MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
Toplam Üyeler» Toplam Üyeler 5
Son Üye» Son Üye Ahmed
Toplam Konular» Toplam Konular 2,076
Toplam Yorumlar» Toplam Yorumlar 2,353

Detaylı İstatistikler Detaylı İstatistikler

Forumda Ara

(Gelişmiş Arama)

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Çocuğun şahsiyetinin oluşumunda anne-babanın rolü

Şahsiyet Eğitimi Nerede Başlar?

Çocuğun şahsiyetinin oluşumunda anne-babanın rolü, çocukluk eğitimi, örnek olmanın önemi ve sevgi temelli terbiyenin esasları.

Şahsiyetimize yön veren çocukluk yıllarındaki eğitim, öğretim ve terbiyenin, ne denli önemli olduğu konusunda İslâm âlimlerinin şu görüşlerini paylaşabiliriz:

ŞAHSİYET EĞİTİMİ EŞ SEÇİMİYLE BAŞLAR

Çocuk eğitimi doğumla birlikte değil; eş seçimi ile başlar! Erkek veya kadın, aile olmak için “nasıl bir eş” seçiyorsa, çocuğunun ahlâk ve karakterini de o belirlemeye başlamış demektir! Güzel ahlâklı, sâlih ve sâliha eşler; kendileri gibi güzel ahlâklı bir nesil yetişmesini isterler.

Çocuk dile gelip konuşmamış olsa da, daha anne karnındayken dışarıda olup biten her şeyi hisseder. Bilhassa annenin duygu ve düşünceleri; bebek tarafından bir sünger gibi emilir. Hâmile olan annenin ibadetleri, helâl-haram hassasiyeti, duâları, gözyaşları ne kadar iyi yönde çocuğu etkilerse; Allah korusun uyuşturucu, içki, sigara vb. kötü alışkanlıkları da çocukta kalıcı rahatsızlıklar meydana getirir. Anne karnındaki çocuk, annesinin yediği-içtiği her şeyden hem madde hem de mânâ olarak derinden etkilenir.

HER ÇOCUĞUN EĞİTİMİ KENDİNE ÖZELDİR

Çocuk dünyaya geldikten sonra “ideal eğitim metodu” diye bir metot yoktur. Anne-babaların her biri farklı karakter ve özelliklerde olduğu gibi, çocuklar da kendi şahsına münhasırdır; orjinaldir, biriciktir! Her insan birbirinden özel ve farklı yaratıldığı için, bir çocuğa uygulanan eğitim metotları, aynı ailenin başka bir çocuğunda bile geçerli olmayabilir. Bazı evlâtlar, anne-babalarına sevgi-saygı duyduğu için itaat eder, bazıları korktuğu için… Bazıları da itaatsiz bir mizaç ve karakterde olabilir. Bazı evlâtlar fedakâr ve merhametlidir; bazıları bencil ve kırıcı… O yüzden her çocuğun eğitimi kendisine özeldir!

İslâm âlimlerine göre; 0-6 yaş “telkin”, 7-10 yaş “teşvik”, 10-14 yaş arası da “ikaz” dönemi olarak sınıflandırmışlar.

0-6 yaşlar arası; zihin ve mânevî eğitim açısından en önemli dönemdir. Bu dönemi çocuklar, daha çok annenin yanında geçirdikleri için annelerin her davranışı, söylediği her sözü çocuğun kişiliğinde kalıcı tesirler meydana getirir. Bu dönemde anne çocuğuna sevgiyle yaklaşmalı, güven duygusuyla sarmalamalı, bilhassa onun yanındayken hâl ve hareketlerine son derece dikkat etmelidir. Anne-baba; çocuğa merhamet, muhabbet, güven ve hoşgörüyle donatılmış bir çevre hazırlamalıdır.

ÇOCUKLAR SÖYLENENİ DEĞİL, GÖRDÜĞÜNÜ ÖĞRENİR

Yaş dönemlerini de göz önünde bulundurarak çocuklarımıza “en güzel şekilde örnek” olmalıyız. Yalanın, kandırmanın ne olduğunu bilmeyen çocuklar; sözlerimizden ziyade yaptıklarımıza bakar! Komşumuza gönderdiğimiz bir tas çorba, hastalandığındaki bir ziyaretimiz; uzun uzun anlatacağımız “komşu hakkı” sohbetlerinden daha tesirlidir. Aynı şekilde kendi büyüklerimize gösterdiğimiz samimi sevgi, saygı ve bağlılık; onlar tarafından “olduğu gibi” örnek alınacak ve karakterine işleyecektir.

Yeri geldiğinde kısa bir nasihat, güzel bir hikâye, etkili bir hadîs-i şerîf; onların zihin ve gönül dünyasını parlatacak; ufuk kazandıracak ve dîne olan meylini artıracaktır. Bir Ramazan’da terâvihe beraber gitmek, onları küçük yaşlarından itibâren mevlidlere, dînî cemiyet ve sohbetlere götürmek; oranın mânevî havasını teneffüs etmelerine vesîle olacaktır.

Çocuğun en güzel eğitimi; yaşayarak örnek olma şeklindedir. Anne-babasının sokaklara çöp attığını, hayvanlara zarar verdiğini gören bir çocuk, maalesef yanlış örneklerle farkına varmadan zihnini kirletmiş demektir.

ÇOCUĞUN EN BÜYÜK GIDASI SEVGİ VE MERHAMETTİR

Sadece çocuğun yanında kalıp onun temel ihtiyaçları olarak bilinen fizikî ihtiyaçlarını karşılamak, meselâ altını temizlemek, karnını doyurmak veya temizliğine dikkat etmek, çocuk için yeterli değildir. Ona kaliteli ve verimli geçireceğimiz özel zamanlar ayırmalıyız. Onunla ilgilenmek, sorularına cevap vermek, hatalarını fark etmek, gerektiğinde oyun oynamak yahut yaşına göre kendi işlerimize ortak etmek de gereklidir.

Annelerin mayası sevgidir. Sıkıntıları sebebiyle sabaha kadar uyumayan, annesini de uyutmayan bir bebeğe karşı, mışıl mışıl uykuya daldığında mahmur gözlerinde “öfke ve kinle” değil de “şefkat ve merhametle” bakan insanın adıdır anne… Cenâb-ı Hak, dünyada her bir evlâdı, böyle bir sevgi ve merhamet hâlesiyle kuşatmış ve emniyet altına almıştır. O yüzden çocuğun en büyük gıdası ve en büyük muallimi; samimi ve dengeli bir sevgi, gözünden sakınan bir ilgi ve merhamettir.

Kaynak: Ayşe Arslan Bay, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483
Bir Çeyrek Ekmekte Saklı İstiğna Dersi

Kanaat ve istiğna duygusunu anlatan bu ibretlik kıssa; yoksulluk içinde izzetli duruşu, infak ve merhameti bir çeyrek ekmek üzerinden etkileyici bir şekilde ortaya koyuyor.

