, zatında, sıfatlarında, işlerinde, fiillerinde bir tekdir; O'nun eşi, ortağı ve benzeri yoktur. O'nun sıfatları ve işleri de yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı ve varlığı kabul edilip tasdik edilmeden, yukarıda sayılıp açıklanan sıfatlardan ve O'nun güzel isimlerinden sözetmek de mümkün olamaz. Zira bu sıfatlar ve isimler, O'nun yüce zatının ve varlığının zorunlu bir gereğidir. Ne bu zat, bu sıfatlarsız; ne de bu sıfatlar, bu zatsız olur. Yine dikkat edilecek olursa, bu sıfatların her biri açık ve seçik olarak Kur'ân âyetlerine dayanmaktadır. Yani, bizzat Yüce Allah, kendisini bu sıfatlarla vasıflandırmıştır. Böylece O'na olan inancımız daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü bu sıfatlarıyla O'nu daha iyi anlıyabiliyoruz. Yoksa O'nu her hangi bir şeye hâşâ benzetmek gibi bir gaye için asla değildir. Bütün bu sıfatlar O'nun yüce zatına yaraşır bir tarzdadır. Biz bütün bu sıfatların asıllarına imân ederiz; fakat keyfiyetlerine, nasıl ve nice olduklarına dair her hangi bir şekilde söz söylemeyiz. Bu konuda söz etmeye de bilgilerimiz yeterli değildir.
HAYAT
Allah'ın subûtî sıfatlarından biri. Allah hakkında hayat sıfatının varlığı zorunludur. Sözlük anlamı, ölümün zıttı olan diri olmak demektir. Allah hakkında kullanıldığında bunun anlamı, Allah'ın her zaman için ölmeyen ve uyumayan diri olması anlamındadır. Hayatı için bir başlangıç ve sonuç yoktur. Diğer isim ve sıfatları gibi hayat sıfatı da ezelî ve ebedîdir.
Hayat sıfatı Allah'ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla ittisafım sahih kılan, Zat-ı Bari ile kâim, subuti, ezeli ve vücudî bir sıfat olarak tanımlanmaktadır (Curcanî, et-Tarifat, 65; İ. Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, II, 104;Seyyid Sabık, el Akaidu'l-İslâmiyye, s. 68; Metin Yurdagür Allah'ın Sıfatları Esmaü'l Hüsna, İstanbul 1984, s. 177).
Uyku hali canlıda his, idrak ve şuur duygularının yok olmasına sebeptir. Bu sebeple Allah hakkında uyumak ya da uyuklamak sözkonusu değildir : "Allah ki O'ndan başka ilah yoktur; daima diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir... Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutar" (el-Bakara, 2/225).
Allah hakkında "hayat", Kur'an-ı Kerim'de : "Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur, daima diri (hayat sahibi) ve yaratıklarını koruyup yöneticidir..." (el-Bakara, 2/255); "Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur, daima diri ve (yaratıklarını) koruyup yöneticidir" (Âlu İmran, 3/2); "Bütün yüzler, O diri ve yöneliciye boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen perişan olmuştur" (Tâhâ 20/111); "Ve ölmeyen (diriy)e tevekkül et ve O'nu överek tesbih et. Kullarının günahlarını O'nun bilmesi yeter" (el-Furkan, 25/58 ) ve el-Mü'min 40/65 olmak üzere beş yerde zikredilmektedir. Bu yerlerin üçünde, yaratıkları ayakta tutan, yöneten, idare eden ve koruyan anlamında olan "Kayyûm" ismiyle birlikte zikredilmektedir. Bütün canlılar, hayatlarını Allah'a borçludur. Onları dirilten, var eden ve diri tutan O'dur. Onun için Allah'a muhtaçtırlar. Oysa Allah başkasına muhtaç değildir. O, Samed'dir, her şey O'na muhtaç olduğu halde kendisi başka bir şeye muhtaç değildir.
Allah'ın "hayat"ı, tam kâmil bir hayattır. O, ölümsüzdür. Diğer canlılar hayatlarını devam ettirmek için hava ve gıda gibi başka şeylere muhtaçtırlar. Oysa Allah Teâlâ'nın hayat için başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Onun için Allah Teâlâ'nın hayatı, diğer canlıların hayatına benzemez.
"O'na benzer hiçbir şey yoktur" (eş-Şûra, 42/11). Yaratıcı olan Allah'ın hayatı yaratılmışların hayatına nasıl benzesin ki, yaratılmışların hayatları bile biribirlerine benzememektedir. Bitkilerin hayatı ile hayvanların hayatı; hayvanların hayatı ile insanların hayatı birbirlerinden farklıdır. Hayat fonksiyonları farklılık arzetmektedir. Bitkiler de diridirler, doğar, yer, içer, büyür, ürer ve nihayet ölürler. Durumlarına göre bilgileri de vardır; kendilerine yarayan şeyleri yaramayanlardan ayırdederler. Ancak kendi hayatlarından daha yüksek ve daha kudretli bir hayata sahip varlıklardan haberleri yoktur. Hayvanların hayatı, bitkilerin hayatından daha ileridir. Hayvanlar fazladan olarak görür, işitir ve uzak yerlere hareket ederler.
İnsanların hayatı ise, hayvanların hayatından da ileridir; onlarınkine ilaveten düşünür ve değerlendirme yaparlar, mükellef olmalarının sebebi de budur.
