MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 5
Latest member:» Latest member: Ahmed
Forum threads:» Forum threads: 2,050
Forum posts:» Forum posts: 2,260

Full Statistics Full Statistics

Search Forums

(Advanced Search)

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



MUHAMMED'E TABİ OLANLAR BAHARDA ÇİÇEK AÇAR

Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

"Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibte ve tâguta inanıyorlar ve kâfirler için, 'Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadır' diyorlar." (Nisâ Suresi, 51)

Salât ve Selam

Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin.
Ve sellim alâ ashâbihî ecmâîn.
Ve sellim alâ etbâihî ecmâîn.
Ve sellim alâ tebeut tâbiîn.
Ve sellim alâ etbaut tâbiîn.
Ve sellim alâ Âdeme ve Havvâ.
Ve sellim alâ Nûh ve ashâbihî.
Ve sellim alâ İbrâhîm, İsmâil, İshak ve Yâkûb.
Ve sellim alâ Yûsuf ve Züleyhâ.
Ve sellim alâ Hârûn ve Mûsâ.
Ve sellim alâ Dâvûd ve Süleymân.
Ve sellim alâ Zekeriyyâ ve Yahyâ.
Ve sellim alâ Meryem ve Îsâ.
Ve selâm, Hazreti Ali, Hazreti Osman, Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Zeynep, Hazreti Fâtıma, Hazreti Âişe, Hazreti Hatîce, Hazreti Âsiye, Hazreti Hacer ve Hazreti Sâre üzerine olsun.

Vaazın Konusu

Yolculuğumuza, bütün meyve veren ağaçlardan başlıyoruz. Daha önce dediğimiz gibi, meyve ağaçları bir bakıma peygamberleri temsil eder. Her meyve türü bir peygamberin tabiatını yansıtır.

Her meyve veren ağaç baharda çiçek açar. Eğer baharda çiçek açmazsa veya açan çiçekleri solar da meyveye dönüşmezse, o ağaç için hasat bir sonraki bahara kalmış demektir. İnsanoğlu da eğer baharda vereceği meyvenin çiçeğini açamazsa, hasat mevsiminde o meyveyi veremez; çiçeksiz meyve olmaz.

Mevsimler bellidir. Bahar, bir doğuş mevsimidir. Bir çocuk dünyaya geldiğinde, annesinin hamilelikte canının neye çektiği, o çocuğun hangi türden bir fayda ile insanlığa hizmet edeceğine dair bir işaret olabilir. Tıpkı düğme, iplik alacak olanın manifaturacıya, çekiç alacak olanın nalbura gitmesi gibi... Sebze alacak olan sebzeciye, un alacak olan değirmene gider. Değirmenden sebze satın almak nasıl abes ise, Hz. İsâ (a.s.) gibi marangoz olacak bir çocuğun terbiyesi ve manevi eğitimi için başvuracağı yer de onun yolundan gidenlerin irfan ocağı olur.

Hz. İsâ (a.s.) bir marangozdu. Kütükleri, odunları keser, yontar, onları sadece yakılmak için değil, insanlara hizmet eden sandalye, masa, dolap gibi faydalı eşyalara dönüştürürdü. Bu, manevi bir meseldir: Onun hakiki mesleği, insanları cehennem ateşinden kurtarıp, hayırlı bir amele ve hayata yönlendirmekti. Günümüzde Hristiyan ve Yahudi toplumlarından birçok kimse, bu hakiki manayı anlamadıkları için manen bir çıkmaz içindedirler. Onları, tıpkı bir marangozun kaba odunu işleyip güzel bir eşya haline getirmesi gibi, hakikat ile tanıştırmak, onları ateşten kurtarmaktır. Bu da, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in "İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır" hadisinin bir tezahürüdür.

Nasıl portakal insana vitamin verir, mikroplarla savaşmasına yardım ederse; inek, koyun, keçi de eti, sütü, derisiyle insana faydalı olursa; Hristiyan veya Yahudi toplumundan da insanlığa faydalı işler yapan, doktorluk, hemşirelik gibi hizmetlerde bulunan kimseler vardır. Eğer onlar, kendi dinlerinde bile olsa, Allah'ı anarak, besmele ile yemek yiyen, insanlığa şefkatle hizmet eden kimseler ise, bu onların temiz bir soydan geldiğine veya atalarının hayırlı amellerinin bir meyvesi olduğuna işaret olabilir. Fayda, her yerde hayırdır.

Ancak, insana zarar veren şeyler de vardır. İçki, uyuşturucu, haram gıdalar, insanı aldatıp günaha sokan her türlü kötü ahlak... Bunlar, insan bedenine giren mikrop gibidir. Maalesef bazı kimseler, bu zararlı şeyleri savunup, onlara tabi olanları doğru yolda zannederler. Halbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hadisi hem hayrı, hem de şerri tarif eder: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." Buna mukabil, insanların en şerlisi de insanlara zarar verendir.

Rabbimiz, temiz ve helal kıldığı hayvanları bildirmiştir: Koyun, keçi, sığır, deve gibi ehli hayvanlar ve avlanmak suretiyle değil de, helal gıdalarla beslenen kuşlar ile denizden çıkan balıklar... Yunus gibi, denizde insana yol gösteren, dost canlısı bir varlığı kesip yemek ise, tıpkı insanın yol gösteren dostunu yemesi gibi uygun değildir.

Bitkilerden de insana faydalı olanlar helal kılınmıştır. İnsanlara faydalı olan her şey, bir bakıma peygamberlerin ve onların izinden gidenlerin yoludur. Her peygambere, kendi kavminin ve zamanının şartlarına göre mucizeler ve kitaplar verilmiştir. Musa (a.s.)'ya asâ, İsa (a.s.)'ya şifa mucizesi verildiği gibi... Her kitap, o topluma hayat rehberi olmuş, onları kötülüklerden koruyacak haritayı göstermiştir.

Hak yol varken, batıla ve zarara talip olanların hali, ateşe odun olmayı göze almak gibidir. İyiler ise, bir Müslümanın evinde, namaz vaktini gösteren saat gibi veya bir ehl-i kitabın evinde, insanlığa hizmet eden faydalı bir eşya gibi değerli bir hizmet görebilir. Her hizmetin bir derecesi vardır. Müslüman olmak ve son Peygamber'in ümmeti olmak büyük bir şereftir ve cennete girişte de bir üstünlük sebebidir.

İnsan, yaptığı amellerle hem kendisinin, hem de çocuklarının ve torunlarının kaderini şekillendirir. Hayırlı evlat yetiştirmek, amel defterinin kapanmamasına vesile olan büyük bir sadaka-i cariyedir. Kötü ameller ise sadece kişiyi değil, neslini de etkiler. Evde bir bardak kırılsa, sorumluluk aileye aittir. Manevi hayatta da böyledir.

Tövbenin Önemi

Maide Suresi 105. ayet-i kerimede Rabbimiz buyurur:
"Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olduktan sonra sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman size, yapmakta olduklarınızı haber verecektir."

Ahir zamanda günahlar çoğalmıştır. İnsana düşen, dini iyi öğrenmek, hükümlerine göre yaşamak ve günahtan kaçınmaktır. Günah işlemek ne kadar kolaysa, ondan pişman olup tövbe etmek de o kadar kolaydır. Asıl zor olan, tövbeden sonra bir daha o günaha dönmemek, tövbede sebat etmektir. Tövbe, manevi kirleri temizleyen bir su gibidir. Nasıl bedenimiz kirlenince yıkanıyorsak, günahlarımızdan da tövbe ile arınmalıyız.

Ali İmran Suresi 135. ayette buyrulur:
"Onlar, bir kötülük yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe-istiğfar ederler..."

Nasr Suresi'nde ise Rabbimizi tesbih etmemiz, O'na hamd ve istiğfar etmemiz emredilir.

Peygamber'e İman ve Ümmetin Sorumluluğu

Hazreti Ali (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre, Yüce Allah, Hz. Âdem'den (a.s.) itibaren her peygamberden, eğer Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zamanına yetişirlerse ona iman etmeleri ve yardımda bulunmaları üzere söz almıştır. Bu, ona iman etmenin bütün insanlık için bir sorumluluk ve ihtiyaç olduğunu gösterir.

Nasıl meyve veren ağaçların bahara ve güneşe ihtiyacı varsa, insanlığın da hidayete ve kurtuluşa ermek için son Peygamber'in getirdiği dinin güneşine ihtiyacı vardır. O'nun sünnetleri, tıpkı mevsim meyveleri gibi, her birinin ayrı bir faydası ve hikmeti olan birer hayat iksiridir. Bir sünnetin unutulması, insanlığın büyük bir faydadan mahrum kalması demektir.

Yunus (a.s.)'un yüz bin kişilik kavmini imana getirdiği rivayet edilir. Bu, manevi dünyada sayısız hayır yolunun, iyilik erbabının varlığına bir işarettir. Ahir zamanda da iyiliği emredip kötülükten men eden, insanlara yol gösteren hakiki âlimler, bu manevi görevi sürdürürler. Onların sayısı azaldıkça, dünyada kötülük artar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Kıyamet kopuncaya kadar, ümmetimden Allah'ın emrini ayakta tutan bir topluluk bulunacaktır." Bu, emr-i bi'l-ma‘rûf ve nehy-i ani'l-münker vazifesinin kıyamete kadar devam edeceğinin müjdesidir.

Bu vazife, farz-ı kifaye olan çok mühim bir mesuliyettir. Denizlerin kaynadığı (fitnelerin çoğaldığı) zamanlarda dahi, hayra çağıran, hakikati haykıran kimseler olacaktır.

Dua

Yunus (a.s.) gibi sabırlı, hakka çağıran ve insanlığı kurtuluşa erdirmeye çalışan tüm hak yol erlerine selam olsun.

El-Fâtiha ve salavât ile...
Başağaçlı Raşit Tunca

Kar©glan
YAZ MEVSİMİ VE DÜNYAMIZIN NEŞVÜ NEMA BULMASI

Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

"Mûsâ dedi ki: 'Rabbim! Kendi katından kimin hidayet getirdiğini ve bu (dünya) yurdunun sonucunun kimin için olacağını en iyi bilen sensin. Şüphesiz zalimler asla kurtuluşa eremezler.'" (Kasas Suresi, 37)

"Hayır, (onların zannettiği gibi değil!) Hak (İslâm) geldi, bâtıl zâil oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur." (İsrâ Suresi, 81)

"Geceleyin kalk, (gecenin) birazı hariç olmak üzere. Yahut bunu yarıya indir. Veya bunu biraz artır ve Kur'an'ı ağır ağır, tane tane oku." (Müzzemmil Suresi, 2-4)

"Gerçek şu ki, o Kur’an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler (mahvolacaklardır). Hâlbuki o, eşsiz yüce bir kitaptır." (Fussilet Suresi, 41)

Salât ve Selam

Allahümme salli alâ Eyyûb...
Allahümme salli alâ Eyyûb...
Allahümme salli alâ Eyyûb...
Ve sellim alâ Eyyûb ve zevcihi ve ehlihî.
Allahümme salli alâ sahibi zamâni's-sayfî Eyyûb ve ehlihî.
Allahümme salli alâ Muhammed Mustafâ ve ümmetihî. Ve rahim ve erhamhum ilâ yevmi'l-kıyâme ve'l-haşri ve'n-neşr.
Ve rahim ve erham sâhibe'z-zamâni'l-Mehdî ve ehlehû ve sâdıka'l-mücâhidîne'l-mehdiyyîn.

Vaazın Konusu

Yolculuğumuz, yakın zamanda girmiş olduğumuz yaz mevsimi, bu mevsimin bereketi, Hz. Eyyûb (a.s.) ve buğday nimeti hakkında olacaktır.

Yaz mevsiminin en aziz nimetlerinden biri, onun kemâlâtını temsil eden buğdaydır. Nasıl her mevsimin bir kâmil zâtı varsa, yaz mevsiminin de kâmil zâtı Hz. Eyyûb (a.s.)'dır. Onun zamanında, başına gelen belâları görüp de, "Herhalde büyük bir günah işledi de Allah onu affetmedi" demeyen bir kul kalmamıştı. Hatta eşi Hz. Leylâ validemiz bile bu fikre kapılmıştı. Hz. Eyyûb (a.s.) ağır bir hastalığa yakalandı ve 18 yıl bu hastalıkla imtihan edildi. Halk, onun her tarafının kurtlandığını görünce, hastalığın kendilerine de bulaşmasından korkarak onu şehirden çıkardılar ve şehrin dışındaki bir yere bıraktılar. Bu durumda eşi Hz. Leylâ da ümidini kesmeye başlamıştı.

Çöplükte yapayalnız kaldığı bir sırada eşi, ona yardım edebileceğini söyleyen bir adama rastladı. O adam, kendisine secde ederlerse Hz. Eyyûb’un hastalığını iyileştirebileceğini söyledi. Leylâ validemiz bu sözleri Hz. Eyyûb’a anlatınca, o şiddetle öfkelendi ve: "Ey kadın! O şeytandı, sen onu anlamadın mı? Eğer iyileşip kalkarsam sana yüz sopa vuracağım" dedi ve eşini yanından uzaklaştırdı.

Artık Allah'tan başka yardım edecek kimsesi kalmayınca, Rabbimize şöyle niyaz etti:
"Rabbim! Gerçekten bana zarar dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin." (Enbiyâ Suresi, 83)

Buğday ve Pamuğun Hikmeti

Yaz mevsiminin iki önemli bitkisi olan buğday ve pamuk, insanoğlunun en temel ihtiyaçlarını karşılar. Buğday, aç olanı doyurur; pamuk ise çıplağı giydirir. İşte Hz. Eyyûb (a.s.) gibi bir peygamberin sünneti de budur: Açları doyurmak, çıplakları giydirmek. Allah (c.c.) topraktan insanı doyurur ve yine topraktan onu giydirir.

Her peygamberin ve onun temsil ettiği nimetlerin bir düşmanı vardır. Buğdayın düşmanları güve ve çekirgedir. Güve, buğdaya veya pamuğa musallat olunca, onu delik deşik eder ve işe yaramaz hale getirir. İşte Hz. Eyyûb (a.s.) da, toplumunun anlayışsızlığı ve ifsadı yüzünden adeta şehrin çöplüğüne atılmıştı. O, kendisine en çok rahatsızlık veren şeyin, ardından konuşup fitne çıkaran müfsitler olduğunu söylemiştir.

Güve gibi küçük bir canlının verdiği zarar nasıl büyük oluyorsa, nefis ve şeytanın vesvesesi de insanın kalbini ve aklını öyle kemirir. Aslında güzel bir kelebek olabilecek bir varlık, sapkınlığı yüzünden zararlı bir kurt haline gelebilir. Nerede bir tahıl veya pamuk varsa, ona musallat olur.

Hâlbuki Allah Teâlâ, insana cüz'i irade vermiştir. İnsan, bir bıçağı ekmek kesmek için de kullanabilir, bir cana kıymak için de. Nasıl ki Hz. Eyyûb (a.s.)'ın ümmetindeki müfsitler onun bu imtihanı çekmesine sebep olduysa, bir günah işleyen kimseye de önce malından, sonra evladından, daha sonra canından ceza gelir ki tevbe etsin. Tevbe etmezse, imanına halel gelmesinden endişe edilir.

Peygamberler masumdur, günahsızdır. Onların çektikleri sıkıntılar, çoğunlukla kendi kavimlerinin inkâr, isyan ve ifsadlarından kaynaklanır. Nasıl ki buğdayın düşmanı onu kemirirse, insanlığa hizmet eden salih kimselerin de düşmanları onların yoluna taş koymaya çalışır.