Kanaat ve istiğnânın fazîletini aksettiren şu kıssa ne kadar ibretlidir:

FAKİRLİK İÇİNDE İNFAK VE MERHAMET ÖRNEĞİ

Bir iftar vakti, bir fırının kapısına, sîmâsı her gözün göremeyeceği bir asâlet taşıyan, güngörmüş bir zât gelmişti. Kalabalık dağıldıktan sonra fırıncıya:

“–Evlâdım, bugün nafakamı çıkaramadım. Ecel gelmezse yarın ödemek üzere bana bir çeyrek ekmek verir misiniz?” dedi.

Sesi titremiş, çehresi kızarmıştı. Fırıncı:

“–Ne demek baba; sana çeyrek değil bütün ekmek vereyim. Helâl olsun, paraya lüzum yok.” dediyse de, o garip şahıs:

“–Hayır yavrum, dörtte biri kâfî... Belki üç yoksul daha gelir. Hem ancak dörtte biri kadar yüzümü kızartabiliyorum. Fazlasına tahammül edemem. Dörtte birini almak için de şartım, yarın borcumu takdim etmektir.” dedi.

Fırıncı şaşkın bir şekilde çeyrek ekmeği verdi. Ekmeği öperek alan adamcağız, yavaş ve sessiz adımlarla oradan ayrıldı. İleride, köşe başında önüne bir köpek çıktı. Yalvaran gözleriyle açlığını anlatırcasına ihtiyara bakıyordu. Nur yüzlü mübârek; “Demek yarısı seninmiş!” diyerek, çeyrek ekmeğin yarısını köpeğe verdi. Ardından câmiye doğru yürüdü. Elinde kalan bir lokma ekmek ve birkaç yudum su ile iftar etti. Bu nîmetleri ihsân eden Allâh’a şükretti.

Ertesi gün bir dükkâncı:

“–Baba, şu karşıki çeşmeden kırbalarımızı doldur, sonra da yeni gelen şu eşyâları içeri taşı!” dedi ve bunun karşılığında ona bir lira verdi.

Garip adamcağız, hemen fırına koştu ve dörtte bir ekmeğin ücreti olan 25 kuruşu takdim etti. Fırıncı ne kadar almak istemediyse de o nur yüzlü zâtın ısrarlı ricâsı karşısında daha fazla direnemedi; gözleri dolu dolu bir hâlde ücreti kabûl etmek zorunda kaldı.

İşte kanaat ve istiğnâ âbidesi bir insan… Aynı zamanda bütün yoksulluğuna rağmen infâkı ve Allâh’ın mahlûkâtına şefkati elden bırakmayacak kadar cömert bir kul…

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları
Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp

Gâfil ve ârif bir insan için bu dünyadaki en büyük kayıp nedir? Ârif bir müʼmin ile gâfil bir insan arasındaki farklar neler?

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Çölde yolunu kaybetmiş kişi, kayıp değildir. Asıl kayıp kişi, hidâyetten sapmış kimsedir.”

“Sana; «Hâline ağlanacak kişi kimdir?» diye sorulduğunda de ki:

«Kendisine verilen sağlık ve âfiyeti, Allâh’a isyan etmekte tüketen kimseye ağlamak gerekir.»”

“Esir veya zindana düşmüş kimsenin, gerçekten felâkete mâruz kalmış bir bedbaht olduğunu düşünme. Aksine, asıl bedbaht şu kimsedir ki Allâh’ın emir ve yasaklarına aykırı davranarak, tertemiz beden ülkesini günahlarla kirletmiştir.”
Ârif Bir Müʼmin İle Gâfil Bir İnsan Arasındaki Farklar

Gönlü îman nûruyla aydınlanmış, esas hayatın âhiret olduğu şuuruyla yaşayan ârif bir müʼmin; hayat ve kâinâta, dâimâ îman firâsetiyle bakar. Buna mukâbil, kalbi gaflet karanlıklarına gömülmüş, hayatı sadece bu dünyadan ibâret zanneden, gâfil bir insanın ise pusulası şaşmıştır. O artık yalnızca nefsinin ve şeytanın kendisine fısıldadığı şeyleri hakîkat zanneder.

Dolayısıyla ârif bir müʼmin ile gâfil bir insanın nazarında hayır ile şer, faydalı ile zararlı, saâdet ile felâketin mânâsı bambaşkadır.

Gâfil bir insan için bu dünyada en büyük kayıp, bedeninin ölümüdür. Hâlbuki ârif müʼminler nezdinde en büyük kayıp, bir kalbin hidâyet ve takvâdan mahrum kalarak günahların katranına boyanması ve bunun neticesinde mânen ölmesidir. Yani kalpsiz bir bedenle âdeta bir “canlı cenaze” hâline gelmesidir.

Mevlânâ Hazretleriʼnin şu ifadeleri de bu hakîkate işaret etmektedir:

“Sakın ola ki öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, vah vah!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”

Herkes gibi bizler de dünyevî musîbet ve felâketlerden korkuyoruz ama, esas korkmamız gereken; son nefesi îman selâmetiyle verip veremeyeceğimizdir. Asıl korkmamız gereken, günahlarımızdır; bilhassa da âhirete kalan kul haklarıdır.

Diğer taraftan, bu cihanda hor görülen garibe, ezilen kimsesize, hakkı yenilen mağdur ve mazluma acımak gerekirse de, en çok acınacak hâlde olanlar, insafsızca zulmeden zâlimlerdir. Zira âhiret penceresinden bakıldığında açıkça görülür ki; asıl acınacak hâlde olanlar, bu dünyada zayıfa gadreden zâlimlerdir. Çünkü o bedbahtlar, âhiret müflisleri olacaklar, mazlumlar ise -sabrettikleri takdirde- ebedî nîmetlere kavuşacaklardır.
Asıl Acınacak Kimseler

Yine, asıl acınacak kimseler; dünyaya hastalık, sakatlık, âmâlık gibi birtakım mahrumiyetlerle gelenler değil; onları küçümseyip dışlayan merhamet fukarâsı gâfillerdir. Zira o mahrum kardeşlerimiz, âhirette bunun mükâfâtına ermekle birlikte; “Dünya bir fasıldı, geldi geçti. O mahrumiyetlerimiz sayesinde birçok günahtan korunup ecre nâil olduk.” diyerek şükredecekler.

Bu itibarla yine asıl acınacak hâlde olanlar;

‒Mazlumlardan ziyâde, zâlimlerin taş kesilmiş vicdanlarıdır.

–“Acıyın bize!” feryatlarına sağır kesilen, insaf, izʼan, merhamet ve gözyaşını unutmuş ruhsuz menfaatperestlerdir.

‒Mâneviyat mahrumu materyalistlerdir.

