MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 5 » Latest member: Ahmed » Forum threads: 2,149 » Forum posts: 2,400 Full Statistics |
| Search Forums |
|
(Advanced Search) |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Padişah Olsan, Hak Kapısından Boynunu Eğerek Geçeceksin
Tarih: 07.07.2013 Pazar
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ ٱسْكُنُوا۟ هَٰذِهِ ٱلْقَرْيَةَ وَكُلُوا۟ مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا۟ حِطَّةٌ وَٱدْخُلُوا۟ ٱلْبَابَ سُجَّدًا نَّغْفِرْ لَكُمْ خَطِيٓـَٰٔتِكُمْ ۚ سَنَزِيدُ ٱلْمُحْسِنِينَ
Ve iz kîle lehumuskunû hâzihil karyete ve kulû minhâ haysu şi’tum ve kûlû hıttatun vedhulûl bâbe succeden nagfir lekum hatîâtikum, senezîdul muhsinîn.
Âyetin Meali: "O zaman onlara denilmişti ki: 'Şu memlekete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi yiyin ve 'Hıtta (Ya Rabbi, bizi affet)' deyin. Kentin kapısından eğilerek, tevazu ile girin ki biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere daha da fazlasını vereceğiz.'" (Araf Suresi, 161. Ayet)
Sadakallahülazîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ hâdiye'l mudillîn, ve yâ rahîme'l muznibîn. Ve sallû alâ muhammedin raûfin rahîm, ve şefîi'l ümmeti ve habîbi rabbi'l âlemîn.
Aziz Müminler,
Yolculuğumuza, bir kapıdan girmenin adabını anlatan bu ilahi düstur ile başlıyoruz. Geçen haftalarda ilk evi, yani insanın babaya yolculuğunu anlatmış, ilk kıblenin baba kalbi olduğunu ifade etmiştik. Bu hafta ise, dünyaya geliş kapısından, annenin rahminden ve bu yolculuktaki edep ve tevazudan bahsedeceğiz. Zira insan, Hazreti Adem hariç, hep bir anneden dünyaya gelmiştir.
Tevazu Kapısı
Âyet-i kerimede bizlere, beldeye girerken eğilerek, tevazu ile girmemiz emrediliyor. Bu sadece fiziksel bir eğiliş değil, aynı zamanda Rabbimize karşı kulluğumuzun, acziyetimizin bir itirafıdır. Osmanlı atalarımız bu edebi o kadar güzel anlamışlardır ki, hümayun odalarının kapılarını bu ayete mazhar olacak şekilde, insan boyundan kısa yapmışlardır. Padişah da o kapıdan girer, huzura giren de. Herkes o kapıdan girerken boynunu eğer, tevazu gösterir. İşte bu, Allah'ın huzuruna varışın, O'nun koyduğu kurallara teslimiyetin sembolüdür.
Ana Rahmi ve Dünyaya Geliş
İnsanın dünyaya geliş yolculuğu da derin manalar taşır. Anne karnında tamamlanan bir bebek, dünyaya gelmek için yönünü değiştirir. Bu, üçüncü kıble değiştirişidir. Artık onun kıblesi dünyadır ve başını aşağı eğerek, adeta bu ayetteki emre uyarak, tevazu ile doğmayı bekler. Normal doğumda bebeğin geliş şekli, işte bu ilahi düzene, bu tevazuya uygun olandır.
Dilbilgisinden Hayata: Düzenli ve Düzensiz Fiiller
Bazı bebeklerin doğum pozisyonu farklı olabilir. Ters gelen, ayakları ile gelmek isteyen bebekler de vardır. Tıpta bu, zor bir doğumdur ve müdahale gerektirir. Biz buradan hareketle, hayatın her alanında bir düzen olduğunu görebiliriz.
Dil bilgisinde düzenli ve düzensiz fiiller vardır. Almanca'da "fahren" (sürmek) fiili, "fuhr" olurken, İngilizce'de "go" (gitmek) fiili "went" olur. Bunun kuralını tam olarak açıklamak zordur ama dilde öylece yer eder. İşte hayata gelişimiz de böyledir. Her insanın bir istidadı, bir cibilliyeti vardır. Kimi düzenli, kural tanır bir yapıda gelir, kimi ise daha farklı, daha "düzensiz" bir potansiyele sahiptir. Önemli olan, sonradan doğru yolu, doğru istikameti bulmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize her işte doğru olanı, sünnet olanı göstererek, nasıl düzenli bir hayat süreceğimizi öğretmiştir. Sağdan yemek, sağdan giymek, mescide sağ ayakla girip sol ayakla çıkmak, eve girerken sağ ayakla girip çıkarken de adabı gözetmek... Tüm bunlar bizim hayatımızı düzene koyan, bize istikamet veren güzel örneklerdir.
Sünnet ve Hikmeti
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "Allah'ın en sevgili kulları, Allah'ı kullara sevdiren ve kulları da Allah'a sevdiren kimselerdir." İşte sünnet, tam da budur. Allah'ı sevmenin ve O'na sevdirmenin yoludur.
Bu güzel dinin içinde yer alan sünnet-i seniyyelerden biri de erkek çocuklarının sünnet edilmesidir. Bu, Hazreti İbrahim'den beri gelen bir sünnettir. Müstehab olanı, çocuğun buluğ çağına ermeden yapılmasıdır. Vacib olan vakti ise, buluğ çağına girdiği zamandır. Bir kimse Müslüman olduğunda da sünnet olması gerekir. Bu, hem bedeni bir temizlik hem de İbrahim (a.s.)'ın milletine uyma nişanesidir.
Tevazu ve Yıkılmazlık İddiası
Kıymetli Müminler!
Unutmayalım ki, bu dünyaya gelişimiz başımızı eğerek, tevazu ile olmuştur. Topraktan geldik, yine toprağa döneceğiz. Öyleyse bu dünyada ebedi kalacakmış gibi bir kibire kapılmak, yıkılmayacağını, ölmeyeceğini zannetmek ne büyük bir gaflettir.
Kim olursan ol, padişah da olsan, Hak kapısından geçerken boynunu eğeceksin. O kapıya geldiğinde tevazu göstermeyen, başını dik tutmak isteyen, ölüme ve yok oluşa direnenler, işte onlar en büyük yanılgı içindedirler. Azrail (a.s.) gelip boynuna kancayı taktığında, "Gitme, ben buradayım, direneceğim" demenin bir anlamı yoktur. Herkes bir gün o iktidardan, o dünya makamından ayrılacaktır.
İslam'ı Yaşamak ve Paylaşmak
İslam'ı gereği gibi anlamayan bir kimse, paylaşmayı, zekatı, fitreyi, kurbanı bilmez. Malını, mülkünü Allah rızası için harcamaktan kaçınır. Oysa İslam, paylaşma dinidir. Cömertlik, imanın nişanesidir. Bir kimsenin ne kadar Müslüman olduğu, başkasının malından değil, kendi kesesinden verdiğiyle, kendi öz malını Allah yolunda infak etmesiyle ölçülür.
Hazreti Ömer (r.a.)'in giydiği cübbenin hesabının sorulduğu o gün gelmeden, bugün sahip olduğumuz her nimetin, her makamın, her servetin hesabını bir düşünelim. Koruma orduları, makam arabaları, yatlar, katlar... Bunların hesabı sorulmayacak mı? "Baban mı bıraktı?" denilerek hesaba çekilmeyecek miyiz? Beytü'l-mal dediğimiz, tüm Müslümanların ortak malı olan hazineden yiyip semirirken, bir gün bu malların elimizden çıkacağı korkusuyla başkalarına saldırmanın âlemi var mı?
Giriş Kapısının Edebi
Musa (a.s.) ümmetine, şehir kapısından eğilerek girmeleri emredilmişti. Bu, aslında tüm insanlık için bir edep dersidir. Evlerimizin kapılarını yaparken bile bu tevazuyu hatırlamalıyız. Kapılar, insanın başını eğerek gireceği kadar olmalıdır ki her girişte, yüce bir huzura durduğumuzu, Hak kapısında kul olduğumuzu unutmayalım.
Sonuç ve Dua
Aziz kardeşlerim!
Rabbimiz bizlere, önce takva sahibi olup ana babamıza iyi davranmayı, böylece ilk evimiz olan ailemizi bulmayı nasip eylesin. Sonra kıblemizi değiştirip Rabbimize yönelmeyi, O'nun rızasına uygun bir meslek ve hayat yolu seçmeyi nasip eylesin. Hayatımızı sünnet yolu ile düzenleyip, düzenli birer kul olmayı nasip eylesin. Tevazu kapısından girenlerden ve o kapıdan yine sünnete ve adaba uygun bir şekilde çıkanlardan eylesin bizi.
Rabbim, bu dünyada iken gözümüzü açıp ileriyi görenlerden, varacağımız Hakîm olan Allah'ın zatını müşahede etmeyi nasip eylesin. Düzenli ve istikamet sahibi Müslümanlardan eylesin.
El-Fâtiha bi-hurmeti'l-fâtiha...
Başağaçlı Raşit Tunca
07.07.2013 Pazar
Tarih: 07.07.2013 Pazar
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ ٱسْكُنُوا۟ هَٰذِهِ ٱلْقَرْيَةَ وَكُلُوا۟ مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا۟ حِطَّةٌ وَٱدْخُلُوا۟ ٱلْبَابَ سُجَّدًا نَّغْفِرْ لَكُمْ خَطِيٓـَٰٔتِكُمْ ۚ سَنَزِيدُ ٱلْمُحْسِنِينَ
Ve iz kîle lehumuskunû hâzihil karyete ve kulû minhâ haysu şi’tum ve kûlû hıttatun vedhulûl bâbe succeden nagfir lekum hatîâtikum, senezîdul muhsinîn.
Âyetin Meali: "O zaman onlara denilmişti ki: 'Şu memlekete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi yiyin ve 'Hıtta (Ya Rabbi, bizi affet)' deyin. Kentin kapısından eğilerek, tevazu ile girin ki biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere daha da fazlasını vereceğiz.'" (Araf Suresi, 161. Ayet)
Sadakallahülazîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ hâdiye'l mudillîn, ve yâ rahîme'l muznibîn. Ve sallû alâ muhammedin raûfin rahîm, ve şefîi'l ümmeti ve habîbi rabbi'l âlemîn.
Aziz Müminler,
Yolculuğumuza, bir kapıdan girmenin adabını anlatan bu ilahi düstur ile başlıyoruz. Geçen haftalarda ilk evi, yani insanın babaya yolculuğunu anlatmış, ilk kıblenin baba kalbi olduğunu ifade etmiştik. Bu hafta ise, dünyaya geliş kapısından, annenin rahminden ve bu yolculuktaki edep ve tevazudan bahsedeceğiz. Zira insan, Hazreti Adem hariç, hep bir anneden dünyaya gelmiştir.
Tevazu Kapısı
Âyet-i kerimede bizlere, beldeye girerken eğilerek, tevazu ile girmemiz emrediliyor. Bu sadece fiziksel bir eğiliş değil, aynı zamanda Rabbimize karşı kulluğumuzun, acziyetimizin bir itirafıdır. Osmanlı atalarımız bu edebi o kadar güzel anlamışlardır ki, hümayun odalarının kapılarını bu ayete mazhar olacak şekilde, insan boyundan kısa yapmışlardır. Padişah da o kapıdan girer, huzura giren de. Herkes o kapıdan girerken boynunu eğer, tevazu gösterir. İşte bu, Allah'ın huzuruna varışın, O'nun koyduğu kurallara teslimiyetin sembolüdür.
Ana Rahmi ve Dünyaya Geliş
İnsanın dünyaya geliş yolculuğu da derin manalar taşır. Anne karnında tamamlanan bir bebek, dünyaya gelmek için yönünü değiştirir. Bu, üçüncü kıble değiştirişidir. Artık onun kıblesi dünyadır ve başını aşağı eğerek, adeta bu ayetteki emre uyarak, tevazu ile doğmayı bekler. Normal doğumda bebeğin geliş şekli, işte bu ilahi düzene, bu tevazuya uygun olandır.
Dilbilgisinden Hayata: Düzenli ve Düzensiz Fiiller
Bazı bebeklerin doğum pozisyonu farklı olabilir. Ters gelen, ayakları ile gelmek isteyen bebekler de vardır. Tıpta bu, zor bir doğumdur ve müdahale gerektirir. Biz buradan hareketle, hayatın her alanında bir düzen olduğunu görebiliriz.
Dil bilgisinde düzenli ve düzensiz fiiller vardır. Almanca'da "fahren" (sürmek) fiili, "fuhr" olurken, İngilizce'de "go" (gitmek) fiili "went" olur. Bunun kuralını tam olarak açıklamak zordur ama dilde öylece yer eder. İşte hayata gelişimiz de böyledir. Her insanın bir istidadı, bir cibilliyeti vardır. Kimi düzenli, kural tanır bir yapıda gelir, kimi ise daha farklı, daha "düzensiz" bir potansiyele sahiptir. Önemli olan, sonradan doğru yolu, doğru istikameti bulmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize her işte doğru olanı, sünnet olanı göstererek, nasıl düzenli bir hayat süreceğimizi öğretmiştir. Sağdan yemek, sağdan giymek, mescide sağ ayakla girip sol ayakla çıkmak, eve girerken sağ ayakla girip çıkarken de adabı gözetmek... Tüm bunlar bizim hayatımızı düzene koyan, bize istikamet veren güzel örneklerdir.
Sünnet ve Hikmeti
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "Allah'ın en sevgili kulları, Allah'ı kullara sevdiren ve kulları da Allah'a sevdiren kimselerdir." İşte sünnet, tam da budur. Allah'ı sevmenin ve O'na sevdirmenin yoludur.
Bu güzel dinin içinde yer alan sünnet-i seniyyelerden biri de erkek çocuklarının sünnet edilmesidir. Bu, Hazreti İbrahim'den beri gelen bir sünnettir. Müstehab olanı, çocuğun buluğ çağına ermeden yapılmasıdır. Vacib olan vakti ise, buluğ çağına girdiği zamandır. Bir kimse Müslüman olduğunda da sünnet olması gerekir. Bu, hem bedeni bir temizlik hem de İbrahim (a.s.)'ın milletine uyma nişanesidir.
Tevazu ve Yıkılmazlık İddiası
Kıymetli Müminler!
Unutmayalım ki, bu dünyaya gelişimiz başımızı eğerek, tevazu ile olmuştur. Topraktan geldik, yine toprağa döneceğiz. Öyleyse bu dünyada ebedi kalacakmış gibi bir kibire kapılmak, yıkılmayacağını, ölmeyeceğini zannetmek ne büyük bir gaflettir.
Kim olursan ol, padişah da olsan, Hak kapısından geçerken boynunu eğeceksin. O kapıya geldiğinde tevazu göstermeyen, başını dik tutmak isteyen, ölüme ve yok oluşa direnenler, işte onlar en büyük yanılgı içindedirler. Azrail (a.s.) gelip boynuna kancayı taktığında, "Gitme, ben buradayım, direneceğim" demenin bir anlamı yoktur. Herkes bir gün o iktidardan, o dünya makamından ayrılacaktır.
İslam'ı Yaşamak ve Paylaşmak
İslam'ı gereği gibi anlamayan bir kimse, paylaşmayı, zekatı, fitreyi, kurbanı bilmez. Malını, mülkünü Allah rızası için harcamaktan kaçınır. Oysa İslam, paylaşma dinidir. Cömertlik, imanın nişanesidir. Bir kimsenin ne kadar Müslüman olduğu, başkasının malından değil, kendi kesesinden verdiğiyle, kendi öz malını Allah yolunda infak etmesiyle ölçülür.
Hazreti Ömer (r.a.)'in giydiği cübbenin hesabının sorulduğu o gün gelmeden, bugün sahip olduğumuz her nimetin, her makamın, her servetin hesabını bir düşünelim. Koruma orduları, makam arabaları, yatlar, katlar... Bunların hesabı sorulmayacak mı? "Baban mı bıraktı?" denilerek hesaba çekilmeyecek miyiz? Beytü'l-mal dediğimiz, tüm Müslümanların ortak malı olan hazineden yiyip semirirken, bir gün bu malların elimizden çıkacağı korkusuyla başkalarına saldırmanın âlemi var mı?
Giriş Kapısının Edebi
Musa (a.s.) ümmetine, şehir kapısından eğilerek girmeleri emredilmişti. Bu, aslında tüm insanlık için bir edep dersidir. Evlerimizin kapılarını yaparken bile bu tevazuyu hatırlamalıyız. Kapılar, insanın başını eğerek gireceği kadar olmalıdır ki her girişte, yüce bir huzura durduğumuzu, Hak kapısında kul olduğumuzu unutmayalım.
Sonuç ve Dua
Aziz kardeşlerim!
Rabbimiz bizlere, önce takva sahibi olup ana babamıza iyi davranmayı, böylece ilk evimiz olan ailemizi bulmayı nasip eylesin. Sonra kıblemizi değiştirip Rabbimize yönelmeyi, O'nun rızasına uygun bir meslek ve hayat yolu seçmeyi nasip eylesin. Hayatımızı sünnet yolu ile düzenleyip, düzenli birer kul olmayı nasip eylesin. Tevazu kapısından girenlerden ve o kapıdan yine sünnete ve adaba uygun bir şekilde çıkanlardan eylesin bizi.
Rabbim, bu dünyada iken gözümüzü açıp ileriyi görenlerden, varacağımız Hakîm olan Allah'ın zatını müşahede etmeyi nasip eylesin. Düzenli ve istikamet sahibi Müslümanlardan eylesin.
El-Fâtiha bi-hurmeti'l-fâtiha...
Başağaçlı Raşit Tunca
07.07.2013 Pazar
Çekirdek Neyin İçinde Saklı ise O'nun Babası O'dur
Tarih: 24.07.2013 Çarşamba
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَٱعْتَصِمُوا۟ بِحَبْلِ ٱللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا۟ ۚ وَٱذْكُرُوا۟ نِعْمَتَ ٱللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَآءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِۦٓ إِخْوَٰنًا وَكُنتُمْ عَلَىٰ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ ٱلنَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا ۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ لَكُمْ ءَايَٰتِهِۦ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Va'tasımû bihablillâhi cemîan ve lâ teferrekû, vezkurû ni'metallâhi aleykum iz kuntum a'dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni'metihî ihvânâ(ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufretin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn.