Kurtuluş ve İlâhî Rahmet

Hz. Eyyûb (a.s.)'ın duası kabul olundu. Rabbimiz ona, ayağını yere vurmasını emretti. Vurunca yerden bir su çıktı, o suyla yıkandı. İçmesi emredilen başka bir sudan içince de, vücudundaki bütün kurtlar döküldü ve eski sağlığına, hatta gençliğine kavuştu. Bu sırada eşi Leylâ validemiz geri döndü. Onu sağlıklı ve genç halinde görünce tanımadı. Hz. Eyyûb kendini tanıtınca sevindiler. Rivayetlere göre Leylâ validemiz de gençliğine kavuştu ve mutlu bir hayat sürdüler.

Hz. Eyyûb (a.s.)'ın, iyileşirse eşine yüz sopa vuracağını söylemiş olması da bir imtihandı. Ancak Rabbimiz, bu duruma da bir çare lütfetti: Yüz tane buğday sapını bir araya getirip bir defa vurmasını emretti. Böylece hem sözü yerine gelmiş oldu, hem de eziyet verilmemiş oldu. Allah'ın salih kullarının çaresi tükenmez.

Ahde Vefa ve Sorumluluk

Şûrâ Suresi 34. ayet-i kerimede buyrulur:
"Ahde vefa gösterin; çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir."

Verdiğimiz sözleri tutmak çok önemlidir. Hz. Eyyûb (a.s.) da sözünde durmanın önemini bize öğretmiştir. Eğer yerine getirmekte zorlanacağımız bir söz vermişsek, bunun meşru bir çaresini âlimlere danışarak bulmalıyız.

Çekirge Zararı ve Tatlının Önemi

Tahıllara musallat olan bir diğer zararlı da çekirgedir. Bu, bize, nimetlerin aslî halini korumanın ve sağlıklı beslenmenin önemini hatırlatır. Örneğin, hakiki balın yerini tutmayan, ifsat edilmiş tatlandırıcıların yaygınlaşması gibi... Nimetleri aslından saptırmak, toplum sağlığına ve bereketine zarar verir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in ve ashâbının sünnetinde, hastalara, üzülenlere hakiki tatlı ikram etmek vardır. "Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım" sözü de bu inceliğe işaret eder. Tatlı yemek (ölçülü olmak kaydıyla) insanın tabiatını yumuşatır, sözünü ve davranışlarını güzelleştirir. Çekirge zararına karşı da, hakiki şekerden yapılmış bir şerbetin ilaç olarak kullanılabileceği bir hikmet olabilir. Esas olan, nimetleri ifsat etmeden, doğal halleriyle ve şükrederek tüketmektir.

Kur'an-ı Kerim ve İlhâm-ı İlâhî

Allah Teâlâ'nın Kelâm sıfatı vardır. Kur'an-ı Kerim, O'nun ezelî kelâmıdır. Kıyamete kadar ona gönülden tabi olanlara, sözsüz, harfsiz bir ilham ile doğru yolu gösterir. Ahir zamanda da Kur'an'a gerçek manada tâbi olanlar, Allah'ın bu ilhamıyla hareket eder ve insanlığın kurtuluşuna vesile olurlar. Kur'an okumasını bilen, onu her an yeniden yazılan bir hayat rehberi olarak görür.

Rabbimiz, ahir zamanda da Kur'an'a ve onun hakiki mânâsına sımsıkı sarılmayı, O'nun yolundan gitmeyi tüm inananlara nasip eylesin.

Dua

El-Fâtiha ve salavât ile...
Başağaçlı Raşit Tunca

Kar©glan
CENNETU ADN, BEKKE VE MEKKE

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَٰئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَقِيرًا . وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِّمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۗ وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا . وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا﴾
(Nisâ Sûresi, 124-126)

Sadakallâhulazîm.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muğammed Mustafa (s.a.v.)’in, onun tertemiz âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Bugünkü sohbetimizde Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçen iki mübarek beldeyi, “Bekke” ve “Mekke”yi, bu isimlerin manevî işaretlerini ve insan-ı kâmil olma yolunda nefsimizle mücadelemizin öneminden bahsedeceğiz.

Kur’ân-ı Kerim’de Mekke-i Mükerreme bazen “Bekke” bazen de “Mekke” olarak zikredilir. Tefsir âlimlerimiz, bu iki ismin farklı cihetlere işaret ettiğini belirtmişlerdir. “Bekke”, Hz. İbrahim (a.s.)’in tayin ettiği ilk sınırları, Kâbe’nin ilk temellerini hatırlatır. “Mekke” ise, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in zamanındaki ve onun belirlediği geniş sınırları içine alan harem bölgesini ifade eder. Bu mübarek belde, Safâ ve Merve tepelerinden başlayıp, manen çok daha geniş bir alanı kapsayan, iki harem (Mekke ve Medine) arasında kalan kutlu bir bölgedir.

İnsan bedeni de bir kâinat gibidir. İki kaş arasında yer alan bölge, nefsin karargâhı olarak yorumlanmıştır. Nefis, insanı hak yoldan saptırmaya çalışan, sürekli kötülüğü emreden bir iç düşmandır. Tasavvuf yolunda ilerleyenler, nefsi terbiye etmek için çeşitli zikir ve riyazetlerle bu iç düşmanla mücadele ederler. Örneğin, bazı tarikatlarda “nefsi ispat” mertebesine ulaşmak için çokça zikre devam edilir. Bu, nefsin son kalesini fethetmek, onu tamamen teslim almak için verilen manevî bir mücadeledir.

Bu mücadele, tıpkı tarihte İstanbul’un fethi gibidir. İstanbul, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in müjdesine mazhar olmuş, İslam’ın son ve en önemli kalelerinden biri haline gelmiştir. Nefsimizin fethi de öyledir; sabır, azim ve Allah’a tam bir teslimiyet gerektirir. Gemileri karadan yürütmek gibi, alışılmışın dışında bir gayret, ihlas ve fedakârlık ister.

Cenâb-ı Hak, Hz. Adem (a.s.)’ı yaratırken, cennetin en yüksek mertebesi olan “Cennetü’l-Adn”ı bizzat kendi kudret eliyle yaratmıştır. İnsan bedenindeki karşılığı ise, yönetim ve idrakin merkezi olan baş bölgesidir. Burada, nefsin karargâhı da bulunur. İnsan, kalbiyle, vicdanıyla hareket ederse, ruhunun sesini dinler. Daha ileri bir mertebe olan “sır” mertebesine ulaşan kimseler ise, olayların perde arkasını, görünenin ötesindeki hikmetleri idrak etmeye başlarlar. Onlar bir ekmek alırken, o ekmeğin kimlere nasip olacağını, hangi hayırlı işlere vesile olacağını derinden hissedebilirler.

Bu anlayış bize şunu öğretir: Her olayın görünen bir yüzü, bir de hakikatte taşıdığı hikmet ve sırlar vardır. Mümin, sabırla ve basiretle hareket ederek, olayların arka planını anlamaya çalışmalı, hemen hüküm vermemelidir. Öfke ve önyargı ile hareket etmek, insanı yanıltır.

Bu manevî mücadelenin ve basiretin en önemli meyvelerinden biri de “salih amel”dir. Yüce Allah, iman edip salih ameller işleyen herkesi, erkek olsun kadın olsun, cennetine koyacağını vaat buyurmuştur. Salih amel, sadece kişinin kendi nefsini kurtarması değil, aynı zamanda çevresine, tüm mahlukata faydalı olmasıdır. İnsanlara, hayvanlara, bitkilere zarar vermekten kaçınmak, onların iyiliği için çalışmak da birer salih ameldir.

İslam, faydayı ve temizliği esas alır. Helal ve temiz olan şeyler, insanın bedenine ve ruhuna fayda verir. Haram ve pis (necis) olan şeyler ise, insanı manen kirletir, ruhunu hasta eder. Bir mümin, yediğine, içtiğine, söylediğine, yaptığı her işe dikkat eder. Çünkü biliyor ki, temiz olanlar, temizlerin yurdu olan cennete kavuşacaktır.

Ramazan-ı Şerif yaklaşıyor. Bu ay, nefsi terbiye etmenin, tevbeyi çoğaltmanın, salih amellere koşmanın en güzel fırsatıdır. Oruç, sadece aç ve susuz kalmak değil, tüm uzuvları haramlardan korumak, kalbi kötü düşüncelerden arındırmaktır. Oruç tutmak, sabır mektebinden geçmektir. Tıpkı buğdayın olgunlaşması, üzümün şerbete dönüşmesi için çektiği çile gibi, oruç da mümini olgunlaştırır, ruhunu tatlandırır.

Ey müminler! Nefsimizin fethi için, İstanbul’un fethi gibi bir azim ve gayret içinde olalım. Salih ameller işleyerek, hem kendimize hem etrafımıza faydalı olmaya çalışalım. Ramazan’ın bereketinden en güzel şekilde istifade edelim. Yediğimiz lokmanın, söylediğimiz sözün, yaptığımız işin ardındaki hikmeti ve sorumluluğu düşünelim. Rabbimiz, bizleri nefsinin esaretinden kurtulup, hakiki hürriyete ve cennetü’l-adn’a kavuşan bahtiyar kullarından eylesin.

Rabbim, ahir zaman fitnelerinden, kötülüklerden, bölücülüklerden ümmet-i Muhammed’i muhafaza buyursun. Bize basiret, sabır ve hakka hizmet aşkı versin. Bizi, salih ameller işleyen, faydalı birer kul olmaya muvaffak kılsın.

Velhâsıl-ı kelâm. El-Fâtiha. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
ZEMZEM, SAFA VE MERVE TEPELERİ

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ . فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ . وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ . وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ . وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ . لِأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ . لِيَوْمِ الْفَصْلِ . وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ . وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ . أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ . ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ . كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ . وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ﴾
(Mürselât Sûresi, 7-19)

Sadakallâhulazîm.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in, onun tertemiz âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Bugünkü sohbetimizde, Yüce Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olan suyun hikmetinden, zemzemden ve insanlığın manevî durumundan bahsedeceğiz.

Su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur. Yani yapısının üçte ikisi hidrojen, üçte biri oksijendir. Dünyamızın da yaklaşık üçte ikisi su, üçte biri karalarla kaplıdır. Aynı şekilde, karbondioksit gazının yapısında da bir karbon ve iki oksijen atomu bulunur. Bu oranlar, tabiattaki dengeyi sağlayan ilâhî ölçülerdendir. Bu denge bozulduğunda, ekolojik sistemler altüst olur.

Bu ilâhî nizamdan alacağımız bir ders şudur: Toplumların sağlıklı ve huzurlu olabilmesi için de bir denge gerekir. Bir toplumda, iman ve iyilik üzere yaşayan, hayra koşan, adaleti ayakta tutan insanların oranı yüksek olmalıdır. Tıpkı suyun hayat kaynağı oksijen gibi, toplumun da can damarı salih ameller ve güzel ahlaktır. Bu iyi insanların oranı düştüğünde, toplumsal çürüme başlar.

Bir meyveye bakalım: Bir meyvenin üçte biri çürükse, geri kalanı yenebilir, hâlâ ümit vardır. Ama çürüklük yarıyı geçti mi, o meyve artık çöpe atılır. İşte toplumlar da böyledir. Bir toplumun büyük çoğunluğu iyilik ve iman üzereyse, o toplum ayakta kalır, gelişir. Ama bozulma, kötülük ve imansızlık artar, hakikatler inkâr edilirse, o toplum manen çürümeye yüz tutar.

Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen “Yevmü’l-Fasl”, yani “Ayırma Günü”, işte bu hak ile batılın, iyi ile kötünün tam olarak birbirinden ayrılacağı gündür. O gün, tıpkı bir meyve sepetindeki çürüklerin ayıklanıp atılması gibi, insanlar da amellerine göre ayrılacaklardır. İyiler mükâfatlandırılacak, kötüler ise yaptıklarının cezasını bulacaktır.

Ahir zamanda bu manevî çürümeye karşı bir uyarıcı, bir ıslah edici gönderileceği müjdelenmiştir. O, emr-i bi’l-ma’ruf (iyiliği emretmek) ve nehy-i ani’l-münker (kötülükten sakındırmak) vazifesiyle insanları bu çürümekten korumaya çalışacaktır. Ona tabi olup imanını ve salih amellerini koruyanlar, iyilerden olacak; ona karşı çıkanlar ise helake giden yolda ilerleyeceklerdir.

İnsan bedeni de bir âlemin, bir kâinatın haritası gibidir. Bedenimizdeki tükürük bezleri, Safa ve Merve tepelerini hatırlatır. Hz. Hacer validemizin su arayışı, bir tulumbanın çalışması gibi zemzemin çıkmasına vesile olmuştur. Tıpkı bunun gibi, insan bedenindeki salgılar ve atıklar da bir denge ve temizlik sisteminin parçasıdır. Sağlıklı bir bedende, alınan gıdalar ve nefes, hücrelere faydalı olacak şekilde işlenir, atıklar düzenli olarak vücuttan uzaklaştırılır. Bu sistem bozulduğunda hastalıklar baş gösterir.

Toplumun manevî yapısı bozulduğunda da, tıpkı vücuttaki bir hastalık gibi, huzursuzluk, adaletsizlik, zulüm ve ahlaki çöküş yaygınlaşır. Bu durum, nihayetinde büyük toplumsal sıkıntılara ve çöküşlere yol açar.

Buradan çıkaracağımız en önemli ders şudur: İnsanlığın kurtuluşu, toplu bir tevbeye, toplu bir ıslaha bağlıdır. Her birimiz, şahsi olarak nefsimizi ıslah etmek, günahlardan kaçınmak, iyiliklere koşmak ve her gün defalarca içten bir tevbe ile Rabbimize yönelmekle mükellefiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), günde yetmiş, hatta yüz defa tevbe istiğfar ederdi. Bu tevbe, sadece dilde değil, hal ve davranışlarda bir değişimi, kötü ahlaktan vazgeçmeyi gerektirir.

Ramazan ayı yaklaşmaktadır. Ramazan, tevbe, arınma ve yenilenme ayıdır. Oruç, nefsi terbiye etmenin en güzel yollarından biridir. Sahur, orucun bir bereketi ve sünnetidir. Bu mübarek aya gereken saygıyı gösterelim, oruçlarımızı hakkıyla tutmaya, geceleri ibadetle değerlendirmeye gayret edelim. Unutmayalım, bir toplumun kurtuluşu, o toplumu oluşturan fertlerin kendi nefsi ile hesaplaşmasından, Allah’a olan bağlılığını güçlendirmesinden geçer.

Son olarak, şu hakikati bir kere daha hatırlayalım: İlim öğrenmek, Kur’ân’ı ezberlemek elbette çok kıymetlidir. Ancak asıl olan, öğrenilen ilimle amel etmek, Kur’ân’ın hükümlerini hayata geçirmektir. Sadece taşıyıcı olmak değil, taşıdığımız o yüce kitabın emirlerini anlayıp yaşamaktır asıl gaye. Peygamberler, insanlara sadece bilgi taşımak için değil, o bilgiyi hayata tatbik etmek için gönderilmişlerdir.

Rabbim, bizleri sadece hamal değil, amil olan; yani ilmiyle amel eden, Kur’ân’ı okuyup anlayan ve hayatına tatbik eden kullarından eylesin. Bütün insanlığa hidayet nasip etsin. Bizi, iyiliklerde yarışan, zemzem gibi berrak, saf ve temiz bir ümmetten kılsın. Bizi, Yevmü’l-Fasl’da yüzümüzün akıyla ayrılacak olan bahtiyar kullarının arasına dahil eylesin.