‒Asıl acınacak kimseler, daha fazla kazanma hırsıyla işçisinin, müşterisinin hakkını yiyen zâlim patronlardır.

‒Asıl zavallı durumunda olanlar; hak ve hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hak ve hukukuna inanan, fânî saltanatlarının esiri olmuş zâlimlerin hastalıklı ruhlarıdır.

Meselâ gurur ve kibir şaşkınlığıyla tanrılık iddiâ eden Nemrut, karşısında cevap vermekten âciz kaldığı İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşe attırmış; fakat Allah Teâlâ, Halîl’ini/dostunu muhafaza etmişti. Zira haklı ve güçlü olan Hazret-i İbrahim idi. Nemrut ise Allâhʼın teʼyîdine mazhar olmuş bir peygamber karşısında, topal bir sinekle helâk olacak kadar zavallı bir durumdaydı.

Yine güç ve imkânlarına güvenerek tanrılık dâvâsı güden Firavun da, Hazret-i Mûsâ’yı mağlûp etsinler diye topladığı sihirbazların îman etmeleri karşısında öfkeden deliye dönmüş, onları işkencelerle şehîd etmişti.

Sihirbazlar, kalben ve rûhen öyle güçlü idiler ki insanın kanını donduracak derecede ağır tehdit ve işkenceler karşısında dahî, büyük bir îman cesaretiyle;

“–(Ey Firavun, sen) dilediğini yap! Sen ancak dünyaya hükmedebilirsin! Biz ise (şehîd olarak) Rabbimiz’e döneceğiz!” dediler.[1] Firavunʼdan değil, îmanlarının zedelenmesinden korktular. Îmanları hususunda aslâ geri adım atmadılar, bilâkis Allah için gözlerini kırpmadan şehâdete yürüdüler. Onların bu dâsitânî metâneti karşısında Firavun, içine düştüğü acziyeti şiddete başvurarak gizlemeye çalışan bir zavallı idi.

Yüksek mevkî ve cemâl sahibi bir kadından gelen nefsânî teklifi reddederek; “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir…”[2] diyen Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-, Mısır zindanında mânen çok güçlüydü. İçine düştükleri suçluluk psikolojisini bastırabilmek için onu iftiralarla zindana attıranlarsa, bütün dünyevî ihtişamlarına rağmen, hakîkatte son derece âciz birer zavallı durumundaydılar.

Putperest Romalılar tarafından arenalarda aslanlara atılan ilk Îsevîler, aslanların dişleri arasında can verseler de îmanlarından tâviz vermeyecek kadar güçlü idiler. Romalılar ise haksızlıklarını şiddet, kaba kuvvet ve kanla örtbas etmeye çalışan âcizlerdi.

Yine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-ʼın devr-i risâletinde; onu inkâr eden yahudîlerin kışkırttığı Romalılar, Yunanlılar ve putperestler birleşerek, hak dîne karşı çıktılar. Yahudî Zûnuvas ve adamları, Necranlı muvahhid müʼminleri, ateş dolu hendeklere atıyor ve alevler içinde kalan o insanları seyrediyorlardı. O sâdık mü’minler de şehâdete korkusuzca yürüyecek kadar güçlüydü. Onlara bu zulmü revâ gören sadist ruhlu zâlimler ise nefislerinin zebûnu olmuş zavallı bir gürûh idi.
Keşke Bilselerdi

Tevhîdi müdâfaa ederken taşlanarak öldürülen Habîb-i Neccâr, mânen çok güçlüydü. Kavmine acıyor; “Keşke bilselerdi!”[3] diyordu.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tebliğ için gittiği Tâif’te taşlanırken dahî, En Yüce Kudretʼe sığınmanın müstesnâ metânetine sahipti. Oʼnu taşlayanlar ise içinde bulundukları bâtılın zayıflığını gizleyebilmek maksadıyla, eziyet, hakâret ve çirkefliklere başvuruyorlardı.

Hak ve hakîkatin temsilcisi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu zulümler karşısında çok güçlü idi. Hattâ kendisini taşlayanlara acıyor ve;

“–Yâ Rabbi! Kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar!” niyâzında bulunuyordu.[4]

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, içtihadlarının istismar edilmemesi için kadılık teklifini reddetmişti. Bunun üzerine halîfe onu hapse attırıp kırbaçlattırdı.

Ebû Hanîfe Hazretleri, Bağdat zindanında son derece güçlüydü. Onu haksız icraatlerine âlet edemediği için zindana attıran halîfe ise aslında bu tavrıyla kendi acziyetini sergilemiş oluyordu.

Çanakkaleʼde maddî bakımdan imkânsızlıklar içinde bulunan Mehmetçik, dünyanın en güçlü donanmasına karşı büyük bir îman gücüyle mukâvemet ediyordu. Yaklaşık 250 kiloluk bombayı sırtlayan Seyyid Onbaşı, koskoca İngiliz zırhlısını denizin dibine gömdü. Mehmetçik, tarihe “Çanakkale geçilmez!” mührünü vurdu. Tepeden tırnağa silahlı, maddî bakımdan dünyanın en büyük donanması ise bu îman mehâbeti karşısında âciz bir zavallı olarak kaldı.

Nitekim Winston Churchill, ülkesinde Çanakkale mağlûbiyetinden dolayı sorgulanırken;

“–Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile harp ettik!.. Tabiî ki yenilecektik!..” diyerek, Mehmetçiğin îmânı karşısındaki acziyetlerini îtiraf etti.

Bugün de kendi vatanlarında yaşama hakları gasp edilen Filistinli kardeşlerimiz başta olmak üzere ümmetin mazlumlarının yaşadıkları, hepimizin içini acıtıyor. Fakat asıl acınacak durumda olan; haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı sayıldığı bir sistemi dayatan, gasp ve haydutluğu meslek edinmiş zorbaların hazin âkıbeti olacaktır. Zira “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur.”

Diğer taraftan, yine asıl üzülüp ağlanması gereken husus, mazlum din kardeşlerini zâlimlerin pençesinden kurtarmaktan âciz kalan, iki milyarlık İslâm âleminin darmadağınık vaziyetidir.

Şunu unutmayalım ki bugün Gazzeli kardeşlerimizin canları tehlikede fakat îmanları sağlam. Bizimse canlarımız emniyette fakat îmanlarımız ne kadar sağlam, bilemiyoruz! Bugün Gazzeli kardeşlerimizin çektikleri çilelerle kendi hâlimizi kıyasladığımızda, âhirette onlarla aynı Cennetʼlerde olmayı nasıl ümit edebiliriz?! İşte asıl endişelenmemiz gereken mesele budur!..