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Ve'tasımû bi-habli'llâhi cemî'an ve lâ teferrakû..."
Sadakallahülazîm. (Âl-i İmrân Suresi, 103. Ayet)
Allahümme salli alâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed.
Allahümme salli alâ ibrâhîme ve alâ âli seyyidinâ ibrâhîm.
Allahümme salli alâ mûsâ ve alâ âli seyyidinâ mûsâ.
Allahümme salli alâ îsâ ve meryeme ve alâ âli seyyidinâ îsâ ve meryem.
Aziz Müminler,
Yolculuğumuza, geçen vaazlarımızı hatırlatarak başlayalım. Demiştik ki, ilk evi bulmak, yani "evvele beytin" sırrına ermek için, insan tohumunun yolculuğunu anlamak gerekir. Berzah âleminden inen lokma, önce babayı bulur ki babada insan tohumu haline gelsin, sonra anneye vasıl olsun ve anneden de dünyaya gelebilsin.
İşte burada baba, o çocuğun içinde yolculuk ettiği sülbdür. Bu, kâinattaki büyük bir düzenin yansımasıdır. Nasıl ki bir meyve, çekirdeğini kendi içinde saklıyorsa, insan da özünü kendi neslinde saklar. Armut çekirdeği armudun içinde, elma çekirdeği elmanın içinde, badem çekirdeği badem kabuğunun içinde, ceviz çekirdeği ceviz kabuğunun içinde saklıdır.
Her varlık, kendi özüne, kendi cinsine meyleder. Arılar tatlıyı sever ve çiçek çiçek dolaşıp bal toplar. Ayı da balı sever. Atalarımız ne güzel söylemiş: "Armudun iyisini ayılar yer." Bu misaller, varlıkların birbirleriyle olan bağlantısını, tabiatın derin düzenini gösterir.
Mevsimler, Meyveler ve Peygamberler
Tıpkı meyvelerin bir mevsimi olduğu gibi, insan ruhlarının da bir mevsimi, bir aidiyeti vardır. Yaz meyveleri ile kış meyveleri farklı olduğu gibi, manevi iklimler de farklıdır. Üzüm vakti ağustos ayıdır ve Hazreti Meryem'in sülalesiyle anılır. Bilinir ki, Babil'deki İmren'in üzüm bağları dünyanın harikalarındandı. Hazreti Meryem yazı, oğlu İsa ise kışı temsil eder. Portakal ve mandalina ise bir geçişi, Hazreti Mehdi ve sülalesini simgeler. İnsanlık, Hazreti İsa'dan önceyi yaşamakta ve şimdi Hazreti Mehdi'nin imam olduğu zamanı yaşamaktadır.
Allahümme salli alâ seyyidinâ Mehdi, imâmil mûminîne ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.
Daha önceki vaazlarımızda, Hazreti Mehdi'nin vekaleten Hazreti İsa'nın cübbesini taşıdığını söylemiştik. Hazreti İsa'nın cübbesi, üzerinde yamalık olmayan, yeri olmayan bir cübbe idi. İnsanlık, işte böyle eskimiş, bölük pörçük olmuş bir haldedir. Bu insanlığın yükünü Hazreti Mehdi sırtında taşımaktadır. Hazreti İsa geldiğinde o cübbeyi kendine iade edecektir, çünkü o cübbenin asıl sahibi odur.
Baba ve Soyun Sırrı
İnsanın seyr-i sülûku içindeki yolculuğundan bahsediyorduk ve geldik baba kısmına. Baba, sülbün saklandığı husyeyi taşıyan zattır. Armut çekirdeği armudun içinde saklıdır ve armut yiyen bir baba, o meyvenin özünü, hikmetini de içinde taşır.
Bolluk ve Kıtlık Dersi
Geçtiğimiz sene, Hazreti Adem'in indiği Hindistan'da Allah-u Teala bugdaya bereket verip tonlarca bugday hasat edilmişti. Fakat maalesef, tüccarlar bugday fiyatlarını düşürmemek için bu binlerce ton bugdayı piyasaya sürdürmeyip çürümeye terk ettiler. Oysa bu, Hazreti Adem atamızın ve Hazreti Mehdi'nin bereketiyle olmuştu. İnsanlar bilmelidir ki, eğer o bugdaylar telef edilirse, bir gün gelir bir avuç bugdaya muhtaç kalacaklar. Bu bolluğun bir de darlık vakti gelecektir. Yusuf (a.s.)'a verilen hikmet gibi, darlık vakti gelir. Varlıkta olanı saklamayı bilmeyen, yoklukta ağustos böceği gibi kapı kapı dolaşır bir avuç bugday için. Atalar boşuna dememiş: "Sakla samanı, gelir zamanı."
Bereketin Katlanması
Allah, bir olanı bin eder. Recep ayında yapılan bir zikir bin katıyla, Şaban'da yapılan yüz katıyla, Ramazan'da yapılan ise diğer aylardakinin on katıyla değer kazanır. Bunun misali, Hazreti Adem ve Havva'dan insanlığın nasıl çoğaldığıdır. Bir bugday tanesi ekilir, ondan yetmiş bugday tanesi olur. O yetmişi ekilir, yediyüz olur. Yediyüzü ekilir, yedibin olur. İşte Recep, Şaban ve Ramazan aylarındaki ibadetlerin ecri de böyle katlanır. Ramazan'da yapılan ibadetlerin ecri on ile yetmiş arasında değişir.
Kadının Yaratılışı ve Çekirdek
Kadının yaratılışında da bu sır saklıdır. Her kadının cibilliyeti farklıdır. İnsan, hangi cibilliyette ise, hangi mevsimde ekilip, hangi mevsimde yendiyse ona göre bir karakter kazanır. Babası, onu taşıyan meyveyi yiyendir. Çekirdek, annesinde ya bugday, ya çam fıstığı, ya badem, ya ceviz, ya fındık, ya da fıstık gibidir. Yani çekirdek meyvenin içinde saklıdır kuralı gereği, berzahtan gelen çocuk o meyvenin ve çekirdeğin içinde saklıdır. İlk önce babasının husyesinde ve annesinin yumurtalığında saklıdır. Oradan, "Ol" emri gelince çıkar, babadan anneye, annenin yumurtalığından da rahme dahil olur.
Peygamberlerin Sembolleri
Peygamberlerin de kendilerine has sembolleri vardır. Muhammed (s.a.v.) hurmadır, Mehdi ise igde ağacıdır. Kimse diyemez ki "Muhammed hıyarın biridir" veya "Mehdi hıyarın biridir." Onların kendilerine has güzellikleri ve makamları vardır.
Mehdi'nin bir ismi de "Muntazar"dır. Yani kendine nazar edilen, kendisine bakılan, izlenilen, herkesin gözünün üstünde olduğu kimse demektir. Bu devirde en çok kime bakılıyorsa, işte odur. Nasıl ki en çok salavat getirilen Muhammed (s.a.v.) ise, en çok bakılan, izlenilen kimse de Mehdi'dir. Yani Mehdi; internetten, televizyonlardan, akıllardan, fikirlerden, sohbetlerden en çok izlenen şahıstır; Mehdi-yi Muntazar odur.
Hazreti Adem ve Havva'dan Günümüze
Hazreti Adem atamız dünyaya inince ilk yemek olarak bugday ekmiş, pişirip yemiştir. Onun sevgilisi, ikizler burcu gibi çoğalabilen bir kadın olan Havva validemizdir. Avusturya'ya geldiğimizde ilk defa çift sarılı yumurta gördük ve tavukçuluk yapan bir kadın, bunların genç tavuklarda (piliçlerde) olduğunu söyledi. İşte Havva validemiz de ilk kadındı ve onda da bu çift sarılı yumurta hali vardı. Bugday ikiye yarıktır. Gerçek bugday yiyen tavukların piliçleri çift sarılı yumurtlar. Havva validemizin ikiz ikiz doğurmasının hikmeti işte bugdayda ve ikizler burcunda saklıdır. Eğer bugday gibi çoğalmasaydı, Adem'in soyu bu kadar çok olur muydu? Bir tane doğar, bir tane ölür, geriye birkaç kişi kalırdı. Ama bir bugday on ile yetmiş arası dane verir.
Sen kaçıncı yedibin, yedi milyon veya yedi trilyuncusun? Peki, bu kadar katmandan geri dönüp Hazreti Adem'i bulman mümkün mü? Evet. İşte seni bir Ademoğlu ekip biçince, bir Ademoğlu da un edip ekmek yapınca, onun sofrasında lokma olunca, onu da o Ademoğlu yiyince, sen o Adem'deki yerini bulunca yine babaya, Adem'e ulaşmış olursun. İşte ilk evi bulmak bu kadar zordur.
Hazreti Meryem ve İsa
İmren, Harun (a.s.)'ın çocuğudur. İmren'in de İrmiya adında çocuğu olmuştur ve İrmiya peygamberdir. Meryem annemiz ise İrmiya'nın kardeşi Massan'ın veya Hasan'ın kızıdır. Annesi de Hanne'dir. İmren üzüm bağları olan bir zat idi. Oğlu İrmiya peygamber de asma bahçeleri olan kimsedir. Massan da babasının mirasını devralan zat, yani üzüm bağları olan zattır. Bu yüzden, üzüm ve ekmek çok yiyen Massan ve Hanne'den Meryem doğdu; bir yaz meyvesi olarak. Herkes bu dünyada iki kutupludur. Kendisi yaz olunca, evladı İsa kış oldu. Meryem yazın kış meyvesi, kışın yaz meyvesi getirirdi ki, ondan doğan çocuk onunla zıt kutup olsun. Meryem bir kutupta, İsa diğer kutuptadır. Ortası yarık olan "Meryem ekmeği" (simit), Meryem annemizin özünü, üzümün çekirdeğini andırır. Ekmek ise bugday gibidir ve Havva validemizin ikincisi olarak Meryem'in ikizler burcunda doğduğunu anlatır. Onun ekmeği, ortası yarık ikiz simittir.
İşte Hazreti İsa'nın, "Bu benim etim, bu da benim kanım" diyerek işaret ettiği şeyin kökeni budur.
Soyunuzu Bilesiniz Diye
Havva'da Meryem'in yıldızı gizliydi. Meryem'de ise İsa'nın yıldızı gizliydi. Muhammed (s.a.v.)'de de Mehdi gizliydi. Her meyva çekirdeğini içinde saklar ve çekirdek meyvanın içinde saklıdır.
Allahümme salli alâ muhammedin ve mehdi, ve salli alâ âdeme ve havve, ve imrâne ve irmiyâ, ve meryeme ve îsâ.
Bunları size, sülbünüzü bilesiniz, hangi sülûkte seyredip vuslata ereceğinizi anlayasınız diye anlattık. Armut mu, ayva mı, üzüm mü olacağınızı bilesiniz diye...
Rabbim, insanlığa özüne dönmeyi, Havva'nın o bugdaydan yiyeceğini Rabbimizin bildiğini ve O'nun ilmi dairesi içinde olan bir durum olduğunu anlamayı nasip eylesin inşallah.
Rabbim, İrmiya (a.s.)'a buyurdu ki: "Biz denizlere öyle emrederiz ki dalga dalga olurlar ve karaya doğru hücum ederler. Ama bizim çizdiğimiz bir çizgi vardır, o çizgiye gelince durup geri dönerler, o çizgiyi geçemezler." İşte ey insanoğlu! Rabbim, İsa'nın cübbesine dönen insanlığa birlik ve beraberlik nasip etsin. Eğer İsa o cübbeyi yamasaydı, bu insanlık çizgiyi aşıp yok olur giderdi. Ama o yamadı ve insanlığın yükünü, o yamalı cübbesiyle Rabbimizin katına götürdü. İşte bölük pörçük de olsak, bizi tutan İsa ve Mehdi oldukça bu insanlık yükü taşınacaktır. Ama ne zaman insanlık İsa'yı ve Mehdi'yi terk ederse, onlar da dünyayı terk ederler. Böylece o bölük pörçük cübbe yırtılır, yok olur ve insanlık helak olur.
Azabından affına, gadabından mağfiretine sığınırız Ya Rabbi.
El-Fatiha...
Başağaçlı Raşit Tunca
24.07.2013 Çarşamba
Tarih: 24.07.2013 Çarşamba
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَٱعْتَصِمُوا۟ بِحَبْلِ ٱللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا۟ ۚ وَٱذْكُرُوا۟ نِعْمَتَ ٱللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَآءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِۦٓ إِخْوَٰنًا وَكُنتُمْ عَلَىٰ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ ٱلنَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا ۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ لَكُمْ ءَايَٰتِهِۦ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Va'tasımû bihablillâhi cemîan ve lâ teferrekû, vezkurû ni'metallâhi aleykum iz kuntum a'dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni'metihî ihvânâ(ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufretin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn.
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Ve'tasımû bi-habli'llâhi cemî'an ve lâ teferrakû..."
Sadakallahülazîm. (Âl-i İmrân Suresi, 103. Ayet)
Allahümme salli alâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed.
Allahümme salli alâ ibrâhîme ve alâ âli seyyidinâ ibrâhîm.
Allahümme salli alâ mûsâ ve alâ âli seyyidinâ mûsâ.
Allahümme salli alâ îsâ ve meryeme ve alâ âli seyyidinâ îsâ ve meryem.
Aziz Müminler,
Yolculuğumuza, geçen vaazlarımızı hatırlatarak başlayalım. Demiştik ki, ilk evi bulmak, yani "evvele beytin" sırrına ermek için, insan tohumunun yolculuğunu anlamak gerekir. Berzah âleminden inen lokma, önce babayı bulur ki babada insan tohumu haline gelsin, sonra anneye vasıl olsun ve anneden de dünyaya gelebilsin.
İşte burada baba, o çocuğun içinde yolculuk ettiği sülbdür. Bu, kâinattaki büyük bir düzenin yansımasıdır. Nasıl ki bir meyve, çekirdeğini kendi içinde saklıyorsa, insan da özünü kendi neslinde saklar. Armut çekirdeği armudun içinde, elma çekirdeği elmanın içinde, badem çekirdeği badem kabuğunun içinde, ceviz çekirdeği ceviz kabuğunun içinde saklıdır.
Her varlık, kendi özüne, kendi cinsine meyleder. Arılar tatlıyı sever ve çiçek çiçek dolaşıp bal toplar. Ayı da balı sever. Atalarımız ne güzel söylemiş: "Armudun iyisini ayılar yer." Bu misaller, varlıkların birbirleriyle olan bağlantısını, tabiatın derin düzenini gösterir.
Mevsimler, Meyveler ve Peygamberler
Tıpkı meyvelerin bir mevsimi olduğu gibi, insan ruhlarının da bir mevsimi, bir aidiyeti vardır. Yaz meyveleri ile kış meyveleri farklı olduğu gibi, manevi iklimler de farklıdır. Üzüm vakti ağustos ayıdır ve Hazreti Meryem'in sülalesiyle anılır. Bilinir ki, Babil'deki İmren'in üzüm bağları dünyanın harikalarındandı. Hazreti Meryem yazı, oğlu İsa ise kışı temsil eder. Portakal ve mandalina ise bir geçişi, Hazreti Mehdi ve sülalesini simgeler. İnsanlık, Hazreti İsa'dan önceyi yaşamakta ve şimdi Hazreti Mehdi'nin imam olduğu zamanı yaşamaktadır.
Allahümme salli alâ seyyidinâ Mehdi, imâmil mûminîne ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.
Daha önceki vaazlarımızda, Hazreti Mehdi'nin vekaleten Hazreti İsa'nın cübbesini taşıdığını söylemiştik. Hazreti İsa'nın cübbesi, üzerinde yamalık olmayan, yeri olmayan bir cübbe idi. İnsanlık, işte böyle eskimiş, bölük pörçük olmuş bir haldedir. Bu insanlığın yükünü Hazreti Mehdi sırtında taşımaktadır. Hazreti İsa geldiğinde o cübbeyi kendine iade edecektir, çünkü o cübbenin asıl sahibi odur.
Baba ve Soyun Sırrı
İnsanın seyr-i sülûku içindeki yolculuğundan bahsediyorduk ve geldik baba kısmına. Baba, sülbün saklandığı husyeyi taşıyan zattır. Armut çekirdeği armudun içinde saklıdır ve armut yiyen bir baba, o meyvenin özünü, hikmetini de içinde taşır.
Bolluk ve Kıtlık Dersi
Geçtiğimiz sene, Hazreti Adem'in indiği Hindistan'da Allah-u Teala bugdaya bereket verip tonlarca bugday hasat edilmişti. Fakat maalesef, tüccarlar bugday fiyatlarını düşürmemek için bu binlerce ton bugdayı piyasaya sürdürmeyip çürümeye terk ettiler. Oysa bu, Hazreti Adem atamızın ve Hazreti Mehdi'nin bereketiyle olmuştu. İnsanlar bilmelidir ki, eğer o bugdaylar telef edilirse, bir gün gelir bir avuç bugdaya muhtaç kalacaklar. Bu bolluğun bir de darlık vakti gelecektir. Yusuf (a.s.)'a verilen hikmet gibi, darlık vakti gelir. Varlıkta olanı saklamayı bilmeyen, yoklukta ağustos böceği gibi kapı kapı dolaşır bir avuç bugday için. Atalar boşuna dememiş: "Sakla samanı, gelir zamanı."
Bereketin Katlanması
Allah, bir olanı bin eder. Recep ayında yapılan bir zikir bin katıyla, Şaban'da yapılan yüz katıyla, Ramazan'da yapılan ise diğer aylardakinin on katıyla değer kazanır. Bunun misali, Hazreti Adem ve Havva'dan insanlığın nasıl çoğaldığıdır. Bir bugday tanesi ekilir, ondan yetmiş bugday tanesi olur. O yetmişi ekilir, yediyüz olur. Yediyüzü ekilir, yedibin olur. İşte Recep, Şaban ve Ramazan aylarındaki ibadetlerin ecri de böyle katlanır. Ramazan'da yapılan ibadetlerin ecri on ile yetmiş arasında değişir.
