MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 5
Latest member:» Latest member: Ahmed
Forum threads:» Forum threads: 2,149
Forum posts:» Forum posts: 2,400

Full Statistics Full Statistics

Search Forums

(Advanced Search)

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Mazlumların Duası ve Doğru Yol

"Sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğinde: 'Bizi o zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun' de."
Sadakallahul Azîm. (Mü'minûn Suresi, 28)

Allahümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed.

Aziz Müminler,

Bugün sizlerle, insanlık tarihi boyunca mazlumların sığındığı en büyük kalkandan bahsedeceğiz: Dua. Rabbimiz, Mü'minûn Suresi'nde Hz. Nuh'un duasını bizlere örnek olarak sunuyor. Tufanın ortasında, gemiye sığınan inananlar, zalimlerin elinden kurtuluşun şükrünü böyle ifade ediyorlardı. Bu, sadece bir şükür değil, aynı zamanda bir duruştur: Zalime boyun eğmeyişin, hakka teslim oluşun ifadesidir.

Yolculuğumuza başlıyoruz. Rabbimiz katında insanların en hayırlıları, Peygamber Efendimiz'den (s.a.v.) sonra Onun izini takip eden sahabeler, sonra onları takip edenler (tabiîn), sonra onları takip edenler (tebe-i tabiîn) ve kıyamete kadar bu altın zinciri devam ettiren gerçek müminlerdir.

Bu bir yolculuktur ve yolculukta hedefe ulaşmak için bir rehbere, bir kılavuza ihtiyaç vardır. Mesela, Başağaçlı bir kardeşimiz Almanya'nın Münih şehrine gitmek istediğinde, yola çıkarken hemen Münih'i hedeflemez. Önce ilçe merkezine, sonra bir sonraki büyük şehre, sonra İstanbul'a, oradan Edirne'ye, sonra sınır ötesine, derken adım adım gider. Navigasyon cihazı bile size en kestirme yolu gösterse de, varacağınız yer için bir rota belirlemeniz gerekir. İşte manevi yolculuk da böyledir.

Bizler, Âdem Aleyhisselam'dan bugüne uzanan bir yolun yolcusuyuz. Hepimizin babası Âdem'dir. Ama Âdem'den sonra yol gösteren yıldızlar, peygamberler gelmiştir. Ahir zaman peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.) gelmiş, O'ndan sonra ashabı, sonra tabiîn, sonra tebe-i tabiîn ve onlardan sonra da evliyaullah bu yolu aydınlatmaya devam etmiştir. Bu manevi silsile, bizim için birer kılavuzdur. Peygamberimize ulaşmadan Allah'a varmak, sahabelerin izinden gitmeden Peygamberimizi anlamak mümkün değildir. Bu yolun rehberlerini tanımak, onların izinden gitmek, hedefe ulaşmanın olmazsa olmazıdır.

Rabbimiz, tavuktan yumurtayı, yumurtadan tavuğu çıkarandır. Yumurta olmadan tavuk olmayacağı gibi, tavuk olmadan da yumurta olmaz. Bu, bir varoluş kanunudur. Manevi hayatımızda da böyledir. Rehbersiz, kılavuzsuz bu yol nasıl gidilir? Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ahir zamanda gelecek olan Mehdi'yi müjdelememiş midir? Biz bu haberi duymadık mı? Öyleyse, bu çağda fitnelerin kasıp kavurduğu bir dünyada, zamânın imamına, rehberine sımsıkı sarılmak gerekir.

Bugün maalesef kardeş kardeşin kanını döker hale gelmiştir. Oysa cihad, sadece savaşmak, kâfir öldürmek değildir. Cihad, Allah yolunda canla, malla, dille, kalple gayret göstermektir. Eğer cihad sadece savaş olsaydı, Hz. Nuh bin sene boyunca kavminin içinde kalıp da niçin savaşmadı? O, sadece tebliğ etti, davet etti, sabretti. En sonunda da "Rabbim, beni bu zalimlerden kurtar" diye dua etti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ne buyuruyor: "Dua, mü'minin silahıdır."