Velhâsıl; Cenâb-ı Hakk’a tevekkül eden, Oʼna dayanıp güvenen, hak ve hakîkatin safında bulunan bir müʼmin, zâhiren mağlup olsa da hakîkatte gâlip demektir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Haziran, Sayı: 484
Enes bin Malik (r.a.) Peygamber Efendimiz’e Nasıl Hizmet Etmiştir?

Enes bin Mâlik’in Rasûlullah’a hizmet yıllarını, Efendimiz’in çocuklara yaklaşımını ve eşsiz terbiye metodunu anlatan ibretli rivayetler.

Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:

ENES b. MÂLİK’İN PEYGAMBERİMİZE HİZMET ETMESİ

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye teşrîf buyurduklarında, (üvey babam) Ebû Talha elimden tutarak beni Allâh Rasûlü’ne götürdü ve:

«–Yâ Rasûlallâh! Enes akıllı bir çocuktur, size hizmet etsin!» dedi. Böylece Rasûlullâh’ın hizmetçisi oldum. Hazarda ve seferde (on sene) hizmetini gördüm. Vallâhi işlediğim bir kusurdan dolayı: «Niçin böyle yaptın?» veya yerine getirmediğim bir vazîfeden ötürü: «Bunu niçin yapmadın?» dememiştir.” (Müslim, Fedâil, 52)

Diğer bir rivâyete göre Hazret-i Enes’in Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hizmetine girmesi şöyle vukû bulmuştur:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye teşrif buyurduklarında kadın-erkek bütün Ensâr-ı Kirâm, kendisine birtakım hediyeler takdîm ediyorlardı. Ümmü Süleym ise verecek bir şeyi olmadığı için mahzûn oluyor, üzülüyordu. Daha sonra oğlu Enes’in elinden tutup Allâh Rasûlü’ne geldi ve:

“–Yâ Rasûlallâh! Enes size hizmet etse münâsib görür müsünüz?” dedi. Peygamber Efendimiz de kabul buyurdular. (Semhûdî, I, 271)

Enes -radıyallâhu anh- diyor ki:

“...Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün beni bir yere göndermek istedi. Ben: «Vallâhi gitmem.» dedim. Hâlbuki içimden gitmeye karar vermiştim. Çünkü emri veren Allâh’ın Nebîsi idi. Yola çıktım, sokakta oynayan çocukların yanlarına vardım (ve orada oyalandım). Derken Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- arkamdan gelerek ensemden tuttu. Dönüp baktığımda gülümsüyordu.

«–Enescik! Söylediğim yere gittin mi?» diye sordu.

«–Hemen gidiyorum yâ Rasûlallâh!» dedim.” (Müslim, Fedâil, 54)

Enes -radıyallâhu anh- bir başka hâtırasını da şöyle anlatır:

“Birgün, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hizmetini gördükten sonra: «Peygamberimiz kaylûle uykusundadır.» diyerek çocukların yanına gittim. Ben onların oyununu seyrederken Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- geldi. Oyun oynayan çocuklara selâm verdi. Ardından beni çağırdı ve bir yere gönderdi. Ben de gittim. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ben dönünceye kadar bir gölgede oturdu. Annemin yanına dönmekte gecikmiştim. Yanına vardığımda annem:

«−Niye geciktin?» diye sordu. Ben:

«−Allâh Rasûlü beni bir iş için göndermişti.» dedim. Annem:

«−O iş neydi?» diye sordu. Bunun üzerine ben:

«−Rasûlullâh’ın sırrıdır?» dedim. Annem:

«−Öyleyse Rasûlullâh’ın sırrını muhâfaza et!» dedi.”

Bu hadîsi rivâyet eden Sâbit der ki:

“−Enes bana: «Eğer o sırrı birisine söyleyecek olsaydım sana söylerdim ey Sâbit!» dedi.” (Ahmed, III, 195)

Görüldüğü gibi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocukları kendi akranıymış gibi muhâtap kabûl ederek onlara bir kısım sırlar vermiştir. O, hayâtının her safhasında çocuklara derin bir sevgi ve şefkat beslemiş, onları ciddiye alıp seviyelerine inmiş, âdeta çocuğun rûhuna girmiştir. Hadîs-i şerîflerinde:

“Kimin bir çocuğu varsa onunla çocuklaşsın!” (Deylemî, III, 513)

“Çocuklarınıza ikramda bulunun ve terbiyelerini güzel yapın!” (İbn-i Mâce, Edeb, 3) buyurarak evlâtlarımıza ve küçüklerimize karşı nasıl muâmele etmemiz gerektiğini göstermiştir.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek hayâtı, çocukların terbiye edilmesi husûsunda da bize rehberlik etmektedir. O, maiyyetindeki Enes’e nasıl bir terbiye vermişti ki, ona hayâtı boyunca hiç kızma ihtiyâcı duymamıştı. Elli beş yaşlarındaki Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-, on yaşlarındaki Enes’in rûhuna nasıl bir yol bulmuştu ki onunla arkadaş gibi şakalaşabiliyor ve gerektiğinde sırrını verebiliyordu. Allâh Rasûlü’nün terbiyesinde yetişen Enes -radıyallâhu anh- da çocuk yaşına rağmen olgun bir insan gibi davranarak Rasûlullâh’ın sırrını kimseye söylemeden onunla birlikte mezara girebiliyordu. Hazret-i Enes’i bu olgunluğa yükselten, hiç şüphesiz, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tatbîk etmiş olduğu kâbına varılmaz üstün terbiye metodudur.
Hannâne Direğinin Peygamber Efendimizʼe Olan Hasreti

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yaslandığı hurma kütüğünün (Hannâne Direği) hasretle inlemesini anlatan ibretlik mucize ve Peygamber sevgisi kıssası.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ashâbına vaaz ederken mescit direklerinden bir hurma kütüğüne dayanırdı.

HURMA KÜTÜĞÜNÜN İNLEYEN MUHABBETİ

Bu hurma kütüğü de kendisine Fahr-i Kâinât Efendimizʼin yaslandığını hisseder, bu mazhariyetle târifsiz bir saâdet duyardı.

Gün geldi, mescitte sohbet dinleyen ashâb o kadar çoğaldı ki sahâbîlerin büyük bir kısmı, kalabalıktan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mübârek yüzünü göremez oldular. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den mescide bir minber yapılmasını ve bu minbere çıkarak hutbe îrâd etmesini talep ettiler.

Bunun üzerine mescide bir minber yapıldı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, artık bu minbere çıkarak sohbet edecekti. Fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu yeni minbere ilk çıkışında, herkesi hayrette bırakan, mûcizevî bir hâdise yaşandı:

Âlemlerin Fahr-i Ebedîsiʼnin daha evvel hutbe okurken kendisine yaslandığı hurma kütüğü, hicran ve hasret içinde kavrulan dertli bir insan gibi feryâd ü figān ile âh edip inlemeye başladı.