Velhâsıl-ı kelâm. El-Fâtiha. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
İNSAN GRUPLARI VE TEVBE

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

﴿أَوَلَا يَرَوْنَ أَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَّرَّةً أَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ وَإِذَا مَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ نَّظَرَ بَعْضُهُمْ إِلَىٰ بَعْضٍ هَلْ يَرَاكُم مِّنْ أَحَدٍ ثُمَّ انصَرَفُوا ۚ صَرَفَ اللَّهُ قُلُوبَهُم بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَفْقَهُونَ﴾
(سورة التوبة: 126-127)

Sadakallâhulazîm.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Dün, Sürekâ (r.a.)’ın Müslüman olduğu gündü. Aynı zamanda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hicretinin yıl dönümüydü ve Sevr Dağı’ndaki o mübarek hadisenin ertesi günüydü. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın, bir çift güvercin, bir örümcek ve iki yumurta ile mümin kullarını koruduğu gündü.

Tefsir âlimlerimiz bu olaya işaretle, müminleri şeytan ve ona tâbi olanlardan koruyan üç sûre-i celîleden bahsederler: Başı besmelesiz olarak gelen Tevbe Sûresi (ki ilgili ayetler burada yer alır), ardından Ankebût Sûresi ve daha sonra Kureyş Sûresi.

Bu mânâda, Sevr mağarasında, Allah’ın takdiriyle, iki güvercin ve bir örümceğin hicret yolculuğundaki Resûlullah (s.a.v.) ile Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ı gizlemedeki rolleri, ilâhî bir koruma ve hikmet örneği olarak zikredilir.

Sürekâ (r.a.) olayı da, Allah yolunda gayret gösterenlere Allah’ın nasıl yardım edip lütfedeceğinin bir başka güzel misalidir. Tarihî rivayetlere göre, Resûlullah (s.a.v.), ona bu samimiyet ve hizmeti sebebiyle ileride Şam’ın fethedileceğini ve hazinelerine sahip olacağını müjdelemiştir. Bu, bir ihsan-ı ilâhîdir.

Allah’a tam bir teslimiyetle “Lebbeyk” diyenler, her devirde O’nun rızası için koşanlar, Hak katında daimî bir kıymete nail olurlar. Beytullah’ı tavaf eden peygamberler, veliler ve sâlih kullar, bu “Lebbeyk” davetine icabet etmişlerdir.

Müminler, her zaman Allah’ın koruması ve yardımı altındadır. O’nun hikmeti, bizim idrakimizin çok ötesinde tedbirler ve sebepler yaratır. Göremediğimiz nice âlametler ve işaretlerle, kullarını belâlardan korur, yollarını aydınlatır. Bizlere düşen, bu ilâhî koruma ve rahmete layık olmaya çalışmak, daima şükrü ve tevbeyi dilimizden ve kalbimizden düşürmemektir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den nakledilen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: İnsanın sağında ve solunda iki melek bulunur. Sağdaki, soldakinin âmiridir. Kul bir günah işlediğinde, solundaki melek, sağdakine sorar: “Bir günah yazayım mı?” Âmir melek, “Hayır, bekle” der. Altı-yedi saat beklerler. Eğer kul bu süre içinde tevbe ederse, günah yazılmaz. (Bir başka rivayette, işlenen bir iyilik, on misliyle yazılır; bir günah ise sadece bir misliyle. Kul hem günah hem de sevap işlerse, sevap günahı siler, kalan dokuz sevap da sevaplarına yazılır.)

Bu müjdeyi duyan şeytan ise, hüsran içinde kalır. Bütün hilesiyle bir günah işletmeye çalıştığı mümin, tevbe ve iyilikle o günahı sildirince, şeytan mağlup olur.

Bu haftanın sünneti ve tavsiyesi şu olsun:

    Her kötü amelimizin, her günahımızın ardından, onu silecek bir iyilik yapmaya gayret edelim. Bu, günahlar için bir “sevap silgisi”, tevbe için de bir vesiledir.

    Her altı-yedi saatte bir, en azından gönülden bir tevbe istiğfar edelim. “Allahümmeğfirlî ve tüb aleyye” diyelim. Böylece, meleklerin yazmadığı, kayıtlara geçmeyen tertemiz bir amel defterine sahip olma ümidini taşıyalım.

Tıpkı bedenimizdeki bir akyuvarın, on mikroba karşı koyup onları yok etmesi gibi, bir sevap da on günahı silebilir. Ancak, günahlar çoğalır, sevaplar azalırsa, manevî bağışıklığımız zayıflar. İçimizdeki kötü dürtüler, vesveseler artabilir. Temizlik imandandır. Hem maddî hem manevî temizliğe, hem beden hem kalp temizliğine önem verelim. Her fırsatta tevbe ve istiğfar ile, güzel amellerle iç dünyamızı arındıralım.

İnsanlar, iman ve amellerindeki devamlılığa göre gruplara ayrılabilirler:

    Andaç İnsanlar (Ondalık): Her an hayırda yarışan, tevbe halini hiç bozmayan, sürekli Allah’ı zikreden kimseler.

    Saatlik İnsanlar: Düzenli olarak tevbe eden, gün içinde manevî bağını tazeleyenler.

    Günlük İnsanlar: Beş vakit namazı hayatının merkezine alan, gününü namaz vakitleriyle planlayan müminler.

    Aylık İnsanlar: Özellikle Ramazan orucunu ve diğer nafile oruçları gözeten, ibadetleri aylık programına yayanlar.

    Senelik İnsanlar: Zekâtını düzenli veren, senelik mali ibadetlerini titizlikle yerine getirenler.

    Ömürlük İnsanlar: Hayatında en az bir kere haccı gözeten, ömürlük bir ibadet için plan yapan, İslam’a hizmeti bir ömür boyu şuurla sürdüren kimseler.

Herkes, içinde bulunduğu hal ve kapasite ile değerlendirilir. Önemli olan, bulunduğumuz mertebede istikamet üzere olmak ve daha yüksek derecelere çıkmak için gayret göstermektir. Namaz kılan birini, hemen ömürlük bir hizmet planı yapmaya zorlamak, tıpkı bir merkebi uçmaya zorlamak gibi olur. Her canlının, her insanın bir tabiatı, bir cibilliyeti vardır. İbadet ve hizmet, bu tabiatı yok sayarak değil, onu terbiye ederek, olgunlaştırarak yapılır.

Hasan-ı Basrî (r.a.) ile mürîdi Habîb-i Acemî (r.a.) arasında geçen bir kıssa da bize önemli bir ders verir: Habîb, Dicle nehrinin üzerine “Bismillah” deyip yürüyerek geçer. Bu kerameti gören üstadı Hasan-ı Basrî, “Ben ilim sahibiyim ama bu ilim bana böyle bir yürüyüş kazandırmıyor. Eğer Sırat Köprüsü’nden geçemezsem halim nice olur?” diye düşünüp endişelenerek bayılır. İlim, ancak amele dönüştüğünde, kalbe yerleşip huya dönüştüğünde değer kazanır. Yoksa, sadece bilmek yetmez; bilgiyi, bilinç ve eyleme dönüştürmek gerekir.

Netice itibariyle; Cenâb-ı Hak, bize sayısız nimetler, anlayış kapasitesi ve tevbe fırsatları vermiştir. İlmelyakîn (bilgiyle bilmek) mertebesinden, aynelyakîn (gözle görmek) mertebesine, oradan da hakkal yakîn (tam bir içsel kavrayış ve sürekli huzur şuuru) mertebesine yükselmek her müminin hedefi olmalıdır. Bu mertebelere ermek, ancak farkındalığımızı artırmakla, her an Allah’ın huzurunda olduğumuzu unutmamakla mümkündür.

Rabbim, farkındalığımızı artırsın, tevbelerimizi kabul buyursun, amel defterlerimizi sevaplarla doldurmayı nasip etsin ve bizi rızasına eren, şefaatine nail olan kullarından eylesin.

Velhâsıl-ı kelâm. El-Fâtiha. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
RÂZİYE - RIZÂ - MARZİYE ve SAFİYYE

02.08.2012 Perşembe

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Kul hüvallâhü ehad
Allahüssamed
Lem yelid ve lem yûled
Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(Sâdakallâhül azîm)
İhlâs Suresi

Allahümme salli alâ tabîbi kulûbünâ Muhammed
Allahümme salli alâ şefîi zünûbinâ Muhammed
Allahümme salli alâ tâhiri kulûbünâ Muhammed
Allahümme salli alâ kulûbün nûr Seyyidinâ Muhammed.

Yolculuğumuza Başlıyoruz

Yolculuğumuz, Marziye makamı hakkında başlayacak. Yani Marziye demek, Allahü Teâlâ'nın kendisini sevdiği kulları demektir; yani Allah'ın o kulundan razı olduğu kulları. Bu makam alınmaz; ancak Allahü Teâlâ tarafından, Rabbimizin seçmiş olduğu kullarına verilir.

Nefs-i Râziye makamı ise kesbedilir. Yani bir kula Allah bela verir, sabreder, razı olur; yahut hastalık verir, sabreder, razı olur; yahut bir sakatlığı vardır, sabreder, ecrini artırır; yahut zulüm görür, sabreder; yahut hakeza hakeza... Yani işte Râziye makamı kesbedilir. Hani Yûsuf aleyhisselam da zina etmedi, sabretti. Kuyuya düştü, kuyudan çıkarıldı, köle yaptılar, sattılar, yine sabretti. Sonra Züleyha yakasına yapıştı, sonra yine sabrı sonucu bu sefer zindana atıldı, yine sabretti ve sonunda zindandan çıkıp Mısır'a sultan oldu. Bir kuldan birisi razı olmadı mı derler ki: "Bana gelme de, istersen git Mısır'a sultan ol." Yani işte Rızâ makamı sabır neticesi kesbedilir. Sabır ile ham koruk helva olur derler. Yahut sabır acıdır, meyvesi tatlıdır derler. Evet, Allah bir kulunu dertle, cile ile sınadı mı, Eyyûb gibi olursun, on sekiz sene sabretmek zorunda kalırsın; yahut Derviş Yunus gibi kırk sene sabretmek zorunda kalırsın.

İşte Râziye makamına alınacak kimse, ilk anda ne yaptığına bakılır. Yani Züleyha geldi, "Hadi" diyor, sen de kabul ettin, yapıştın Züleyha'ya, iş bitti. Yahut "Acaba kocası duyarsa" dedin; yani niyetin var ama korkuyorsun, kaybettin; ilk amel, kalbine ilk doğan şey. Sonra mesela tam sen de Züleyha'ya yapışacaktın, birisi kapıdan giriverdi, iş yarıda kaldı, yine niyet bozuk, kaybettin; senden Râziye olmaz. Velhasıl kelam, Râziye kız ismidir, Marziye de kız ismidir. Yani Râziye, yani "ırz" demek de Arapça Râziye isminden türemiştir. Yani işte Züleyha meselesi ve Râziye makamına çıkış. Yûsuf aleyhisselam diyor ki: "Bana bir burhan gözükmeseydi ben de yanılanlardan olacaktım." Yani rivayet olunur ki, o an babasının sureti gözükür ve "Şşşt!" diye ona kızar. Onu görünce Yûsuf Züleyha'ya sırtını döner. Yani Yûsuf aleyhisselam Râziye makamını kazanamamıştır; çünkü ilk ittibası, o burhan gözükmese o da Züleyha'ya yapışacaktı. Yani o yüzden Râziye'de ilk intiba ele alınır.

Fakat Yûsuf her ne kadar Râziye makamını kazanmasa da, o Marziye makamındadır; çünkü onu Rabbimiz sevmiştir ve seçmiştir; yani Allah'ın razı olduğu bir kulu. Yani Marziye kesbedilmez, direkt Cenab-ı Mevlâ verir.

Yine Yunus Efendimiz çağırdı çağırdı, ümmetini kabul eden yok, artık bıktı ve kaçmayı denedi. Yani kaçarken de gemiye bindi, kura çektiler, kaybeden o oldu. Yani o kaçıyor, sabır peşinden kovalıyor; o kaçıyor, sabır peşinden kovalıyor; sonunda denize atladı, bu sefer balık yuttu, yine sabır peşinden kovalıyor. Yani sabır, affedersiniz köpek gibi; köpek nasıl kaçanı daha çok kovalarsa, işte Râziye makamına alınacak bir kul sabır ile imtihan edilir; her olayda ilk intibasına bakılır. İlk intiba doğru mu, yanlış mı? Yani Züleyha'yı kucaklayıvermek mi istiyor, yoksa "Ben Allah'tan korkarım" mı diyor? Yerde bir kese altın var, görünce kimse görmeden cebe atıveren mi diyor, yoksa etrafına bakıp "Kim düşürdü bunu?" diye sahibini çağırmak için avazlanıyor mu? Yahut etrafına bakıp gören var mı, şunu hemen alıp cebe atıveren mi diyor? Yani ilk intiba. İlk intiba yanlış ise, bir daha imtihan edilir, affedersiniz köpek kovalar gibi kovalanır ve o makamı kaybeden düşmeye başlar. Yani ırz sadece namus değil, insanın haysiyeti, şerefidir. Şerefli insan yerdekini almayı değil, sahibini bulmayı düşünür; yahut Züleyha'ya daha burhan gözükmeden sırtını döner.

RIZÂ ise erkek ismidir; yani boyun eğmek. Yani kesen Hak ise, o zaman "Hakk'ın kestiği parmak acımaz" diyebilendir. Burada da son intibaya bakılır; işin sonu nereye varıyor, yahut kime varıyor? Son intiba ne? Bir insan Râziye makamını kazanabildiği gibi, Rızâ makamını da kazanabilir. İsmail Efendimiz Rızâ makamını kazananlardandır. Yani "Oğlum, seni rüyamda kesmeye yatırdım" deyince, babası "Eğer Rabbin böyle emrettiyse buyur, boynum kıldan ince, kes baba" diyen; yani Rızâ, Râziye'den daha yukarı olan makamdır; son intiba. Yani bir kimse bir olay oldu mu, bu işin sonu nereye varıyor deyince, eğer sonda Hakk Teâlâ'yı görürse, o zaman o hususta Rızâ makamını kazanır.

Bir sonraki ibadeti gözetirsek, işte kurbanlık debeleniyorsa, sen daha Rızâ'yı kazanmadın demektir. Yani kurbanın var ama boyun eğmedin demektir. Yani öyle kurban kesenler var ki, onların kurbanı yerine ulaşmaz. Neden? Çünkü kurban boyun eğmektir.

Yunus Efendimiz imtihan olmuş, gemide kura çekmişler, ona çıkmış. Kaptan "Olmaz" demiş, "Sen öyle kötü bir adam değilsin, seni gemiden atmayız" demiş, "Bir daha çekelim kura" demiş ve bir daha çekmişler, yine Yunus çıkmış. Bunu gören Yunus kendini atmış denize. Geçenki vaazımızda ne dedik? Hakkalyakîn olayın içinde yaşayan, yani olayın farkına varan demektir; her an huzurda olduğunu fark eden demektir; müsebbibi billâh olmak demektir; yani her şeyin sebebini Hakk'a bağlayabilendir. "Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler." Hacı Bayram Veli'ye Allah bolca rahmet etsin inşallah.

Bülbül gül tomurcuğuna âşık olmuş, başında beklermiş; ne zaman açacak diye bekler, bekler, yorulur, uykusu gelir. Sadece bir anlık uykuya dalıverir, o an gül açıverirmiş. Gözlerini açınca bakarki gül açmış; başlar feryat figan etmeye, öter de öter, öter de öter durur. Yani biz de bülbül olduk, şakıyoruz herkese, dinlesinler diye vaaz ediyoruz. Ama işte bülbülün şakıması, gülü açarken yakalayamamasındandır. Yani bülbül kaderine razı olursa, ne feryat kalır ne de figan. Bülbül beklemekten yorulur ama gül yorulmaz.