Öyleyse ey insanoğlu! Daha Allah'a tevekkülün tam değilken, hemen kılıca, tanka, tüfeğe sarılıyorsun. Birbirinizin boğazını kesmeyi insanlık ve din zannediyorsun. Oysa Allah yaratırken herkese bir irade vermiş. Sen nasıl bir dine inanmayı seçtiysen, başkası da kendi inancını seçmiş. Senin iki gözün varsa onun da var; senin ayağın varsa onun da var. O halde bir başkasının inancına, yaşam tarzına müdahale etmek sana düşmez.

Allah'ın koyduğu tabiat kanunlarına bir bakın. Yeryüzünde her yer demir olsaydı ekmek yapacak buğday yetişmezdi. Her yer altın olsaydı yine hayat olmazdı. Her yer su olsaydı, Nuh Tufanı'nda olduğu gibi hayat biterdi. Rabbimiz, hayat tamamen bitmesin diye Hz. Nuh'a gemiyi yaptırıp her canlıdan birer çift koymasını emretti. İşte bu, Allah'ın dengesidir, rahmetidir.

Peki, sen kim oluyorsun da bu coğrafyada yaşayan insanları ayırıyorsun? Bu topraklarda Türk'ü de var, Laz'ı da var, Kürt'ü de var, Çerkes'i de var. Biz, bu coğrafyayı vatan bilen, "Türkiyeliyiz" diyen bir topluluğuz. Hz. İsa'nın ümmeti de Allah'ın kullarıdır, Hz. Musa'nın ümmeti de. Onlara zarar vermeye kalkmak, peygamberlere saygısızlıktır. Düşünün bir gün Hz. İsa gelip dese ki: "Ey Muhammed ümmeti! Bunlar benim ümmetimdi, niye onlara zulmettiniz?" O zaman ne cevap vereceğiz?

Unutmayalım, akıllı insan elini yaktığı sobaya bir daha elini sürmez. İnsanlık, zalimlerin elinde defalarca yandı. Peki neden hâlâ aynı hataları tekrarlıyoruz? Allah zalimlere cehennem olduğunu bildirmiyor mu? Hz. Muhammed (s.a.v.) de, Hz. İsa (a.s.) da aynı şeyi söylemedi mi? Öyleyse bu inat niye?

Suyun değerini susayan bilir. Vatanın değerini ise vatansız kalanlar bilir. Bizlere emanet edilen bu vatan topraklarının kıymetini bilelim. Dünyada en değerli şey ne altındır ne petroldür. En değerli şey sudur ve ekmektir. Elbisen kirlenir suyla yıkarsın, abdest alırsın suyla, tarlanı sularsın suyla. Altınla hiçbirini yapamazsın. Rabbimiz, rahmetini suya, gazabını da ateşe koymuştur.

Kur'an'da en çok zikredilen isim, Allah lafzından sonra Rahman ve Rahim'dir. Rahman ve Rahim, merhamet eden, bağışlayan demektir. Nasıl ki anne ve baba, çocuklarını koruyup gözetler, hatalarına göz yumarsa, Allah da kullarına karşı öyle merhametlidir. Oysa şimdi dünyada merhamet kalmamış gibi. Herkes silahına sarılmış, birbirini tehdit ediyor. Ey insanlık! Gelin, "Allah Gafur'dur, Rahim'dir" deyin ve silahlarınızı indirin.

Diyebilirler ki "Kur'an'da Allah yolunda cihad edenler ölmez, diridir." Evet doğru. Peki cihad sadece silahla mı olur? Bir adam her gün sabah namazına kalkmak için uykuyla savaşsa, uykuyu yense ve bu gayretle ölse, o da su yolunda kırılan testi gibidir. O kişi cihad üzere ölmüştür ve ecrini alacaktır. Bir başkası, günaha davet eden güzel bir kadınla karşılaşsa, nefsiyle cihad edip günahtan kaçınsa ve o halde ölse, Hz. Yusuf gibi güzel bir surete bürünerek haşrolunur. Bir diğeri, eline fırsat geçtiği halde harama el uzatmamak için elini tutsa, bu da bir cihattır. Gördüğünüz gibi cihad, nefse, şeytana, kötülüğe karşı her an verilen mücadeledir. Öyle durup dururken insan öldürmek, terör estirmek asla cihad değildir. Rabbimiz Furkan Suresi'nde "Onlar haksız yere cana kıymazlar" buyuruyor. Haksız yere cana kıyanlar, bunun hesabını vereceklerdir.