Bu, derin ve yanık bir ney sadâsı gibi öyle içten bir seslenişti ki o sohbet meclisinde bulunan, genç ve yaşlı bütün mü’minler bu feryâdı duydular. Feryat, bir sadâ olmaktan da çıkarak, âdeta bir muzdarip lisan hâline geldi.

Bütün ashâb, kuru bir hurma kütüğünün bu kadar yanık bir sesle içindeki hasret ve ıztırâbını ifade etmesi karşısında hayret ve dehşet içinde kaldı. (Bkz. Buhârî, Menâkıb 25, Büyû 32)
Hisse:

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:

“Cinlerin ve insanların âsîleri hâriç, yer ile gök arasındaki her şey, benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilir.” (Ahmed, III, 310)

Hakîkaten Oʼnu Uhud Dağı tanıdı, Hannâne Direği (hurma kütüğü) tanıdı ve hasretiyle inledi. Hayvanât bile O’na sığınıp O’nu kendine dert ortağı yaptı.

Bu ibretli hâdise dolayısıyla Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’sinde şu nasihatlerde bulunuyor:

“Ey gâfil! Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Ahmed’in mûcizelerine nazar et! Asâ, nasıl ejderha oldu ve hurma kütüğü, nasıl irfan sahibi oldu ve inledi?”

“Muhabbetin hakîkatini bir ağaçtan duy ve ondan ibret al! Kendini vücut ve dünya heveslerine mahkûm etme! Gerçek saâdetin ve mevkîlerin en yücesinin, vücutlar ötesinde ve onların son bulduğu yerde olduğunu bil!..”

“Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem, kendisinden ayrı düştüğü için inleyen Hannâne Direğiʼni okşadı. Ey insan, sen bir hurma kütüğünden aşağı değilsin. Hannâne Direği ol da sen de Efendimizʼin hasretiyle inle!..”


Raşit Tunca Tevhidi Kebir Duasını Okuyor

Raşit Tunca olarak sizler için hazırladığım bu videoda, Tevhidi Kebir Duasını seslendiriyorum. Bu dua, Allah’ın birliğini, peygamberlere, velilere ve önemli şahsiyetlere verilen lakap ve ünvanlarla tasdik eden çok özel bir metindir. Dua içinde geçen her bir "La ilahe illallah" cümlesi, bir peygamberin veya zatın karakteristik özelliğine, Allah katındaki makamına veya başından geçen bir hadiseye işaret eder. Örneğin Adem Safiyullah, Allah’ın seçtiği saf ve temiz insan; Musa Kelimullah, Allah ile konuşan; İsa Ruhullah, Allah’ın ruhundan üflenerek yaratılan; Muhammed Rasulullah ise Allah’ın elçisi ve sevgilisi Habibullah olarak anılır. Bu dua aynı zamanda Bakara Suresi 285. ayetinde bildirildiği gibi, peygamberler arasında ayrım yapmadığımızı, hepsine iman ettiğimizi ifade eder. Raşit Tunca yorumuyla hazırladığım bu videoda, ülülazim peygamberlerden Nuh’un Neciyyullah kurtarıcı sıfatına, Eyyüp’ün sabrına, Yunus’un balık karnındaki tevhidine, Yakub’un hasretine, Yusuf’un güzelliğine ve daha nice manalı ünvana şahitlik edeceksiniz. Bu dua, tevhid inancını pekiştirmek, peygamberlerin hayatından kesitlerle Allah’ın birliğini anlamak isteyenler için büyük bir manevi hazinedir. Dinleyerek, okuyarak veya ezberleyerek istifade edebilirsiniz. Dualarınız makbul olsun.

Anahtar Kelimeler (20 tane, yan yana ve virgülle ayrılmış):

Raşit Tunca, Tevhidi Kebir Duası, La ilahe illallah, peygamberlerin lakapları, Kelimullah, Halilullah, Habibullah, Ruhullah, Safiyullah, Neciyyullah, kelimei tevhid, Muhammed Rasulallah, peygamberlere iman, Bakara 285, tevhid duası dinle, Raşit Tunca okuyor, manevi dua, İslami zikir, ülülazim peygamberler,Cebrail Vahyullah, Muhammed Rasulallah, isimlerle tevhid, İslami dua metni, tevhid hatmi, zikir ve dua, Halid bin Velid Seyfullah, dualar hazinesi


Raşit Tunca Alfabe Duasını Okuyor

Bu videoda Raşit Tunca'nın okuduğu Alfabe Duası'nı (Ebced Duası Li Raşidiye) seslendirdim. Alfabe Duası, Arap alfabesindeki harflerin ebced değerleriyle yapılan derin bir manevi duadır. Videoda Elif'ten Ye'ye kadar tüm harfler tek tek zikredilmekte, ardından Fetih Suresi'nin son ayeti okunmaktadır. Duanın devamında kişinin kendisi, ailesi, geçmişten günümüze tüm yakınları, ehl-i beyti, şehitleri, gazileri, Osmanlı ecdadı, Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, tüm peygamberler ve ümmetleri, Mehdi ve cemaati, Raşidi Tarikatı mensupları, komşular, hocalar, mürşidler, hatta emeği geçen tüm ehl-i imanın ruhaniyetleri için niyazlar bulunmaktadır. Bu dua, okunan harflerin feyzinden, bereketinden, şifasından ve ilminden istifade etmek amacıyla yapılan kapsamlı bir manevi taleptir.

Anahtar kelimeler:
Raşit Tunca, Alfabe Duası, Ebced Duası, Raşidiye Duası, Alfabe Duası Okunuşu, Ebced Duası Li Raşidiye, Arap Alfabesi Duası, Elif Be Te Duası, Fetih Suresi Son Ayet, Ebced Harfleri, Manevi Dua, Raşit Tunca Alfabe, Ebced Duası Dinle, Alfabe Duası Arapça, Raşidi Tarikatı Duası, Harf Duası, Ebced İle Dua, Raşit Tunca Videoları, Alfabe Ebced Zikri, Kapsamlı Dua
[Resim: 1780394276430.png]

Kısırlığı Gidermek ve Çocuk Yapmak için izlenecek Yöntemler - Bir Karoglan Makalesi

Merhaba Dostlar Ben Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca

Çok Eskiden Kuran hatmederken Kurandaki bu konuyla ilgili konuya rastladım 2 ayrı ayet ve dua gördüm bu konuda dikkatimi çeken :
Kuranda böyle bir musibete düçar olan iki peygamber örnek verilir
birincisi Hz ibrahim in karısı Sare den çocuğu olmaz, bu konudaki örnek Kıssa daki çözüm, ikisinin uyumlu olmaması sebebiyle ve, her nedense Sarede ki geçici bir kısırlık sebebiyle, çocukları olmaz ve, Sare annemiz kusurun kendinde olduğunu anlayınca, Hz ibahime  başka kadın alıp, soyunu devam ettirmesine, kendisi müsade eder ve, Hacer annemizi kendine ve ona eş yapar, ve tespiti doğrudur.