Yani işte Âdem Atamız'ı Cenab-ı Mevlâ halkedince testi gibi imiş, vurunca "tın tın" yapıyormuş. O yüzden toprağın adına "tîn" denilir Arapça'da; yani "tın tın" eden demek. Cennette daha ruh üfürülmeden boylu boyunca yatıyormuş. Melekler bakarken, gören Azâzîl hemen gelir oraya: "Bu ne, neye bakıyorsunuz?" der. Âdem'i görünce, şöyle ağzından girer, içini dolaşır çıkar ve "Hakk tüü!" diye Âdem Atamız'ın göbeğine tükürür: "Bu her ne ise yere göğe sığmaz" der. "Eğer bu bana emir verilirse ben ona itaat etmem" der. Bundan haberdar olan Rabbimiz hemen Cebrâil'i gönderir ve Âdem Atamız'ın "tın tın" eden testi gibi toprağındaki o şeytanın tükürüğü bulaşan yerini temizlettirir ve o parçayı ister. Ve onu böler ve bir parçasından hurma halkeder, diğer parçasından köpek halkolur.

Ve işte köpek, insandan kopan parça olduğundan insana çok yakın dosttur; yani insanın köpeği onun kendinden kopan parçasıdır, eksik yanıdır. Ve yine köpek kızıştı mı dişlerini gösteriverir ve "köpek dişi" vardır; yani işte o şeytandan bulaşan tükürük sebebiyle sivri ve can acıtan yeri. Ve yine hurma, işte yine insanın kendinden kopan eksik parçasıdır. Onu yiyen, yerken "Bismillah" deyip "Şifa ver ya Rabbi" derse, vücudunda o an ne eksik, neye ihtiyacı varsa sanki o ihtiyacı olduğu parçanın yediğiymiş gibi, onun yerine konur vücutta hurma, ve şifa olur. Yine hurma ağacı dikenlidir, aynı köpek dişinin sivriliği gibi, o şeytan tükürüğü bulaşması sebebiyle.

Ve gelelim konumuza: İşte köpek insanın parçasıdır ve geceleri bekler ve sabaha kadar hav hav der, tam rızık dağıtılacağı zaman uykuya varırmış. Yani işte o yüzden ona kapının dışı verilmiştir. Kedi evde sedirde oturur ama köpek dışarda kulübede; yani rahmeti kıl payı kaçıran. İşte bülbül de bekler bekler, tam gül açacak iken uykuya varır. Yani işte Kıtmîr, Ashab-ı Kehf'in köpeği, derler ki üç yüz sene uyumamış; Kehf Ashabı mağaradan giderler de "Ben kalırım" diye gözünü kırpmamış ve mağaranın ağzına doğru ayaklarını uzatmış, beklemiş ve bu bekleyiş yüzünden cenneti kazanmıştır.

Yani ey insanoğlu, biz dedik ki hiç uyumayan horozlar var, müezzinler var dedik. Bundan sonra kâfirler ve kâfir deccal uyumadan durmayı denedi ve başardı. Ama ey ahmak, sen kaç sene daha uyumayacaksın? Allah'ın hiç gözünü kırpmadan 309 küsur sene bekleyen Kıtmîr kulunun köpeği var. Sen yine Allah'ın koyduğu sınırı aşamazsın; sen öyle üç yüz sene uyumadan duramazsın; çünkü boynunun vurulacağı zaman yaklaştı, senin ömrün kifayet etmez öyle üç yüz sene uyumamaya.

Nice köpekler vardır, gece sabaha kadar barlarda, diskoteklerde sürterler; sabah olunca seher vaktinde sızarlar ve Allah'ın rahmetini kaçırırlar. İşte böyle içki tiryakileri, sigara tiryakileri olduğu gibi, hurma tiryakiliği de vardır.

Hurma tiryakiliğinin bahsine gelince: Süleyman aleyhisselam Belkıs'a mektup yazıp "Ben oraya gelmeden çabuk imana gelip Allah'a ve rasulüne itaat edin" deyince, Belkıs'ın sarayındaki âlimler bir grup hazırladılar ve onlara üç soru verdiler: "Bunu Süleyman'a sorun, o gerçek peygamber mi anlayalım" dediler. Ve o grup Süleyman aleyhisselamın yanına geldiler ve sordular ve ona iki inci takdim edip: "Bu inciye insan ve cin eli değmeden delinmiş delikten iplik geçirmeni istiyor Belkıs" dediler. Bunun üzerine Süleyman aleyhisselam ordusunu topladı ve sordu: "Kim bu inciyi bir uçtan bir uca delip iplik geçirecek?" dedi. Ve o an hurmada bulunan bir kızıl hurma kurdu "Ben" dedi, "Yaparım" dedi. Ve Süleyman aleyhisselam onun kafasına iplik bağladı ve hurma kurdu inciyi bir uçtan bir uca deldi ve ipliği geçirdi. Ve o kurt yine hurma ağacından olan Süleyman'ın asasını kırk senede deldi ve Süleyman aleyhisselamın öldüğünü kâfir cinler ve şeytanlar kırk sene sonra anladılar. İşte o kurdu Süleyman aleyhisselam hep yanında asasında taşırdı. İşte bu kızıl kurt da, herkes içki tiryakisi, sigara tiryakisi olduğu gibi, hurma tiryakisiydi. Yani Sebe Melikesi'nin halkı hurma kurdu cibilliyatındaydı ve onlardan iman edip Süleyman'a katılan bir âlim vardı; işte onun cibilliyatı o asasını en son kemiren ve Süleyman'dan kırk sene sonra vefat eden âlim idi.

Süleyman Mescidi derler Mescid-i Aksa'ya. Ama Süleyman aleyhisselam Mescid-i Aksa'nın inşaatının bittiğini görmemiştir. Cinler ve şeytanlar kırk senede inşa etmişlerdir. Süleyman aleyhisselam mescidin biten kısmında namaz kılarken vefat etmiştir. İşte o kırk sene Süleyman aleyhisselam vefat edince ordusuna o hurma kurdu cibilliyatındaki âlim kumanda etmiştir ve o iki inci teberrüken elden ele devretmiştir ve şimdi Belkıs'ın hatırasına ve o komutan hatırasına saygı gösteren Mısır'daki bir ailenin boynundadır. Yani işte o hurma kurdunun, yani o ailenin bahçesinde, kırk senedir uyumayan birinin bahçesinde defindir.

İşte "Allah'ın veli kulları kubbelerim altında saklıdır" hükmü gereğince, nefsi yani Râziye ve Marziye'den daha yukarı çıkan kimselerde artık hayvanî nefsi ölmüş, ruhanî nefis sultandır. Yani onların nefisleri, cibilliyatları artık bir insan suretindedir ve onlar işte nefislerine, yani cibilliyatlarına ne yapması gerektiğini, ruhu sultan tarafından telkin ederler. Ve yine onlar işte bazıları bazı ermiş dervişler halindedir de. İşte şeyh, gerçek şeyh, Safiyye makamına çıkan şeyh, ruhu sultan dervişine, gerçek dervişine ilham yoluyla ne yapması gerektiğini ilham ederler. Yani onlar hep güzeli seçip yaptıkça derviş de ilhamlanır ve hep güzeli yapar ve böylece hem ruhu sultan evliya sultan, sultan baba olur, hem de derviş de o şeyhin cibilliyati olarak o şeyhe ve emrine ittiba ile haramdan, günahtan kurtulur. Yani işte Yûsuf'a gözüken burhan gibi; yani Yakub aleyhisselam ruhu sultan, evladı Yûsuf onun cibilliyati. Yani Yakub Safiyye makamındaki peygamber ve oğlunu ve nefsini haramdan korumak için ruhu sultan olarak ve bir burhan olarak oğluna göründü ve bu yüzden Yûsuf Züleyha'ya sırtını döndü. İşte ve iyi hal ile Yûsuf da seçilen nefis olarak, yani Marziye olarak, yani babasının sevgilisi olarak; kuyuya da düşse, zindana da düşse, Züleyha'nın önüne de düşse korundu ve harama ve günaha karşı meyli olmadığından, Yakub aleyhisselamın işte böyle temiz bir insan ve güzel bir insan suretindeki Yûsuf cibilliyati var idi. Yani Safiyye makamına çıkana işte böyle bir insan cibilliyati verilir ve onun o insanı güdüp gözetmesi, kendi nefsini haramlara, günahlara karşı gözetmesine bağlıdır.

Rabbim, ahir zamanda Muhammed hürmetine ve Mehdî bereketine Râziyeleri, Rızâları, Marziyeleri ve Safiyyeleri çoğaltsın inşallah.

El-Fâtiha maassalavât.

Başağaçlı Raşit Tunca

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 30 Aralık 2018 Salı
ALLAH KATINDA AYLARIN SAYISI VE HARAM AYLAR

10.08.2012 Cuma

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

"Hüvellezî ersele resûlehû bil hüdâ ve dînil hakkı li yuzhirehû aled dîni küllihî ve lev kerihel müşrikûn."
(Sâdakallâhül azîm) – Tevbe Suresi 33

Esteûzübillâh:
"İnne iddeteş şuhûri indallâhi isnâ aşere şehran fî kitâbillâhi yevme halakas semâvâti vel arda minhâ erbaatün hurum..."
(Sâdakallâhül azîm) – Tevbe Suresi 36

Allahümme salli alâ Muhammedin Mustafâ.
Ve selâmun alâ Aliyyil Murtazâ.
Ve selâmun alâ Hamzai şühedâ.
Ve selâmun alâ Hâlid bin Velîd mücâhidi ahde vefâ.

Yolculuğumuza Başlıyoruz

Geçen vaazımızdaki yolculuğumuzda Safiyye makamına kadar varmıştık. Şimdi ise geri inip tâ Levvâme ve Mülhime makamından yeniden başlayacağız. El sebeb, yolun başından sonu gösterilir kuralı gereği, geçen hafta Safiyye makamına kadar anlattık ki yolun sonunu ve hedefi sizlere anlatıp gösterdik. Şimdi ise yolun başına dönüp, tarikimize avdet edenlerin birinci basamakta yapması gerekenleri anlatacağız. Yani bizim yolumuz, yani tarikimiz, sünnet yolu olup, Âdem Atamız ve Havva Anemizle başlayan bu yol, Muhammed Mustafa'da tavan yapıp zirve noktasına, tâ Sidretü'l-Müntehâ'ya kadar yükseltmiştir.

İşte bir kimse urûc etmek, yani cennete ve nimetlere doğru yol almak isterse, ümmet-i Muhammed'in yaptığı hatalardan ders alıp doğrusunu yaparak; sonra Muhammed Mustafa'nın sünnetlerine ittiba göstererek; ondan önce gelen Îsâ sünnetlerine ittiba; ondan önce Meryem Annemizin sünnetlerine ve onların zamanında yapılan hataları yapmayarak istikamet sahibi olmak. Hedefde Râzîye, Rızâ, Marziye ve Safiyye makamları var. Yani biz yolun başında yola çıkarken haritada bakacağımız istikamet Safiyye makamı olacak. Bulunduğumuz noktadan bu hedefe doğru gitmek için... Yani Safiyye makamı, saf ve temiz olanların makamı. En saf ve temiz olan yer cennettir ve cennettekilerdir.

İşte Âdem Atamıza ve Havva Annemize "Bundan yeme" dendi ve şeytan kandırdı ve yediler. Yiyince bağırsaklar çalıştı ve dünya bitkisi olan buğday bağırsaklarda koktu ve yarısı sindirildi, diğer yarısı posa ve hacet olarak ayrıldı. Fakat cennet saf ve temizlerin yurdu olduğundan, orada hacet yapma yeri yok ve pis hiçbir yer ve hiçbir şey yok. O yüzden Âdem ve Havva, yaptıkları cürüm neticesi tuvalet yapmaları için dünyaya indirildiler. Yani işte buğdayından tut, üzümüne, ayvasından tut, incirine, zeytinine kadar hepsi posa içerir. Ve bunlar dünya yemeği olduğundan atıkları da dünyada atılır. O yüzden cennetten atılan insanoğlu, işte tekrar o atık maddesi olmayan taamların olduğu, yani yiyeceklerin olduğu, temiz ve saf kimselerin olduğu mekân olan cennete geri dönmek için bütün dünya ve içindekileri bir bir terk etmelidir ki o cennete yol alabilsin.

İşte oruç, insana bir ay bu dünya taamlarının, yani yiyeceklerinin de perhiz edildiği bir ay olup, Ramazan'ın sonu rahmettir. Yani işte geldik Ramazan'ın son on gününe ve rahmet vaktine. Dünyadaki yiyeceklerden hiçbirinde, su dışında bir madde urûc etmez, yani uçup havalanmaz. Yani işte su ve nevisi urûc edendir. O yüzden işte Fırat'ın "cennetten akan ırmaktır" denmiş olması... Yani işte cennetten dünyaya inen bir şey varsa o da Allah'ın rahmetidir, yani suyudur. Su gibi aziz olan başka bir nimet yoktur. Hava zaten suyun parçasıdır. İşte su, yani rahmet, pak ve paklayıcıdır. İnsan günah işler, abdest alır temizlenir. İnsan cima eder, gusleder temizlenir. Elbisen kirlenir, su ile yıkarsın temizlenir. Meyveleri dalından koparırsın, yine yemeden yıkarsın temizlersin. Kap kacağın bulaşık olur, yine yıkarsın temizlersin. Size ne sayayım ki rahmet onu nurlandırıp temizlemiş olmasın.

İşte yalnızca Allah'ın rahmetini kaçıran şeytan müstesna. Yani şeytan aleyhillânenin maddesi demirdir. Demire su dökersen, o neticede sudaki oksijenler demir ile reaksiyona girip demir oksit oluştururlar ve demiri rahmet, yani su öldürür. Her kim şeytana aracılık yapmaya kalkarsa, yol bulamaz; çünkü o rahmetten derman bulmaz; rahmetten mahrum kalandır, Allah'ın rahmetini kaçırandır. Yani işte dedik: Köpek de sabaha kadar hav hav, sabahleyin uyuklar ve rahmeti kaçırır. Yani sabah serinliğinde "çiy" diye bir şey vardır çimenlerin üstünde. İşte o çiy ile yeryüzüne rahmet indirilir; yani su çiy haline döner ve rahmet damlacıkları olur. İşte çiy vakti, sabahın seher vaktidir ki, kim o vakitte uyanık olursa rahmetten istifade eder. Her kim de köpekler gibi diskotek diskotek gezer, sabahlar ve sabahleyin de sızar ise, yahut dünya peşinde koşar koşar da sabahleyin yorgunluktan uyur ise, o rahmeti kaçırır. Yani işte şeytan aleyhillâne de rahmeti kaçırandır. Yani seherlerde namaza kalkmayıp uyumak şeytan ahlakıdır. Kim bu şeytan ahlakını yaparsa, köpekler gibi kapı dışında kalanlar olurlar. İşte günah işleyenler dahi tövbe edince, imanlı göçerse cennete alınacak da; şeytan ve ona uyanlar, kâfirler ve müşrikler cennetin kapısının dışında kalacak olanlar ve köpek kulübesi cehennemde yer tutacaklar.

İşte eğer şeytan, geçenki vaazımızda anlattığımız mesele, şeytan aleyhillâne bir tükürük ile köpeğe mundarlığını bulaştırdıysa ve köpek onun mundar tükürüğü yüzünden kaderinde kapı dışında kalmak yazıldıysa, varın siz düşünün şeytanın ahlakını ahlak edinip içki içen, kumar oynayan, fal bakan, büyü yapan, zina eden, çalan, çırpan, adam öldüren, hatta gıybet eden, hatta yalan söyleyen... kimselerin halini.