Kadının Yaratılışı ve Çekirdek
Kadının yaratılışında da bu sır saklıdır. Her kadının cibilliyeti farklıdır. İnsan, hangi cibilliyette ise, hangi mevsimde ekilip, hangi mevsimde yendiyse ona göre bir karakter kazanır. Babası, onu taşıyan meyveyi yiyendir. Çekirdek, annesinde ya bugday, ya çam fıstığı, ya badem, ya ceviz, ya fındık, ya da fıstık gibidir. Yani çekirdek meyvenin içinde saklıdır kuralı gereği, berzahtan gelen çocuk o meyvenin ve çekirdeğin içinde saklıdır. İlk önce babasının husyesinde ve annesinin yumurtalığında saklıdır. Oradan, "Ol" emri gelince çıkar, babadan anneye, annenin yumurtalığından da rahme dahil olur.
Peygamberlerin Sembolleri
Peygamberlerin de kendilerine has sembolleri vardır. Muhammed (s.a.v.) hurmadır, Mehdi ise igde ağacıdır. Kimse diyemez ki "Muhammed hıyarın biridir" veya "Mehdi hıyarın biridir." Onların kendilerine has güzellikleri ve makamları vardır.
Mehdi'nin bir ismi de "Muntazar"dır. Yani kendine nazar edilen, kendisine bakılan, izlenilen, herkesin gözünün üstünde olduğu kimse demektir. Bu devirde en çok kime bakılıyorsa, işte odur. Nasıl ki en çok salavat getirilen Muhammed (s.a.v.) ise, en çok bakılan, izlenilen kimse de Mehdi'dir. Yani Mehdi; internetten, televizyonlardan, akıllardan, fikirlerden, sohbetlerden en çok izlenen şahıstır; Mehdi-yi Muntazar odur.
Hazreti Adem ve Havva'dan Günümüze
Hazreti Adem atamız dünyaya inince ilk yemek olarak bugday ekmiş, pişirip yemiştir. Onun sevgilisi, ikizler burcu gibi çoğalabilen bir kadın olan Havva validemizdir. Avusturya'ya geldiğimizde ilk defa çift sarılı yumurta gördük ve tavukçuluk yapan bir kadın, bunların genç tavuklarda (piliçlerde) olduğunu söyledi. İşte Havva validemiz de ilk kadındı ve onda da bu çift sarılı yumurta hali vardı. Bugday ikiye yarıktır. Gerçek bugday yiyen tavukların piliçleri çift sarılı yumurtlar. Havva validemizin ikiz ikiz doğurmasının hikmeti işte bugdayda ve ikizler burcunda saklıdır. Eğer bugday gibi çoğalmasaydı, Adem'in soyu bu kadar çok olur muydu? Bir tane doğar, bir tane ölür, geriye birkaç kişi kalırdı. Ama bir bugday on ile yetmiş arası dane verir.
Sen kaçıncı yedibin, yedi milyon veya yedi trilyuncusun? Peki, bu kadar katmandan geri dönüp Hazreti Adem'i bulman mümkün mü? Evet. İşte seni bir Ademoğlu ekip biçince, bir Ademoğlu da un edip ekmek yapınca, onun sofrasında lokma olunca, onu da o Ademoğlu yiyince, sen o Adem'deki yerini bulunca yine babaya, Adem'e ulaşmış olursun. İşte ilk evi bulmak bu kadar zordur.
Hazreti Meryem ve İsa
İmren, Harun (a.s.)'ın çocuğudur. İmren'in de İrmiya adında çocuğu olmuştur ve İrmiya peygamberdir. Meryem annemiz ise İrmiya'nın kardeşi Massan'ın veya Hasan'ın kızıdır. Annesi de Hanne'dir. İmren üzüm bağları olan bir zat idi. Oğlu İrmiya peygamber de asma bahçeleri olan kimsedir. Massan da babasının mirasını devralan zat, yani üzüm bağları olan zattır. Bu yüzden, üzüm ve ekmek çok yiyen Massan ve Hanne'den Meryem doğdu; bir yaz meyvesi olarak. Herkes bu dünyada iki kutupludur. Kendisi yaz olunca, evladı İsa kış oldu. Meryem yazın kış meyvesi, kışın yaz meyvesi getirirdi ki, ondan doğan çocuk onunla zıt kutup olsun. Meryem bir kutupta, İsa diğer kutuptadır. Ortası yarık olan "Meryem ekmeği" (simit), Meryem annemizin özünü, üzümün çekirdeğini andırır. Ekmek ise bugday gibidir ve Havva validemizin ikincisi olarak Meryem'in ikizler burcunda doğduğunu anlatır. Onun ekmeği, ortası yarık ikiz simittir.
İşte Hazreti İsa'nın, "Bu benim etim, bu da benim kanım" diyerek işaret ettiği şeyin kökeni budur.
Soyunuzu Bilesiniz Diye
Havva'da Meryem'in yıldızı gizliydi. Meryem'de ise İsa'nın yıldızı gizliydi. Muhammed (s.a.v.)'de de Mehdi gizliydi. Her meyva çekirdeğini içinde saklar ve çekirdek meyvanın içinde saklıdır.
Allahümme salli alâ muhammedin ve mehdi, ve salli alâ âdeme ve havve, ve imrâne ve irmiyâ, ve meryeme ve îsâ.
Bunları size, sülbünüzü bilesiniz, hangi sülûkte seyredip vuslata ereceğinizi anlayasınız diye anlattık. Armut mu, ayva mı, üzüm mü olacağınızı bilesiniz diye...
Rabbim, insanlığa özüne dönmeyi, Havva'nın o bugdaydan yiyeceğini Rabbimizin bildiğini ve O'nun ilmi dairesi içinde olan bir durum olduğunu anlamayı nasip eylesin inşallah.
Rabbim, İrmiya (a.s.)'a buyurdu ki: "Biz denizlere öyle emrederiz ki dalga dalga olurlar ve karaya doğru hücum ederler. Ama bizim çizdiğimiz bir çizgi vardır, o çizgiye gelince durup geri dönerler, o çizgiyi geçemezler." İşte ey insanoğlu! Rabbim, İsa'nın cübbesine dönen insanlığa birlik ve beraberlik nasip etsin. Eğer İsa o cübbeyi yamasaydı, bu insanlık çizgiyi aşıp yok olur giderdi. Ama o yamadı ve insanlığın yükünü, o yamalı cübbesiyle Rabbimizin katına götürdü. İşte bölük pörçük de olsak, bizi tutan İsa ve Mehdi oldukça bu insanlık yükü taşınacaktır. Ama ne zaman insanlık İsa'yı ve Mehdi'yi terk ederse, onlar da dünyayı terk ederler. Böylece o bölük pörçük cübbe yırtılır, yok olur ve insanlık helak olur.
Azabından affına, gadabından mağfiretine sığınırız Ya Rabbi.
El-Fatiha...
Başağaçlı Raşit Tunca
24.07.2013 Çarşamba
Allah Güzeldir, Güzeli Sever
Tarih: 13.08.2013 Salı
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
َٱلْخَبِيثَٰتُ لِلْخَبِيثِينَ وَٱلْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَٰتِ ۖ وَٱلطَّيِّبَٰتُ لِلطَّيِّبِينَ وَٱلطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَٰتِ ۚ أُو۟لَٰٓئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ ۖ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-habîsâtü lil-habîsîne vel-habîsûne lil-habîsât(habîsât(i). Vet-t a y y i bâtü lit-t a y y i bîne vet-t a y y i bûne lit-t a y y i bât(t a y y i bâtin). Ulâike muberraûne mimmâ yekûlûn(yekûlûne). Lehum mağfiretun ve rızkun kerîm(kerîmun).
Sadakallahülazîm. (Nur Suresi 26. Ayet)
Aziz Müminler,
Allah-u Teala Nur Suresi'nin 26. ayetinde mealen şöyle buyuruyor: "Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler temiz kadınlara yaraşır. Bunlar (temizler), onların (iftiracıların) söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Bunlara mağfiret (bağışlanma) ve kerim (cömertçe) bir rızık vardır."
Bu ayet-i kerime, hayatın her alanında temizliğin ve güzelliğin önemini vurgulamaktadır. "Habis" (pis, kötü) olanlar, kendi türleriyle; "t a y y i b" (temiz, güzel) olanlar ise yine kendi türleriyle ilişkilendirilmiştir. Bu, sadece fiziksel bir temizlik değil, ruhun, ahlakın, neslin ve geçimin de temizliğini kapsayan kapsamlı bir ilkedir.
Şeriat, İnsanca Yaşamanın Kurallarıdır
Şeriat, Allah'ın koyduğu kurallar bütünüdür. İnsanca ve huzurlu yaşamanın temelini oluşturan bu kuralların üç temel direği vardır: İlim, amel ve ihlas.
Bir insanın bir fiilin, bir yiyeceğin veya bir dostun iyi ve yararlı olduğunu anlaması üç aşamada gerçekleşir:
İlim (Bilmek): Öncelikle iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırt etmeyi bilmek gerekir. Mesela sütün faydalı olduğunu bilmek, ilimdir. Allah, yeni doğan canlıya içgüdüsel olarak anasının sütünü aratır. Sütü faydalı kılan da, hayvanın temiz otlarla beslenmesidir. Hayvanlar bile hangi otun zehirli olduğunu içgüdüsel olarak bilir ve ondan uzak durur.
Amel (Yapmak): Bildiği ile amel etmektir. Altının faydasını bilip onu çıkarmak için çalışan bir kimse gibi, öğrendiği faydalı ilmi hayatına geçirmektir. Bildiği halde uygulamayan kimse, sorumluluktan kurtulamaz.
İhlas (Samimiyet): Yapılan işe dört elle sarılıp, samimi bir niyetle, sadece Allah rızası için yapmaktır. Bu, amele ruh katar.
Temizlik ve Gıdalar
Günümüzde maalesef insanlar, hayvanların dahi yapmadığı bir hataya düşerek, gıdaların tabiatına müdahale etmektedir. Bir hayvan, sütüne zarar katacak zehirli otu yemekten içgüdüsel olarak kaçınırken, insanoğlu GDO'lu ürünlerle, domuz geni gibi habis unsurları temiz gıdalara karıştırarak adeta kendi eliyle kendine zarar vermektedir. Oysa Yüce Allah, koyduğu fıtrat kanunlarıyla temiz ve helal olanı belirlemiştir. Temizler temizler içindir ilkesi, yediğimiz içtiğimiz her şeyde temiz ve helal olanı tercih etmemizi emreder.
Aile ve Nesil Temizliği
Allah, neslin devamını ve temizliğini korumak için evlilik müessesesini şeriatına koymuş, zina gibi soyu ve ahlakı bozan fiilleri haram kılmıştır. Bekaret, iffeti korumak için bir kalkandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Cebrail (a.s.) vasıtasıyla öğrendiği güzel ahlakı önce kendi hayatında tatbik etmiş (amel), sonra da ashabına öğreterek sünnetleri ortaya koymuştur. İşte Kur'an'da geçen "salihlerle beraber olun" emri, bu temiz ve iyi insanlarla birlikteliği ifade eder. Nasıl ki mikroplar sağlıklı bir bedene hastalık getirirse, kötü ahlak sahibi insanlar da topluma fesat getirir. Hırsızlık, alkol, kuralsızlık gibi her bir kötü ahlak, toplumun huzurunu bozan birer mikroptur. Alkol alıp kaza yapmak, kırmızı ışıkta geçmek, sadece kişinin kendine değil, tüm topluma zarar verir. İşte şeriat, bu kurallara uymayı emrederek toplumun düzenini korur.
Şeriat Cile Değil, Rahmettir
Bazıları, "Tarikat yokluk kapısıdır, temiz olmak fakirliktir, şeriata uymak cile çekmektir" gibi yanlış düşüncelere kapılır. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Beş vakit abdest alıp temizlenmek, namaz kılmak, oruç tutmak, haramlardan kaçınmak bir cile değil, bilakis insanı dünya ve ahiret sıkıntılarından koruyan bir kalkandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve ashabı, bu kurallara titizlikle uydukları için hasta olmamışlardı. O meşhur hadiste buyurduğu gibi: "Biz öyle bir topluluğuz ki acıkmadan yemez, doymadan sofradan kalkarız." Bu ne büyük bir sağlık ve hikmet kaynağıdır. Bugün hastanelerin dolup taşmasının sebebi, işte bu temizlik ve güzel ahlak kurallarından uzaklaşmamızdır. Elbette abdest almak için kalkmak, nefsi haramlardan korumak için gayret göstermek bir çaba gerektirir. Ama bu, tarlasındaki altını çıkarmak için çalışan bir adamın çabası gibidir; sonunda büyük bir kazanç vardır. Nasıl ki mikrop girmeyen beden hasta olmazsa, şeriata uyan bir kalp ve toplum da bedbaht olmaz. Allah Teala, A'raf Suresi 96. ayette bu gerçeği şöyle bildirir:
"Eğer o memleketlerin halkı inanıp güvenseler ve bize karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üzerine gökten ve yerden bereket kapılarını açardık. Fakat yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyla yakalayıverdik."
Görüldüğü gibi Allah, inanan ve takva sahibi olan kullarına dünyada da bereket ve bolluk vaat etmektedir. Cennet de işte bu temizlerin yurdudur. Oraya pislik ve kötülük giremez.
Sonuç
Öyleyse aziz kardeşlerim,
Her işimizde, aşımızda, dostumuzda temiz ve t a y y i b olanı tercih edelim.
Salihlerle ve iyilerle beraber olalım.
Şeriatın, yani insanca yaşamanın bu güzel kurallarına sımsıkı sarılalım.
Bildiklerimizle amel edip, ihlasla Allah'a yönelelim.
Rabbim, bizleri Şeriat-ı Muhammediyye'ye uyan, temizlerle beraber olan ve temizlerin yurdu cennetine giren kullarından eylesin. Yaptığımız amellerin ilmini bize nasip etsin, onların doğruluğunu ve faydasını bizzat görmeyi (aynel yakin) ve ihlasla dinimize sarılmayı nasip etsin.
El-Fatiha...
Başağaçlı Raşit Tunca
13.08.2013 Salı
Tarih: 13.08.2013 Salı
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
َٱلْخَبِيثَٰتُ لِلْخَبِيثِينَ وَٱلْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَٰتِ ۖ وَٱلطَّيِّبَٰتُ لِلطَّيِّبِينَ وَٱلطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَٰتِ ۚ أُو۟لَٰٓئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ ۖ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-habîsâtü lil-habîsîne vel-habîsûne lil-habîsât(habîsât(i). Vet-t a y y i bâtü lit-t a y y i bîne vet-t a y y i bûne lit-t a y y i bât(t a y y i bâtin). Ulâike muberraûne mimmâ yekûlûn(yekûlûne). Lehum mağfiretun ve rızkun kerîm(kerîmun).
Sadakallahülazîm. (Nur Suresi 26. Ayet)
Aziz Müminler,
Allah-u Teala Nur Suresi'nin 26. ayetinde mealen şöyle buyuruyor: "Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler temiz kadınlara yaraşır. Bunlar (temizler), onların (iftiracıların) söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Bunlara mağfiret (bağışlanma) ve kerim (cömertçe) bir rızık vardır."
Bu ayet-i kerime, hayatın her alanında temizliğin ve güzelliğin önemini vurgulamaktadır. "Habis" (pis, kötü) olanlar, kendi türleriyle; "t a y y i b" (temiz, güzel) olanlar ise yine kendi türleriyle ilişkilendirilmiştir. Bu, sadece fiziksel bir temizlik değil, ruhun, ahlakın, neslin ve geçimin de temizliğini kapsayan kapsamlı bir ilkedir.
Şeriat, İnsanca Yaşamanın Kurallarıdır
Şeriat, Allah'ın koyduğu kurallar bütünüdür. İnsanca ve huzurlu yaşamanın temelini oluşturan bu kuralların üç temel direği vardır: İlim, amel ve ihlas.
Bir insanın bir fiilin, bir yiyeceğin veya bir dostun iyi ve yararlı olduğunu anlaması üç aşamada gerçekleşir:
İlim (Bilmek): Öncelikle iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırt etmeyi bilmek gerekir. Mesela sütün faydalı olduğunu bilmek, ilimdir. Allah, yeni doğan canlıya içgüdüsel olarak anasının sütünü aratır. Sütü faydalı kılan da, hayvanın temiz otlarla beslenmesidir. Hayvanlar bile hangi otun zehirli olduğunu içgüdüsel olarak bilir ve ondan uzak durur.
Amel (Yapmak): Bildiği ile amel etmektir. Altının faydasını bilip onu çıkarmak için çalışan bir kimse gibi, öğrendiği faydalı ilmi hayatına geçirmektir. Bildiği halde uygulamayan kimse, sorumluluktan kurtulamaz.
İhlas (Samimiyet): Yapılan işe dört elle sarılıp, samimi bir niyetle, sadece Allah rızası için yapmaktır. Bu, amele ruh katar.
Temizlik ve Gıdalar
Günümüzde maalesef insanlar, hayvanların dahi yapmadığı bir hataya düşerek, gıdaların tabiatına müdahale etmektedir. Bir hayvan, sütüne zarar katacak zehirli otu yemekten içgüdüsel olarak kaçınırken, insanoğlu GDO'lu ürünlerle, domuz geni gibi habis unsurları temiz gıdalara karıştırarak adeta kendi eliyle kendine zarar vermektedir. Oysa Yüce Allah, koyduğu fıtrat kanunlarıyla temiz ve helal olanı belirlemiştir. Temizler temizler içindir ilkesi, yediğimiz içtiğimiz her şeyde temiz ve helal olanı tercih etmemizi emreder.
Aile ve Nesil Temizliği
Allah, neslin devamını ve temizliğini korumak için evlilik müessesesini şeriatına koymuş, zina gibi soyu ve ahlakı bozan fiilleri haram kılmıştır. Bekaret, iffeti korumak için bir kalkandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Cebrail (a.s.) vasıtasıyla öğrendiği güzel ahlakı önce kendi hayatında tatbik etmiş (amel), sonra da ashabına öğreterek sünnetleri ortaya koymuştur. İşte Kur'an'da geçen "salihlerle beraber olun" emri, bu temiz ve iyi insanlarla birlikteliği ifade eder. Nasıl ki mikroplar sağlıklı bir bedene hastalık getirirse, kötü ahlak sahibi insanlar da topluma fesat getirir. Hırsızlık, alkol, kuralsızlık gibi her bir kötü ahlak, toplumun huzurunu bozan birer mikroptur. Alkol alıp kaza yapmak, kırmızı ışıkta geçmek, sadece kişinin kendine değil, tüm topluma zarar verir. İşte şeriat, bu kurallara uymayı emrederek toplumun düzenini korur.