Eş değiştirince, Hz. ibrahimin Hacer den ismail isminde bir çocuğu olur. Buna sebeb ise birinci olarak


1.Sebeb ve Yöntem: Hz ibrahimin Duasıdır, o dua  şu şekildedir

Hz. İbrahim Peygamberimiz Rabbimize salih bir evlat sahibi olmak için aşağıdaki Âyeti Kerime ile dua etti.


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Rabbi heb lî mines sâlihîn.

Meali :

“Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla.”

(Sadakallahul Aziym SAFFAT-100. ayet)

2.Sebeb ve Yöntem: Kusurlu Eşi değiştirdi.

Sonra ikisininde Rabblerine Teslim oluşlarından memnun olan Rabbimiz, Lut ümmetini helaka gönderdiği melekler ile, Sare annemizin kısırlığı, bir mucize olaraktan, o Meleklerce, veya Cebrail tarafından tedavi edildi ve, Rabbimiz Hz. ibrahime bir de ishak ı bağışladı yani Sare annemizinde bir çocuğu oldu sonunda.

3.Sebeb ve Yöntem: Tedavisi mümkün ise erkek veya kadının tedavı olması yani.

KURANDAKi iKiNCi ÖRNEK KARISI KISIR OLAN ZEKERiYA ALEYHiSSELAM

Zekeriya Aleyhiiselam yaşlanmıştır, karısı doksan yaşına gelmiştir, ve hala çocukları olmamıştır, ve soyunun kesilmesinden korkan  Zekeriya Aleyhiiselam Rabbine şöyle niyaz eder :

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ve zekeriyyâ iz nâdâ rabbehu rabbi lâ tezernî ferden ve ente hayrul vârisîn.

Meali :

Ve hani Zekeriyya da Rabbine şöyle nidâ etmişti "Rabbim  beni yalnız bırakma, ve Sen varis yani mirascı bırakanların en hayırlısısın."

(Sadakallahul Aziym ENBİYÂ Suresi 89. ayet)

Daha sonrada şöyle niyaz ederek Rabbbinden bir evlat istemişti :

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء


Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Hunâlike deâ zekeriyyâ rabbehu, kâle "rabbi heblî min ledunke zurriyyeten tayyibeten, Rabbi inneke semîud duâi."

Meali :

Orada Zekeriya Rabbine dua etti: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bahşet. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin” dedi.

(Sadakallahul Aziym ALİ İMRAN-38. ayet)

ve Rabbimiz 90 yaşındaki kocakarı kadından, ihtyar adam olan Zekeriya Aleyhiiselam a Yahya isimli bir çocuk bağışladı ve, onunda yine kuranda Melek tedeavisi ile olduğu anlatılır.

Zekeriya  aleyhisselam a gelen meleklerin Çocuk Haberi vermesi hadisesi

Hz. Zekeriyya’nın Yahya İle Müjdelenmesi

O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: "Allah, sana Yahya'yı müjdeler. O, Allah'tanolan bir kelimeyi (isa'yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir."

(Al-i İmran Suresi, 39)

(Allah buyurduSmile

"Ey Zekeriya, şüphesiz biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; biz bundan önce ona hiç bir adaş kılmamışız." Dedi ki: "Rabbim, karım kısır (bir kadın) iken, benim nasıl oğlum olabilir? Ben de yaşlılığın son basamağındayım." (Ona gelen melekSmile "işte böyle" dedi. "Rabbin dedi ki: - Bu benim için kolaydır, daha önce sen hiç bir şey değil iken, seni yaratmıştım." Dedi ki: "Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver." Dedi ki: "Senin alametin, sapasağlam iken, üç tam gece insanlarla konuşmamandır." Böylelikle (Zekeriya) mescidten kavminin karşısına çıkıp onlara (şu anlamları) işaret etti: "Sabah akşam tesbih edin." (Çocuğun
doğup büyümesinden sonra ona dedik kiSmile "Ey Yahya, Kitabı kuvvetle tut." Daha çocuk iken ona hikmet verdik. Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi.- Ana ve babasına itaatkardı ve isyan eden bir zorba değildi. Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağı gün de.

(Meryem Suresi, 7-15)

(Zekeriya)
"Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver." dedi. "Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O’nu tesbih et." dedi.

(Al-i İmran Suresi, 41)

KURANDAKi ÜÇÜNCÜ ÖRNEK MERYEM VE iSA ALEYHiSSELAM YÖNTEMi

İmran'ın karısı, Mesih'in annesi İmran kızı Meryem'e hamile kalır. Karnındaki bebeği, doğurduğu zaman özgür kılınmış olarak mescide hizmet etmek üzere adar. O, karnındaki bebeğin erkek olduğunu sanır. Çocuğu doğurup kız olduğunu anlayınca üzülür, iç geçirir. Sonra ona, "hizmet eden kadın" anlamına gelen "Meryem" adını verir. Meryem doğmadan önce babası ölür. Annesi onu mescide getirir ve kâhinlere teslim eder. Hz. Zekeriya da aralarındadır. Onun sorumluluğunu yüklenme hususunda birbirleriyle tartışırlar. Sonunda kura çekme hususunda anlaşırlar. Kura amacıyla oklar çektiklerinde kura Zekeriya'ya çıkar. Bunun üzerine Zekeriya onun sorumluluğunu üstlenir. Erişkinlik çağına gelince, onu diğer kâhinlerden ayıracak şekilde araya bir perde çekerler. Meryem bu özel bölmede Allah'a ibadet ederdi. Sadece Zekeriya yanına girebilirdi. Zekeriya mihrapta onun yanına girdiği her seferinde yanında bir rızk bulurdu. Zekeriya; "Bunlar sana nereden geldi ey Meryem?" diye sorardı. O da; "Allah katından. Allah dilediğine hesapsız rızk verir." cevabını verirdi. Meryem (s.a) doğru sözlüydü. Allah tarafından günahlardan korunmuştu, masumeydi. Tertemizdi, arınmış ve seçilmişti. Meleklerin konuştuğu bir muhaddesti. Melekler ona; "Allah seni seçti ve arındırdı." demişlerdi. O, Rabbine gönülden boyun eğendi ve Allah'ın âlemlere olan ayetlerindendi.

(Âl-i İmrân, 35-44; Meryem, 16; Enbiya, 91; Tahrim, 12)

O, kendisine ayrılan özel bölmesinde bulunduğu bir sırada yüce Allah ona Ruh'u (Cebrail) gönderdi. Ruh ona normal bir insan olarak göründü. Ruh, Allah tarafından kendisine elçi olarak gönderildiğini ve görevinin Allah'ın izniyle ona babasız olarak bir çocuk bahşetmek olduğunu söyledi. Çocuğunun göstereceği göz kamaştırıcı mucizeleri müjdeledi. Yüce Allah'ın, onun oğlunu Ruhul Kudüs'le destekleyeceğini, ona kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğreteceğini, yüce Allah'ın apaçık ayetler desteğinde onu İsrailoğullarına elçi olarak göndereceğini haber verdi. Onun misyonunu ve kıssasını anlattı. Sonra Ruh ona üfledi. Böylece normal bir şekilde gebe kalan bir kadın gibi çocuğuna gebe kaldı.