Bu haftanın duası, Hz. Nuh'un duası olsun:

"Elhamdü lillâhillezî neccânâ minel kavmiz zâlimîn" (Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun.)

Bizim silahımız tanklar, tüfekler değil, dualarımızdır.

Rabbimiz, her birimize cihad edeceğimiz bir alan vermiştir. Herkes kendi nefsine uygun cihadı bulsun ve bu cihad üzere ölmeyi kendine düstur edinsin. Küçük cihad (nefse karşı verilen mücadele) bitmiştir, şimdi büyük cihad (nefsi terbiye etme mücadelesi) başlamıştır. Hedefimiz, ölmeyenler zümresine, yani şehitler zümresine katılmak olsun.

Rabbim, zalimlerin şerrinden bizleri muhafaza buyursun. Bizleri, Hz. Hüseyin gibi zalim karşısında boyun eğmeyenlerden, Hz. İsa gibi haksızlık karşısında susmayanlardan eylesin.

El-Fâtiha maas-salavât.

Schrems, 01.10.2013 Sali


Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan
Gıda Sahtekârlığı ve Toplumsal Çöküş

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

**"Onların çoğunu günah, düşmanlık ve haram yemekte yarışırken görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür!
Rabbanîler ve âlimler onları, günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri şeyler ne kadar kötüdür!"
Sadakallahul Azîm. (Mâide Suresi, 62-63)

Allahümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed.

Aziz Müminler,

Bugün sizlerle, içinde bulunduğumuz çağın en büyük ahlaki ve toplumsal sorunlarından biri hakkında konuşacağız: Yiyeceklerde yapılan sahtekârlık ve bunun insanlığın başına açtığı belalar. Yüce Rabbimiz, Mâide Suresi'nde bildirdiği gibi, insanların bir kısmının kötülükte, düşmanlıkta ve haram lokma yemekte yarıştığını haber veriyor. Bu ayetler, sadece geçmiş kavimlere değil, kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa bir uyarıdır. Özellikle gıda konusundaki hileler, haram lokma, sahte üretim, Rabbimizin bizlere emanet ettiği bedenimizi ve dolayısıyla ruhumuzu ifsad etmektedir.

Yolculuğumuza başlıyoruz. Bu yolculuk, doğayı bozup yetmediği gibi, şimdi de laboratuvarlarda sahte et üretmeye kalkan modern bilim anlayışı hakkında olacak.

Hatırlayın, Hûd Aleyhisselam, Ad kavmine peygamber olarak gönderildiğinde, onları hakka davet etti. Onlar ise, "Sen de bizim gibi bir insansın, bizim yediğimizden yiyor, içtiğimizden içiyorsun. Getir bize azabı, eğer doğru sözlülerdensen!" dediler. Hûd Aleyhisselam da "Rabbim! Onların beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!" diye dua etti. Rabbimiz duasını kabul etti ve kavmini korkunç bir kuraklıkla cezalandırdı. Üç yıl süren bu kıtlığın ardından çaresiz kalan Ad kavmi, Hûd Aleyhisselam'a gelerek yağmur duası istediler. Hûd Aleyhisselam dua edince, gökte iki bulut belirdi: biri beyaz, biri siyah. Onlara, "Hangisini dilerseniz seçin" dedi. Onlar da siyah bulutu, yağmur yüklü zannederek seçtiler. Oysa o bulut, Ad kavmini helak edecek olan azap rüzgârıydı. Hûd Aleyhisselam'ın işaretiyle o kara buluttan kopan korkunç bir kasırga, günlerce sürdü ve o azgın kavmi, yurtlarıyla birlikte tarumar edip yerle bir etti.

İşte Rabbimizin ayetlerinde geçen "Yaptıkları ne kadar kötüdür!" ifadesi, Allah'ın varlığına ve birliğine, özellikle de O'nun ölümden sonra dirilten (El-Bâis) sıfatına inanmayanların sonunun ne kadar kötü olduğunu bize haykırmaktadır.