Şeriat Cile Değil, Rahmettir
Bazıları, "Tarikat yokluk kapısıdır, temiz olmak fakirliktir, şeriata uymak cile çekmektir" gibi yanlış düşüncelere kapılır. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Beş vakit abdest alıp temizlenmek, namaz kılmak, oruç tutmak, haramlardan kaçınmak bir cile değil, bilakis insanı dünya ve ahiret sıkıntılarından koruyan bir kalkandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve ashabı, bu kurallara titizlikle uydukları için hasta olmamışlardı. O meşhur hadiste buyurduğu gibi: "Biz öyle bir topluluğuz ki acıkmadan yemez, doymadan sofradan kalkarız." Bu ne büyük bir sağlık ve hikmet kaynağıdır. Bugün hastanelerin dolup taşmasının sebebi, işte bu temizlik ve güzel ahlak kurallarından uzaklaşmamızdır. Elbette abdest almak için kalkmak, nefsi haramlardan korumak için gayret göstermek bir çaba gerektirir. Ama bu, tarlasındaki altını çıkarmak için çalışan bir adamın çabası gibidir; sonunda büyük bir kazanç vardır. Nasıl ki mikrop girmeyen beden hasta olmazsa, şeriata uyan bir kalp ve toplum da bedbaht olmaz. Allah Teala, A'raf Suresi 96. ayette bu gerçeği şöyle bildirir:
"Eğer o memleketlerin halkı inanıp güvenseler ve bize karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üzerine gökten ve yerden bereket kapılarını açardık. Fakat yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyla yakalayıverdik."
Görüldüğü gibi Allah, inanan ve takva sahibi olan kullarına dünyada da bereket ve bolluk vaat etmektedir. Cennet de işte bu temizlerin yurdudur. Oraya pislik ve kötülük giremez.
Sonuç
Öyleyse aziz kardeşlerim,
Her işimizde, aşımızda, dostumuzda temiz ve t a y y i b olanı tercih edelim.
Salihlerle ve iyilerle beraber olalım.
Şeriatın, yani insanca yaşamanın bu güzel kurallarına sımsıkı sarılalım.
Bildiklerimizle amel edip, ihlasla Allah'a yönelelim.
Rabbim, bizleri Şeriat-ı Muhammediyye'ye uyan, temizlerle beraber olan ve temizlerin yurdu cennetine giren kullarından eylesin. Yaptığımız amellerin ilmini bize nasip etsin, onların doğruluğunu ve faydasını bizzat görmeyi (aynel yakin) ve ihlasla dinimize sarılmayı nasip etsin.
El-Fatiha...
Başağaçlı Raşit Tunca
13.08.2013 Salı
Ramazan ve Orucun Faziletleri: İlahi Rahmetin Sonsuz İklimi
Giriş: Mübarek Ayın Manevi İklimine Yolculuk
İslam âlemi için her yıl heyecanla beklenen Ramazan ayı, rahmet, mağfiret ve bereket mevsimidir. Bu mübarek ay, Yüce Allah'ın kullarına sonsuz ikramlarını sunduğu, manevi atmosferin bütün müminleri kuşattığı müstesna bir zaman dilimidir. Oruç ibadeti ile taçlanan bu ay, Kur'an-ı Kerim'in indirilmeye başlandığı, içinde bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi'ni barındıran ilahi bir ziyafet sofrasıdır . Bu makalede, Ramazan ayının ve oruç ibadetinin faziletlerini, ayet ve hadisler ışığında derinlemesine inceleyeceğiz.
1. Ramazan Ayının Önemi ve Fazileti
Kur'an Ayı Ramazan
Ramazan ayını diğer aylardan ayıran en büyük özellik, Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim'in bu ayda indirilmeye başlanmasıdır. Allah Teâlâ bu hakikati şöyle bildirir:
"Ramazan ayı, insanlara rehber olan, doğru yolu ve hak ile batılı ayırt etmenin apaçık delillerini içeren Kur'an'ın indirildiği aydır." (Bakara, 2:185)
Bu ayet, Ramazan'ın kutsiyetinin temel dayanağını oluşturur. Kur'an'ın nüzulüne sahne olan bu ay, müminler için bir hidayet rehberi olma özelliği taşır.
Rahmet, Mağfiret ve Kurtuluş Ayı
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazan ayının faziletini şu hadis-i şerifle müjdelemiştir:
"Ramazan ayı geldiği zaman cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur." (Buhari, Savm, 5)
Bu hadis, Ramazan ayının manevi atmosferini ne güzel özetlemektedir. Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyrulur:
"Ramazan ayının başı rahmet, ortası mağfiret, sonuysa Cehennemden kurtuluştur." (İbni Ebiddünya)
Bu ayda her gece, cehenneme girmesi gereken binlerce Müslüman affolur ve azat olur . Bu müjde, Ramazan'ın ne denli büyük bir fırsat ayı olduğunu göstermektedir.
Kadir Gecesi: Bin Aydan Daha Hayırlı
Ramazan ayında saklı bulunan Kadir Gecesi, Kur'an-ı Kerim'de müstakil bir sure ile tanıtılmış ve önemi şöyle vurgulanmıştır:
"Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır." (Kadir, 97:3)
Bu geceyi inanarak ve sevabını Allah'tan umarak ihya edenin geçmiş günahları affolur . Bu büyük fırsat, Ramazan ayının son on gününde aranmalı ve bu geceler ibadetle ihya edilmelidir.
2. Oruç İbadetinin Farziyeti ve Hikmeti
Orucun Farz Kılınışı
Oruç, İslam'ın beş temel şartından biri olarak Hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır . Orucun farziyeti Kitap, Sünnet ve icma-i ümmet ile sabittir . Yüce Allah orucun farz kılındığını şöyle bildirir:
"Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı ki sakınasınız." (Bakara, 2:183)
Bu ayette dikkat çeken en önemli husus, orucun gayesinin takva yani Allah'a karşı sorumluluk bilinci kazanmak olduğudur. Oruç, mümini kötülüklerden alıkoyan manevi bir kalkandır .
Orucun Allah Katındaki Özel Yeri
Diğer ibadetlerden farklı olarak oruç, Allah'a izafe edilen özel bir konuma sahiptir. Kutsi bir hadiste şöyle buyrulur:
"Âdemoğlunun yaptığı her amel kendisi içindir, ancak oruç böyle değildir. Oruç benim içindir ve onun mükâfatını ben vereceğim." (Buhari, Savm, 2)
Bu ilahi beyan, orucun ne denli kıymetli bir ibadet olduğunu ve karşılığının sınırsız olacağını göstermektedir.
3. Ramazan Ayında Yapılan İbadetlerin Sevap Katları
Ramazan ayında yapılan ibadetlerin sevabı, diğer aylara göre katbekat fazladır. Bu konuda İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle buyurmuştur:
"Bu ayda yapılan nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir."
Bu müjde, Ramazan ayında ibadetleri artırmanın ne kadar büyük bir kazanç olduğunu ortaya koymaktadır. Farz namazlar, zekât, oruç gibi ibadetlerin sevabı yetmiş katına kadar çıkarken, nafile ibadetler de farz sevabına denk olmaktadır.
4. Orucun Bireysel ve Toplumsal Faydaları
Manevi Arınma ve Nefis Terbiyesi
Oruç, nefsi terbiye etmenin en etkili yoludur. Oruçlu kişi, gün boyu helal olan şeylerden dahi uzak durarak Allah'ın emrine itaat etmeyi öğrenir. Bu durum, kişiye irade denetimi kazandırır ve haramlardan korunma bilincini geliştirir . Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Oruç şehveti keser." (İmam Ahmed)
Gerçek oruç, sadece yeme içmeden değil, boş ve hayasızca sözlerden de uzak durarak tutulan oruçtur .
Sabır Mektebi
Oruç, sabrın yarısı olarak nitelendirilmiştir . Açlığa, susuzluğa ve nefsani arzulara karşı gösterilen sabır, mümini güçlendirir ve hayatın diğer zorluklarına karşı dayanıklı hale getirir. Bu yönüyle oruç, bir sabır mektebidir .
Toplumsal Dayanışma ve Yardımlaşma
Ramazan ayı, zengin ile fakir arasında köprüler kuran, toplumsal dayanışmanın doruk noktasına ulaştığı bir aydır. Oruç sayesinde açlık ve susuzluğun ne demek olduğunu bizzat deneyimleyen mümin, ihtiyaç sahiplerine karşı daha duyarlı hale gelir . Bu ayda zekât, fitre ve sadakalar artar, iftar sofraları kurulur, kardeşlik bağları güçlenir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu ayda yapılan harcamaların faziletini şöyle bildirmiştir:
"Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır." (İbni Ebiddünya)
Reyyan Kapısı Müjdesi
Oruç tutanlara özel bir müjde vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Cennette Reyyan adında bir kapı vardır. O kapıdan sadece oruç tutanlar girecektir." (Buhari, Savm, 4)
Bu müjde, oruç ibadetinin cennetteki müstesna karşılığını göstermektedir.
5. Ramazan'da Yapılması Tavsiye Edilen Ameller
Ramazan ayının faziletlerinden tam olarak istifade edebilmek için bazı sünnetleri ihya etmek büyük önem taşır:
İftar ve Sahur Sünnetleri
İftarı acele yapmak ve sahuru geciktirmek sünnettir
Hurma ile iftar etmek sünnettir
İftar duası okumak: "Zehebez-zama' vebtellet-il uruk ve sebet-el-ecr inşaallahü teâlâ"
Teravih Namazı
Teravih namazı, Ramazan ayına mahsus önemli bir sünnettir. Bu ayda oruç tutup geceleri de ibadetle geçirenin günahları affolur .
İftar Vermek
Bir oruçluya iftar vermenin büyük sevabı vardır. Hadis-i şerifte, bir oruçluya iftar verenin günahlarının affolacağı, cehennemden azat olacağı ve o oruçlunun sevabı kadar kendisine de sevap verileceği bildirilmiştir .
Mukabele ve Kur'an Tilaveti
Ramazan ayında Kur'an-ı Kerim'i hatmetmek ve mukabele yapmak büyük sevaptır. Cebrail (a.s.) her Ramazan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile karşılıklı Kur'an okumuştur .
6. Oruçlu İçin Önemli Uyarılar
Ramazan ayının manevi ikliminden tam istifade edebilmek için bazı hususlara dikkat etmek gerekir:
Kötü söz ve davranışlardan kaçınmak: Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Bilhassa oruçlu iken çirkin, kötü söz söylemeyin! Biri size sataşırsa, ona 'Ben oruçluyum' deyin!" buyurmuştur .
Gıybet ve dedikodudan uzak durmak: Gerçek oruç, sadece aç kalmak değil, tüm azaları günahtan korumaktır.
Ramazan'a saygı göstermek: Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi günah işlemekle geçer .
7. Ramazan Ayının Manevi Mirası
Ramazan ayı, mümin için bir eğitim kampı gibidir. Bu ayda kazanılan güzel alışkanlıkların, oruçtan sonraki on bir ayda da devam ettirilmesi hedeflenir. Nitekim İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle buyurur:
"Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur."
Bu nedenle Ramazan ayını fırsat bilmeli, elden geldiği kadar ibadet etmeli ve Allah'ın razı olduğu işleri yapmalıyız.
Sonuç: Sonsuz Rahmet İkliminden İstifade
Ramazan ayı ve oruç ibadeti, Yüce Allah'ın kullarına bahşettiği en büyük manevi fırsatlardandır. Bu ayda rahmet kapıları ardına kadar açılır, günahlar bağışlanır, sevaplar kat kat verilir. Kadir Gecesi gibi bin aydan daha hayırlı bir geceyi bağrında saklayan bu mübarek ay, müminler için adeta bir kurtuluş reçetesidir.
Oruç, sadece aç ve susuz kalmak değil; sabrı öğrenmek, nefsi terbiye etmek, fakirin halinden anlamak ve takva bilinci kazanmaktır. Bu ibadetle mümin, Rabbiyle arasındaki bağı güçlendirir, günahlarından arınır ve cennete giden yolda önemli bir mesafe kat eder.
Rabbimiz, bizlere Ramazan-ı şerifin hakkını gereği gibi eda etmeyi, bu mübarek ayın rahmet, mağfiret ve bereketinden tam olarak istifade etmeyi nasip eylesin. Âmin.
Kaynakça
Kur'an-ı Kerim (Bakara Suresi, Kadir Suresi)
Buhari, Savm, Müslim, İman
İmam-ı Rabbani, Mektubat
Tirmizi, Nesai, Taberani, Deylemi hadis kaynakları
Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları
Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir
Raşit Tunca
Schrems, 02 Mart 2026
Giriş: Mübarek Ayın Manevi İklimine Yolculuk
İslam âlemi için her yıl heyecanla beklenen Ramazan ayı, rahmet, mağfiret ve bereket mevsimidir. Bu mübarek ay, Yüce Allah'ın kullarına sonsuz ikramlarını sunduğu, manevi atmosferin bütün müminleri kuşattığı müstesna bir zaman dilimidir. Oruç ibadeti ile taçlanan bu ay, Kur'an-ı Kerim'in indirilmeye başlandığı, içinde bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi'ni barındıran ilahi bir ziyafet sofrasıdır . Bu makalede, Ramazan ayının ve oruç ibadetinin faziletlerini, ayet ve hadisler ışığında derinlemesine inceleyeceğiz.
1. Ramazan Ayının Önemi ve Fazileti
Kur'an Ayı Ramazan
Ramazan ayını diğer aylardan ayıran en büyük özellik, Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim'in bu ayda indirilmeye başlanmasıdır. Allah Teâlâ bu hakikati şöyle bildirir:
"Ramazan ayı, insanlara rehber olan, doğru yolu ve hak ile batılı ayırt etmenin apaçık delillerini içeren Kur'an'ın indirildiği aydır." (Bakara, 2:185)
Bu ayet, Ramazan'ın kutsiyetinin temel dayanağını oluşturur. Kur'an'ın nüzulüne sahne olan bu ay, müminler için bir hidayet rehberi olma özelliği taşır.
Rahmet, Mağfiret ve Kurtuluş Ayı
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazan ayının faziletini şu hadis-i şerifle müjdelemiştir:
"Ramazan ayı geldiği zaman cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur." (Buhari, Savm, 5)
Bu hadis, Ramazan ayının manevi atmosferini ne güzel özetlemektedir. Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyrulur:
"Ramazan ayının başı rahmet, ortası mağfiret, sonuysa Cehennemden kurtuluştur." (İbni Ebiddünya)
Bu ayda her gece, cehenneme girmesi gereken binlerce Müslüman affolur ve azat olur . Bu müjde, Ramazan'ın ne denli büyük bir fırsat ayı olduğunu göstermektedir.
Kadir Gecesi: Bin Aydan Daha Hayırlı
Ramazan ayında saklı bulunan Kadir Gecesi, Kur'an-ı Kerim'de müstakil bir sure ile tanıtılmış ve önemi şöyle vurgulanmıştır:
"Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır." (Kadir, 97:3)
Bu geceyi inanarak ve sevabını Allah'tan umarak ihya edenin geçmiş günahları affolur . Bu büyük fırsat, Ramazan ayının son on gününde aranmalı ve bu geceler ibadetle ihya edilmelidir.
2. Oruç İbadetinin Farziyeti ve Hikmeti
Orucun Farz Kılınışı
Oruç, İslam'ın beş temel şartından biri olarak Hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır . Orucun farziyeti Kitap, Sünnet ve icma-i ümmet ile sabittir . Yüce Allah orucun farz kılındığını şöyle bildirir:
"Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı ki sakınasınız." (Bakara, 2:183)
Bu ayette dikkat çeken en önemli husus, orucun gayesinin takva yani Allah'a karşı sorumluluk bilinci kazanmak olduğudur. Oruç, mümini kötülüklerden alıkoyan manevi bir kalkandır .
Orucun Allah Katındaki Özel Yeri
Diğer ibadetlerden farklı olarak oruç, Allah'a izafe edilen özel bir konuma sahiptir. Kutsi bir hadiste şöyle buyrulur:
"Âdemoğlunun yaptığı her amel kendisi içindir, ancak oruç böyle değildir. Oruç benim içindir ve onun mükâfatını ben vereceğim." (Buhari, Savm, 2)
Bu ilahi beyan, orucun ne denli kıymetli bir ibadet olduğunu ve karşılığının sınırsız olacağını göstermektedir.
3. Ramazan Ayında Yapılan İbadetlerin Sevap Katları
Ramazan ayında yapılan ibadetlerin sevabı, diğer aylara göre katbekat fazladır. Bu konuda İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle buyurmuştur:
"Bu ayda yapılan nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir."
Bu müjde, Ramazan ayında ibadetleri artırmanın ne kadar büyük bir kazanç olduğunu ortaya koymaktadır. Farz namazlar, zekât, oruç gibi ibadetlerin sevabı yetmiş katına kadar çıkarken, nafile ibadetler de farz sevabına denk olmaktadır.
4. Orucun Bireysel ve Toplumsal Faydaları
Manevi Arınma ve Nefis Terbiyesi
Oruç, nefsi terbiye etmenin en etkili yoludur. Oruçlu kişi, gün boyu helal olan şeylerden dahi uzak durarak Allah'ın emrine itaat etmeyi öğrenir. Bu durum, kişiye irade denetimi kazandırır ve haramlardan korunma bilincini geliştirir . Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Oruç şehveti keser." (İmam Ahmed)
Gerçek oruç, sadece yeme içmeden değil, boş ve hayasızca sözlerden de uzak durarak tutulan oruçtur .
Sabır Mektebi
Oruç, sabrın yarısı olarak nitelendirilmiştir . Açlığa, susuzluğa ve nefsani arzulara karşı gösterilen sabır, mümini güçlendirir ve hayatın diğer zorluklarına karşı dayanıklı hale getirir. Bu yönüyle oruç, bir sabır mektebidir .