(Âl-i İmrân, 45-51)

Sonra Meryem, onunla ıssız bir yere çekildi. Doğum sancıları onu bir hurma dalına doğru sürükledi. "Keşke bundan önce ölseydim de hafızalardan silinip unutuluverseydim." dedi. Altından bir ses ona şöyle seslendi: "Üzülme, Rabbin senin ayağının altında bir ark akıtmıştır. Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş taze hurma dökülüverir. Ye, iç gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen, ona; "Ben Rahman olan Allah'a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım." de. Böylece onu taşıyarak kavmine geldi."

(Meryem, 20-27)

Meryem'in İsa'ya hamile kalması, onu doğurması, İsa'nın konuşması ve diğer varoluşsal özellikleri diğer insanlardan farklı değildi.
Kavmi onu bu halde görünce, onu kınamaya, ayıplamaya başladılar. Çünkü karşılarında gördükleri manzara, bir kadının kocasız olarak gebe kalıp bir çocuk doğurmuş olmasıydı. Dediler ki: "Ey Meryem, sen gerçekten şaşılacak bir iş yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz bir kadın değildi." Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. Dediler ki: "Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?!" Çocuk şunları söyledi: "Şüphesiz ben, Allah'ın kuluyum. Allah bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam olayım, beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm sürece, bana namazı ve zekatı vasiyet etti; anneme itaati de. Ve beni mutsuz bir zorba kılmadı. Selam üzerimdedir doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden kaldırılacağım gün."

(Meryem, 27-33)

Hz. İsa'nın henüz beşikteyken yaptığı bu konuşma, ileride zulme ve azgınlığa karşı gerçekleştireceği hareketin, Musa'nın (a.s) şeriatını yeniden canlandırıp pekiştireceğinin, silikleşen kavramları yenileyeceğinin ve hakkında ihtilafa düştükleri ayetleri onlara açıklayacağının bir ön işareti, parlak bir haykırışı niteliğindeydi.
Sonra İsa (a.s) büyüdü, delikanlılık çağına geldi. O ve annesi, herkes gibi yiyip içiyorlardı. Yaşadıkları sürece diğer insanlarda bulunan varoluşsal arazlar, özellikler onlarda da vardı.
Sonra Hz. İsa'ya İsrailoğullarına tebliğ etmek üzere risalet, peygamberlik verildi. O da bu misyonu yüklenir yüklenmez, onları tevhit dinine davet etti. Şöyle diyordu: "Ben size Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben sizin için kuş şeklinde çamurdan bir şey yapar, sonra onun içine üflerim ve o Allah'ın izniyle bir kuş oluverir. Allah'ın izniyle doğuştan körü, alacalıyı iyileştiririm, ölüleri diriltirim. Yediklerinizi ve evlerinizde depoladıklarınızı size haber veririm. Bunda sizin için bir ayet vardır. Hiç kuşkusuz, Allah, benim de, sizin de Rabbinizdir. Şu halde O'na ibadet edin."

4.Sebeb ve Yöntem:Yani buradaki Hz. Meryem ve isa yöntemi ise Hz Mehdinin şu andaki kulllandığı Rabbimin ona  özel bahşettiği çocuk yampa yöntemi yani.


Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 5 Ocak 2020 Pazar

Original Kar©glan Makalesi
[Resim: 1780393981990.png]

Kurban Nasıl Kesilir? Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi

Kurban kesiliriken birinci dikkat edilecek husus kesilecek hayvanın eziyet çekmemesini sağlamaktır bunun için İslama Uygun Kurban Nasıl Kesilir?

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca Usulü ile Kurban Nasıl Kesilir?

Kurbanlık hayvanı usûlüne uygun olarak rahatça ve fazla eziyet vermeden kesebilmek için, Önce diz boyu çukur kazılır ve keskin ve büyük bir bıçak hazırlanır. Hayvanın göremiyeceği bir yere konur.  Kurbanın gözleri tülbentle bağlanır. Boğa, tosun gibi büyük baş hayvanların kolay kesilebilmesi için çengele asılması caizdir. Sonra kurbanlık hayvan, kesileceği yere eziyet verilmeden götürülür, Boğazı çukurun kenarına getirilir. Hayvanın yüzü ve ayakları kıbleye gelecek şekilde sol tarafı üzerine yatırılır. Sağ arka ayağı serbest bırakılarak, sol  arka ayağı ortaya gelecek ve ön iki ayaklarda iki kenara gelcek şekilde ayaklar birleştirilip bu üçü bağlanır, ve kıbleye karşı durularak şu âyetler kurban sahibi veya vekili tarafından okunur:

[Resim: 1780394070080.jpeg]



أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم


إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

"İnni veccehtu vechiye lillezi fatares semavati vel arda hanifen ve ma ene minel muşrikin."

(Enâm Suresi, 79)


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

"İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbi`l-âlemin."

(Enâm Suresi, 162)


Bu ayetlerden sonra, 3 defa "Allahü ekber Allahü ekber. Lâ ilâhe İllâllahü vellahü ekber. Allahü ekber ve lillâhil hamd." şeklinde tekbir getirillir ve "Bismillâhi Allahü Ekber"  denilerek Besmele çektikten sonra,dikkat sadece besmele değil tekbirli besemele yani "Bismillâhi Allahü Ekber" denir, başka dünya kelamı etmeden ve, başka iş  ile meşgul olmadan, hemen hazırlanan keskin bıçak, hayvanın boynuna çalınır. Besmele unutulursa zararı olmaz. Kasten Besmelesiz kesmek haramdır.

Hayvanın boğazında yemek borusu, nefes borusu ve iki yanda birer kan damarı vardır. Bu iki damar ve yemek borusu, nefes borusu bir anda kesilmelidir. ve gırtlağın arka tarafında, normal omurulik kemiklerinden farklı, ve biraz büyük, ve ortasında içe açılan bir delik bulunan, GIRTLAK kemiği vardır. Omuriliğin ve onun içinden, sinir teli geçer ki, beyine, ayaklar ve diğer organların hareketini sağlayan, sinyalleri ileten, sinir teli, yani ilik veya mundarilik. Ve son işlem olaraktan, bu kemiğin delik yerinden, o mundarilik kesilerekten,  mundariliğin yukarı ile yani beyin ile bağlantısı koparılır ki, hayvanın alt kısımları ve organları keslirken ve derisi yüzülürken, o organlar ve derisi, beyine sinyal yollayıpta, acı çekmesin diye, baglantı koparılır, aynen elektrik tesisatındaki, ana sigorta veya şartelin kapatılması gibi, veya bilgisayrarın netzwerk kablosunun fişten çekilirekten internet bağlantsının kesilmesi gibi. Böylece hayvan yüzülürken ve parçalanırken, acı sinyalleri beyne gitmez, ve hayvan acı çekmez. Çünkü kurbanın yüzüldükten sonra en son kafası ayrılır, Yoksa hayvan her bir bıçak darbesini hisseder.