Netice olarak tek bir ilah olan Allahu Teâla'nın zatını tavsif buyurduğu Hayat sıfatı Hak Teâla tarafından bahşedilmiş olan ve insanların teşekkülünü sağlayan hayat kaynağından daha başka kaynaklardan sûdur etmektedir. İşte bu mana ile Allah hayat bakımından diğer eşyadan ayrılır. Hiçbir mebdeden başlamayan ve hiçbir nihayet ile müntehi olmayan ebedi ve ezelî hayatında kendisidir. Mahdut sınırların mahkûmu, başlangıç ve sonuçların çerçevelediği ve zaman kavramından tamamen uzaktır. Allah'ın hayatı bambaşka bir hayat şeklidir. Cenab-ı Allah'ın hayat sıfatı, insanların hayat sıfatıyla alışageldikleri özelliklerin hepsinden uzak olduğu gibi mutlaktır da. İşte bu mana ile, beşer hayalinde dolaşan bütün efsanevi unsurlar vahdaniyet akidesinin dışında kalır... Kulu ne zaman O'na yönelirse O kuluna icabet eder. "Allah'ım! Sana teslim oldum, Sana inandım, Sana güvendim, Sana yöneldim, Senin için cihad ettim, Senin izzetine sığındım. Beni doğru yol üzerinde sabit kılacak Sen den başka ilah yoktur. Sen ölmeyen Dirisin, cinler ve insanlar hep ölürler" (Taftazâni, Şerhu'l-Makâsıd II, 64-65; Cürcanî, Şerhu'l-Mevâkıf, II, 353) şeklinde Hz. Peygamberin sözleri ve şu ayet-i kerime konuyu açık bir şekilde izah etmektedir : "O diridir, O'ndan başka ilah yoktur. Dini yalnız kendisine hâlis kılarak O'na yalvarın. Hamd âlemlerin Rabbine mahsustur" (el-Mü'min, 40/65).
İLİM (Allah'ın Sıfatı)
Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından biri.
İlim, vakıaya uygun olan kesin bilgidir. Hükemaya göre ilim, bir şeyin zihinde şekillenmesidir. ilmin karşıtı cehalettir.
İlim iki kısına ayrılır. Birincisi kadîm olan ilim; diğeri de hâdis olan ilimdir. Kadîm olan ilim Allah'ın zatîna aittir. Kulların sonradan kazandıkları ilme benzerliği yoktur (Cürcani, et-Ta'rîfât).
Allah'ın ilim, kudret ve hayat gibi sıfatları vardır. Bu sıfatlardan her biri vacip ve zarûri varlık kavramının dışındadır. Allah'ın ilim sıfatı, onun ilmiyle beraberdir. Allah'ın ezelî (başlangıcı olmayan) bir ilmi vardır; Bu ilim her şeyi içine almaktadır; biz insanların ilmi gibi, sonradan kazanılan araz cinsinden değildir. Hiç bir şey onun ilminin ve kudretinin dışında değildir. Bazı şeyleri bilip bazılarını bilmemek noksanlıktır ve bir tahsis ediciye muhtaç olmanın ifadesidir. Allah bundan münezzehtir (Taftazânî, Şerhü'l-Akaid, 22-23).
Gazzâlî şöyle demektedir : "Allah mâlumatın hepsini bilir. Yerde ve gökte meydana gelen her şeyi, onun ilmi her şeyi kuşatmıştır. Kainatta zerre kadar bir şey dahi onun ilminden gizli değildir. O, karanlık gecede, kara taşın üzerine, siyah karıncanın kımıldamasını da bilir, ondan haberi vardır. Hava boşluğunda yer alan zerrenin hareketini, sırları ve en gizli olanları bilir. Kalplerin, beyinlerin ve gönüllerin her türlü eğilimlerini, hareketlerini ve gizliliklerini başlangıç ve sonu olmayan yanî kadîm ve ezelî ilmiyle bilir" (Gazzâlî, İhya, l, 124).
Mülk suresinin bir ayetinde şöyle buyurulur : "Sözünü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki o, sînelerin özünü bilir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır" (el-Mülk, 67/13-14). Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde böyle der : "Allah'ın Latîf isminde iki tefsir vardır. Bunlardan birisi en ince ve en gizli işleri bütün incelikleriyle kolayca bilendir. Bu ayetten şunu da anlıyoruz ki, yaratan Allah (c.c) yarattığını, yaratacağını ve her şeyi bilir. O halde, bütün sînelerin künhünü kalplerde saklı olan her şeyi bilen O'dur. Mükelleflerden sâdır olan gizli-açık, iyi-fenâ her söz ve fiil O'na nisbetle eşittir, onları bilir (M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VII, 5222).
Geçmiş zamanla ilgili bilgiler, şu andaki durumlar ve gelecekteki olaylar Allah'ın ilmine göre farklılık arzetmemektedir. Allah'ın ilminin önüne cehalet geçmemiştir. O'nun ilmine unutma bulaşmaz, O, hiç bir zaman ve mekanla kayıtlı değildir. Küll ve cüz'ü bilmedeki ilmi aynıdır. Küll'ü nasıl biliyorsa, cüz'ü de aynen öyle bilmektedir. Kainattaki nizam, sağlamlık ve ahenk O'nun ilminin şümûlüne (genişliğine) apaçık bir delildir (Seyyid Sabık, el-Akaid el-İslâmiyye, 67).
Allah'ın ilminden hiç bir şeyin gizli kalmayacağı; dolayısıyla O'nun insanların bütün yaptıklarını ve yapacaklarını bilmekte olduğu, Kur'an'ın bir çok ayetinde zikredilmektedir. Bu ayetlerden bir kaçının meali şöyledir :
"Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz" (Yûnus 10/61);
"Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır. O'nun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. Yani levh-i mahfuzda veya Allah'ın ilmindedir" (el-En'âm, 6/59);
"Göklerde ve yerde olanları, Allah'ın bitirdiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur, beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur, bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka 0, onlarla beraberdir. Sonra onlara kıyamet günü yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir" (el-Mücadele, 59/7).