Toplumsal Dayanışma ve Yardımlaşma
Ramazan ayı, zengin ile fakir arasında köprüler kuran, toplumsal dayanışmanın doruk noktasına ulaştığı bir aydır. Oruç sayesinde açlık ve susuzluğun ne demek olduğunu bizzat deneyimleyen mümin, ihtiyaç sahiplerine karşı daha duyarlı hale gelir . Bu ayda zekât, fitre ve sadakalar artar, iftar sofraları kurulur, kardeşlik bağları güçlenir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu ayda yapılan harcamaların faziletini şöyle bildirmiştir:
"Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır." (İbni Ebiddünya)
Reyyan Kapısı Müjdesi
Oruç tutanlara özel bir müjde vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Cennette Reyyan adında bir kapı vardır. O kapıdan sadece oruç tutanlar girecektir." (Buhari, Savm, 4)
Bu müjde, oruç ibadetinin cennetteki müstesna karşılığını göstermektedir.
5. Ramazan'da Yapılması Tavsiye Edilen Ameller
Ramazan ayının faziletlerinden tam olarak istifade edebilmek için bazı sünnetleri ihya etmek büyük önem taşır:
İftar ve Sahur Sünnetleri
İftarı acele yapmak ve sahuru geciktirmek sünnettir
Hurma ile iftar etmek sünnettir
İftar duası okumak: "Zehebez-zama' vebtellet-il uruk ve sebet-el-ecr inşaallahü teâlâ"
Teravih Namazı
Teravih namazı, Ramazan ayına mahsus önemli bir sünnettir. Bu ayda oruç tutup geceleri de ibadetle geçirenin günahları affolur .
İftar Vermek
Bir oruçluya iftar vermenin büyük sevabı vardır. Hadis-i şerifte, bir oruçluya iftar verenin günahlarının affolacağı, cehennemden azat olacağı ve o oruçlunun sevabı kadar kendisine de sevap verileceği bildirilmiştir .
Mukabele ve Kur'an Tilaveti
Ramazan ayında Kur'an-ı Kerim'i hatmetmek ve mukabele yapmak büyük sevaptır. Cebrail (a.s.) her Ramazan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile karşılıklı Kur'an okumuştur .
6. Oruçlu İçin Önemli Uyarılar
Ramazan ayının manevi ikliminden tam istifade edebilmek için bazı hususlara dikkat etmek gerekir:
Kötü söz ve davranışlardan kaçınmak: Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Bilhassa oruçlu iken çirkin, kötü söz söylemeyin! Biri size sataşırsa, ona 'Ben oruçluyum' deyin!" buyurmuştur .
Gıybet ve dedikodudan uzak durmak: Gerçek oruç, sadece aç kalmak değil, tüm azaları günahtan korumaktır.
Ramazan'a saygı göstermek: Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi günah işlemekle geçer .
7. Ramazan Ayının Manevi Mirası
Ramazan ayı, mümin için bir eğitim kampı gibidir. Bu ayda kazanılan güzel alışkanlıkların, oruçtan sonraki on bir ayda da devam ettirilmesi hedeflenir. Nitekim İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle buyurur:
"Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur."
Bu nedenle Ramazan ayını fırsat bilmeli, elden geldiği kadar ibadet etmeli ve Allah'ın razı olduğu işleri yapmalıyız.
Sonuç: Sonsuz Rahmet İkliminden İstifade
Ramazan ayı ve oruç ibadeti, Yüce Allah'ın kullarına bahşettiği en büyük manevi fırsatlardandır. Bu ayda rahmet kapıları ardına kadar açılır, günahlar bağışlanır, sevaplar kat kat verilir. Kadir Gecesi gibi bin aydan daha hayırlı bir geceyi bağrında saklayan bu mübarek ay, müminler için adeta bir kurtuluş reçetesidir.
Oruç, sadece aç ve susuz kalmak değil; sabrı öğrenmek, nefsi terbiye etmek, fakirin halinden anlamak ve takva bilinci kazanmaktır. Bu ibadetle mümin, Rabbiyle arasındaki bağı güçlendirir, günahlarından arınır ve cennete giden yolda önemli bir mesafe kat eder.
Rabbimiz, bizlere Ramazan-ı şerifin hakkını gereği gibi eda etmeyi, bu mübarek ayın rahmet, mağfiret ve bereketinden tam olarak istifade etmeyi nasip eylesin. Âmin.
Kaynakça
Kur'an-ı Kerim (Bakara Suresi, Kadir Suresi)
Buhari, Savm, Müslim, İman
İmam-ı Rabbani, Mektubat
Tirmizi, Nesai, Taberani, Deylemi hadis kaynakları
Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları
Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir
Raşit Tunca
Schrems, 02 Mart 2026
Korkulan Son: Kıyamet
21.08.2013 Çarşamba
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَىٰهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّىٰهَا وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّىٰهَا كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَىٰهَآ إِذِ ٱنۢبَعَثَ أَشْقَىٰهَا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ. Kezzebet semûdu bi tagvâhâ. İzinbease eşkâhâ. Fe kazzebûhu fe akarûhâ fe demdeme aleyhim rabbühüm bi zenbihim fe sevvâhâ. Ve lâ yehâfu ukbâhâ.
Sadakallahülazîm. (Şems Suresi'nden ayetler)
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin Şemsil Kâinât.
Allahümme salli alâ âlihi ve sahbihî ecmaîn.
Yolculuğumuza başlıyoruz.
Bugün, korkulan sonu, kıyameti ve onun alametlerini anlamaya çalışacağız. Şems Suresi'nde geçen bazı ifadeler, bizlere varlıkların bir bir bu fani âlemden alınıp baki âleme göç edişinin ipuçlarını vermektedir. Tıpkı Meryem Ana'nın ölümünün ardından Avrupalıların "Maria Himmelfahrt" yani "Meryem'in Göğe Yükselişi" demeleri gibi, her şeyin bir yükseliş, bir vefat anı vardır.
Kur'an-ı Kerim'deki surelerin sıralaması ve ayetler, ilahi bir düzenin işaretleriyle doludur. Örneğin, Kadir Suresi'nde "bin aydan hayırlı" olduğu bildirilen gece, bazı tefekkürlere göre semavi cisimlerin hareketleriyle de ilişkilendirilebilir. Nuh Aleyhisselam'ın kavminde bin seneden elli yıl eksik kalması gibi ifadeler, zamanın göreceliğine ve ilahi takdirin büyüklüğüne işaret eder. Kıyamet Suresi de, kıyametin kopuş anını ve yeniden dirilişi haber verir.
Şems Suresi'nin sonlarındaki ifadeler, adeta birer sembol olarak yorumlanabilir. Önce güneşin (şems) son hidrojeninin tükenmesi, ardından ayın (kamer) yani ona bağlı olanların, sonra da diğer yıldızların bir bir sönmesi... Bu, manevi bir sönüşü, iman nurunun azalışını da simgeleyebilir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde "Güneş kaybolursa Ay'ı arayın, Ay da kaybolursa iki yıldızı arayın" buyurarak, iman edilecek hakikatlerin birbiri ardınca kaybolabileceğine işaret etmiştir.
Neticede, her canlı gibi her yıldızın da bir ömrü vardır. Güneş'in hidrojeni tükendiğinde söneceği gibi, manevi güneşimiz olan iman da, onu besleyecek salih ameller ve ihlaslı kullar kalmayınca sönebilir. Peygamber Efendimiz (sav)'e ve onun ehl-i beytine, yolunu takip edenlere salat ü selam getirmek, bu manevi güneşi canlı tutmanın bir yoludur. Onun son dalları olarak nitelendirebileceğimiz mehdi ve salih kullar var oldukça, iman nuru da dünyayı aydınlatmaya devam eder.
Ölüm vakti geldiğinde, Ölüm Meleği (Azrail) canı kabzeder, ama canı asıl alan Allahu Teâlâ'dır. "O'ndan geldik, O'na döneceğiz."
Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rızasını dileyerek 'Lâ ilâhe illallah' diyen kimseye Allah, cehennemi haram kılmıştır." Yani, samimiyetle ve sadece Allah'ın rızasını gözeterek bu kelime-i tevhidi söyleyen, cehennem azabından korunacaktır.
Öyle ise gelin ey insanlık! "Ben İsa ümmetiyim", "Ben Musa ümmetiyim" diyenler, hiç olmazsa "Lâ ilâhe illallah" deyin, bu da kurtuluşunuza vesile olsun. Tarihte, müşriklerle yapılan anlaşmalarda Peygamberimiz (sav), onların "Muhammedün Resulullah" ifadesini kabul etmemelerine, sulh olsun diye müsamaha göstermiştir. O, kendini tanımayanlara, dinlemeyenlere bile tahammül etmiş, yeter ki barış ve huzur olsun demiştir. Fakat imanın şartı altıdır; peygamberlere iman dördüncü şarttır. Musa'yı kabul edip İsa'yı kabul etmemek imanda bir eksikliktir. İsa'yı kabul edip Muhammed'i kabul etmemek de öyle. Buna rağmen Peygamberimiz (sav), kendisinin Allah'ın Resulü olduğunu kabul etmeyenlerle dahi anlaşma yapmış, onların kabul ettiği şekilde yazdırıp mühürlemiştir.
Bu durum, zamanla imanda azalma olacağının da bir işaretidir. Tıpkı bir ağacın önce meyve vermez, sonra çiçek açmaz, en sonunda da yaprak vermez olup kuruması gibi. Kuruyan dal, sobalık odun olur. İşte iman da böyle zayıflayacak; önce Peygamber'e iman zayıflayacak, sonra onun izindekilere iman, derken iman o kadar zayıflayacak ki, öldükten sonra dirilmeye iman dahi kaybolacak. Bu, tohum vermeyen ağaçların, çekirdeksiz meyvelerin çoğalması gibidir. Tohum olmayınca yeni nesil nasıl devam edecek? İşte böyle bir zamanda, çocuğu olmayan Zekeriya'ya Yahya'yı veren Allah'a iman etmek, insanı kurtaracaktır. Bu çağın alametleri belirmeye başlamıştır.
Bir vaazımızda, gergedanın son damla menisini alıp suni yollarla gergedan dünyaya getiriyorlar demiştik. İnsanoğlu, annesiz babasız dölleme, klonlama yöntemleriyle hayvan, meyve, hatta çocuk meydana getirmeye çalışıyor. Böylece bütün bağlarını, geçmişinden, yaratılış gayesinden koparıyor. Bağlarını koparan, soyunu kendi elleriyle kurutan insanoğlu, elbette Adem'i de, Muhammed'i de inkâr eder. Çünkü artık manevi bağlarını koparmıştır. Bağını koparan dananın sonu kasapta et olmaktır. İşte insanoğlu da, kaynayan kazanda yanıp kavrulan dünyada, pişen ete dönüverir. Göz göre göre gidilen bu son, görünen köy kılavuz istemez.
Rabbim, korkulan sonun, kıyametin şiddetinden inanan mümin kullarını emanında muhafaza eylesin.
El-Fâtiha.
21.08.2013 Carsamba
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
21.08.2013 Çarşamba
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَىٰهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّىٰهَا وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّىٰهَا كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَىٰهَآ إِذِ ٱنۢبَعَثَ أَشْقَىٰهَا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ. Kezzebet semûdu bi tagvâhâ. İzinbease eşkâhâ. Fe kazzebûhu fe akarûhâ fe demdeme aleyhim rabbühüm bi zenbihim fe sevvâhâ. Ve lâ yehâfu ukbâhâ.
Sadakallahülazîm. (Şems Suresi'nden ayetler)
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin Şemsil Kâinât.
Allahümme salli alâ âlihi ve sahbihî ecmaîn.
Yolculuğumuza başlıyoruz.
Bugün, korkulan sonu, kıyameti ve onun alametlerini anlamaya çalışacağız. Şems Suresi'nde geçen bazı ifadeler, bizlere varlıkların bir bir bu fani âlemden alınıp baki âleme göç edişinin ipuçlarını vermektedir. Tıpkı Meryem Ana'nın ölümünün ardından Avrupalıların "Maria Himmelfahrt" yani "Meryem'in Göğe Yükselişi" demeleri gibi, her şeyin bir yükseliş, bir vefat anı vardır.
Kur'an-ı Kerim'deki surelerin sıralaması ve ayetler, ilahi bir düzenin işaretleriyle doludur. Örneğin, Kadir Suresi'nde "bin aydan hayırlı" olduğu bildirilen gece, bazı tefekkürlere göre semavi cisimlerin hareketleriyle de ilişkilendirilebilir. Nuh Aleyhisselam'ın kavminde bin seneden elli yıl eksik kalması gibi ifadeler, zamanın göreceliğine ve ilahi takdirin büyüklüğüne işaret eder. Kıyamet Suresi de, kıyametin kopuş anını ve yeniden dirilişi haber verir.
Şems Suresi'nin sonlarındaki ifadeler, adeta birer sembol olarak yorumlanabilir. Önce güneşin (şems) son hidrojeninin tükenmesi, ardından ayın (kamer) yani ona bağlı olanların, sonra da diğer yıldızların bir bir sönmesi... Bu, manevi bir sönüşü, iman nurunun azalışını da simgeleyebilir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde "Güneş kaybolursa Ay'ı arayın, Ay da kaybolursa iki yıldızı arayın" buyurarak, iman edilecek hakikatlerin birbiri ardınca kaybolabileceğine işaret etmiştir.
Neticede, her canlı gibi her yıldızın da bir ömrü vardır. Güneş'in hidrojeni tükendiğinde söneceği gibi, manevi güneşimiz olan iman da, onu besleyecek salih ameller ve ihlaslı kullar kalmayınca sönebilir. Peygamber Efendimiz (sav)'e ve onun ehl-i beytine, yolunu takip edenlere salat ü selam getirmek, bu manevi güneşi canlı tutmanın bir yoludur. Onun son dalları olarak nitelendirebileceğimiz mehdi ve salih kullar var oldukça, iman nuru da dünyayı aydınlatmaya devam eder.
Ölüm vakti geldiğinde, Ölüm Meleği (Azrail) canı kabzeder, ama canı asıl alan Allahu Teâlâ'dır. "O'ndan geldik, O'na döneceğiz."
Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rızasını dileyerek 'Lâ ilâhe illallah' diyen kimseye Allah, cehennemi haram kılmıştır." Yani, samimiyetle ve sadece Allah'ın rızasını gözeterek bu kelime-i tevhidi söyleyen, cehennem azabından korunacaktır.
Öyle ise gelin ey insanlık! "Ben İsa ümmetiyim", "Ben Musa ümmetiyim" diyenler, hiç olmazsa "Lâ ilâhe illallah" deyin, bu da kurtuluşunuza vesile olsun. Tarihte, müşriklerle yapılan anlaşmalarda Peygamberimiz (sav), onların "Muhammedün Resulullah" ifadesini kabul etmemelerine, sulh olsun diye müsamaha göstermiştir. O, kendini tanımayanlara, dinlemeyenlere bile tahammül etmiş, yeter ki barış ve huzur olsun demiştir. Fakat imanın şartı altıdır; peygamberlere iman dördüncü şarttır. Musa'yı kabul edip İsa'yı kabul etmemek imanda bir eksikliktir. İsa'yı kabul edip Muhammed'i kabul etmemek de öyle. Buna rağmen Peygamberimiz (sav), kendisinin Allah'ın Resulü olduğunu kabul etmeyenlerle dahi anlaşma yapmış, onların kabul ettiği şekilde yazdırıp mühürlemiştir.
Bu durum, zamanla imanda azalma olacağının da bir işaretidir. Tıpkı bir ağacın önce meyve vermez, sonra çiçek açmaz, en sonunda da yaprak vermez olup kuruması gibi. Kuruyan dal, sobalık odun olur. İşte iman da böyle zayıflayacak; önce Peygamber'e iman zayıflayacak, sonra onun izindekilere iman, derken iman o kadar zayıflayacak ki, öldükten sonra dirilmeye iman dahi kaybolacak. Bu, tohum vermeyen ağaçların, çekirdeksiz meyvelerin çoğalması gibidir. Tohum olmayınca yeni nesil nasıl devam edecek? İşte böyle bir zamanda, çocuğu olmayan Zekeriya'ya Yahya'yı veren Allah'a iman etmek, insanı kurtaracaktır. Bu çağın alametleri belirmeye başlamıştır.
Bir vaazımızda, gergedanın son damla menisini alıp suni yollarla gergedan dünyaya getiriyorlar demiştik. İnsanoğlu, annesiz babasız dölleme, klonlama yöntemleriyle hayvan, meyve, hatta çocuk meydana getirmeye çalışıyor. Böylece bütün bağlarını, geçmişinden, yaratılış gayesinden koparıyor. Bağlarını koparan, soyunu kendi elleriyle kurutan insanoğlu, elbette Adem'i de, Muhammed'i de inkâr eder. Çünkü artık manevi bağlarını koparmıştır. Bağını koparan dananın sonu kasapta et olmaktır. İşte insanoğlu da, kaynayan kazanda yanıp kavrulan dünyada, pişen ete dönüverir. Göz göre göre gidilen bu son, görünen köy kılavuz istemez.
Rabbim, korkulan sonun, kıyametin şiddetinden inanan mümin kullarını emanında muhafaza eylesin.
El-Fâtiha.
21.08.2013 Carsamba
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
Livaül-Hamd Sancağı
30. 08. 2013 Cuma
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلْأَنفَالِ ۖ قُلِ ٱلْأَنفَالُ لِلَّهِ وَٱلرَّسُولِ ۖ فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَصْلِحُوا۟ ذَاتَ بَيْنِكُمْ ۖ وَأَطِيعُوا۟ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥٓ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ إِنَّمَا ٱلْمُؤْمِنُونَ ٱلَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ ٱللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ ءَايَٰتُهُۥ زَادَتْهُمْ إِيمَٰنًا وَعَلَىٰ رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yes'elûneke anil enfâl kulil enfâlü lillâhi verrasûl fettekullâhe ve aslihû zâte beyniküm ve etîyûllâhe ve rasûlehû in küntüm mü'minîn. İnnemel mü'minûnellezîne izâ zükirallâhü vecilet kulûbühüm ve izâ tüliyet aleyhim âyâtühû zâdethüm îmânen ve alâ rabbihim yetevekkelûn.
Sadakallahülazîm. (Enfal Suresi, 1-2)
Allahu Teâlâ buyuruyor ki: Sana enfali (ganimetleri, savaş hukukunu) soruyorlar. De ki: Enfal, Allah'ın ve Rasulü'nündür. O halde Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Rasulü'ne itaat edin, eğer mümin iseniz. Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O'nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanları artar ve onlar Rablerine tevekkül ederler.