[Resim: 1780394041930.png]

Ölüm, insan müdahalesi olmadan kişinin hayatının sona ermesidir. ölüm, Allah indinden Azrail vasıtasıyla gerçekleştirilir. Allah, «De ki: Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” buyurmuştur.

Beyin ölümü hayatın sonudur

Delilleri: İnsan hayatı mevcudiyet ve ademiyet olarak beyin ile irtibatlıdır. Fukaha, kesilen hayvanın hareket etmesini onun tam anlamıyla hayata sahip olduğunu gösteren bir delil olarak itibara almaz. Bu meseleyi konunun uzmanlarına (ehli zikr) sormak gerekir. Tabipler beyin ölümünün nihai ölüm anlamına geldiğini söylemektedirler. Ruh bedene beyin vasıtasıyla hükmeder. Eğer beyindeki en önemli kısım olan beyin sapı fonksiyonunu kaybederse ruhun beden üzerindeki kontrolü sona erer, ruh bedenden çıkar ve Azrail ruhu kabzeder.

Ölüm anı ve ölüm sonrasında yaşananlarla ilgili sürdürülen çalışmalar dahilinde de vücudun verdiği tepkiler gözlemlendi. Ortaya çıkan sonuçsa pek çok kişiyi ürküttü..[1]

Öldükten sonra neler oluyor?

ABD'de Langone Tıp Fakültesi Yoğun Bakım ve Reanimasyon Bölümü Başkanı Dr. Sam Parnia ölümden sonra beynin çalışmaya devam ettiğini söyledi.

Ölümden sonra hayat var mı? sorusunu gündeme getiren olay Kanada'da yaşanmıştı. Böylece doktorlar, insanların beyinlerinin klinik olarak öldükten sonra da çalışmaya devam edebileceğine dair bilimsel kanıtlar bulmuştu.

Açıklanamayan vakada, hastanın ölmesinden sonra beyin aktivitesi 10 dakika boyunca kaydedilmişti.

Böylece doktorlar, insanların beyinlerinin klinik olarak öldükten sonra da çalışmaya devam edebileceğine dair bilimsel kanıtlar bulmuştu.

Ölümden sonra beynin çalıştığını iddia eden bir diğer bilgi de ABD'de Langone Tıp Fakültesi Yoğun Bakım ve Reanimasyon Bölümü Başkanı Dr. Sam Parnia'dan geldi. Dr. Parnia'ya göre ölümden sonra beyin çalışmaya devam ediyor.
Dr. Parnia, "Beyin öldükten sonra da çalışmaya devam ediyor, insanlar öldüklerinin farkında oluyorlar" açıklamasında bulundu.

Bir kişinin bilincinin öldükten sonra da devam ettiğini keşfeden uzmanlar, kalbi duran yani teknik olarak ölen sonra yeniden canlandırılan 330 hastadan 140'ı üzerinde bir araştırma gerçekleştirdi.
Araştırmaya göre; bu kişilerin yüzde 39'unun kalbi durduktan sonra bilinçlerinin bir dereceye kadar açık olduğu belirtildi.
Kalbi yeniden çalıştırılan bu kişiler bir süre etraflarında olan biteni görüyor, duyuyor ve sağlık görevlilerinin kendisi için 'öldü' dediğini dahi işitebiliyor.
Kalp durduğunda beyne kan gitmiyor ve beyin sapı refleksleri de ortadan kalkıyor.
Beynin korteks adı verilen, şuurdan ve beş duyu ile elde edilen bilgilerin işlenmesinden sorumlu olan kısmı da kalp durduktan sonraki 2-20 saniye hiçbir aktivite göstermiyor yani beyin dalgaları ortadan kalkıyor.

Beyin hücrelerinde ölümle sonuçlanacak olan bir dizi değişiklikler başlıyor ama beynin tamamen ölmesi kalp durduktan birkaç saat sonra gerçekleşiyor.[2]

işte bu yüzden,  hayvan ölsede, beyni daha iki üç saat haala aktif durumda, ve sinirlerdeki bağlantı kopmayınca da, vücudun diğer organlarındaki acı hissi, haala beyne iletilmeye devam etmekde. çünkü evdeki elektrik hattı sökülmedikce, veya bağlantı kesilmedikce, veya ana sigorta veya şartelin kapatılması ile ancak bağlantı kesilir, yoksa hattın ucundaki bir cihazın yada lambanın bozulması, elektriğin o cihaza kadar iletilmediğinin alameti değildir, hat sadece o bozuk cihazda kesilmiştir, diğer heryerde nasıl elektrik akımı ve fonksiyon devam ettiği gibi, yani mutfak lambası defekt olup patlayınca, oturma odasındaki lambada yanmıyor değil, yada mutfaktaki elektrikli fırın calışmıyor değil, değilmi? aynen böyle, hayvanın boğazının, ve nefes borusunun, ve damarlarının kesilmesi ilede, beyin hemen ölmez, sinirler yani kablolar sabit olduğu müdetce, işte beyine sinyaller gitmeye devam eder, o yüzden mundarilik, yani kemiklerin içinden geçen sinir sistemi teli yada biyolojik elektrik kablosu (mundar ilik) kesilerekten, hayvanın yüzülürken acıyı hissetmemesi sağlanmlıdır. Çünkü dini edeb ve usulde, Kurban edilen hayvanın kafası, bedeninden, en son koparılmalıdır. Zaten o yüzden dışarda kendi ölmüş bir hayvana bizler mundar deriz, ve o et yenmez, mundardır,  mundar et yenmez, haramdır deriz, çünkü onun mundar iliği kesilmediği için, mundar olmuştur. Ve eğer tüfekle vurulan bir ördeği, köpek tutup gelse bile, daha can çıkmadan, hemen avcının işte besmele ve tekbir ile boğazını koparması gerekir, işte zaten hayvanlarda, o resimdeki gösterdiğim, mundar iligini kesebilcek deliği olan kemik, ancak ehil ve eti yenen hayvanlarda mevcuttur, ve domuz gibi hepten mundar hayvanlarda zaten mevcutta değildir.

ALINTI YAPILAN SAYFALAR

[1] gercekhayat
[2] mynet

Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi

Schrems, 06 Ağustos 2019 Salı

Original Kar©glan

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)