Allah'ın ilmini ispat etmek için bir delile ihtiyaç yoktur. Alemdeki nizam, hikmet sahibi bir bileni iktizâ eder. İlim sıfatının kainata taalluku vardır. O'nun ilmi, varlığı caiz olana ve mümkün olana taalluk ettiği gibi, müstahîl (imkansız) olana da taalluk eder. Hiç bir şey ilim sıfatının taallukundan hariç olamaz. ilmin taalluku vukûa tabidir. Yani ilim tasavvuru vakıa ve gayrı vakıa şâmildir. İlim sıfatı, iradeden başkadır. Makdûrâtın muhassısı (tahsis edicisi) değildir. Malum asıldır; ilim, malumatın süreti ve hikayesidir. Bir şeyin suret ve hikayesi o şeyin fer'i (bölümü)dir. İlim malumdan mukaddem (önde) olursa, ona ilm-i fiilî denir. Cenab-ı Hakk'ın masnuata (sonradan ortaya çıkmış şeylere) ait ilm-i ilâhîsi, ilm-i fiilîdir. İlim sıfatı, vücut gibi mütekâmil bir sıfattır. Vacibin varlığı için gereklidir. Cenab-ı Hakk, zâtı ve sıfat-ı barı gibi vacibleri, şerîk-i barı gibi mümtenîleri -mevcut olsun veya olmasın bilir. Madum olan şeylerin mevcut olacak (varlık alemine çıkacak) ve mevcut olmayacak (varlık alemine çıkmayacak) kısımlarını tam ayrıntılarıyla bilir. Madumlar sonsuz olduğuna göre Allah'ın ilmi de sonsuzdur. Malumat müteceddit (yenilenen) oldukça ilm-i ilâhînin de taalluku yenilenir. Böylelikle eşyanın cüziyatı (ayrıntıları) da Allah'ın ilmi kapsamına girer. Aynaya yansıyan şekil ve suretlerin değişmesi, aynının değişmiş olduğu anlamına gelmediği gibi, Allah'ın ilminin taalluku, O'nun gerçek bir sıfatı olan ilminin de değişmiş olmasını gerektirmez. Binaenaleyh Allah'ın ilminin taalluku ezelîdir. O'nun ilmi zatından başka bir şeye muhtaç değildir (İsmail Hakkı İzmirli, Yeni tım-i Kelâm, 105-107).
SEMİ'
Cenab-ı Allah'ın sıfatlarından biri. İster gizlensin ister açıkça söylensin, gizliyi, fısıltıyı bile işiten anlamına gelen es-Semi' ismi âyet-i kerimelerde tek başına bulunmayıp es-Sebe', 34/50; ed-Duhan, 44/6; el-Hucurat, 49/1; el-İsra,17/I âyetlerinde görüldüğü gibi daha çok Karîb, Basîr ve Alîm isimleriyle birlikte getirilmiştir.
Semi', bazen duaların kabulü manasına "Semiu'd-dua" (duayı tam anlamıyla duyan, işiten) anlamına gelir. Meselâ; İbrahim,14/39 ve Alu İmran, 3/38; âyetlerde Hz. İbrahim ve Hz. Zekeriyya peygamberlerin dualarında gördüğümüz "duaları çok işiten, yani çok kabul eden" manasındaki "semiu'd-dua" bunu göstermektedir (Metin Yurdagür, Allah'ın sıfatları, İstanbul 1984, s. 86).
Semi', Cenab-ı Allah'ın sıfat-ı subütiye veya sıfat-ı meani ve sıfat-ı zâtiyye de denen sıfatlarından biri olup, O'nun zâtının gereği, ezelden muttasıf olduğu ve O'ndan hiç ayrılmayacak olan sıfatlarındandır. Bu sıfat, ezelî ve ebedî olarak Allah ile kaim, nasslarla sabit, ancak O'nun ne aynı ne de gayrı diye kabul edilen hakiki sıfatlarından olup; selbi sıfatlar, yani, Allah'ta bir eksikliğin bulunmadığını ifade eden sıfatlar gibi O'nu noksanlıklardan tenzih eden itibâri bir mefhum değildir (İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlmi Kelam, II, İstanbul 1339-1343, s. 104, 111-112).
Semi' sıfatının ifade ettiği Cenab-ı Allah'ın işitmesi, O'nun yarattıklarında olduğu gibi işitmek için bir organı, yani kulağı veya onun kısımlarından birini gerektirmez. Çünkü Allah bir cisim olmaktan münezzehtir. Allah'ın gizli-açık herşeyi işittiği, Kur'an-ı Kerim'in âyetleriyle sabit olduğu gibi; Hz. Peygamberin hadislerinde de ifade buyurulmuştur. Nitekim bir hadiste; "Kendinize hakim ve sahip olun. Siz, sağır ve gâib olana değil; işiten, gören ve çok yakında olan Allah'a dua ediyorsunuz" buyurulmuştur (Buhari, el-Camiu's-Sahih, İstanbul 1315, VIII, 168 ).
Allah Teâlâ'nın gizli-açık her şeyi işitmesini ifade eden semi' (işitme) sıfatı, mahiyeti ve işleyişi bakımından insanlık tecrübesinin dışında bulunur. Çünkü, Allah'ın zatını ve mahiyetini kavramak bakımından da biz insanların durumu aynıdır. Bu konuda kullara ve bir insanlara düşen görev, Kur'an-ı Kerim'de çeşitli münasebetlerle pek çok yerde zikredilmiş bulunan ve semi' kelimesiyle ifade edilmiş olan bir sıfatı olarak Allahu Teâlâ'nın her şeyi işittiğine inanmaktır. Bu sebeple, bu sıfat İslam din bilginlerince Allah'a sübûtu zarûrî bulunmuş ve isbatı için akıldan delil getirmeye bile gerek görülmemiştir (Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhul Mevâkıf, II, s. 359, Fahreddin er-Razî, Kelâma Giriş (el-Muhassal), Terc., Hüseyin Atay, Ankara 1978, s : 165).