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed.
Allahümme salli alel âmilînes sâlihîn.
Rabbenâ, beynelmüslimîne vahdet ve'luhde ve adl ve rahmet nasîb eyle.
Yolculuğumuza başlıyoruz.
Bugün, yolculuğumuz savaşın eşiğindeki insanlığa, özellikle de kardeş coğrafyalarda akan kana dairdir. Maalesef ki fitne ateşi yakılmış, insanlık haşrin, yani büyük toplanma ve hesap gününün alametlerini yaşar olmuştur. Evlat annesinden, anne baba evladından, kardeş kardeşinden kaçar olmuştur. Hesap sorma ve hesap verme zamanı gelmiştir. Halk yöneticilerinden, evlatlar ebeveynlerinden hesap sorar olmuştur. İşte böyle bir zamanda, müminlerin duası, Peygamber Efendimiz'in (sav) Livaül-Hamd sancağı altında toplanmaktır. Peki, bu sancak nedir? Bizler nasıl onun altında toplanacağız?
Dünya, evsizlerin evi, malsızların malıdır. Dünya malını toplayanlar, onun peşinde koşanlar, asıl gerçek olan ahiretten gafildirler. Ebû Hüreyre (ra) şöyle anlatır: Bir gün Rasulullah (sav) bana, "Ya Ebu Hüreyre, sana dünyayı biraz göstereyim mi?" buyurdu. Ben de, "Evet ya Rasulullah" dedim. Elimden tuttu, bir süprüntülüğe götürdü. Orada insan kafatasları, hayvan kemikleri, eski püskü elbiseler, atılmış çöpler vardı. Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Ya Ebu Hüreyre! Şu başlar, bir zamanlar sizin başlarınız gibi hırs ve tamahla doluydu. Şimdi birer kuru kemik. Yakında toprak olacaklar. Şu atılmış pislikler, türlü türlü nimetlerdi. Çok çalışılıp uğraşılarak elde edilmişti. Şimdi öylece atılıp bırakılmışlar. Şu eski püskü elbiseler, o kuru kafaların kaftanlarıydı. Şimdi onları yırtıp atmışlar. İşte dünyanın sonu budur."
Bu hadis-i şerif, dünya için birbirine giren, menfaat ve iktidar hırsıyla gözünü kırpmadan kardeşini katleden insanlığın halini ne güzel anlatmaktadır. Hani Karun? Hani Sultan Süleyman? Hani atanız, dedeniz? Çalışıp çabalayıp elde ettikleri ne oldu? Bir lokma ekmek için koşturup duruyoruz, oysa yarın hepsi toprak olacak.
Öyleyse, bu fani dünyaya aldanmayın. Bir günlük petrol için, dünyalık birkaç menfaat için birbirinizin kanına girmeyin. Varsın garibanlar da yaşasın. Bakın, bir çift gülen göz, yeşerip yaprak açan bir bitki insanı ne kadar ferahlatır. Rabbimiz, inananların salihlerin yolunu, yani ıslah ve sulh yolunu seçmelerini, aralarında kavga olmadan yaşamalarını emrediyor. Çünkü bu dünya kavga etmeye değmez. Bir gün her şey toprak olacak. Yeniler eskiyecek, tazeler bayatlayacak, doğanlar ölecek. Öyleyse ey insanoğlu! Sen, elbet bir gün terk edeceğin bu dünyayı mı istersin, yoksa tükenmeyen nimetler yurdu cenneti mi? Cennette yediğin lokma, tuvalete dönüşmez. Orada çöp yok, leş yok, tükenmek yok.
Gelin ey insanlık! Zaman varken durdurun bu savaşları. Mehdi’nin ve salihlerin yolu olan sulh ve barış yolunu seçin. Enfal Suresi’nin işaret ettiği yolu seçin. Temizlerin ve temizlenmeyi sevenlerin yolunu seçin. Cennet yolunu seçin. Osmanlı, sefere çıkmıştır, savaşa değil. Onlar Allah’ın ismini duyurma görevini ifa ederken, yaptıkları işe "sefere çıkmak" demişlerdir.
Unutmayın, Allahu Teala kudsi hadiste şöyle buyuruyor: "Bu dünyayı isteyene bu dünyayı veririm. Ahireti isteyene ahireti veririm. İkisini birden isteyeni ikisinden de mahrum ederim." Kendini Müslüman zannedip de hem dünya iktidarını hem de ahireti isteyenler, ikisinden de mahrum kalırlar.
Döven, söven ağabey sevilmez. Siz Kabil gibi bir ağabeylik mi etmek istersiniz, yoksa Yusuf gibi olmayı mı? İçinizden bir Yusuf çıkmışken, kuyudan çıkmak sizin elinizde. Hidayet yolunu seçin ve kuyudan çıkın. Savaş yerine, zulmün hafifini de olsa seçin, canlara kıymaktansa.
Artık nasihat, alanadır. Dinde iman edene nasihat edilir. Asilerden nasihat sorulmaz, zalimlerden merhamet beklenmez.
Öyleyse, Livaül-Hamd sancağı nedir, nerededir ve onun altında nasıl toplanılır? Bulmacayı çözmeyi size bırakıyorum.
Rabbim, o çetin günde, mahşerde toplanıldığı günde, inanan mümin kullarını Muhammed Mustafa'nın (sav) Livaül-Hamd sancağı altında toplamayı nasip eylesin.
El-Fâtiha.
30. 08. 2013 Cuma
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
30. 08. 2013 Cuma
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلْأَنفَالِ ۖ قُلِ ٱلْأَنفَالُ لِلَّهِ وَٱلرَّسُولِ ۖ فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَصْلِحُوا۟ ذَاتَ بَيْنِكُمْ ۖ وَأَطِيعُوا۟ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥٓ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ إِنَّمَا ٱلْمُؤْمِنُونَ ٱلَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ ٱللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ ءَايَٰتُهُۥ زَادَتْهُمْ إِيمَٰنًا وَعَلَىٰ رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yes'elûneke anil enfâl kulil enfâlü lillâhi verrasûl fettekullâhe ve aslihû zâte beyniküm ve etîyûllâhe ve rasûlehû in küntüm mü'minîn. İnnemel mü'minûnellezîne izâ zükirallâhü vecilet kulûbühüm ve izâ tüliyet aleyhim âyâtühû zâdethüm îmânen ve alâ rabbihim yetevekkelûn.
Sadakallahülazîm. (Enfal Suresi, 1-2)
Allahu Teâlâ buyuruyor ki: Sana enfali (ganimetleri, savaş hukukunu) soruyorlar. De ki: Enfal, Allah'ın ve Rasulü'nündür. O halde Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Rasulü'ne itaat edin, eğer mümin iseniz. Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O'nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanları artar ve onlar Rablerine tevekkül ederler.
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed.
Allahümme salli alel âmilînes sâlihîn.
Rabbenâ, beynelmüslimîne vahdet ve'luhde ve adl ve rahmet nasîb eyle.
Yolculuğumuza başlıyoruz.
Bugün, yolculuğumuz savaşın eşiğindeki insanlığa, özellikle de kardeş coğrafyalarda akan kana dairdir. Maalesef ki fitne ateşi yakılmış, insanlık haşrin, yani büyük toplanma ve hesap gününün alametlerini yaşar olmuştur. Evlat annesinden, anne baba evladından, kardeş kardeşinden kaçar olmuştur. Hesap sorma ve hesap verme zamanı gelmiştir. Halk yöneticilerinden, evlatlar ebeveynlerinden hesap sorar olmuştur. İşte böyle bir zamanda, müminlerin duası, Peygamber Efendimiz'in (sav) Livaül-Hamd sancağı altında toplanmaktır. Peki, bu sancak nedir? Bizler nasıl onun altında toplanacağız?
Dünya, evsizlerin evi, malsızların malıdır. Dünya malını toplayanlar, onun peşinde koşanlar, asıl gerçek olan ahiretten gafildirler. Ebû Hüreyre (ra) şöyle anlatır: Bir gün Rasulullah (sav) bana, "Ya Ebu Hüreyre, sana dünyayı biraz göstereyim mi?" buyurdu. Ben de, "Evet ya Rasulullah" dedim. Elimden tuttu, bir süprüntülüğe götürdü. Orada insan kafatasları, hayvan kemikleri, eski püskü elbiseler, atılmış çöpler vardı. Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Ya Ebu Hüreyre! Şu başlar, bir zamanlar sizin başlarınız gibi hırs ve tamahla doluydu. Şimdi birer kuru kemik. Yakında toprak olacaklar. Şu atılmış pislikler, türlü türlü nimetlerdi. Çok çalışılıp uğraşılarak elde edilmişti. Şimdi öylece atılıp bırakılmışlar. Şu eski püskü elbiseler, o kuru kafaların kaftanlarıydı. Şimdi onları yırtıp atmışlar. İşte dünyanın sonu budur."
Bu hadis-i şerif, dünya için birbirine giren, menfaat ve iktidar hırsıyla gözünü kırpmadan kardeşini katleden insanlığın halini ne güzel anlatmaktadır. Hani Karun? Hani Sultan Süleyman? Hani atanız, dedeniz? Çalışıp çabalayıp elde ettikleri ne oldu? Bir lokma ekmek için koşturup duruyoruz, oysa yarın hepsi toprak olacak.
Öyleyse, bu fani dünyaya aldanmayın. Bir günlük petrol için, dünyalık birkaç menfaat için birbirinizin kanına girmeyin. Varsın garibanlar da yaşasın. Bakın, bir çift gülen göz, yeşerip yaprak açan bir bitki insanı ne kadar ferahlatır. Rabbimiz, inananların salihlerin yolunu, yani ıslah ve sulh yolunu seçmelerini, aralarında kavga olmadan yaşamalarını emrediyor. Çünkü bu dünya kavga etmeye değmez. Bir gün her şey toprak olacak. Yeniler eskiyecek, tazeler bayatlayacak, doğanlar ölecek. Öyleyse ey insanoğlu! Sen, elbet bir gün terk edeceğin bu dünyayı mı istersin, yoksa tükenmeyen nimetler yurdu cenneti mi? Cennette yediğin lokma, tuvalete dönüşmez. Orada çöp yok, leş yok, tükenmek yok.
Gelin ey insanlık! Zaman varken durdurun bu savaşları. Mehdi’nin ve salihlerin yolu olan sulh ve barış yolunu seçin. Enfal Suresi’nin işaret ettiği yolu seçin. Temizlerin ve temizlenmeyi sevenlerin yolunu seçin. Cennet yolunu seçin. Osmanlı, sefere çıkmıştır, savaşa değil. Onlar Allah’ın ismini duyurma görevini ifa ederken, yaptıkları işe "sefere çıkmak" demişlerdir.
Unutmayın, Allahu Teala kudsi hadiste şöyle buyuruyor: "Bu dünyayı isteyene bu dünyayı veririm. Ahireti isteyene ahireti veririm. İkisini birden isteyeni ikisinden de mahrum ederim." Kendini Müslüman zannedip de hem dünya iktidarını hem de ahireti isteyenler, ikisinden de mahrum kalırlar.
Döven, söven ağabey sevilmez. Siz Kabil gibi bir ağabeylik mi etmek istersiniz, yoksa Yusuf gibi olmayı mı? İçinizden bir Yusuf çıkmışken, kuyudan çıkmak sizin elinizde. Hidayet yolunu seçin ve kuyudan çıkın. Savaş yerine, zulmün hafifini de olsa seçin, canlara kıymaktansa.
Artık nasihat, alanadır. Dinde iman edene nasihat edilir. Asilerden nasihat sorulmaz, zalimlerden merhamet beklenmez.
Öyleyse, Livaül-Hamd sancağı nedir, nerededir ve onun altında nasıl toplanılır? Bulmacayı çözmeyi size bırakıyorum.
Rabbim, o çetin günde, mahşerde toplanıldığı günde, inanan mümin kullarını Muhammed Mustafa'nın (sav) Livaül-Hamd sancağı altında toplamayı nasip eylesin.
El-Fâtiha.
30. 08. 2013 Cuma
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
Haklı Dava ve Haklı Davanın Silahı
07. 09. 2013 Cumartesi
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَإِذْ قَالَ ٱللَّهُ يَٰعِيسَى ٱبْنَ مَرْيَمَ ءَأَنتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ ٱتَّخِذُونِى وَأُمِّىَ إِلَٰهَيْنِ مِن دُونِ ٱللَّهِ ۖ قَالَ سُبْحَٰنَكَ مَا يَكُونُ لِىٓ أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِى بِحَقٍّ ۚ إِن كُنتُ قُلْتُهُۥ فَقَدْ عَلِمْتَهُۥ ۚ تَعْلَمُ مَا فِى نَفْسِى وَلَآ أَعْلَمُ مَا فِى نَفْسِكَ ۚ إِنَّكَ أَنتَ عَلَّٰمُ ٱلْغُيُوبِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve iz kâlellâhu yâ îsebne meryeme e ente kulte lin nâsittehizûnî ve ümmiye ilâheyni min dûnillâh(kâle) subhâneke mâ yekûnu lî en ekûle mâ leyse lî bi hakk(hakkın) in kuntu kultuhu fe kad alimteh( alimtehu) ta’lemu mâ fî nefsî ve lâ a’lemu mâ fî nefsik(nefsike) inneke ente allâmul guyûb(guyûbi).
Sadakallahülazîm. (Mâide Suresi, 116)
Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara ‘Allah’tan başka beni ve annemi de iki ilah edinin’ dedin?” İsa (as) ise şöyle cevap veriyor: “Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer onu söylemişsem, şüphesiz sen onu bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ben ise senin zatında olanı bilemem. Şüphesiz ki sen, gaybları hakkıyla bilensin.”
Bu ayet-i kerime, bizlere çok mühim bir ders vermektedir. Peygamber de olsanız, Allah'ın size verdiği sınırları aşmamalısınız. Hz. İsa (as), nefsinden söylediği bir sözle, insanların yanlış bir inanca kapılmasına vesile olmuş, bunun üzerine Rabbimiz onu vefat ettirip katına almıştır. Olayı bizlere ibret vesikası olarak Kur'an-ı Kerim'de bildirmiştir. Hz. İsa (as) “Rabbim, ben o sözü söylerken niyetim senin kudretine ortaklık değildi, sen benim nefsimi en iyi tanıyansın” diyerek teslimiyetini göstermiştir.
Bu kıssadan hareketle, haklı bir davanın savunulması ve bu uğurda kullanılan araçların meşruiyeti üzerine düşünmeliyiz. Bir evinize hırsız girdiğinde, canınızı ve ailenizi korumak için mutfak bıçağını kullanmanız, o bıçağı “temiz” veya “pis” olarak nitelendirmekten daha önemlidir. Önemli olan, davaların haklı olup olmadığıdır. Haklı bir davada, meşru savunma amacıyla kullanılan her araç, o an için eldeki tek imkân olabilir. Bu durumda, bir hakimin vereceği karar, kişinin meşru savunma yapıp yapmadığına dair olmalıdır, yoksa kullanılan aracın niteliğine dair değil.
Kâinattaki düzen, tek bir yaratıcının varlığını ve birliğini gösterir. “Allah birdir” inancı, imanın temelidir. Ancak bu birlik, yarattıklarında bir çokluk ve çeşitlilik olduğu gerçeğini değiştirmez. Her birimiz, Allah'ın ruhundan üflediği varlıklarız. Bu yönümüzle hepimiz O'nun kudretinin birer yansımasıyız. Hz. İsa’nın (as) “ruhullah” olarak anılması da bu hakikatin bir ifadesidir. Nefsini bilen Rabbini bilir, sözü de bu derin hakikate işaret eder. Kimimiz bu ilahi ruhun aydınlık yolunu seçer, iyiliğe ve güzelliğe yöneliriz; kimimiz ise nefsani arzulara kapılıp karanlıkta kalır, kötülüğe hizmet ederiz. Kâinatta iyilik ve kötülük, aydınlık ve karanlık mücadelesi hep var olmuştur. Aydınlık, nur ve ziya saçan ulvi ruhların mekânı cennettir; karanlık ve kötülük ise cehennemin yoludur.
Tarih boyunca nice zulümler yaşanmıştır. Habil ile Kabil kıssasında olduğu gibi, kardeş kardeşe zulmetmiş, haklı davasını savunmayan Habil'in suskunluğu, Kabil'in cesaretlenmesine yol açmıştır. Hz. Yusuf'a (as) kardeşleri zulmetmiş, onu kuyuya atmış, köle olarak satmışlardır. Fakat Allah'ın izniyle bu zulüm, Hz. Yusuf'un Mısır'a sultan olmasına vesile olmuştur. Zalimler, Allah'ın emri ve izni dışında bir hareket edemezler. Onların da ruhu Allah'tandır. Allah, dilediğini aziz eder, dilediğini zelil. Şer gibi görünen şeylerden hayırlar çıkarabilir.
Mehdiyi bekleyen kardeşlerim! Keramet, Allah'ın sıfatlarından birini bilip onu Allah'ın emri doğrultusunda kullanmaktan ibarettir. İmtihan, cevapları peşinen verilmiş bir sınav değildir. Gerçek imtihan, doğruyu yanlıştan ayırt edebilme ve hakkı kabul edebilme cesaretini gösterebilmektir. Bu gün hakkı tanımayan, yarın da tanımaz.
Rabbimiz, bizleri ve tüm müminleri, meleklerin sesini duyup iyiyi, güzeli, aydınlığı ve hayrı seçenlerden eylesin. Haklı davalarımızda, hak yolunda, karanlığı dahi silah olarak kullanabilme feraseti ve cesareti versin. Unutmayalım ki zaman bizim zamanımızdır ve asıl olan, bu zamana imzamızı atmak, içinde bulunduğumuz çağı iyilikle yoğurmaktır.
El-Fâtiha.