İşte size bu günahların olmadığı saf kimseler ve cennet ehli olmanız ve kapı dışında kalmamanız için verdiğimiz derslere çalışmanız ve gayret gösterip kötü ahlakları terk etmeniz gerekir. İşte emanet ve emin kimse demek, elinden dilinden kimsenin zarar görmediği kimse demek. İşte eğer bir kimse çalıyor ise, hırsız ise, emin değildir; emin olması için önce hırsızlığı terk edecek. Veya yalan söyleyen kimse emin değildir; önce yalanı terk edecek. Yani hakeza hakeza... Cennet yolu, haram ve yasakları terk ederek ve sonra sünnet-i seniyyeyi ahlak edinerek katedilir. Yoksa hem haram yiyen, hem fal bakan, hem zina eden "Ben cennete gidiyorum" dese yalancıdır ve bir de ümit etse "Ben de cennete giderim" diye, Cem Yılmaz'ın hesabı "dalda sucuk bitmesi" gibi bir şey olur. Dalda sucuk bitmeyeceği gibi, işte zina edenin de cennete gitmesi abes olur. Cennet temiz ve safların, yani safiyyelerin yurdudur. Temizlenip saf hale gelmeyen, ecele yakalanırsa eğer mümin olarak ölürse, kabirde temizlenmeye çalışılır. Kabirde de temizlenmeyen, haşirde temizlenir. Haşirde de temizlenmeyen cehenneme atılır. Cehennemin tabakalarında derece derece temizlenip yüze çıkar. Cehennemin temizlemediğini hiçbir şey temizlemez.

İnsan dünyada mikroplardan korunmak için günde beş vakit abdest alırsa ve ihtiyacına göre gusledip bütün bedenini yıkarsa; veya en azından haftada bir gün, Cuma günü yıkanmak sünnettir ve en azından haftada bir Cuma yıkanırsa; ve yine yemekten önce sonra ellerini yıkarsa; temiz yiyip temiz giyer ise; harama helale dikkat eder ise; ve farzları, sünnetleri işler ise; ve mübâh olan edeplere dikkat ederse ve meşru zeminde yol alırsa, o zaman bu kimsenin istikameti cennet ve safların yurdu olacaktır. Hedefini bilen, nerede sağa sapacak, nerede sola sapacak, Kur'an ve sünnet gibi bir harita ile bilir ve ahir zamanda Mehdî gibi bir rehber ile yol alırsa, elbet o Peygamberimizin buyurduğu "Benim ümmetim 71.5 veya 73.5 fırkaya ayrılacak, fakat onlardan bir tanesi kurtuluşa erecek ve o fırka-i nâciyedir" buyurduğu fırka-i nâciye zümresinden olacağı aşikârdır.

Fırka-i nâciye demek, kurtulanlar zümresi demektir. Dünya ve içindekiler acımasızdır. İşte en saf varlıklar balıklardır. Ve balık gibi, yani balık gibi saf olsan bile seni tutup tavada kızartıp yerler, ey insanoğlu. Yani safiyye zümresi işte dünyada balık olma şerefine erenlerdir. Ama balıklardan da öyle ıstakoz, yengeç gibi değil, sadece balık olanlardır. İşte safiyye makamına ermiş, ama hâlâ birilerini kıstırıyorsa, kıskaçlı ıstakoz veya yengeç olur, balık olamaz. Yani kıskaç demek, birilerini kıskanmak demektir. Yani iyileri kıskananlar en zirveye çıksalar işte ancak denizde ıstakoz, yengeç olurlar.

Saf olur da herkes Mersin'e, onlar tersine giderse; yani İstanbul'da şalvar giyerse; yani artık şehre indin, zaman neyi götürüyor, senin şalvarını götürmez kine; İstanbul'da şalvar giyersen, herkes Mersin'e gider, sen tersine gidersin. Ve o zaman geldiği yolu geri kat eden saf ama ahmak balık olursun. Suya ters kürek çekilmez. Nasıl toplardamardan kan geri toplanır, atardamardan vücuda dağıtılırsa, herkes yönetime göre hareket etmelidir. Yani ahir zamanda her ne kadar şalvar yerine kısa don giysek de, sakalımızı bir avuç yerine en azından sakallı diyecek kadar traş etsek de, yolumuz herkes Mersin'e giderken biz tersine gidip ahmak balık olmayız. Yani Allah'ın farzları bellidir; zina bu gün herkes yapıyor diye helal olmaz. Ama dünyada zina etmeyen de kalmaz. Yani neden? Dünya seli kendine ters kürek çektirmez. "Çekerim" diyenleri gördük; Nakşileri gördük; dün televizyona bakmak yasak diye evinden televizyonu atanları mı ararsın, hanımlarını tesettüre sokanları mı ararsın? Bugün bir de baktın sofilerin başı, tarikatın kendi televizyonu açıldı. Hani televizyona bakılmazdı? Yani dünya bir sel; ona karşı durulamıyor. İnternetin zararlarından dert yananlar, korsan diye viyaklayanlar, yarın siz de Nakşiler gibi kendiniz korsan yapacaksınız; çünkü dünya bir seldir, önüne kattığını alır götürür. İşte fırka-i nâciye demek, bu selde sağ kalanlar demek.

Dünyadaki meyveleri bozdular, sebzeleri bozdular, hayvan ırkını klonladılar ve sıra geldi denize. Ve denizi de kokuttunuz muydunuz artık? Dünyada saf kimseler kalmadı demektir. O zaman artık cennetin kapısı kapatılır ve kimse içeri alınmaz artık. Ve kokuşmuşların yurdu olan dünyayı cehennem ateşi yutar; yani güneş büyür ve bir mızrak boyu dünyaya yaklaşır ve orada daha dünyadayken cehennem tattırılır ve o dünyayı ve içindekileri kokutan pislikler ateş ile dağlanır; yine akıllanmazlar ve en sonunda yüz üstü cehenneme sürüklenirler.

İşte o yüzden fırka-i nâciye zümresine katılacaklar, bela gelmeden, dünya ve vücut ülkesi hastalanmadan temizliğe ve emanete ve saflığa özen göstermelidirler ve haramları bir bir terk etmelidir ki, haramların zıddı olan Kur'an ve sünnet ahlakı insanda yer bulabilsin. Bir insan her ne kadar dalda temiz olan meyveyi koparsa ve yemek istese, meyve her ne kadar temiz olsa da eli pis ve mikroplu ise, eliyle meyveye mikrop bulaştırır ve yediği meyve onda yarar yerine hastalık yapar. Bu yüzden insan önce haramları terk edecek ki elleri temiz olsun; sonra beş vakit namazı kılacak ki yine ellerini yıkamış olsun; ve yine sünnetlere sarılacak ki, yani temiz taamlardan yiyecek ki hastalanmasın.

Vaazımızın konusuna dönersek; haram aylar dörttür: Muharrem, Recep, Zilkade ve Zilhicce.

Kör Deccal ve avenesi, onun yoldaşı, neredeyse şu yirmi senedir her Zilkade ve Zilhicce'de, Recep ve Muharrem'de bir Müslüman devletinde isyan çıkarıp savaş yaptırıyorlar. İşte Müslüman'ız diyenler, ahmaklar, sizin nereniz Müslüman? Recep'te savaşılmaz, haram. Siz savaştınız. Muharrem'de savaşılmaz. Libya'da savaştınız. Şimdi yakında Ramazan bitecek ve Amerika'nın planında Zilkade ve Zilhicce'de Suriye'ye operasyon yatıyor. Yani Deccal ve avenesi harekatta ve onların askeri, Deccal'in kulu kölesi olarak yine cana kıymaktalar. Yani Allah'ın haram dediği ne varsa, onu yaptırmaya çalışan ancak Allah'ın düşmanı olanların ahlakıdır.

Allahü Teâlâ Kur'an'da: "Benim dost bildiklerimi dost bilin, düşman dediklerimi de düşman bilin" buyuruyor. Allah'ın haram dediği ayda savaş çıkartan ancak Allah'ı ve rasullerini inkâr edenlerdir. Allahü Teâlâ insanlığa dört ay cihanda sulh ilan edin buyururken, onun emrini ihlal eden ahmaklara yardımcı olanlar da Deccal'a hizmet eden uşaklardır.

Artık şu saatten sonra ne Amerika'nın ve ona ayak uyduranların yapacağı harekatta yanında yer alırız, ne de haram aylarda savaşanların yanında dururuz. Ne harama helal deriz, ne de bu dünya insanları önüne katmış sürüklerken, insanlık dur derken biz de o sele karşı kürek çekeriz. Bu sel kendine karşı kürek çektirmez. Ey insanlar, boşuna direnmeyin, artık bırakın kıyamet nereden kopacaksa kopsun. Bu sel Mısır'ı ve Libya'yı yuttuğu gibi sizi de yutacaktır; bırakın kurtulun, boşuna dünyaya karşı kürek çekip tersine giden ahmak balık olmayın. İlk avlanan balık ahmak balıktır zaten. İşte Kaddafi ahmak balık gibi yakalandı, işte Hüsnü Mübarek ahmak balık gibi yakalandı. Artık seli durduracak Ömer'ler, Muhtar'lar kalmadı. Yalnız asker cephe kurtarmaz. Ne senin sözün dinlendi, ne Kaddafi'nin, ne Hüsnü Mübarek'in, ne de Saddam Hüseyin'in. Hepsi de haram aylarda öldürüldüler. Yani Deccal görev başında, haram çiğniyor ve çiğnetiyor.

Ne de Mehdî'nin sözü dinlendi ki haram aylarda sulh ilan edilmedi. Yani bütün dünya bu eşhuru hurum cezasını çekecekler. Kurtulan birkaç balık kalır ancak, onlara da işte fırka-i nâciye denir.

İşte Allah'ın rahmeti temiz ve temizleyicidir. Ancak bir suyun rengi, kokusu, tadı değişmiş ise, o su saf ve pak su değildir; o su paklayıcı da olmaz. Yani mesela şerbet sudur, ama tadı ve rengi değişmiştir; onunla temizlik yapılmaz. Ve yine müsta'mel su vardır; yani bir kere kullanılmış sular. Mesela abdest alındığında dökülen sular müsta'meldir; bununla tekrar abdest alınamaz. Ama eğer bir yerde toplanırsa, mesela tuvalette sifon suyu olarak kullanılabilir. Yahut bulaşık yıkanmış su müsta'meldir, paklık özelliğini kaybetmiştir ve paklayıcı olmaz, fakat yine büyük pisliklerin atılmasında fayda verir; mesela kanaldaki pisliklerin kaymasına sebep olur. Tuzlu su, deniz suyu; onunla abdest alınmaz, çünkü tadı bozukdur, yani tuzludur. İşte bu yüzden insan, kâinat-ı alemin haritası insan bedenine saf su almalıdır; yani pak ve paklayıcı su ki, onunla vücuttan bazı kirler atılabilsin. Yoksa tadı ve rengi farklı sular her ne kadar su niteliğinde olsa da, vücut onların pak su olmadığını bilir. İşte bizim de kullandığımız limonata ve kola, çay gibi, kahve gibi rengi kokusu değişmiş sular, insanda kilo yapmakta; çünkü vücut ancak saf su ile bulaşıklarını yıkar ve bedenden atar. Saf su içilmeyince işte hastalıklar, mikroplar vücuttan atılamaz. O yüzden bulabiliyorsanız saf su için; en azından günde bir defa veya iki günde bir defa. Yani doğal tedavi yöntemlerinden biri de mikroplardan, Allah'ın pak rahmeti sayesinde kurtulmaktır. Ama maalesef geçen bir kadınla konuştum, bu Avusturya'da adamın biri site yapmış ve içme suyu olarak tuvalet suyunu arıtıp kullandırıyormuş. Yani işte affedersiniz, tuvalet suyunu, bulaşık suyunu arındırıp yeniden kullandırıyormuş. Bu İslam'da caiz değildir; müsta'mel su pak ve paklayıcı olarak kullanılamaz. Yani bir defa kullanılmış su müsta'meldir.

Kâinat-ı alemin insan bedeninde bunun misali: Allahü Teâlâ kadınlara bekaret zarı vermiş ve ilk erkeği onun bu bekaretini alıp onu müsta'mel yapıyor. Yani bir alet nasıl paketinden açılınca kullanılmış hükmüne giriyorsa, insanın da bekareti alındı mı, bu kız olsun, oğlan olsun, müsta'meldir; yani o paketi açılmıştır, artık onun safiyetini kazanması geri gelmez; yani Allah'ın ilk yarattığı gibi saf olamaz. O yüzden safiyye makamına çıkanda aynen böyledir. Her ne kadar insan hayır ve sevaplar ile cennete dönse de, ilk safiyetini kazanmaz; yani cennetin saf hurileri, melekler gibi olmaz; çünkü o müsta'meldir; günahları işleyerek, deneyerek, yanılarak doğruyu bulmuştur; o yüzden hiç günah işlemeyen melekler gibi olamaz. Safiyye makamından sonra melekût ve ceberrût alemi gelir.

Dünyada İsmail'ler ve Rızâ'lar, Kâbe ayakta durdukça bulunacaktır. Ve yine onun babası Marziyeler, yani Allah'ın seçtiği kulları, yani İbrahim'ler ve Yakub'lar, Yusuf'lar, Kâbe tavaf edildikçe bulunacaktır. Ve yine safiyyeler, yani dünyaya Allah'ın rahmeti yağdığı müddetçe bulunacaktır. Ne zaman toprak kurudu ve dünya çöl oldu ve Medine'de bir koyun çobanı kaldı, Medine ıssız çöl oldu, o zaman o son safiyye de öldü demektir. O zaman insanlık suyu da bozdu demektir. Su bozulur ise, yani saf su bozulur ise, ondan ötesi kıyamettir. Yani Kur'an'ın başında besmele vardır ve besmele Rahmân ve Rahîm'den ve Allah isminden oluşur. Yani Rahmân, Rahîm su ve toprak gibi. Su bozulur ise, toprak da bozulur ve ondan öte baki kalan bir Allah olur. Yani insanlık her şeyi yok etti, dağıttı demektir. Ve besmelede de tâ başındaki "be" harfine kadar geri dönülür. Yani "be" harfi nerede geçer? Bombada. Yani en son yeri göğü tarumar eden bomba. Başka nerede var? Ebu Bekir'de. Yani işte son sadık asker bağlandığı yerden koparılıncea kıyamet bombası patlayacaktır ve yer ve göğün düzeni bozulacaktır.

"Selâmün alâ menittebeal hüdâ."
Hüdâ'nın askeri Mehdî'ye tabi olanlara selam olsun. Onlar birkaç kurtulan fırka-i nâciye olacaklardır.

Bu gidiş artık dürülüşe doğrudur. Mehdî'yi bulup onun emrine tabi olan kurtuluştadır; onun dışındaki 73 millet helaktadır. Rabbim inananları Mehdî'ye bağlasın, Mehdî'yi de Muhammed'e sıkı sıkı bağlasın, Muhammed Mustafa'yı da Zât-ı Hüdâ'sına bağlasın. Artık dünyanın bu kıyamete doğru akan selinden kurtulana aşkolsun.

El-Fâtiha maassalavât.

Başağaçlı Raşit Tunca

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 04 Şubat 2019
İNNALLAHE MAASSABİRİYN

22.08.2012 Çarşamba

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

"Ve tevâ savbil hakkı ve tevâ savbissabr."
(Sâdakallâhül azîm) – Asr Suresi'nden ayet.

Allahümme salli alâ sâbirîn.

"Leyse le mislihi şey'ün fil ardı ve lâ fissemâi ve hüves semîul alîm."