Rabbimiz, yarattığı her varlığa bir baş, bir lider, bir yön verir. Bibere bir baş vermiş, kaleme bir baş vermiş, süpürgeye bir baş vermiştir. Peki, koca koca ümmetlere, milletlere bir baş vermez mi hiç? Elbette verir. İşte Hûd Aleyhisselam, Ad kavmine bir baş, bir rehber olarak gönderilmiştir. Ad kavminin helaki, işte bu rehbere uymamaları, kibirleri ve Allah'ın ayetlerini yalanlamaları yüzünden olmuştur. Ve onların en son kalıntıları, tarih boyunca hep azgınlıkta direnen toplulukların içinde varlığını sürdürmüştür.

Unutmayalım ki, varlık âleminde O'ndan gayrı hiçbir şey yoktur. Her gördüğün, her duyduğun, her şey O'nun varlığının bir yansımasıdır. O, hem yaşatan hem öldürendir. Azrail Aleyhisselam da O'nun emrinde bir melektir. Ölümü yaratan da O'dur, hayatı veren de. O, Evvel'dir, Âhir'dir, Bâki'dir, yani ölümsüz olandır. Öldükten sonra diriltecek olan da (El-Bâis) yine O'dur.

Şimdi gelelim asıl meselemize. Günümüzde, Allah'ın yaratma kanunlarına (âdetullah) müdahale etmeye kalkan bir anlayış türemiştir. Bir takım bilim adamları, doğayı katledip yetmiyormuş gibi, şimdi de etin aslını, mayasını değiştirmeye, laboratuvarda canlıdan bağımsız et üretmeye kalkışmışlardır. Danasız sığır eti, tavuksuz tavuk eti, balıksız balık eti üretme peşindedirler.

Rabbimiz, her canlıyı bir baş (yaratılış gayesi ve lider) ile yaratmıştır. Bir hayvanı, eti için yaratmış, ona bir ruh, bir can vermiştir. Peki, bu ruhu, bu canı, bu başı olmayan, sadece hücreden üretilmiş bir et parçasını yediğimizde, o gıdanın bizim vücudumuza, ruhumuza etkisi ne olacaktır? Bu, tıpkı Ad kavminin, kendilerine gönderilen peygambere (başa) "Sen de bizim gibi bir insansın" diyerek isyan etmeleri gibidir. Onlar nasıl ki başsız kalmayı, rehbersiz kalmayı tercih edip helak oldularsa, bu çağın insanı da yediği gıdanın başını, yani onun yaratılış gayesini ve Rabbimizin ondaki hikmetini inkâr ederek aynı akıbete sürüklenmektedir.

"Bu bilimsel bir gelişme, neden yemeyelim?" diyenler olabilir. Mesele sadece yemek değil, mesela Allah'ın koyduğu sınırları tanımamaktır. Helal-haram hassasiyetini kaybetmektir. Bir şeyin helal olması için sadece içinde domuz eti olmaması yetmez; aynı zamanda o hayvanın usulüne uygun kesilmesi, duasının edilmesi, canına saygı gösterilmesi gerekir. Peki, bir petri kabında üretilen hücre yığınının nerede başı, nerede sonu, nerede ruhu vardır ki üzerine Besmele çekilsin? Bu, yaratılışı ve yaratıcıyı hiçe saymaktır.

İşte böyle bir anlayış, tıpkı Ad kavmine gelen azap bulutu gibi, insanlığın başına belalar yağdıracaktır. Günahlar ve isyanlar, nasıl ki demiri mıknatıs gibi kendine çeker ve belaları celbederse, haram lokma da aynı şekilde toplumların manevi mıknatısını bozarak onları felaketlere sürükler. Rabbimiz Şûrâ Suresi 30. ayette ne buyuruyor: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin işlediği (günahlar) yüzündendir."

Önce doğayı katlettiler, şimdi gıdanın kendisini katlediyorlar. Bu gidişle, Ad kavminin helakine sebep olan kasırgalar, Semud kavminin helakine sebep olan depremler ve sair felaketler, yeryüzünü bir bir sarmaya başlayacaktır. Yeryüzü sarsıldıkça sarsılacak, ta ki kıyamet kopana kadar.