Allah'ın semi' sıfatına sahip olduğu her ne kadar âyet ve hadislerle ispatlanıyor ve başka delile gerek duyulmuyorsa da, Kelam kitaplarında akıldan da deliller getirilmiştir. Nitekim, yarattıklarında bile işitmenin, işitmemeye göre bir kemal ve üstünlük taşıdığı bilinirken; en yüce kemal sahibi olan Allah Teâlâ için bu sıfatı kabul etmek gerektiği ortadadır. Başka yönden ilim bir kemâl sıfatıdır. İşitme ise ilmin şartı ve üstünlüğünü açıkça ortaya koyar.
el-BASÎR
Allah'ın güzel isimlerinden biri. Her şeyi gören, çok iyi gören anlamına gelmektedir. Allah her şeyi, herkesin yaptığını görür. Onun görmesine hiçbir şey engel olamaz. Kâinatın herhangi bir noktasında hiçbir hâdise yoktur ki, Allah onu görmüş ve işitmiş olmasın. İbadette ihlâs, kulun Allah'ı görmemesine rağmen, Allah'ın onu gördüğünü bilmesi ve onu görür gibi ibadet etmesidir.
Allah, zatı ile basîrdir. "O, yegane hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyden hakkıyla haberdardır. " (el-En'am, 6/18 ) ayetinde, "Habîr, Basîr" şeklinde ifade edilmiştir. Allahü Teâlâ gizli veya açık her şeyi görür, gece veya gündüz, küçük veya büyük... Her şeyi hakkıyla bilir. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurur : "Kendinize hâkim olunuz. Siz, sağır ve gaib olan kimseye değil, işiten, gören ve çok yakında olan (Allah)'a dua ediyorsunuz. " (Buhârî, Tevhid, 9; Müslim, Zikr, 44-46...) Ebû Hüreyre, Hz. Peygamber'den rivayet ettiği meşhur Cibril hadisinde, Cibril'in "İhsan nedir?" sorusuna Resulullah'ın şu cevabı verdiğini anlatır :
"(İhsan), Allah'a sanki görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen Allah'ı görmüyorsan da, şüphesiz O seni görür. " (bk. Cibril Hadisi)
Allah, kalpteki fısıltıları, beyindeki oluşumları, fikirdeki gizlilikleri, kalplerdekini, zifiri karanlık bir gecede kapkaranlık taşın üzerinde yürüyen simsiyah bir karıncayı ve çıkardığı sesi görür, duyar, bilir.
BASAR
Allah'ın sıfatlarından biri. Işık, renk, şekil, miktar ve her türlü davranışın, güzellik ve yanlışlıkların idrak edildiği duyudur.
Kur'an-ı Kerîm'de görmek anlamına gelen Basîr' sözcüğü 36 ayette geçmektedir. Ayetlerin çoğunda (el-Bakara, 2/96,110, 233, 237; Âli İmrân, 3/156, 163; el-Maide, 5/71; el-Enfâl, 8/39; Sebe' 34/11; Fussilet, 41/40; el-Hucurât, 49/18; el-Hadîd, 57/4; Mümtehine, 60/3; Teğabun, 64/2) basîr sözcüğü, a-m-l' fiilî ile birlikte "Allah yaptıklarınızı görür, Allah onların yaptıklarını görüyor" biçiminde değişik şekillerde geçmektedir. Bazı ayetlerde (Âli İmrân, 3/15, 20; Mü'min, 40/44) basîr sözcüğü,kul anlamına gelen İbad sözcüğü ile birlikte "Allah kullarını görür, görmektedir" biçiminde geçmektedir. Bazı ayetlerde (el-İsrâ,17/1; el-Hacc, 22/61, 75; Lokman, 31/28; Mü min, 40/20, 56; eş-Şûra, 42/11; el-Mücadele, 58/1) basîr sözcüğü, işitmek anlamına gelen semi sözcüğü ile birlikte geçmektedir. Bazı ayetlerde (el-En'am, 6/50; er-Ra'd 13/16; el-Fâtır, 35/19; Mü'min, 40/58 ) basîr sözcüğü, kör anlamına gelen amâ sözcüğüyle birlikte geçmektedir. Hûd suresinde (11/24) basîr sözcüğü, ama sözcüğüyle sağır anlamına gelen esamm' sözcüğü ile birlikte geçmektedir. Mülk suresinde (67/19) Allah'ın her şeyi' gördüğü bildirilmekte, Fâtır suresi (35/31) ile Şûra suresinde (42/27) basîr sözcüğü, haber alan veya haberdar olan anlamına gelen habîr sözcüğüyle birlikte geçmektedir.
Allah her şeyi görür. Onun görmesi her şeyi ve her tarafı kuşatır. Hiç bir şey onun görmesine engel olamaz. Hiç bir şey de onun görmesinden gizli kalamaz. Bazı şeyleri görüp, bazılarını görmemesi mümkün değildir. Gizlilik, kapalılık, aydınlık, karanlık onun için söz konusu değildir.
Allah'ın görmesiyle, kulların görmesi arasında bir kıyas yapılamaz. Zira Allah'ın görmesi yaratıklarda olduğu gibi göz aracılığıyla değildir. Allah her türlü maddilikten uzaktır, mahluklara benzemekten münezzehtir. Allah'ın her şeyi görme sıfatına sahip olduğuna iman etmek gerekir. Allah Teâlâ gizli ve açık herkesin ne yaptığını ve ne yapacağını görür, Mesafe, zaman ve karanlıklar Cenab-ı Allah'ın görmesine asla engel değildir.
İRADE
İstemek, dilemek, meyletmek, arzulamak. Kelâm ilminde Allah'ın bir sıfatı ve aynı zamanda insanın bir özeliği olarak ele alınmıştır.