Yolculuğumuza başlıyoruz. Yolculuğumuz sondan bir önce ile başlayacak. Sondan bir önce ne vardır? Mehdî vardır. Ve Allahü Teâlâ'nın doksan dokuz ismi vardır ve sondan bir önceki ismi Er-Raşîd ismidir. Yani Mehdî sondan önceki Raşîd demektir. Ondan sonra sadece es-Sabûr ismi kalır ki, sabırdan da sonra başka bir şey kalmaz. Er-Raşîd ismi 98. isimdir. Yani Er-Raşîd 98 senesinde meydana çıkmıştır. Yani Mehdî 98 senesinde göreve atanacak olandır. 98'den bu yana 14 sene geçti ve Mehdî de 14 yaş yaşlandı. Mehdî'yi göreve hazırlayanlar bir bir dünyayı terk etmekteler. Mehdî de sabrı bulup onu göreve hazırlamakla görevlidir. Herkes gidince sabır yalnız kalacak olandır. Asr Suresi'nde buyrulduğu gibi "Ve tevâ savbil hakkı", yani Mehdî hakkı tavsiye edendir. Ve ondan sonra da "Ve tevâ savbissabr" gelecek, yani sabrı tavsiye eden gelecek olandır.

Kim derse ki "Mehdî gelmedi daha", küfre girer. Dünyanın her tarafını Mehdî bereketi sardı mı, sardı. Nasıl derseniz; eskiden analarımız ayağına çarık bulmazken, bu gün insanlar evinde on tane ayakkabı sahibi. Dün katık bulmaz iken, bugün sütünden peynirinden, tuttu balından pekmezine, tahinine kadar her eve giriyor. Fakirin diyenlerde en azından Ramazan vesilesiyle yine evlere paketler ile bu bereket girmekte.

İkinci alamet: Her şey bol olmasına rağmen "Yetiremedim, bitiremedim" denecek deniyor mu? Deniyor. Adam zengin ama borcu var, kıt kanaat geçinir gibi geçiniyor. Hem zengin hem fakir durumda insanlar. Yani kredi kartı ile her şey alıyorlar ama borçtan yiyip "Yetiremedim, bitiremedim" diyorlar.

Üçüncü alamet: Mehdî bio (doğal) dedi ve domuz ve genine savaş açtı. Herkes doğal olanın, bio'nun farkına vardı. Bio'ya da temiz beslenmenin önemini anlattı ve domuz ve nevisinin pis olduğunu anlattı. Ama insanlar her ne kadar domuzu bizzat kaldırmasalar da DMZ'yi kaldırdılar. Yani DM (Alman Markı), Z (zar, yani sur); yani Almanya'daki sınırları kaldırdılar. Önce Berlin Duvarı, sonra Schengen duvarı, sonra Avrupa Birliği duvarı; yani bütün zarları kaldırdılar. Yani peygamberin hadisinde geçen "Mehdî domuzu kaldıracak" diye geçmiyor. Hangi akıllı bu hadise "Mehdî domuzu kaldıracak" diye okumuş? Yani Mehdî 98'de geldi ve 98'den sonra sınırlar kalkmaya başladı. Yani işte sonrasında DM kalktı ve sonra Avrupa Birliği ve sınırların kalkması.

Berlin Duvarı delinince işte ilk klonlama oldu. Yani sur yıkıldı ve yani Z yıkıldı ve hücre zarı delinerek klonlama ve döllenme, çocuk yapıldı, tüp bebek icat oldu.

Dördüncü alamet: O söyledikçe herkesin bildikleri yalan oldu ve yeni bir bilinç kazandı insanlık. Ama insanlar her söylediğine itiraz ettiler ve etmekteler. Çünkü herkesin bildiğinin tersini söyler oldu Mehdî. O, yani Mehdî sünnet-i seniyyeyi ihya edecek. Bir başka alamet: İnsanlar her gün yeni sünnetler öğreniyorlar. Ama Süleymaniye'de hoca her gün hadis okuyor; amma onun okuduğu hadisle amel eden belki birkaç tane. Mehdî'nin yazdığı, söylediği sünnetlerle amel eden insan sayısı gün gün artmakta. Çünkü ona merdivenin basamakları gibi sünnetlerin sırası öğretilmekte ve o da insanlığın cennete giden merdivenini gün gün insanların önüne koymakta. Her hafta yeni sünnet ile insanlık bir basamak daha yükselmekte. Fakat bazıları bu sünnetlerde tembellik edip geride kalmaktalar.

Bir başka Mehdî alameti: Zaman kısalacak, mesafeler kısalacak. Yani günümüzde zaman üçe bölündü: 8 saat iş, 8 saat uyku ve 8 saat de insana kaldı. Yani insana kalan zaman 8 saat. Yani zaman üçte bir kısaldı. Yine haftanın Cuma öğleden sonrası ve Cumartesi-Pazar tatil; yine haftanın üçte biri tatil, insana bırakıldı. Haftanın üçte ikisi patronlara ait, üçte biri insana ait. Yani yine üçte birlik kısalma. İnsan işteki zamanını ancak iş sahibinin düzenlediği program dahilinde kullanabilir, yani kendine ait değil.

Yine mesafeler kısaldı. İnternet ile bütün dünya bir tıklama kadar yakınında. Bu Mehdî bereketi değil de daha ne? Amerika'daki bir eşyayı almak için Amerika'ya gitmene gerek yok; aç interneti, bir tıkla, online banking ile öde, iki ya da üç günde Amerika'dan satın aldığın eşya evinde. Yani mesafeler Mehdî bereketiyle bir tıklama kadar yakın; sen ona değil, artık o sana gelmekte. Daha kaçını sayalım? Bu alametler olup dururken, daha sizler Mehdî'yi arayıp bulamıyorsanız, yazık sizlere; varın gidin o zaman kumlar saçın başınıza. Mehdî'nin bereketini görmeyen, Mehdî'yi hiç görüp tanıyamaz.

İşte sabır, Mehdî'den sonrasıdır.

Tekâsür Suresi'nde geçen: "Kellâ lev ta'lemûne ilmel yakîn. Le teravunnel cahîm." Yani, Mehdî her şeyin iç yüzünü ilmen öğretip dururken, daha cahiller gibi, körler gibi olmayın, cehennemlikler gibi olmayın.

Sonra devamında: "Sümme le terevunnehâ aynel yakîn." Biz aynel yakîn sayfamızı açtık ve o zamanın tamam etmiş olacak ki sayfa haklandı ve yeniledik. Fakat iki ya da üç haftası kaldı, ondan sonra kapanacak. Yani aynel yakinde bitti. Her şeyi gözünüzle de görüp duruyorsunuz.

Aynel yakîn vaazımızdan sonra herkes Mehdî'yi gözleriyle görür oldular; ama ona tabi olmaktan kaçtılar ve bu bereket da onlardan artık alınmak üzere.

Yine surenin devamında: "Sümme le tüselünne yevmeizin anin naîm." Yani sonra onlar senden son günden ve cennet nimetlerinden sormaya başlayacaklar. "Naîm" cennet midir, cehennem midir? Yani meallerde "sonunda cehenneme sürüklenecek" diye meal ediliyor bu ayeti. Oysaki "seele" demek sormak demek. "Letüselünne" onlar soracaklar. Kimden? Mehdî'den. Neyi soracaklar? "Yevme izin" takip eden günü soracaklar. Yani Mehdî her gün ne yapıyor, adım adım takip edip onun bir sonraki izini soracaklar. Yani "yevme izin", yani onun izi; izini takip edecekler, bir sonraki izi, hareketi ne olacak diye. Ve yine sonra "aninnaîm", "an" Almancada mektubun gideceği adresin başına yazılır. Yani öyle Arapça'daki "an Ebî Hureyre"deki gibi "Ebu Hureyre'den nakledilen" manasında değil. Yani geldiği yer değil, Almancada gideceği yer için "an" kelimesi kullanılır. İşte bu ayette de aynı mana ile kullanılmış ve "aninnaîm" demek ile, ona verilen nimetlerin hesabı ve gözetimi yapılacak demektir bu. Yani ne demek olur bu ayet o zaman? İşte onu insanlık, o Mehdî'nin bereketini unutup, onun getirdiği bereketi unutup da bu bolluk içinde ona verilen nimetleri bir bir sayıp sual edip, izini, gittiği geldiği, aldığı verdiği yeri takip edip onun nimetlerinin hesabını tutmaya kalkacaklar. Oysaki onun bereketine dünyada her şey bir tıklama kadar yakın oldu. Her şey, ne kadar fakiriz deseler de alınacak gibi bol oldu. Bunları unutup Mehdî'den hesap soranlara yazıklar olsun. Bu mertlik değil, nâmerliktir.

Geçelim başka bir meseleye:

Tarikat, yol demektir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuşlar: "Bana gelen yollar dörttür. Bunlardan ilim kapısı Ali'nin, haya kapısı Osman'ın, adalet kapısı Ömer'in ve sadakat kapısı Ebu Bekir'indir." Yani bir kimse Muhammed'e ulaşmayı dilerse bu dört kapıdan başka kapı aramasın. Yani ya Ali gibi ilim ile ilmel yakîn olarak Muhammed'e ulaşır; yahut Osman Efendimiz gibi "Zinnureyn" (iki nur sahibi) yani iki nur; iki nur nerededir? İki gözde. Yani aynel yakîn olarak Muhammed'e ulaşır. Veya hakkalyakîn olarak bizzat olayın içine dalarak Muhammed'e ulaşır. Buna misal: Üçüne misal: İlmel yakîn, kâinatın haritası; insan bedenine giden yollar bellidir. Onlardan birincisi ilmel yakîn, yani bilerek, öğrenerek yakınlaşmak. İnsan bedenine alacağı yiyecek olsun, giyecek olsun, önce ellerinden geçirir; yani el ile yakınlık. Sonra insan iki gözü ile bakarak öğrenir. Yani çocuk yemesini, içmesini, yürümesini yahut bir meslek icra etmeyi hep bakarak öğrenir. Yani Osman Efendimiz'in yolu ile aynel yakîn olarak vücuda dahil olanlar; yani insana gözden girenler. Ve yine sonra hakkalyakîn olan Ömer Efendimiz'in yöntemi ile, yani kişi olayın içine dahil olarak. İnsan bir olaya ne ile dahil olur? Ayakları ile giderse, o zaman olay mahalline varır ve dahil olur. Yani Tekâsür Suresi "yevme izin" kısmı, iz takip ederek yürümek. Ve sonra "aninnaîm" ile, yani Ebu Bekir yöntemi; nimetler ile vücuda dahil olanlar. Onlar nereden dahil olurlar? Ağızdan. Yani "Gir cennetime bak" ile, yani "Vedhulil cennete" ile. Bunun misali: Biri meyveyi sebzeyi toprağa diken, diğeri onu gözetleyen, diğeri gidip gelip onu sulayan ve bir diğeri meyvesini koparıp yiyen gibidir. Yani hepsi birbirini tamamlayandır. İlmen bilmek insanı kurtarmaz. Olayın sonunu görüp ondan ders almak bir nevi kendine tedbir almak olur. Ve yine sonra olay başına gelince bildiğini tatbik etmek, Ömer gibi adalet ister. Ve en sonunda da sabır ve olayın sonunu beklemek. İşte Ebu Bekir'de olayın sonunu bekleyen. Burundan ise koku girer; yani nimetlerin kokusunu almak burnun görevidir. Yani Ebu Bekir'den de önce Müslüman olan Hz. Hatice yolu, yani Kubreviye yolu.

Çarşıda pazarda kavun karpuz satılıyor ama hiçbiri eski doğal kokusunu taşımıyor; yahut bizim burnumuz kokularını almıyor. Ey insanlık, aldığınız meyvelerin kokusunu alıyor musunuz? Yani işte bozulmuş meyve ve sebzeler kokusunu, özünü kaybetmiş; yani Hatice'sini kaybetmiş insanlık. İşte helyum denen madde; hidrojen 1 numaralı element, ama ona ilk tabi olan element helyum gazı. Yani gaz ve koku; yani insan kokuları helyum sayesinde alır. Ve helyum dünyada azaldı. Helyum tek başına olmaz; yani helyum hidrojen ile birlikte olunca koku alınır. Yani güneş ışığı helyumun üzerine doğunca, o zaman meyvenin sebzenin, kavunun karpuzun, pırasanın, domatesin kokusu oluşur. Yani sebze ve meyveler fotosentez ile birlikte helyum da almalı ki güzel güzel koksunlar. Ama işte onun hidrojeni ve helyumu almasını da ancak güneş sağlar; yani ışık sağlar. Ama seralarda üstü kapalı; güneş ışığı bu doğal, direkt güneş ışığı ile teması sağlamaz. Ve işte serada çuvallarla biber, domates olur ama işte bizim Başağaç'ta köyün üstünden çay akardı ve bu çayın hemen altına köylü göveri bahçeleri yapmıştı. Ve o göveri bahçesine dikilen biber fidanları bile türüm türüm kokardı ki insan daha yemeden domatesin kokusuyla doyardı. Ve yine pırasa türüm türüm kokardı; bir dilim ekmek, iki yaprak pırasa, bir dilim peynir, o göveride insana etten, baldan tatlı gelirdi. Ama köyün üstündeki çayın en yukarısına başına baraj yaptılar ve suyun önünü gerdiler. Ve herkesin göveri bahçesini istimlak ettiler ve böylece Başağaç'ın kokusu, göveri bahçelerinin kokusu gittiği gibi, artık dünyanın sebze ve meyvelerinin kokusu da kalmadı. Kırkta bir tanesi doğal yolla yetişiyor. Biz bio dedik ama maalesef biraz geç kaldık ki gerçek bio kalmadı. Gerçek bio denen yiyecekler türüm türüm kokar. Köyün bir ucunda pişen et ciğer, köyün diğer ucundan alınırmış. Hz. Ebu Bekir kalp zikri çekermiş ve kalpten "Allah, Allah" diye diye kalbi kebap olmuş ve pişmiş ciğer kokusu gibi koku salmaya başlamış. Ashab-ı kiram Ebu Bekir'in evinin yanından geçerken bu kokuyu alır olmuşlar. Bir gün gidip Peygamberimize şikayet etmişler ve demişler ki: "Ebu Bekir evinde ciğer yiyor da bize vermiyor." Peygamberimiz Ebu Bekir'i çağırıp ondan sormuş. Bunun üzerine Ebu Bekir: "Ya Rasulallah, benim evimde pişmiş ciğer yenmiyor. Ben zikir çektikçe kalbim, ciğerlerim kebap olmuş gibi tütüyor; bu koku kalbimle kendi ciğerimin kokusu. Vallahi" demiş. Yani işte eren kimsenin kalbi de ciğeri de böyle türüm türüm kokar. Eğer cibilliyeti koyun ise, o kimsenin cibilliyati olan koyun kurban edilince, pişince kokusu bir mahalleyi kaplar gider. Oysaki şimdi et pişmeyen ev yok ama öyle et kokusu daha iki adım öteden duyulmuyor. Mutfakta pişen etin kokusu daha oturma odasına ulaşmıyor. Yani ahir zamanda ermiş kimseler az, güneşten ve yani hidrojen ve helyumdan nasibini alanlar az; yani Muhammed ve onun soyu, Hatice soyundan nasibini alanlar az. Kim işte Muhammed'den nasibi az olanlar? Hatice-i Kübra'yı bilmeyenler işte türüm türüm kokmasını bilmiyorlar. İşte Kubreviye tarikatı, yani Hatice yolu, ana kokusunu almak demek. İşte anası karpuz olanın Hatice'yi bulup bilmesi demek; anasının kokusu, karpuzun kokusunu alması demek. Anasının kokusunu alan ana koku, yani kendi öz kokusunu bulur. Kokusunu bulan nefsini, özünü bulur. Ana nedir? Ana özdür. Hatice bütün insanlığın annesidir. Ve ana kokusu, yani işte helyum, koku partiküllerini yayan ve onları muhafaza eden gaz. İşte anasız döllenme, çocuklar; GDO'lu meyveler sebzeler, ana bilmeyen, ana kokusunu bilmeyen ahmaklar. Ve işte her gün çuvallarla, torbalarla evine getirdiğin meyveler sebzeler var ama onlar ana kokusu nedir bilmeyenler. Yani hem anne kokusu, hem de bir kokunun ilk aslı olan ana kokusunu bilmeyenler. Artık mısır şurubuna baldaki esansı katıp bal diye satıyorlar. Yani anası yok ama sahte anneler ve sahte çocuklar. İnsan yediğindendir. İşte böyle özü ve kokusu olmayan meyve, sebze, etleri yiyen insanlık da Muhammed ve iman kokusunu alamıyor. İmanın kokusunu, tadını almayan işte ilmen biliyorlar: Muhammed varmış, Adem varmış, İbrahim varmış; ama onların kokusunu almadığından, "İbrahim demek ne demek, Muhammed demek ne demek" anlamıyorlar; sadece ilmen biliyorlar. İşte Mehdî sizleri hakkalyakîn olarak Muhammed'e ulaştırmaya çalışıyor ki, işte Muhammed'e giden dört kapı, bir pencere; yani Ali, Osman, Ömer, Ebu Bekir ve Hatice yolu. Bu yoldan başka yol aramayın.