Aziz Müminler! Helal lokma hassasiyetimizi yeniden kazanmalıyız. Yediğimizin nereden geldiğini, nasıl üretildiğini, gerçekten helal olup olmadığını sormalıyız. Dünyanın debdebesine kapılıp da nefsimizin her arzusunu yerine getirmek, bizi Ad ve Semud kavimlerinin akıbetine sürükleyebilir. Dinimizin bize verdiği şan ve şeref, dünyalık makamlarda değil, Allah'ın rızasını kazanmakta ve O'nun koyduğu sınırlara riayet etmektedir. Unutmayalım, asıl olan ana yemektir; tatlılar ise sadece birer ziynettir. Nasıl ki Cuma namazı ve bayram namazı mükellef olan her Müslümana farz ise, helal lokma peşinde koşmak da her an üzerimize farzdır.

Rabbimiz, bizleri ahir zaman fitnelerinden, haram lokmadan, gıda sahtekârlığıyla imtihan olmaktan muhafaza eylesin. Bizleri, her an Allah'ı zikreden, her nefeste O'nunla olan gerçek müminlerden eylesin. Bizleri, dünyanın geçici şan ve şöhretine aldanıp da ahiretini unutanlardan eylemesin.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır: "Ashabımdan bir yerde vefat eden kimse, orada bulunanlara şefaatçi olur." İstanbul gibi mübarek şehirlerde yaşayan bizler, bu büyük şefaate nail olabilmek için, o güzel sahabelere layık olmaya çalışmalıyız. Onların izinden gitmeli, onların ahlakıyla ahlaklanmalıyız.

Allah'ım! Bizleri ve tüm inanan kardeşlerimizi, ahir zaman fitnelerinin belasından, görünen ve görünmeyen tüm felaketlerden muhafaza buyur. Bizlere helal ve tayyip rızıklar nasip eyle. Dualarımızı, tövbelerimizi kabul eyle.

El-Fâtiha maas-salavât.

17.10.2013 Persembe


Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan
KÜFÜR DENİZİNİ YARIP GEÇMEK

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Rabbi edhilnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrece sıdkın vec'al lî min ledünke sultânen nasîrâ.

Sadakallahü'l-Azîm.
(İsrâ Suresi, 80. Ayet:
"Rabbim! Beni doğru bir giriş ile girdir ve doğru bir çıkış ile çıkar. Katından bana yardım edici bir kuvvet ver.")

Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Îsâ.
Allahümme salli alâ Mûsâ.
Allahümme salli alâ İbrâhîm.
Allahümme salli alâ Nûh.
Allahümme salli alâ Âdem ve Havvâ.

Îsâvî olurum, şarapta içerim.
Mûsevî olurum, denizi yarar geçerim.
Huccâc olurum, ateşi deler geçerim.
Nebevî olurum, dalgaları aşar geçerim.
Safevî olurum, cenneti koyar dünyaya geçerim.
Âdem olurum, dünyadan cennete geçerim.

Aziz Müminler,

Bugün sözümüz, hakikat denizlerinde yol bulmaktan, nefsin karanlık dalgalarını yarıp geçmekten olacak.

Bir kutsi hadiste Cenâb-ı Mevlâ'nın Hz. Ali'ye (k.v.) kimseye vermediği zühdü verdiği buyrulur. Peki nedir zühd? Zühd, hakikatte göğüs genişliğidir. Hz. Ali'nin göğsü ilimle, hikmetle, sabırla doluydu. İşte bu genişlik, zemzemden gelen bir feyiz ile Allah'ın lütfuydu.

Bağcılıkla uğraşanlar bilir: Asma çubuğu dediğimiz omaca, baharda uzayan dallarından birisi toprağa gömülür, ucu dışarıda bırakılır. Zamanla toprağa gömülen kısım kökleşir ve yeni bir asma olur, yeni üzümler verir. İşte İdris soyu, Yûsuf soyu, Hz. Ali soyu da böyledir. Bazen saklanır, toprağa gömülür, sonra dışarı sarkan ucundan yeni bir bağ olur, yeni nesiller yetişir. Mehdî (a.s.) de işte böyle bir Yûsufî, İdrîsî, Alî Muhammed soyudur. Onun çubuğu toprağa batırılmış, ucu dışarıda bırakılmıştır. Cebrail Aleyhisselam'ın cennetten çıkarken getirdiği ayva, nar ve üzüm işte bu soyu simgeler. Hasan ile Hüseyin'in birlikte yediği o üzüm, onların evladı olacak olan Mehdî'nin mübarek mayasıdır. Onun kemale ermiş hali, pekmez gibi tatlı ve değerlidir.