Allah'ın sıfatı olarak irade; O'nu diğer sıfatlarıyla beraber tavsif eder. Allah nasıl her şeyin kusursuz ve mükemmeline sahipse ve her konuda mutlak kemâl O'na nisbet edilmek gerekiyorsa; irade hususunda da Allah mutlak irade sahibidir. Yani Allah'ın iradesini kısıtlayan, onu tehdit eden herhangi bir başka irade sözkonusu olamaz. Öyleyse Allah'ın iradesi bütün yaratıklar üzerinde mutlak surette geçerlidir. "Rabbin şüphesiz irade ettiği şeyi kolaylıkla yapabilen ve yerine getirebilendir" (Hûd, 11/107) Bu konudaki diğer Kur'an ayetleri şöyledir : "Allah bir şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece o şeye "ol " demektir; o da hemen olur" (Yâsin, 36/82); "Rabbin dilediğini yaratır ve seçer" (el-Kasas, 28/68 );"şüphe yok ki Allah dilediğine hükmeder" (el-Mâide, 5/1). Allah'ın iradesi bütün yaratılmışlar, yani bütün varlıklar üzerinde geçerli ise, nasıl oluyor da insanın da bir iradeye sahip olduğu söylenebiliyor? Bu noktada İslâm tarihinin çok erken dönemlerinden itibaren meydana gelen tartışmalar, iki-üç asır devam etmiş ve nihayet hicrî asırdan itibaren belli bir kararlılık bulmuştur. Ehl-i Sünnet kelâmcılarına göre; Allah mutlak irade sahibidir. Bu irade fark gözetmeksizin bütün varlıklar üzerinde egemendir. Ama insanın da dünyada imtihan edilebilmesi için belirli bir kudrete sahip olması gereklidir ki, yaptıklarından sorumlu tutulabilsin. Şu halde insan belirli bir fiili yapmaya niyetlendiği zaman ilâhî irâdenin kulun fiillerini halk etmesi esnasında İrâde-i Külliyeye katılır, yani onu kesb eder. İşte insan bu kesbi dolayısıyla sorumluluğu üzerine almaktadır. Bu sorumluluğu yüklenip iradesini kullanmaya da ihtiyar denilir.
İrade-i Külliyye ve İrade-i Cüz'iyye :
İslâm akaidindeki belli başlı konulardan biri de irade-i külliye meselesidir. Kavramın Kelâm ilmindeki ıstılahi anlamı; bütün yaratılmışların üzerinde tek ve mutlak bir iradenin, yani Allah'ın iradesinin bulunduğudur. Bütün yaratıklar (ister canlı ister cansız olsun) bu ilahî iradeye boyun eğerler. İslâm akaidinde tevhid, bütün inanç sisteminin merkezidir. Her şey tek bir ilahî kaynaktan vücut bulmuştur. Bütün kainatın Allah karşısında pasif olduğu düşünülürse, her fiilin Allah tarafından "halk" edilmiş olması da tabiidir. Fakat insanoğlunun yaratılma hikmeti, onun bu dünyada bir imtihana tabi tutulması olduğu için, kullara da bir çeşit irade verilmiştir. İşte buna Kelâmda; İrade-i Cüz'iyye" denilmektedir. Burada İslâm tarihinde, çokça tartışılmış bir konuya geliyoruz. İlk kelâm tartışmalarını başlatan Mu'tezile ekolü, insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu savunmuş ve ilahî iradenin (irade-i külliyye) insanı bu dünyadaki fiillerinde serbest bıraktığını söylemiştir (Mu'tezile'ye kaderiyye de denilmektedir). Buna karşılık bir diğer ekol olan Cebriyye, insanın hiçbir iradeye sahip bulunmadığını, onun bütün yapıp ettiklerinin irade-i külliyyeye ait olduğunu iddia etmektedir. Her ikisinden de ayrıları Ehl-i Sünnet akaidi ise, orta yolu tutarak şunları ileri sürmüştür. Her ne kadar Allah Teâlâ, bütün fiillerin yaratıcısı ise de, kullarını birtakım hükümler ve ödevlerle yükümlü tutmuş olduğundan. bunları yerine getirmeleri için onlara bir irade de bağışlamıştır. İnsan iyiyi de kötüyü de seçmekte serbesttir. Dilerse Allah'ın istemediği bir iş yapar; dilerse onun arzuladığı bir işi yapar. Şu kadar ki; ne zaman kendi iradesini bir fiili yapmaya yöneltirse o zaman Allahu Teâlâ o fiili yaratır. Bu durumda, o fiili Allah'ın kudreti yaratmıştır. Fakat, insanın iradesi de o fiili isteme suretiyle fiile ortak olmuştur. İşte buna, yani irade-i cüz'iyyenin ilâhi fiile katılışına "kesb" denilir. Aksi takdirde, kişinin bu fiilde hiçbir katkısı olmaması (Cebriyenin görüşü), zulmü iktiza eder ki, bu Cenâb-ı Hakka noksanlık izafe etmek manasına gelir. Mu'tezile'nin ileri sürdüğü ve fiillerini yalnız insanın yarattığı görüşü ise, İrade-i külliyye haricinde ona denk bir başka irade kabul etmek demektir ki, bu da şirk anlamına gelir. Şu halde Ehl-i sünnetin görüşü bu ikisinden de ayrılır. İnsan irade sahibidir; ama aynı zamanda daha küllî bir irade tarafından kuşatılmıştır. Bu sebeple yerine getirdiği filler, kendisinin seçmesi, Hak Teâlâ'nın halketmesi ve bu ikisinin neticesinde kulun bu halk edilen fiili kesb etmesi şeklinde vukû' bulur.
Kur'an-ı Kerîm'den anlaşıldığına göre; Allah'ın irade sıfatı iki şekilde olur :
a- Tekvinî İrade : Bir şeye taalluk edince hemen vuku bulur.
Yukarıdaki ayetler bunun misalidir.
b- Teşriî irade : Bu, Allah'ın muhabbet ve rızası demektir. Bu manada Allah'ın irade etmiş olduğu şeyin meydana gelmesi vacip değildir.
"Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez" (el-Bakara, 2/ 185) ayeti bu türdendir.
Allah Teâla, bu manadaki iradesini ilâhi bir lutfu olarak kullarının iradesine bağlamıştır. Kul neyi dilerse Allah onu irâde edip kulun isteğine uygun olarak yaratır. Kul da yaptığı şeyleri kendi hür iradesiyle yaptığı için sorumlu olur.
Allah Teâlâ, kulun isteğine ve çalışmasına göre hayra da irade eder, şerri de. Fakat hayrı rızası var iken; şerre rızası yoktur (Nureddin es-Sâbûnî, Maturidiyye Akaidi, terc. Bekir Topaloğlu, s. 105, 106).
KUDRET (SIFATI)
Kuvvet, güç, takat. Canlının irade ile bir şeyi yapmaya ve yapmamaya muktedir olduğunu gösteren bir özellik. Allah'ın subûtî sıfatlarından biri. Allah'ın her şeyde etki ve tasarrufa kadir olması. Kudret bu manaya göre gücü yetmek demektir. Yaratıklarla ilgili olduğu zaman tesir eden ezeli bir sıfattır. Bunun anlamı şudur : Şüphesiz Allah Teâlâ ezeli ve ebedî olan hayatı ile yaşamaktadır ve kudret sıfatı ile her istediğini yapmaya muktedirdir. Kudret Allah'ın ezeli bir sıfatıdır ki mümkinâta taalluk ettiği zaman onlarda etki eder (Teftazânî, Şerhu'l-Akaid, İstanbul 1304, s.89). Allah'ın kudretinin en büyük kanıtı kâinattır.
Evren ve evrenin kapsadığı bütün canlı ve cansız varlıklar ilâhî kudretin eseridir. Allah, sonsuz kudretiyle bütün varlıkları yoktan var etmiştir. İlahî kudret evrenin her tarafını kuşatmıştır. İlahi kudreti hiçbir şey aciz bırakamaz, hiç bir şey onu engelleyemez. Kur'an-ı Kerim ilahi kudreti şöyle anlatır : "(Bütün) mülk(-ü tasarruf, ilâhi kudretinin) elinde bulunan (Allah)ın şânı ne yücedir. O, her şeye hakkıyle kadirdir" (el-Mülk, 67/1)."Bunun sebebi şudur : Çünkü Allah Hakkın ta kendisidir. Ölüleri ancak O diriltiyor. O, şüphesiz her şeye hakkıyle kadirdir" (el-Hacc, 22/6).
Allah'ın kudreti sınırsızdır. Beşerin kudreti ise sınırlıdır. Bütün beşeriyet bir araya gelse Allah'ın en basit yaratıklarından biri olan bir sineği yaratmaya kudreti yetmez. Sonsuz olan ilâhı kudret ile son derece sınırlı olan beşeri kudret arasındaki farkı Kur'an şöyle tasvir ediyor : "Ey insanlar, size bir örnek verildi. Şimdi onu dinleyin : Sizin, Allah'ı bırakıp da yaptığınız (putlar) hakikaten bir sinek bile yaratamazlar, hepsi bunun için bir yere toplanmış olsalar bile" (el-Hacc, 22/73). İlahî kudretin eserleri hiç bir sınır tanımayan bir güce, bir enerjiye delâlet eder. İlahi kudret, insanın hayatıyla içiçedir. Ondan ayrılması asla düşünülemez. Öyleyse arzu edilen bir şeyi elde etmek veya arzu edilmeyen bir şeyden sakınmak için ilahi kudretten başka hiç bir sığınak yoktur. Çünkü Allah'tan başka hiç bir varlık böyle bir sığınmaya sahip değildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur : "Eğer Allah sana bir belâ dokundurursa onu kendisinden başka giderebilecek kimse yoktur.
Eğer sana bir hayır da dokundurursa... İşte O, her şeye hakkıyle kadirdir. O, kullarının üstünde (essiz) kahr (galebe ve tasarruf) sahibidir. O, Yegane hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden hakkıyle haberdârdır" (el-En'am, 6/17-18 ).
Kur'an'ın ifadesine göre ilâhî kudret erkek ve dişinin yaradılışında tek etkendir. Öyleyse başka ilâhlara sığınmaya veya çocuk sahibi olmak için başkasının gücüne kudretine sığınmaya gerek yoktur. Kur'an şöyle der : "O, kimi dilerse ona kız (evlât)lar bağışlar, kimi dilerse ona erkek (evlât)lar lütfeder" (es-Şura, 42/50).
İlahi kudret, milletlerin aziz veya zelil oluşlarında yeğane nüfuz ve etki sahibidir : "(Habibim) de ki : Ey mülkün sahibi Allah, sen mülkü kime dilersen ona verirsin; mülkü kimden dilersen ondan alırsın; kimi dilersen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın; hayr, yalnız senin elindedir. Şüphesiz ki sen her şeye hakkıyle kadirsin" (Âlu İmrân, 3/26).
Fertlerin ve toplumların hayatlarının var olmalarını devam ettiren ve etkileyen, yönlendiren yegane etki, ilâhî kudrettir.
KELÂM
Konuşma. Allah'ın Sübuti sıfatlarından. Allah'ta bulunması zorunlu olan konuşma niteliğini belirtir. Allah bu sıfatı ile peygamberler aracılığıyla emir ve yasaklar koyar, haberler verir. Ancak konuşmasının mahiyeti bilinemez.
Kur'an'da Allah'ın konuşma niteliğine sahip olduğunu gösteren çok sayıda âyet vardır. "Musa, tayin ettiğimiz vakitte bizimle buluşmaya gelip de Rabb'i onunla konuşunca... " (el-A'raf, 7/143), "De ki : "Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce deniz : tükenir" (el-Kehf, 18/109), "Ve eğer ortak koşanlardan biri güvence dileyip yanına gelmek isterse, onu yanma al ki, Allah'ın sözünü işitsin... " (el- Tevbe, 9/6) ve "Kıyamet günü Allah ne onlarla konuşacak ve ne de onları temizleyecektir." (el-Bakara, 2/ 174) bu âyetlerden yalnızca birkaçıdır.