İşte insan ya Ali gibi her şeyin iç yüzünü öğrenerek ilmel yakîn ile erer; yahut Osman gibi haya ve edep ile gözünü harama sakıyarak, hep hayırlara bakarak, göre göre seyr-ü sülûk edip Muhammed'e erer. Ve yine Ömer gibi adalet ile hükmedip, oğlu da olsa, karısı da olsa adaletten geçmeyerek, "Hakkın kestiği parmak acımaz" diyen, yani İsmail gibi "Allah öyle emrettiyse boynum kıldan ince" diyen, rıza makamına erer. Veyahut Ebu Bekir sadakati ile, yani işte bir kapının köpeği, sahibi yanlış bile yapsa onu teyit edip sahibini korumak için düşmana karşı sahibini teyit eder. Ve Ebu Bekir gibi sahibinden mucizeler, kerametler meydana çıkarsa, olmaz işler bile oluyorsa, o Kıtmîr'in diyeceği: "O söylediyse doğru söylemiştir" demektir. İşte Mehdî'nin askeri olacaklar, Mehdî'nin kıtmîrleridir. Ve Kıtmîr sahibini teyit eder, her ne kadar hocalara, hacılara Mehdî'nin söyledikleri ters düşse de. Kıtmîre düşen, Mehdî askerine düşen: "O söylediyse doğrudur" demek. Her kim böyle deyip ona itimat edemiyorsa, ondan Mehdî askeri ve kıtmîr olmaz. Yani Kıtmîr sadık asker. Muhammed'in kıtmîri tek idi, ama Mehdî'nin 312 tane kıtmîri olacaktır. Her kim Mehdî'nin sadık dostu olmak isterse, önce havariler gibi "Kim Allah'ın yardımcıları?" denince "Biziz" diyenler gibi; Mehdî "Kim benim dostlarım?" diyince "Biziz senin yardımcıların, dostların, kıtmîrlerin, sadık dostların" diyebilenlerdir. Her kim aslını unutup aslın yerine oturmaya kalkarsa, ahir zamanda Mehdî bereketi dünyamızı sarmış iken onu inkâr edip, bir de Mehdî'nin postuna oturmaya kalkarsa, onlar rezil ve rüsvay edilecek olanlardır. Hemen rezil olmasalar da kıyamet yakındır; eninde sonunda rezil ve rüsvay olacak olanlardır.

İşte vaazın teması sabra gelince:

"Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir." Bir ay sabrettik, oruç ile sabretmesini öğrendik ve bayrama ulaştık. Sayılı günler tükendi ve Ramazan gitti. Hedefde artık Şevval orucu ve ondan da sonra Zilhicce'nin on günü kalıyor. Yani bir sonraki ibadeti gözetirsek, işte bu haftaki sünnetimiz: Ramazan'dan sonra Şevval'den kim altı gün oruç tutarsa, seneyi oruçlu geçirmiş gibidir, buyurmuş Rasulullah Efendimiz Hazretleri. Rabbim bu sünnete ittibamızı ve ittibanızı artırsın inşallah. Ne büyük nimet! İnsan seneyi oruçlu geçirmek istese, bu ahir zaman ümmetine zor gelir, nefisler yemez. Ama işte Mehdî ve ahir zaman ve Muhammed ümmetine ikram: Bir sene oruç tutmak yerine Şevval'den altı gün oruç tut ve seneyi oruçlu geçirmiş sevabına nail ol. Yani devir Mehdî devri; bu devirde herkes bu sünnete ittiba etmelidir. Neden? Çünkü işte Almanya'dan oyuncak almak için illa Almanya'ya gitmek gerekmediği, internet ile bir dakikada Almanya'ya gidip Almanya'daki malı yanına getirtmek ne kadar kolay ve yakın ise, Şevval'den altı gün oruç tutmak da bir sene tutmak ile aynıdır. İşte nasıl Almanya'ya gidip alan adam zamandan kaybeder, bir de bilet parası verir; işte internetten alanın ayağına geldiği gibi; işte Şevval'den altı günde böyle kolaylıktır. Rabbim tutanlara ve tutacaklara rahmet etsin inşallah.

İşte koku, daha nimeti yemeden insanları doyurur ve o meyvenin özüne vakıf ederdi. İşte Kâbe'de Muaviye bin Süfyan zamanından bu yana tütsülenip kokulanır ki Kâbe'ye gidenler Kâbe kokusunu alırlar. Yani ana kokuya vakıf olurlar. Mescid-i Haram'ın kokusu işte Hatîcetü'l-Kübrâ'nın kokusudur; ana kokusu, insanlığın annesinin kokusu. Kâbe kavseyn, Muhammed halk olmadan tâ kırk güneş yılı önce haklanlandır. Yani melekler Muhammed halk olmadan Kâbe kavseyn'e doğru dönüyorlardı. Yani Hatice annemiz Muhammed Mustafa'dan kırk yaş büyüktür. Ana Kâbe, Kâbe kavseyn; işte Kâbe'nin de özüdür, kokusudur. Kâbe'nin kokusunu almak demek, anasının kokusunu almak demektir.

Rabbim inananları Kâbe'nin ve özünün kokusunu almayı nasip ve müyesser kılsın ve inananları anasına ve Kâbe'ye hasret koymasın inşallah.

Hz. Osman Efendimiz beşinci Müslüman olandır. İnsan dünyaya gelince ilk önce nefes alır; ilk canlılık emaresi nefestir. Yani işte burun ilk göreve girendir. Sonra kıçına bir şaplak vururlar ve cilt hizmete girer. Bunun üzerine akıl hizmete girer ve düşünür. Ve sonra ağlar ve dil hizmete girer. Ve sonra gözlerini açar ve bakar ve annesini arar ve gözler hizmete girer. Hayvanlar ilk gördüğünü annesi sanırlar. İşte "göz gördü, gönül sevdi" olur. Ve sonra annesinin sesini duyar, kulak hizmete girer. Yani altıncı Müslüman olan ve kırkıncı Müslüman olan Hz. Ömer, yani vücutta yediklerinin gramını, neresi hesap eder de tartıp adalet ile 5 gr ciğere, 3 gr böbreğe (temsili misal) böbreğe su, ciğere şeker gidecek diye hesap edip tartan yer. Eğer Ömer böyle adalet ile hükmetmese ve ciğere fazla su yollasa, kan su olur ve vücut soğur. Yine böbreğe yağ yerine şeker yollasa, yine idrar kan olur, ve hakeza... Yani işte vücutta bir yer vardır ki, ne nereye gidecek hesap edip tartar ve yerine gerekli miktarca yollanmasını sağlar. Ve ihtiyacı olanı akla haber verip, akıl da tefekkür edip "Benim canım ayva çekti" der, ayva alır yer; yahut "Canım çikolata çekti" der, çikolata, tatlı yer. Yani işte dünyada da adaletli insanlar çoğaldıkça, yani Ömer'ler çoğaldıkça, işte taksim kolay olur ve ne Arakan'da insanlara zulmedilir, ne Amerika'da yemekler çöpe atılır. İşte Afyonlular karın ve bağırsakçıdır; yani karın ve işkembe yerler, bağırsaklardan bumbar yaparlar. Bazıları da "kökareç" yapıyorlar. Diyorlar ki, sofiler karın yenmez, caiz değil. Halbuki işte sığır işkembesinde "kırk kat" diye bir yer vardır. Yani işte taşaklı, erkek, cesaretli, erkek, dövüşken boğa, Hz. Ömer ve sığır ve dananın kırk kat işkembesi. İşte kırk kat işkembesi emmeyen, tatmayan, bilmeyen Ömer nedir, adalet nedir bilmez. Yakınları, eşi ve dostundan Ömer olmaz ve ona Ömer'in sesi uzaktan gelir. Fakat kırk kat işkembesi yiyenlerin yakınlarında Ömer olur ve ailesinden, yakınından birileri terazi burcu olur; yani Ömer burcu, taşaklı dana burcu. İşte gelelim bu haftaki ikinci sünnetimize; çünkü iki haftadır sünnet öğretmedik. İkinci sünnetimiz: Çocuk doğduktan yedi gün sonra saçları traş edilir ve tartılır ve saçların gramı kadar altın veya gümüş sadaka olarak dağıtılır. Ve bu sünnete ittiba edildikçe dünyada Ömer ve adalet sürecek ve Hz. Ömer gibi Müslüman ve adaletli hakimler ve savcılar ve yöneticiler bulunacaktır. Ve yine kılıcı kınına sığmayan cesur müminler bulunacaktır.

Allah israfı sevmez. Sığırın karnını, işkembesini ve bağırsaklarını da temizleyip yiyelim ki, bilhassa kırk kat yerini yiyelim ki, Ömer nedir, kırkıncı Müslüman kimdir bilelim. Bir sofi arkadaşım vardı; diyordu ki: "Karına burun, ağız kıvırıp, karın yenmez, bilhassa kırk kat yeri yenmez" diyordu. Kulakların çınlasın sülüman sofi, senin dediğinin tam tersini söylüyoruz; bilhassa kırk kat yerini yiyin diyoruz bizde. Bu kırk kat yer sadece sığırlarda vardır, başka canlıda olmaz. Eşşek ne anlar hoşaflıktan; suyunu içer, üzümü sırtına yükler. Sen ne anlarsın işkembeden? Sığırın yediği ne ki pis olsun? Yediği ot, saman. Otun samanın neresini pis diye atfediyorsun? Arının sıçtığı da bal oluyor, ama kaşık kaşık yersin. Ama sana sığırınkini ye demiyoruz; ama hiç olmazsa işkembesini israf etme.

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh.

Rabbim, Muhammed Mustafa'ya, onun tâhir zevcelerine ve tâhir çocuklarına ve sadık dostlarına ve ashabına binlerce salât selam eyle. Ve Muhammed'in ve kâinatın son askeri Mehdî'ye ve onun sadık dostlarına binlerce salât selam eyle. Rabbim, Mehdî ve askerlerine sabır ihsan eyle. Nuh gibi bıkıp "Necîni" demeden, Yunus gibi bıkıp "İnnî küntü minezzâlimîn" demeden, yüce sabrı ile bu necât ümmetinin kurulmasını ve toplanmasını sabır ile takip edip, işin sonucunu sabır ile müşahede etmeyi nasip ve müyesser kılsın.

El-Fâtiha maassalavât.

Başağaçlı Raşit Tunca

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 30 Aralık 2018 Salı
FEFiRRU iLALLAH, KAÇACAK İSEN ALLAH’A DOĞRU KAÇ

06.09.2012 Perşembe

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

"Ve beşşiril münâfikîne bi enne lehüm azâben elîmâ. Ellezîne yettehızûnel kâfirîne evliyâe min dûnil mûminîn, e yebtegûne indehümül izzete fe innel izzete lillâhi cemîâ."
(Sâdakallâhül azîm) – Nisâ Suresi 138-139

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

"Münafıkların elem verici bir azabı hak ettiklerini müjdele. Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların yanında izzet ve şeref arayışındadırlar. Oysa izzet ve şerefin tamamı Allah’a ve müminler topluluğuna aittir."

Sözlerin doğrusu, her şeye gücü yeten Allah’a aittir. Nisâ Suresi 138-139

Allahümme salli alâ Muhammedin sâdıkıl va’dil emîn.
Ve selâmun alâ sâdîgâhı Ebû Bekri’s-Sıddîk.
Ve sellim alâ üstâzihi Cibrîlî emîn.
Ve sallim alâ ceddî İsmâîl aleyhisselâm.
Ve sallim alâ ceddînâ İbrâhîm aleyhisselâm.
Ve sallim alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn.
Ve sallim alâ cemîîl enbiyâi vel mürselîn.
Ve cemîîl melâiketil mukarrebîn. Rıdvânullahi Teâlâ aleyhim ecmaîn.

Yolculuğumuza Başlıyoruz

Obur insan demek sadece sofrada ne var ne yok yiyip süpüren demek değildir. Çünkü sofraya konulanları yiyip tabağı sıyırmak sünnettir, bu oburluk değildir. Oysaki oburluk, her şeyi kendi hesabına kullanmak demektir. Hatta öyle ki böyle kimseler ellerinden gelse Allah’ın rahmetini de kendi bahçelerine indirmeye çalışırlar. Hemen bir nükte aklıma geldi:

Akşehir’de kuraklık olur ve Nasreddin Hoca’ya giderler, bir yağmur duası et diye. Nasreddin Hoca ve köylü dua için köyün dışına çıkarlar ve Hoca dua eder. En sonunda da yakındaki kendi tarlasını işaret edip “Şurası da benim tarla Allah’ım” der.

Derken gökten bir yağmur boşalır ve Nasreddin Hoca’nın tarlasını sel alır; ne var ne yok alır götürür.

Ey insanoğlu, bu kadar bencil olmayın. Allah’ın rahmetini, petrolünü, buğdayını, domatesini vs. kendi tarlasına, memleketine, hesabına akmasını isteyenin hali böyle olur. Rahmet azaba döner.

İşte münafıklık da böyledir; rahmeti gazaba çevirir. Ya yağmur yağmaz, kuraklık olur; ya da yağar, her yeri sel alır.

Yine eski ümmetlerden birinin zamanında kuraklık olur. O kimselerden bazıları peygambere ve Allah’a karşı yaptıkları münafıklık yüzünden kuraklık olur. Çareyi zamanın peygamberinden yardım istemekte bulurlar ve zamanın peygamberine giderler: “Ey Allah’ın peygamberi, bizim memlekette kuraklık oldu. Dua et de Allah bize yağmur yüklü bulutlar versin” derler. Onların halinden haberdar olan zamanın peygamberi dua eder ve iki tane bulut gözükür; biri simsiyah, biri de beyaz. O gelenlere sorar: “Hangi bulutu istersiniz?” Bunun üzerine o gelenler düşünürler ki siyah olan yağmur yüklüdür, ve derler: “Şu siyah bulutu istiyoruz.” Bunun üzerine zamanın peygamberi dua eder ve o bulut, onlarla birlikte o gelen münafıklar topluluğunun memleketine gider. Oraya varınca bir tufan, bir fırtına çıkar ve onları helak eder.