07. 09. 2013 Cumartesi
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
07. 09. 2013 Cumartesi
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَإِذْ قَالَ ٱللَّهُ يَٰعِيسَى ٱبْنَ مَرْيَمَ ءَأَنتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ ٱتَّخِذُونِى وَأُمِّىَ إِلَٰهَيْنِ مِن دُونِ ٱللَّهِ ۖ قَالَ سُبْحَٰنَكَ مَا يَكُونُ لِىٓ أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِى بِحَقٍّ ۚ إِن كُنتُ قُلْتُهُۥ فَقَدْ عَلِمْتَهُۥ ۚ تَعْلَمُ مَا فِى نَفْسِى وَلَآ أَعْلَمُ مَا فِى نَفْسِكَ ۚ إِنَّكَ أَنتَ عَلَّٰمُ ٱلْغُيُوبِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve iz kâlellâhu yâ îsebne meryeme e ente kulte lin nâsittehizûnî ve ümmiye ilâheyni min dûnillâh(kâle) subhâneke mâ yekûnu lî en ekûle mâ leyse lî bi hakk(hakkın) in kuntu kultuhu fe kad alimteh( alimtehu) ta’lemu mâ fî nefsî ve lâ a’lemu mâ fî nefsik(nefsike) inneke ente allâmul guyûb(guyûbi).
Sadakallahülazîm. (Mâide Suresi, 116)
Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara ‘Allah’tan başka beni ve annemi de iki ilah edinin’ dedin?” İsa (as) ise şöyle cevap veriyor: “Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer onu söylemişsem, şüphesiz sen onu bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ben ise senin zatında olanı bilemem. Şüphesiz ki sen, gaybları hakkıyla bilensin.”
Bu ayet-i kerime, bizlere çok mühim bir ders vermektedir. Peygamber de olsanız, Allah'ın size verdiği sınırları aşmamalısınız. Hz. İsa (as), nefsinden söylediği bir sözle, insanların yanlış bir inanca kapılmasına vesile olmuş, bunun üzerine Rabbimiz onu vefat ettirip katına almıştır. Olayı bizlere ibret vesikası olarak Kur'an-ı Kerim'de bildirmiştir. Hz. İsa (as) “Rabbim, ben o sözü söylerken niyetim senin kudretine ortaklık değildi, sen benim nefsimi en iyi tanıyansın” diyerek teslimiyetini göstermiştir.
Bu kıssadan hareketle, haklı bir davanın savunulması ve bu uğurda kullanılan araçların meşruiyeti üzerine düşünmeliyiz. Bir evinize hırsız girdiğinde, canınızı ve ailenizi korumak için mutfak bıçağını kullanmanız, o bıçağı “temiz” veya “pis” olarak nitelendirmekten daha önemlidir. Önemli olan, davaların haklı olup olmadığıdır. Haklı bir davada, meşru savunma amacıyla kullanılan her araç, o an için eldeki tek imkân olabilir. Bu durumda, bir hakimin vereceği karar, kişinin meşru savunma yapıp yapmadığına dair olmalıdır, yoksa kullanılan aracın niteliğine dair değil.
Kâinattaki düzen, tek bir yaratıcının varlığını ve birliğini gösterir. “Allah birdir” inancı, imanın temelidir. Ancak bu birlik, yarattıklarında bir çokluk ve çeşitlilik olduğu gerçeğini değiştirmez. Her birimiz, Allah'ın ruhundan üflediği varlıklarız. Bu yönümüzle hepimiz O'nun kudretinin birer yansımasıyız. Hz. İsa’nın (as) “ruhullah” olarak anılması da bu hakikatin bir ifadesidir. Nefsini bilen Rabbini bilir, sözü de bu derin hakikate işaret eder. Kimimiz bu ilahi ruhun aydınlık yolunu seçer, iyiliğe ve güzelliğe yöneliriz; kimimiz ise nefsani arzulara kapılıp karanlıkta kalır, kötülüğe hizmet ederiz. Kâinatta iyilik ve kötülük, aydınlık ve karanlık mücadelesi hep var olmuştur. Aydınlık, nur ve ziya saçan ulvi ruhların mekânı cennettir; karanlık ve kötülük ise cehennemin yoludur.
Tarih boyunca nice zulümler yaşanmıştır. Habil ile Kabil kıssasında olduğu gibi, kardeş kardeşe zulmetmiş, haklı davasını savunmayan Habil'in suskunluğu, Kabil'in cesaretlenmesine yol açmıştır. Hz. Yusuf'a (as) kardeşleri zulmetmiş, onu kuyuya atmış, köle olarak satmışlardır. Fakat Allah'ın izniyle bu zulüm, Hz. Yusuf'un Mısır'a sultan olmasına vesile olmuştur. Zalimler, Allah'ın emri ve izni dışında bir hareket edemezler. Onların da ruhu Allah'tandır. Allah, dilediğini aziz eder, dilediğini zelil. Şer gibi görünen şeylerden hayırlar çıkarabilir.
Mehdiyi bekleyen kardeşlerim! Keramet, Allah'ın sıfatlarından birini bilip onu Allah'ın emri doğrultusunda kullanmaktan ibarettir. İmtihan, cevapları peşinen verilmiş bir sınav değildir. Gerçek imtihan, doğruyu yanlıştan ayırt edebilme ve hakkı kabul edebilme cesaretini gösterebilmektir. Bu gün hakkı tanımayan, yarın da tanımaz.
Rabbimiz, bizleri ve tüm müminleri, meleklerin sesini duyup iyiyi, güzeli, aydınlığı ve hayrı seçenlerden eylesin. Haklı davalarımızda, hak yolunda, karanlığı dahi silah olarak kullanabilme feraseti ve cesareti versin. Unutmayalım ki zaman bizim zamanımızdır ve asıl olan, bu zamana imzamızı atmak, içinde bulunduğumuz çağı iyilikle yoğurmaktır.
El-Fâtiha.
07. 09. 2013 Cumartesi
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
Mehdi, Gündönümü ve Sonbahara Giriş
Tarih: 15 Eylül 2013 Pazar
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Halakas-semâvâti vel-arda bil-hakkı ve savveraküm fe ahsene suveraküm ve ileyhil-masîr."
Sadakallahülazîm. (Teğabün Suresi, 3. Ayet)
Meal: "O, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Size şekil verdi ve şeklinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır."
Allah'ım, sen bütün güzel şekillerin, güzel tasvirlerin sahibi olan Resulün Muhammed Mustafa'ya salat eyle.
Ya Allah! Sen en güzel şekli verenlerin en güzelisin.
Ya Allah! Mümin kullarına cennette cemalini görmeyi nasip eyle.
Yolculuğumuza başlıyoruz.
Sema, isimler, Esma-i Hüsna... Allah'ın isimleri ve zikirdir ki; her kim esmayı öğrenirse, o kimse sağlam bir kulpa yapışmış demektir. Toz duman kalktığında geriye kalanlar, esmayı bilen ve onu zikredenler olacaktır. Allah yarattığı her nesneye önce bir isim vermiş, sonra o ismi kullarına ve meleklerine öğretmiştir. İnsanoğluna ise meleklere bile öğretmediği isimleri, sırları öğretmiştir.
İşte cennette Âdem atamız yaratıldıktan sonra melekler onun geleceğine bakınca bir karmaşa görürler ve: "Rabbimiz! Sen yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratıyorsun?" derler. Bunun üzerine Rabbimiz Âdem'i çağırır: "Ya Âdem, onlara isimleri say!" diye emreder. Âdem atamız, meleklerin bilmediği bütün isimleri sayar. Bizler esmayı 99 olarak biliriz; oysa Allah'ın bizim duymadığımız, bilmediğimiz daha nice isimleri vardır.
Geçen haftaki vaazımızda "el-Câmi" isminden bahsetmiştik. Bu isim, bütün yaratılanların Allah'ın varlığına ve birliğine işaret ettiğini anlatır. Denizlerde balıklar, göklerde kuşlar, yerde gezenler... Hepsinin hüneri farklı, marifeti farklı, yediği farklı, kıyafeti farklı, gözü farklı, kulağı farklı. Allah'ın nimetleri onlarda da tecelli eder, Allah'ın isimleri onlarda da gizlidir. Elma farklı, armut farklı... Vücuda girdiklerinde yaptıkları fonksiyonlar farklı, gidecekleri yerler farklı, görevleri farklı, şifaları farklı.
Bir rivayette, Âdem atamızın 700.000 kelime ve ismi bildiği söylenir. En zengin dilde 700.000 kelime vardır ve bu kelimelerin birbiriyle sayısız kombinasyonları bulunur. Nasıl ki hidrojen ile oksijenin birleşmesinden su denen apayrı bir madde meydana geliyorsa, bu 700.000 kelimenin de ikili, üçlü, hatta 700.000'e 700.000'li kombinasyonları vardır.
Düşünün, 45 sayı içinde 6'lı kombinasyonları tahmin etmeye çalışan bir oyun var. Bu oyunda doğru tahmin ihtimali çok düşüktür. Oysa Âdem atamızın saydığı isimlerin kombinasyonları, bunun çok ötesindedir. Üstelik sadece bilmek değil, hepsini madden ve manen bilmektedir. Mesela demiri sadece isim olarak bilmek değil, demirin bütün özelliklerini ve kombinasyonlarını bilmek. Ahmed'i bilmek ve Ahmed'den olabilecek bütün çocukları bilmek. Fatma'yı bilmek ve Fatma'nın bütün çocuklarını bilmek.
Bir baba çocuklarının ismini sayamazsa, onlardan haberdar değilse bu bir eksikliktir. Oysa Âdem bütün insanlığın babasıdır ve evlatlarını bilir, tanır. Bir kiraz ağacını düşünün... Sağ kolundaki dalın filizinin ucundaki ikiz kirazın birine gidecek suyu hesaplayıp göndermezse, o kiraz ölür ve düşer. Öyleyse bir kiraz ağacı bile bu inceliği biliyor, bunu hesaplıyorsa; kalp, vücuttaki böbreğin zarındaki bir hücreye gitmesi gereken oksijeni, suyu, enerjiyi biliyor ve gönderiyorsa; bu, Yüce Mevla'nın pek çok isminin ve sıfatının tecellisidir.
Âdem atamızın bütün bu isimleri bilmesi, onun yaratılıştaki konumunun büyüklüğünü gösterir. Ve işte Âdem atamıza, cennetteki ve dünyadaki evlatları belli zamanlarda gösterilirmiş ve o onların haline göre ya sevinir ya da üzülürmüş. O her bir evladını bilir, tanırmış.
Kehf Suresi 46. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Mal ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak olan salih amellerdir, hayırlı işlerdir. Bunlar, Rabbinin katında sevap olarak da hayırlıdır, ümit olarak da hayırlıdır."
İnsan, Âdem gibi her hayri bilip yapamasa da, onun da bileceği, yapacağı bir hayır amel mutlaka vardır. Peygamber Efendimiz, "Yoldaki taşı kaldır" buyurmuştur. Hiçbir şey yapamıyorsan, selamı yay. Selamı yaymak, iyiliği çoğaltmak için gayret göstermek demektir. Nasıl ki şeytan kötülüğü, zulmü ve şerri yaymaya çalışıyorsa, mümin kullar da aydınlığı, bilgiyi, ilmi, hayrı, güzelliği ve sevapları yaymakla mükelleftir. Yoksa sadece kendine iyi olmak yetmez. Eğer sen iyiliği yayarsan, güneş gibi olursun; seninle insanlık bilmediklerini öğrenir, çiçekler açar, meyveler tatlanır.
İnsanda, hayvanda, bitkide "öz" denen bir cevher vardır. Bir yüzük görseniz, sarı ise altın mı, beyaz ise gümüş mü diye sorarsınız. Yani ana maddesi nedir diye. Öyleyse insan, arkadaşlık ettiği kişinin, yediği meyvenin, ekmeğin özünün ne olduğunu arayıp sormaz mı? Arayıp sormuyorsa gafildir. İşte o öz, kişinin nefsini, hangi sıfatlara sahip olduğunu, karakterini belli eder.
Yaratılanlar için tezkiye (arındırma), takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) ve terakki (yükselme) vardır. Demiri gümüşle karıştırdın diye demir gümüş olmaz. Yine ikisinin içinde demir demirdir, gümüş gümüştür. Fakat oksijen ile hidrojen belli oranda birleşince su olur; ne oksijen ne de hidrojen özünü kaybeder, tekrar ayrıştıklarında ana maddelerine dönerler. İşte takva ve terakki, oksijenin hidrojenle birleşince yakıcı iken serinletici bir özellik kazanması gibidir.
İnsanda da eğer özünde iyilik ve güzellik galipse, zaten güzel ahlakı edinmiştir. Salih kimselere bakan insanlar, onların güzel halleriyle hallenirlerse, bakırın altın gibi değer kazanmasına benzer bir durum yaşanır. O kimseler namaza, abdeste başlar, zikir ve fikirle meşgul olur, insanlara, hayvanlara, doğaya saygılı davranır, yaratılanlara yaratandan ötürü hürmet ederler. Ve salihlerle birlikte haşrolma derecesine erişirler. Ne zaman salihleri dost edinmeyi bırakıp, zalimleri dost edinirlerse, işte o zaman demir, civa ile arkadaşlık edip zehirli hale gelmiş gibi olurlar. "Men teşebbehe bi kavmin fe hüve minhum" (Bir topluluğa benzeyen, onlardandır) sırrınca, kişi benzediğinin durumuna düşer.
Ayetle sabittir ki, salihleri seven salihlerle haşrolur. Zalimleri ve kâfirleri seven de zalimlerle ve kâfirlerle haşrolur. Peki haşrolmak nedir? Onların grubunda toplanmak. Cehennem odunları da tıpkı soba odunlarının yazdan kışa istif edildiği gibi istif edilirler.
Her yazın bir kışı, her baharın bir sonbaharı, her doğanın bir ölümü vardır. Acının tatlısı, tatlının acısı, gecenin gündüzü vardır. Allah her şeyi zevc (çift) halinde yarattığını buyuruyor. Geceye gündüzü, Âdem'e Havva'yı, meleğe şeytanı, iyiye kötüyü yaratmıştır. Ve onların biri ile diğerini dengeye koyar Rabbimiz. Gece uzun giderse gündüzü göreve sokar, yaz fazla giderse kışı göreve sokar.
İşte geldik yazın sonuna ve sonbahara giriş vaktine. Yeşerenlerin solmasına, ölüme hazırlanma vaktine. Ey insanlık! Sen ölüme ne hazırladın? Yorgan aldın mı üstüne örtmek için? Azık biriktirdin mi orada yiyeceğin? Lamba aldın mı orada aydınlanacağın?
Ey insanoğlu! Kur'an nurdur. Kabirde ve kıyamette karanlıkta kalmak istemiyorsan, bedenine Kur'an'ı al, aklına Kur'an'ı al, Kur'an ezberle, Kur'an zikret. Esmayı öğren, esmayı zikret ki kabirde karanlıkta kalma.
Atalar demiş: "Rüzgâr eken fırtına biçer." Savaş tohumları eken kıyamet biçer. Savaşın azığı az, soğuğu çok, elbisesiz, yorganız, çıplak bir kış demektir. Rabbim inananları savaş ekip fırtına biçmekten korusun.
23 Eylül, sonbahara giriş vaktidir. Bu aynı zamanda Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin hasat mevsimleri, yani ölüm mevsimleridir. Ayvaya, armuta, Hasana, Hüseyine, o iki parlak yıldıza selam olsun.
Rabbim, onlardan insanlığın ölüme nasıl karşı gidileceğini anlamasını, idrak etmesini nasip eylesin. İnsanlığın iki genç fidanının şehadetini kabul eylesin. Ölümü yenmenin ne demek olduğunu anlamayı nasip eylesin. Ölümü yenen İsa'ya, Mehdi'ye arkadaş ve yâren eylesin. Ve böylece Mehdi'nin de ölümü nasıl yeneceğini ondan öğrenmesini nasip eylesin.
Rabbim, hayırlı hasatlara, güzel şehadetlere (Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet edenler topluluğuna) kavuştursun insanlığı.
Âmin, Âmîn, Âmiyyîn.
El-Fâtiha, vesselâtü vesselâmü alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Başağaçlı Raşit Tunca
15.09.2013 Pazar
Tarih: 15 Eylül 2013 Pazar
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Halakas-semâvâti vel-arda bil-hakkı ve savveraküm fe ahsene suveraküm ve ileyhil-masîr."
Sadakallahülazîm. (Teğabün Suresi, 3. Ayet)
Meal: "O, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Size şekil verdi ve şeklinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır."
Allah'ım, sen bütün güzel şekillerin, güzel tasvirlerin sahibi olan Resulün Muhammed Mustafa'ya salat eyle.
Ya Allah! Sen en güzel şekli verenlerin en güzelisin.
Ya Allah! Mümin kullarına cennette cemalini görmeyi nasip eyle.
Yolculuğumuza başlıyoruz.
Sema, isimler, Esma-i Hüsna... Allah'ın isimleri ve zikirdir ki; her kim esmayı öğrenirse, o kimse sağlam bir kulpa yapışmış demektir. Toz duman kalktığında geriye kalanlar, esmayı bilen ve onu zikredenler olacaktır. Allah yarattığı her nesneye önce bir isim vermiş, sonra o ismi kullarına ve meleklerine öğretmiştir. İnsanoğluna ise meleklere bile öğretmediği isimleri, sırları öğretmiştir.
İşte cennette Âdem atamız yaratıldıktan sonra melekler onun geleceğine bakınca bir karmaşa görürler ve: "Rabbimiz! Sen yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratıyorsun?" derler. Bunun üzerine Rabbimiz Âdem'i çağırır: "Ya Âdem, onlara isimleri say!" diye emreder. Âdem atamız, meleklerin bilmediği bütün isimleri sayar. Bizler esmayı 99 olarak biliriz; oysa Allah'ın bizim duymadığımız, bilmediğimiz daha nice isimleri vardır.
Geçen haftaki vaazımızda "el-Câmi" isminden bahsetmiştik. Bu isim, bütün yaratılanların Allah'ın varlığına ve birliğine işaret ettiğini anlatır. Denizlerde balıklar, göklerde kuşlar, yerde gezenler... Hepsinin hüneri farklı, marifeti farklı, yediği farklı, kıyafeti farklı, gözü farklı, kulağı farklı. Allah'ın nimetleri onlarda da tecelli eder, Allah'ın isimleri onlarda da gizlidir. Elma farklı, armut farklı... Vücuda girdiklerinde yaptıkları fonksiyonlar farklı, gidecekleri yerler farklı, görevleri farklı, şifaları farklı.