Kelamcılara göre Allah'ın Kelam sıfatı ile nitelenmesinin zorunlu olduğu akıl yürütme yoluyla da kanıtlanabilir Kelam bir olgunluk, kemal niteliğidir. Bu nedenle Allah'ın Kelâm sıfatı ile nitelenmesi zorunludur. Allah bunun tersi olan konuşmama ve dilsizlik niteliğinden münezzehtir. Diri olan varlık konuşma niteliğine sahip değilse, konuşmama ve dilsizlik gibi afetlerle nitelenmesi gerekir. Oysa Allah tüm eksiklik ve kusurlardan uzaktır. Tüm peygamberler Allah'ın kelâmını insanlara aktarmış, O'nun emir ve yasaklarını, haberlerini bildirmişlerdir. Bu, bütün peygamberlerden mütevatir olarak gelmiştir. Peygamberlerin elçilik görevi de ancak Allah'ın kelam sıfatı ile mümkündür. Allah'ın konuşma niteliğine sahip olmaması durumunda risalet görevinden de söz edilemez. peygamberlerin varlığı ve bildirdikleri Allah kelamı Allah'ın konuşma niteliğine sahip olduğunun kanıtıdır.
Allah, peygamberlerle konuşur. Ancak bu konuşma iki insanın karşılıklı konuşmalarına benzetilemez. Bu konuşmanın biçimi Kur'an'da şöyle belirtilir : "Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (ilham yoluyla, kulunun kalbine dilediği düşünceyi doğurarak), yahut perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder" (eş-şûrâ, 42/51). Allah'ın "perde arkasından" konuşması, Hz. Musa (a.s) ile olduğu gibi bir ağaç ya da benzeri bir nesne aracılığı ile konuşmasıdır. Bir elçi göndermesi de kelâmını bir melek (Cebrail) vasıtasıyla vahyetmesidir.
Kelamullah ve Kelam-ı Kadim deyimleri Kur'an'ı dile getirir. Allah'ın mütekellim (konuşan) ve Kur'an'ın da Allah'ın kelamı olduğunda tüm İslam mezhepleri görüş birliği içindedirler. Ancak Kur'an'ın Kelam sıfatı gibi kadim (ezeli) mi, yoksa mahluk (yaratılmış) ve hâdis (sonradan olma) mı olduğu konusunda çok farklı görüşler öne sürülmüş, çok şiddetli tartışmalar yürütülmüştür. Bu konudaki belli başlı görüşler Selef, Mutezile ve Eş'ariye ile Mâturidiyye tarafından savunuldu.
Selef'e göre Kur'an Allah'ın kelâmıdır ve mahluk değildir. Allah'la kaimdir ve O'ndan ayrı değildir. Kur'an ne yalnız anlam, ne de yalnız harflerden ibarettir; her ikisinin toplamından oluşur. Allah harflerle konuşur, harfler de mahluk değildir. Kulun okuyuşu, sesi ve okuma fiili yaratılmıştır, Allah ile kaim değildir. Fakat dinlenilen Kur'an mahluk değildir, Allah ile kaimdir. Allah'ın kelâmı Cibril vasıtasıyla inzal olunan anlamın hikayesi değil, ibaresidir.
Selef'in benimsediği anlayışın tam karşısında Mutezile'nin görüşleri yer alır. Mu'tezile'ye göre Kur'an ses, harf, âyet, sûre vb.lerinden oluşmakta; telif, tanzim, tenzil, inzal gibi hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşımaktadır. Bu nedenle kadim değil, mahluktur. Allah'ın konuşması, mütekellim olması, kelamı belli bir mahalde, örneğin Cebrail'de, peygamberlerde, Levh-i Mâhfuz'da, insanın okuyuşunda yaratmasıdır. Kur'an'ın kadim (ezeli) olması, Allah'ın zatı ile birlikte ikinci bir kadimin daha bulunması demektir. Bu da tevhide ters düşer.
Eş'ari ve Maturidi kelamcılar Selef ile Mutezile arasında bir yol izlediler. Bunlar kelamı "nefsi" ve "lafzi" olmak üzere ikiye ayırdılar. Nefsi kelam (kelam-ı nefsi), Allah'ın zatı ile kaim, mahiyetini anlayamayacağımız ezeli bir sıfattır. Lafzi kelâm (kelâm-ı lafzî) ise nefsi kelâma delalet eden ses ve harflerden oluşan Kur'an'ın lafzıdır. Bu lafzî kelam hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşıdığı için ezeli değildir, mahluktur. Eş'arî ve Maturidîler nefsi kelâmın işitilip işitilmemesi konusunda ayrılmışlardır. Eş'arîlere göre nefsi kelam işitilebilir. Çünkü varolan bir şeyin işitilmesi de mümkündür. Maturidîler ise nefsi kelamın işitilemeyeceğini savunurlar.
TEKVİN
Cenâb-ı Allah'ın, zatıyla kaim, bilfiil yaratmak ve icat etmek şanından olan sübûtî ve hakiki sıfatlarından biri. Allah Teâlâ bu sıfatıyla dilediği her mümkünü yokken varlık sahasına çıkarır. Tekvin ile murad edilen bir eserin vücuda gelmesine bilfiil müessir olan mebde-i tekvindir. Yoksa mükevvin (yaratıcı) ile mükevven (yaratılan) arasındaki ilişki değildir. Bu ilişki izafi bir durum olduğu için hâdistir. Tekvinin (yaratmanın) menşei ise bir eserin vücud bulmasında doğrudan doğruya müessir olan Allah'ın zatıyla kaim bir sıfattır. Tekvine, halk, îcâd ve te'sir de denilir.