İşte oburun hali, hep “bana” diyenlerin hali de böyledir. Oburluktan kurtulmak için ümmet-i Muhammed’e hizmet etmek gerekir: Açları doyurup, susuzları kandırmak; yediğinden yedirip giydiğinden giydirmek. Zekât, fitre, sadaka İslam ahlakıdır. Et yemekleri, yemeklerin padişahıdır ve İslam, zengin durumdaki kimselere zekâtı farz kılmış, senede bir kurban kesip etinden fakirlere dağıtmayı emretmiştir. Yani önümüzdeki ibadeti gözetirsek, kurban demek; elindekinin eskisini, yahut Kabil’in kurbanı gibi ağaçtan dökülmüş çürük çarık meyve sebzeyi, yahut kurban diye parası olmasına rağmen sakatak bir koyunu kesmek değil, elindekinin en iyisini Allah yolunda, ümmet-i Muhammed’e ve ihtiyaç sahiplerine verebilmektir. Giyemediği veya kendine artık sığmayan elbiseyi, yahut evinde çöpe gitmesin diye atacağı yemekleri dağıtmak demek… Tamam, o da sevaptır ama bu ibadeti hakkıyla yapacak olanın yapacağı amel değildir. İşte evdeki artan kalanı vermek, Nasreddin Hoca’nın (rahmetullahi aleyh) dua ederken “Yağmur yağsın, ama özellikle benim tarlama da yağsın” demesi gibidir. Yani en iyisini yiyen, iyisini giyen, “Kalanımı gidenimi dağıtırım” demek gibidir. İşte kurban şuuruna erecek olanlar, yediğinden yedirip giydiğinden giydirmek şuuruna ermektir. Yoksa bu manayı anlamayan, kurban kesse ne yazar; hep “bana, cuk bana” diyorsa, kurban kesse ne yazar. Önce “bana, benim tarlaya” diyenin tarlasını sel böler. Velhasıl kelam, senin kurban diye kestiğin sana sevap yerine günah olur; rahmet azaba döner.

Yine zekât da böyledir. Paran çok ise, o zaman sana düşen para vermektir. Yani senin yanında en değerli para ise, kazandığın parayı yığdıysan, o zaman sana düşen o yığdığın paradan verebilmek, elindekinin en iyisinden infak edebilmektir. Yoksa infak; bankada altın para kayıtlıyken, sen vere vere giymeyeceğini, yemeyeceğini dağıtıyorsan, sen daha sofi olamadın demektir. Hak yolunda ermek için derviş olamadın demektir. Sen daha Yunus’luğa eremedin demektir. Derviş Yunus, dervişliğe ve ermişliğe öyle şeyhin yanında oturup şeyhi dinlemekle ermemiştir. O, dervişliğe ve ermişliğe kırk sene hizmetle ermiştir.

Yani ne herkes Yunus gibi hizmet ehlidir, yani hizmetle erer; ne de sadece şeyhin dizinin dibinde sohbet dinlemekle erer. Yani Allah’a giden yollar gökteki yıldızların adedince çoktur. Senin yolun hangi yol, önce onu bulman lazımdır.

İşte Derviş Yunus da, Yunus Peygamber gibi hizmetten bıkmış; kırk sene olunca “Bu odun taşımakla erilmez” deyip kendini dergâhtan alıp yollara vurmuş. İbadet ve taatle meşgul olmak için tenha bir yer bulmuş ve orada iki can yoldaşı bulmuş. Orada onlar Allah için taat ve ibadete dalmışlar ve birbirlerinin adlarını bile sormamışlar.

Yemek vakti gelmiş, yani öğün vakti gelmiş ve biri ellerini açıp dua etmiş ve bir sofra yemek gelmiş. Hâ! Bu hikâye anlatılır ki gökten sofra indi. Hayır, olay böyle değildir. Yani bunların halini gören bir Müslüman onlara bir tepsi yemek getirmiştir. Yani her şeyi öyle keramete, mucizeye bağlamayın. Yemişler, yine ibadete dalmışlar. Yine acıkmışlar ve yemek vakti gelmiş ve bu sefer ikinci adam dua etmiş ve yine birisi bir tepsi yemek getirmiş. Yemişler, kalkmışlar, yine ibadet taat ve yine öğün vakti gelince Yunus’a o ikisi demiş: “Bugün sıra sende, sen dua et de karnımız doysun.” Yunus demiş: “Ben dua etsem de yemek inmez, ya da gelmez.” Bunun üzerine o ikisi: “Bizde usul böyledir, sende dua et” demişler.

Bunun üzerine Yunus Efendimiz ellerini açmış ve: “Bunlar kimin hatırına yemek istedilerse, ben de onun hatırına istiyorum; beni mahcup etme Allah’ım” diye dua etmiş. Bu sefer iki kişi yemek getirmiş. İki tepsi yemeği görünce o ikisi: “Sen kimi vesile kıldın da dua ettin?” demişler. Yunus demiş: “Siz kimin hatırına istediniz?” Onlar demişler: “Taptuk Emre’nin oduncusu Yunus Emre var, onun hatırına istedik. Peki sen kimin hatırına istedin?” Bunun üzerine Yunus da demiş: “Ben de siz kimin hatırına dua ettiyseniz, onun hatırına diye dua ettim.” “Senin adın ne?” demişler. “Miskin Yunus” demiş.

Bunun üzerine odunculuğunun, yani hizmetinin insan erdirdiğini fark etmiş ve Taptuk Emre’nin dergâhının yolunu tutmuş. İşte Yunus Peygamber aleyhisselam da senelerce ümmetini çağırdı, inanmadılar. O da bıkıp kendine kaçmayı denedi. Kaçsan kaçsan, Allah’ın mülkünde nereye kaçacaksın? Kaçacak isen Allah’a doğru kaç.

"Esteûzübillâh, fefirrû ilallâh."

İşte Yunus Peygamber de, Derviş Yunus da bu hikmeti öğrendiler: “Kaçacak isen Allah’a doğru kaç” hikmetini öğrendiler.

Derdi Allah olanın cibilliyeti eşşek olsa, Allah onu odun taşıta taşıta erdirir, velhasıl kelam, insan-ı kâmil eder.

Ey insanoğlu, Allah’a giden yollar çoktur. Sen önce cibilliyetine er, nefsini bul ki senin yolun hizmet yolu mu, yoksa Süleyman aleyhisselam gibi nimet yolu mu bul. Nefsini, özünü bulduktan sonra artık sana düşen görevi ifa etmen sana kolay olur. Eğer İsmail gibi cibilliyetin bir koç ise, işte o zaman sana gelen belalara, musibetlere sabret ve de ki: “Allah’tan gelene boynumuz kıldan ince. Allah böyle emrettiyse kes baba” diyebilmektir.

Gelelim başta yazdığımız ayetin tafsilâtına.

Peygamberimizin (s.a.v.) bir hadisinde bildirilmiştir ki: “Bir insan bir insana zenginliği dolayısıyla iltifat ve ikram ederse, dininin üçte ikisi gider.”

Yani bu mesele aynı manada bir devlette başta olan partiye yaltaklık edip onlara iltifat edenin de hali böyledir. Böyle kimselerin dininin üçte ikisi gitmiştir. Çünkü herkes babasına benzer. Bu meseleyi teyit eden bir ayetin meali şöyledir: O gün herkes imamları, velileri ile meydana, arasat meydanına getirilirler ve “Sizin ardından gittiğiniz imamınız, emiriniz bunlar mı?” diye hesap sorulur.

İşte eşşekten adam olur, kâmil insan olur da, böyle yaltakçılardan adam olmaz. Bunun delili yukarıda yazdığımız ayettir. Yani onlar müminleri, Müslümanları bırakıp da kâfirlerden alacakları maddi karşılık için kâfirleri dost edinirler. Yani ufak bir menfaat için kâfirlere yaltaklanırlar.

İşte münafığın gerçek manası yaltakçıdır; menfaati için Müslüman görünce Müslüman olan, menfaati için kâfirin yanında kâfir olan kimselerdir. İşte böyle yaltakçıların dininin üçte ikisi gitmiştir.

Gelelim bu hafta öğreneceğimiz sünnete:

Enes (r.a.)’den rivayet edilen hadiste Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Öndeki safı tamam ediniz, sonra onu takip edeni teşkil ediniz; noksanlık en arka safta kalmış olsun.” (Riyâzü’s-Sâlihîn, 1090)

Erkek cemaat, imamın ardından başlayarak, ilk cemaat imamın hemen arkasına durur. Sonra gelen onun sağına, ondan sonra gelen o ilk cemaatin soluna durur. Böylece sağa ve sola doğru eşit şekilde, ortadan kenarlara doğru cemaat sayısınca saf doldurulur. İlk saf tamam olunca, ikinci saf sağdan veya soldan başlamaz. Yine ikinci safa duracak olan, imamın arkasındaki ilk cemaatin arkasına durur. Sonra gelen yine sağına, ondan sonra gelen soluna durur. Böyle böyle saf tamam edilir. Yani bir kuş kanat açtı mı nasıl bir şekil alırsa, öyle uçan bir kuş gibi saf düzeni alınır. Erkeklerin ve çocukların bittiği yerden sonrası kadın cemaatin yeridir. Kadınlar ise, kuş uçarken kuyruğunu açtı mı, nasıl arkadan öne doğru bir üçgen oluşturursa, öyle olur. Yani ilk kadın cemaati da yine eğer üç kişi ise, biri ortaya, ikincisi onun sağına, üçüncüsü soluna durur. Bu cemaat eğer bir saf dolduracak kadar ise, işte böyle aynı erkek cemaatin safa durdukları düzen ile; sonraki gelen eşit şekilde ortadan kenarlara açılan bir sistem ile safa durur. Öyle son kanat sağdan veya soldan başlamaz; her yeni safa hep ortadan başlanır. Nasıl bir uçağın sağ kanadına fazla yük yüklesen o tarafa doğru ağırlaşmaya başlar ve hatta düşmesine sebep olursa; işte arkada gelen safa sağdan veya soldan başlamak da, o cemaatin içine şeytanın girmesine ve onları ya sağa doğru fazla ibadet yaptırıp bıktırarak, aynı Yunus gibi bıkıp terk ettirir; ya da soldan başlarsa haramları, mekruhları, günahları işleterek dinden uzaklaştırır. İşte bir köyün, bir mahallenin cemaati sağa mı çekiyor, sola mı çekiyor, saf duruşundan görülür.

Saflarda, ön safa büyüklerin geçmesine müsaade etmek edeptendir. Yani imamın hemen arkasına, imam yanılırsa imamın yerine cemaate namazı devam ettirip kıldırabilecek ehliyetli kimse geçer. Yine onun yanına ve yanlarına ehliyetli kimselerin geçmesine müsaade etmek, namazın sıhhati için lazım olandır. Yani Peygamberimiz (s.a.v.), Cafer-i Tayyar’ın şehit olduğu savaşa giderken emir buyurmuşlar: “Sancağı falan ashab alsın. O şehit olursa Cafer alsın. Cafer şehit olursa falancı alsın.” Yani komutan bellidir ve komutan ölünce yerine geçecek şahıs da bellidir. Ve o ölünce onun da yerine geçecek şahıs da bellidir. İşte cemaat demek, safların arasına şeytanı sokmamak demektir. Bunun için uçan kuşun kanat sistemi örnek alınarak saf düzenine durulur. O yüzden ortada duran kimselerin hepsi imam olma niteliğinde olmalıdır. İşte o yüzden cemaate geç kalan bir imamın da komutan olma vasfı yüzünden, hep imamın arkasına yer almasını sağlamak için müsaade etmek edeptendir. Cemaatte ön safa duranda, “Sevapları ben alayım” diye “Hep bana, cuk bana, yok; benim tarla burası” demek yok. Kim ehliyetli ve imam ise, yahut komutanlığa yakışıyorsa, onlar bellidir. O yüzden namaza durdu, caminin önü geçti ve yarıda kalan cemaat namazdan çıkacak mı? Hayır. Peygamber (s.a.v.) canları pahasına savaşta arkaya geçip namazı eda etmediler mi? Ettiler. Öyleyse başlanmış ibadetten yarıda bırakıp çıkmak, ancak yangın gibi durumlarda, yahut deprem geldi, sallıyor, caminin altında kalacaksan, canı kurtarmak mühimdir. Ama tehlikenin önemine göre, Cafer yoksa Cafer’in yerine geçebilecek olan sancağı eline alır. Yani saf düzeni hep imamın hemen arkasından başlar; sağdan soldan başlamaz.

İşte kıyamet günü herkes imamlarıyla çağırılacak. İmamı yaltakçı olanlar da, yani üç kuruşluk menfaat için Müslüman’ı kâfire değişenler de… Öyle bayrak, sancak kâfire bırakılmaz. Cafer yoksa, Cafer’in yerine geçecek elbet bir Müslüman vardır. Allah katında din İslam’dır; kimseden ondan başka din kabul edilmeyecektir. Kâfirlere, halka ve diğer kâfirlere yaranmak için dinsizleri dost edinenler, kıyamette boynundan kancalarla arasat meydanına sürüklenecek olanlardır.

İşte böyle münafıklar İslam’ın ve Müslümanların temsilcisi olamaz. Böyle münafıkları temsilci seçenlerin de dininin üçte ikisi gitmiştir. Kim kime yaranmaya kalkıyorsa, gitsin ondan alsın hakkını o haşir gününde.

İncil’de bir söz geçer: “Yapıcıların beğenmediği taş, köşenin başı oldu.”

İşte oduncu dedikleri Yunus, hak dostunun kapısına odun taşımakla erdi, ermiş Derviş Yunus oldu.

Cenab-ı Mevla, gayesi hak olanın; cibilliyeti eşşek de olsa, hak kapısına taşıdığı odunla adam eder. Kıtmîr de öyle değil midir? Sadıklarla beraber oldu diye cennetlik olmadı mı?

Öyle sadıklarla beraber olmak cenneti gerektiriyorsa, o zaman halka yaranmak için kâfirleri dost edinenler de, hak kapısını bırakıp, şeytanların ve ona tabi olanların yurdu cehenneme odun taşıyanlardır. Cehenneme odunlarını götürenler, o odunların onları yaktığı günü de beklesinler.

Bismillâhirrahmânirrahîm
"Ve beşşiril münâfikîne bi enne lehüm azâben elîmâ."
(Sâdakallâhül azîm)

Ey müminler, Mehdî’yi bırakıp da nereye doğru bu kaçışınız? Kaçacaksanız Allah’a doğru kaçın.

Nasıl bir peygamber geldiğinde, o peygamberi inkâr edenlerin namazı, dini yoksa; şu ahir zamanın imamı, zamanın imamı Mehdî’yi tanımayıp kabul etmeyenlerin de dini, imanı, namazı, orucu yoktur. Ardına durduğu imamı kabul etmeyenin namazı ifsat olur. Ve onun kendisinin namazı ifsat olduğu gibi, o imamın ardına duran bütün cemaatin namazı da ifsat olur.

Kabul edilmeyen İsa, kabul edilmeyen Musa, kabul edilmeyen İbrahim, kabul edilmeyen Yunus gibi; ahir zaman ümmeti de Mehdî’yi kabul etmemektedir. Oysaki İncil’de geçtiği gibi, herkesin “oduncu, eşşeği” sandıkları Yunus erdi, köşe taşı oldu. Sizin günahkâr, eşşek sandığınız Mehdî de, siz “Bundan Mehdî olmaz” derken oldu da köşe taşı bile oldu. İsa’yı kabul etmeyenler kendine yazık ettiği gibi, Mehdî’yi kabul etmeyenler de ancak kendilerine yazık ederler.

Rabbim, inananlara Mehdî’yi tanıyacak, bilecek feraset nasip etsin.

El-Fâtiha maassalavât.

Başağaçlı Raşit Tunca

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 05 Şubat 2018 Salı

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)