Bir rivayette, Âdem atamızın 700.000 kelime ve ismi bildiği söylenir. En zengin dilde 700.000 kelime vardır ve bu kelimelerin birbiriyle sayısız kombinasyonları bulunur. Nasıl ki hidrojen ile oksijenin birleşmesinden su denen apayrı bir madde meydana geliyorsa, bu 700.000 kelimenin de ikili, üçlü, hatta 700.000'e 700.000'li kombinasyonları vardır.
Düşünün, 45 sayı içinde 6'lı kombinasyonları tahmin etmeye çalışan bir oyun var. Bu oyunda doğru tahmin ihtimali çok düşüktür. Oysa Âdem atamızın saydığı isimlerin kombinasyonları, bunun çok ötesindedir. Üstelik sadece bilmek değil, hepsini madden ve manen bilmektedir. Mesela demiri sadece isim olarak bilmek değil, demirin bütün özelliklerini ve kombinasyonlarını bilmek. Ahmed'i bilmek ve Ahmed'den olabilecek bütün çocukları bilmek. Fatma'yı bilmek ve Fatma'nın bütün çocuklarını bilmek.
Bir baba çocuklarının ismini sayamazsa, onlardan haberdar değilse bu bir eksikliktir. Oysa Âdem bütün insanlığın babasıdır ve evlatlarını bilir, tanır. Bir kiraz ağacını düşünün... Sağ kolundaki dalın filizinin ucundaki ikiz kirazın birine gidecek suyu hesaplayıp göndermezse, o kiraz ölür ve düşer. Öyleyse bir kiraz ağacı bile bu inceliği biliyor, bunu hesaplıyorsa; kalp, vücuttaki böbreğin zarındaki bir hücreye gitmesi gereken oksijeni, suyu, enerjiyi biliyor ve gönderiyorsa; bu, Yüce Mevla'nın pek çok isminin ve sıfatının tecellisidir.
Âdem atamızın bütün bu isimleri bilmesi, onun yaratılıştaki konumunun büyüklüğünü gösterir. Ve işte Âdem atamıza, cennetteki ve dünyadaki evlatları belli zamanlarda gösterilirmiş ve o onların haline göre ya sevinir ya da üzülürmüş. O her bir evladını bilir, tanırmış.
Kehf Suresi 46. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Mal ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak olan salih amellerdir, hayırlı işlerdir. Bunlar, Rabbinin katında sevap olarak da hayırlıdır, ümit olarak da hayırlıdır."
İnsan, Âdem gibi her hayri bilip yapamasa da, onun da bileceği, yapacağı bir hayır amel mutlaka vardır. Peygamber Efendimiz, "Yoldaki taşı kaldır" buyurmuştur. Hiçbir şey yapamıyorsan, selamı yay. Selamı yaymak, iyiliği çoğaltmak için gayret göstermek demektir. Nasıl ki şeytan kötülüğü, zulmü ve şerri yaymaya çalışıyorsa, mümin kullar da aydınlığı, bilgiyi, ilmi, hayrı, güzelliği ve sevapları yaymakla mükelleftir. Yoksa sadece kendine iyi olmak yetmez. Eğer sen iyiliği yayarsan, güneş gibi olursun; seninle insanlık bilmediklerini öğrenir, çiçekler açar, meyveler tatlanır.
İnsanda, hayvanda, bitkide "öz" denen bir cevher vardır. Bir yüzük görseniz, sarı ise altın mı, beyaz ise gümüş mü diye sorarsınız. Yani ana maddesi nedir diye. Öyleyse insan, arkadaşlık ettiği kişinin, yediği meyvenin, ekmeğin özünün ne olduğunu arayıp sormaz mı? Arayıp sormuyorsa gafildir. İşte o öz, kişinin nefsini, hangi sıfatlara sahip olduğunu, karakterini belli eder.
Yaratılanlar için tezkiye (arındırma), takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) ve terakki (yükselme) vardır. Demiri gümüşle karıştırdın diye demir gümüş olmaz. Yine ikisinin içinde demir demirdir, gümüş gümüştür. Fakat oksijen ile hidrojen belli oranda birleşince su olur; ne oksijen ne de hidrojen özünü kaybeder, tekrar ayrıştıklarında ana maddelerine dönerler. İşte takva ve terakki, oksijenin hidrojenle birleşince yakıcı iken serinletici bir özellik kazanması gibidir.
İnsanda da eğer özünde iyilik ve güzellik galipse, zaten güzel ahlakı edinmiştir. Salih kimselere bakan insanlar, onların güzel halleriyle hallenirlerse, bakırın altın gibi değer kazanmasına benzer bir durum yaşanır. O kimseler namaza, abdeste başlar, zikir ve fikirle meşgul olur, insanlara, hayvanlara, doğaya saygılı davranır, yaratılanlara yaratandan ötürü hürmet ederler. Ve salihlerle birlikte haşrolma derecesine erişirler. Ne zaman salihleri dost edinmeyi bırakıp, zalimleri dost edinirlerse, işte o zaman demir, civa ile arkadaşlık edip zehirli hale gelmiş gibi olurlar. "Men teşebbehe bi kavmin fe hüve minhum" (Bir topluluğa benzeyen, onlardandır) sırrınca, kişi benzediğinin durumuna düşer.
Ayetle sabittir ki, salihleri seven salihlerle haşrolur. Zalimleri ve kâfirleri seven de zalimlerle ve kâfirlerle haşrolur. Peki haşrolmak nedir? Onların grubunda toplanmak. Cehennem odunları da tıpkı soba odunlarının yazdan kışa istif edildiği gibi istif edilirler.
Her yazın bir kışı, her baharın bir sonbaharı, her doğanın bir ölümü vardır. Acının tatlısı, tatlının acısı, gecenin gündüzü vardır. Allah her şeyi zevc (çift) halinde yarattığını buyuruyor. Geceye gündüzü, Âdem'e Havva'yı, meleğe şeytanı, iyiye kötüyü yaratmıştır. Ve onların biri ile diğerini dengeye koyar Rabbimiz. Gece uzun giderse gündüzü göreve sokar, yaz fazla giderse kışı göreve sokar.
İşte geldik yazın sonuna ve sonbahara giriş vaktine. Yeşerenlerin solmasına, ölüme hazırlanma vaktine. Ey insanlık! Sen ölüme ne hazırladın? Yorgan aldın mı üstüne örtmek için? Azık biriktirdin mi orada yiyeceğin? Lamba aldın mı orada aydınlanacağın?
Ey insanoğlu! Kur'an nurdur. Kabirde ve kıyamette karanlıkta kalmak istemiyorsan, bedenine Kur'an'ı al, aklına Kur'an'ı al, Kur'an ezberle, Kur'an zikret. Esmayı öğren, esmayı zikret ki kabirde karanlıkta kalma.
Atalar demiş: "Rüzgâr eken fırtına biçer." Savaş tohumları eken kıyamet biçer. Savaşın azığı az, soğuğu çok, elbisesiz, yorganız, çıplak bir kış demektir. Rabbim inananları savaş ekip fırtına biçmekten korusun.
23 Eylül, sonbahara giriş vaktidir. Bu aynı zamanda Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin hasat mevsimleri, yani ölüm mevsimleridir. Ayvaya, armuta, Hasana, Hüseyine, o iki parlak yıldıza selam olsun.
Rabbim, onlardan insanlığın ölüme nasıl karşı gidileceğini anlamasını, idrak etmesini nasip eylesin. İnsanlığın iki genç fidanının şehadetini kabul eylesin. Ölümü yenmenin ne demek olduğunu anlamayı nasip eylesin. Ölümü yenen İsa'ya, Mehdi'ye arkadaş ve yâren eylesin. Ve böylece Mehdi'nin de ölümü nasıl yeneceğini ondan öğrenmesini nasip eylesin.
Rabbim, hayırlı hasatlara, güzel şehadetlere (Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet edenler topluluğuna) kavuştursun insanlığı.
Âmin, Âmîn, Âmiyyîn.
El-Fâtiha, vesselâtü vesselâmü alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Başağaçlı Raşit Tunca
15.09.2013 Pazar
Siyahların Zamanı ve Gecenin Sahibi
Tarih: 25 Eylül 2013 Çarşamba
Kıymetli kardeşlerim,
Size bir ufuk açısı sunmak istiyorum. Mesela karpuza bakarız, yeşil kabuğu ile kırmızı içinin uyumuna hayran oluruz. Ama ne zaman kesip içine gireriz, işte o zaman siyah çekirdekler gözümüze çarpar. Eğer sen sadece çekirdeklere takılıp kalırsan, tıpkı ahmakların yaptığı gibi çekirdeksiz karpuz üretmeye kalkarsın. Oysa çekirdeksiz karpuz, tohumsuz, dölsüz, özü boşaltılmış bir meyve gibidir. İşte bu da soysuz, köksüz bir nesil meydana getirir. İnsanoğlu öyle üşengeç bir hale geldi ki, karpuzun çekirdeğini çıkarmaya bile üşenir oldu. Halbuki eski usul, iri siyah çekirdekli bir karpuzun vaktini bilir misin sen? Ona bakıp da “Her tarafı çekirdek” diye düşünme. O çekirdekler, bereketin ve neslin devamının sembolüdür.
Hakk'ın muradıyla yapılan hiçbir iş boşuna veya tesadüf değildir. Her işin içinde bir ruh saklıdır ve o ruh canlıdır, bakidir, ölmez. Kimileri sadece dış görünüşe, saça, kaşa, göze bakar; kimileri ise eşyanın özüne, içindeki ruha bakar. Çarşıdan sebze meyve alırken rengine, tadına bakıyoruz da hiç "Bunu kim üretti, memleketi neresi?" diye soruyor muyuz? Atalarımız ne güzel söylemiş: "Otu kökünden kopar, öyle bak." Köksüze, soysuza, tohumsuza köküne bak demek abestir. Onların kökü yoktur ki; onlar "ebter"dir, hayrı kesiktir.
İşte içinde bulunduğumuz zaman, gecenin zamanıdır. Efendimiz (s.a.v) "Benim vaktim ikindi vaktidir" buyurmuştu. Şimdi ise Mehdî'nin zamanı ve gecenin zamanıdır. Geceyi, tıpkı gece gibi yaşamak gerekir. Onu stadyum ışıklarıyla aydınlatıp gündüze çevirmeye kalkmak olmaz. Bu yüzden diyoruz ki; zaman siyahların, yani fikir ve gönül adamlarının, olgun ve ağırbaşlı kişilerin zamanı olacak. Karpuz modelini oluşturacağız. Nasıl ki karpuzun özünde, merkezinde siyah çekirdekler varsa; yönetimin ve bilginin özünde de bu feraset sahibi kişiler bulunacak.
Gece gelince, gündüz "ben duracağım" diyemez. Eğer derse, Allah onu görevden alır ve yerine geceyi getirir. Şimdi kış vaktine geldik. Ahir zamanın kışında, yani soğuk savaşlar döneminde, silahlı çatışmalar yerini fikir ve söz savaşlarına, beyin jimnastiğine bırakacak. Tehditler, fikir ayrılıkları, en fazla da yüksek tonda tartışmalar olacak.
Bu karpuz modelinde; en içte, merkezde siyah çekirdekler yani bilginin ve hikmetin kaynağı olan başkanlar, lider ruhlu kişiler bulunacak. Onlar tohum gibi, her şeyin özü olacak. Onların üstünü kırmızılar, yani icraatçılar, çalışma hayatını düzenleyecek olanlar örtecek. Onun dışındaki beyaz kısım ise tarafsızları, yani ilim ve eğitimle uğraşacak olan ehli kimseleri temsil edecek. Bunlar, tıpkı Osmanlı'da olduğu gibi, emaneti ehline teslim etme anlayışıyla, özellikle çocuklarımızın eğitimi gibi hassas konularda görev alacak, edebiyatı ve irfanı güçlü, Zeki Müren gibi sanat ve edebiyatla yoğrulmuş kişiler olacak.
En dıştaki yeşil kabuk ise koruyucuları, yani açları doyurmakla, zayıfları korumakla görevli olanları simgeleyecek. Bu yapının dışında ise maviler, yani muhalefet edenler, tıpkı su gibi her an hazır bekleyecekler. Onların varlığı, tıpkı karpuzu besleyen yağmur gibi olacak. Biz onları göreve çağırdığımızda, abdest suyumuz gibi hazır bulunacaklar. Ulaşım ve tarım gibi hayati konular, kırmızı ve mavinin iş birliğiyle yürütülecek. Sağlık ise tıpkı vücuttaki böbrek gibi hayati bir görev olarak, evrensel standartlarda, sadece paralı olanlar için değil tüm insanlık için hizmet verecek şekilde düzenlenecek. İlaç ve sağlık teknolojisi geliştirme gibi konular, bu mavilerin uhdesinde olacak.
Bu modelde herkesin bir görevi ve yeri var. Karpuzun tehlikesi, yere çarpıp tuzla buz olmasıdır. Bu karpuz modelini, yani düzenimizi, şeytanın ifsat etmesine, bozmasına izin verilmeyecek. Bu modeli yere çalıp paramparça etmek isteyen ahmaklara karşı gerekli tedbirler alınacak. Bu düzen, dindar neslin korunmasını ve köklerine bağlı kalmasını sağlayacak.
Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
25.09.2013 Çarşamba
Tarih: 25 Eylül 2013 Çarşamba
Kıymetli kardeşlerim,
Size bir ufuk açısı sunmak istiyorum. Mesela karpuza bakarız, yeşil kabuğu ile kırmızı içinin uyumuna hayran oluruz. Ama ne zaman kesip içine gireriz, işte o zaman siyah çekirdekler gözümüze çarpar. Eğer sen sadece çekirdeklere takılıp kalırsan, tıpkı ahmakların yaptığı gibi çekirdeksiz karpuz üretmeye kalkarsın. Oysa çekirdeksiz karpuz, tohumsuz, dölsüz, özü boşaltılmış bir meyve gibidir. İşte bu da soysuz, köksüz bir nesil meydana getirir. İnsanoğlu öyle üşengeç bir hale geldi ki, karpuzun çekirdeğini çıkarmaya bile üşenir oldu. Halbuki eski usul, iri siyah çekirdekli bir karpuzun vaktini bilir misin sen? Ona bakıp da “Her tarafı çekirdek” diye düşünme. O çekirdekler, bereketin ve neslin devamının sembolüdür.
Hakk'ın muradıyla yapılan hiçbir iş boşuna veya tesadüf değildir. Her işin içinde bir ruh saklıdır ve o ruh canlıdır, bakidir, ölmez. Kimileri sadece dış görünüşe, saça, kaşa, göze bakar; kimileri ise eşyanın özüne, içindeki ruha bakar. Çarşıdan sebze meyve alırken rengine, tadına bakıyoruz da hiç "Bunu kim üretti, memleketi neresi?" diye soruyor muyuz? Atalarımız ne güzel söylemiş: "Otu kökünden kopar, öyle bak." Köksüze, soysuza, tohumsuza köküne bak demek abestir. Onların kökü yoktur ki; onlar "ebter"dir, hayrı kesiktir.
İşte içinde bulunduğumuz zaman, gecenin zamanıdır. Efendimiz (s.a.v) "Benim vaktim ikindi vaktidir" buyurmuştu. Şimdi ise Mehdî'nin zamanı ve gecenin zamanıdır. Geceyi, tıpkı gece gibi yaşamak gerekir. Onu stadyum ışıklarıyla aydınlatıp gündüze çevirmeye kalkmak olmaz. Bu yüzden diyoruz ki; zaman siyahların, yani fikir ve gönül adamlarının, olgun ve ağırbaşlı kişilerin zamanı olacak. Karpuz modelini oluşturacağız. Nasıl ki karpuzun özünde, merkezinde siyah çekirdekler varsa; yönetimin ve bilginin özünde de bu feraset sahibi kişiler bulunacak.
Gece gelince, gündüz "ben duracağım" diyemez. Eğer derse, Allah onu görevden alır ve yerine geceyi getirir. Şimdi kış vaktine geldik. Ahir zamanın kışında, yani soğuk savaşlar döneminde, silahlı çatışmalar yerini fikir ve söz savaşlarına, beyin jimnastiğine bırakacak. Tehditler, fikir ayrılıkları, en fazla da yüksek tonda tartışmalar olacak.
Bu karpuz modelinde; en içte, merkezde siyah çekirdekler yani bilginin ve hikmetin kaynağı olan başkanlar, lider ruhlu kişiler bulunacak. Onlar tohum gibi, her şeyin özü olacak. Onların üstünü kırmızılar, yani icraatçılar, çalışma hayatını düzenleyecek olanlar örtecek. Onun dışındaki beyaz kısım ise tarafsızları, yani ilim ve eğitimle uğraşacak olan ehli kimseleri temsil edecek. Bunlar, tıpkı Osmanlı'da olduğu gibi, emaneti ehline teslim etme anlayışıyla, özellikle çocuklarımızın eğitimi gibi hassas konularda görev alacak, edebiyatı ve irfanı güçlü, Zeki Müren gibi sanat ve edebiyatla yoğrulmuş kişiler olacak.
En dıştaki yeşil kabuk ise koruyucuları, yani açları doyurmakla, zayıfları korumakla görevli olanları simgeleyecek. Bu yapının dışında ise maviler, yani muhalefet edenler, tıpkı su gibi her an hazır bekleyecekler. Onların varlığı, tıpkı karpuzu besleyen yağmur gibi olacak. Biz onları göreve çağırdığımızda, abdest suyumuz gibi hazır bulunacaklar. Ulaşım ve tarım gibi hayati konular, kırmızı ve mavinin iş birliğiyle yürütülecek. Sağlık ise tıpkı vücuttaki böbrek gibi hayati bir görev olarak, evrensel standartlarda, sadece paralı olanlar için değil tüm insanlık için hizmet verecek şekilde düzenlenecek. İlaç ve sağlık teknolojisi geliştirme gibi konular, bu mavilerin uhdesinde olacak.
Bu modelde herkesin bir görevi ve yeri var. Karpuzun tehlikesi, yere çarpıp tuzla buz olmasıdır. Bu karpuz modelini, yani düzenimizi, şeytanın ifsat etmesine, bozmasına izin verilmeyecek. Bu modeli yere çalıp paramparça etmek isteyen ahmaklara karşı gerekli tedbirler alınacak. Bu düzen, dindar neslin korunmasını ve köklerine bağlı kalmasını sağlayacak.
Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
25.09.2013 Çarşamba
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 2,149
» Forum posts: 2,400
Read More / Comment 