Eş'arîlere göre yaratmanın mebde' ve illeti kudret ve irade sıfatlarıdır. Onlara ise, madrubsuz (dövülensiz) darbın (dövmenin) husulü tasavvur olunamayacağı gibi mükevvensiz (yaratılansız) tekvin de düşünülemez. Tekvin kadim olsa mükevvenâtın da kıdemi lâzım gelir.
Yine Eş'arîlere göre, kudret sıfatının iki çeşit taalluk ve te'siri vardır : Ezelî ve layezâli (hâdis olan) taalluklar. Ezelî olan taalluk, mümkünatın fâilden (Allah'tan) sudûr etmesini salih ve sahih kılar ki, bilfıil sonsuzdur. Kudret sıfatının "taalluk-ı layezlisi" (hadis ve sonradan olan taalluku) ise ezelî irade sıfatının mümkünün varlık ve yokluğundan birini tercihine göre, hâdis olan taalukudur. İşte bu kudret sıfatının ikinci ve hâdis olan taallukuna tekvin derler. Bu tekvîn hâdistir, Allah'ın zatıyla kâim değildir. Allah'ın zatıyla kâim olan kudret ve iradedir. Allah Teâlâ'ya hâlık (yaratıcı) denilmesi, ayrıca O'na bu iki sıfatın dışında hakiki bir tekvin sıfatının isnâd edilmesini gerektirmez. Kudretin bu hâdis taalluku bilfiil sonlu, bilkuvve sonsuzdur.
Mutezile'ye göre, Allah'ın eşyayı yaratmada ayrıca hakiki bir tekvin sıfatına ihtiyacı yoktur. Dilediği her şeyi yaratmada O'nun zâtı kâfidir.
Matürîdlere göre tekvin, Allah'ın bütün âlemleri ve bunlarda bulunan her bir şeyi ve cüz'ü ezelde değil, ilim ve iradesine göre var olacakları vakitte yaratması demektir. Tekvin (yaratma) yaratılandan (mükevvenden) başkadır. Tekvin, ezelde ve ebedde Cenab-ı Hakk'ın zatıyla kaim, zatından ayrılmayan ve bakî bir sıfattır. Mükevven (mahluk) ise, tekvin sıfatının taallukunun hudûsüyle hâdistir.
Tekvin Sıfatının İsbatı
a) Allah Teâlâ'nın hâlık olduğu ve her şeyin mükevvini (yaratıcısı) bulunduğunda akıl ve nakil ittifak etmiştir. Esasen hâlik ve mükevvin kelimeleri halk ve tekvin masdarlarından türemiş ism-i fâillerdir. Muştak ( türemiş) kelimelerin manâlarının Zât-ı Bâfi'ye sâbit olmasını gerektirir. Masdarı sabit olmadan, bundan türemiş olan ismin bir şey için sabit olmasının muhalliğinde (imtina'ında) akıl ve nakil müttefiktir. O halde tekvin Allah'ın zatına sâbit olup kudret sıfatından başka bir sıfattır.
b) Tekvin sıfatı; kudret, irade ve ilimden başkadır. Çünkü ilim ile ma'lumat münkeşif ve belli olur. Kudret ile mümkinin işlenip var edilmesi veya terk edilmesi sahih olur. Çünkü kudretin bütün makdûrata (yaratılacak şeylere) taalluku ezelidir ve her bir şeye nispeti eşittir. Kudret, makdûrun vücudunu gerektirmez, ancak, onun Hakk Teâlâ'dan sudûrunu sahih kılar. O halde kudretin taallukundan başka, icad ve yaratmada bilfiil müessir (etkileyici) bir sıfat lâzımdır. Bu sıfat da tekvindir. İrade sıfatıyla mümkün olan bir şeyin yaratılması veya terk olunması yönlerinden biri diğerine tercih edilir. İrade ile tercih edileni bilfiil yaratmada müessir olan tekvin sıfatıdır. Tekvin iradenin tercihine göre mümkünata taalluk edip onu icad ederek müessir olur. Tekvin makdûrattan ancak vücuda getirilecek şeylere taalluk eder ve makdûrun (vücuda getirilecek şeyin) vücudunu (varlığını) gerektirir.
c) Cenab-ı Allah'ın ilim ve iradesine göre yarattığı şeylerin ve canlıların nizamlı, sanatlı, sağlam ve akıllara hayranlık verecek bir şekilde güzel yaratılması da tekvin sıfatıyla olur.
Tekvin, kudret ve irade gibi mümteni'âta (muhallere) taalluk etmez. Ancak câizâta (mümkinlere) taalluk eder. Mümkinâta taalluku Cenab-ı Allah'ın irâde ve ihtiyarı ile olacağı için layezâlîdir (hâdistir).
Halk, icâd, ten'îm (nimetlendirme ve nimet verme), ta'zîb (azablandırma) ihyâ, imâte (öldürme), tasvir, terzîk gibi ilâhî fiillerin hepsinin mercii, Cenab-ı Allah'ın tekvin sıfatıdır. Tekvin sıfatı bir tanedir. Eserlerinin çeşitli olmasıyla tekvin sıfatının bunlara taalluklarına çeşitli isimler verilir. Tasvir ve terzik gibi. Allah'ın bütün fiilleri ne kadar çeşitli olursa olsun, O'nun zatıyla kaim ve tek bir sıfat olan tekvin sıfatına racidir ve bu sıfatın taalukuyla husûle gelir.
"O bir şey dilediği vakit, ancak O'nun emri buna ol demesidir ki, bu da hemen oluverir" (Yâsin, 36/82) ayeti, tekvin sıfatına ve fiillerinin de buna racî olduğuna delildir.
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 2,078
» Forum posts: 2,293
Read More / Comment 