Atalar ne güzel söylemiş: "Sabır ile ham koruk helva olurmuş."

Mehdî'nin ham halini görenler, onun için "Bu daha koruktu, ekşiydi, hamdı" diyebilirler. Üzümü korukken koparan, ancak onu turşu yapıp yiyebilir. Ama sabredip onun kemal vaktini bekleyenler, onun pekmez gibi tatlı olduğunu görür ve tadına doyum olmaz. Onun içtiğini görenler, üzümün şarap olduğu günleri görenlerdir. Oysa Allah'ın üzümün şarap olacağından haberi yok muydu? Vardı elbette. Ama aslolan, onun koruk halini bilip sabretmek, sonra da pekmez halini idrak edebilmektir.

İşte "Îsâvî olurum, şarapta içerim" sözünün manası budur. İnsan ne yaptığının farkında olmalıdır. Yaptığı işin, ibadetin, taatin bilincinde olmalı, onun farzını, sünnetini, hakikatini bilmelidir.

Şimdi hac mevsimi geride kaldı. Hacca gidemeyenler için umre vakti girdi. Umre, ihrama girip Kâbe'yi tavaf ettikten sonra Safâ ile Merve arasında sa'y edip tıraş olmaktan ibarettir. Bir rivayette üç umre, bir hac sevabı kazandırır. Yedi tavaf bir umre sevabıdır. Yani Kâbe'yi yirmi bir defa tavaf eden, bir hac sevabı kazanır.

Tıpkı bilgisayar sistemindeki hesaplama birimleri gibi:
8 Bit 1 Byte eder.
1024 Byte 1 Kilo Byte (KB) eder.
1024 KB 1 Mega Byte (MB) eder.
1024 MB 1 Giga Byte (GB) eder.
1024 GB 1 Tera Byte (TB) eder.

İşte şimdi umre mevsimine girdik. Mekke'ye gidemeyenler için de bir müjde var: Geceyi ibadetle, teheccüdle, sohbetle, Kur'an okuyarak geçirip sabah namazını kıldıktan sonra kalkıp kuşluk namazını kılmak da kişiye bir umre sevabı kazandırır. Üç gece buna devam eden, bir hac sevabına nail olur.

Yine "Sübhânallâhi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm" demek, Kâbe'yi bir defa tavaf etmek gibidir. Bunu yedi defa tekrar etmek bir umre, yirmi bir defa tekrar etmek ise bir hac sevabıdır.

İşte böylece bizler de, bulunduğumuz yerlerde, gönül Kâbe'mizi tavaf ederek, zikirle, ibadetle, hayırla o mübarek beldelere manen komşu olabiliriz.

Biliyor musunuz, bir aile en geniş haliyle anne, baba, iki kaynana, iki kaynata ve en fazla iki çocuk ile 8 kişiden oluşur. Bu da 8 bit eder, yani bir aile, bir "byte"tır. 1024 ailenin olduğu yer, köylükten çıkıp şehir mesabesine ulaşır. 1024 şehir, en büyük bir devlettir. 96 gram altın gibi düşünün, 96 devlet ve millet bir dünya eder. Bundan bir ışık yılı mesafede ikinci bir dünya... Otuz dünyayı içine alan bir ana yıldız... Dört yılda bir şalt yar eden bir kutup yıldızı... İnsan elini açınca, orta parmağının ucundan başlayıp boğumlar sırasıyla 8 bit, 1024 byte, 1 MB eder. İnsan bir daire çizince her yöne olan uzaklığı aynıdır. İnsan ve Âdem, bütün sistemlere aynı mesafededir. Kâbe Amerika'ya ne kadar uzaksa, en batıdaki yıldıza da o kadar uzağız. Kâbe Avustralya'ya ne kadar uzaksa, en güneydeki yıldıza da o kadar uzağız.

Yeri ve göğü aşabiliyorsanız aşın, aşamıyorsanız size aştıracak bir güç vardır elbet.

Bir rivayete göre, kıyametten sonra hesap görüldükten sonra, en fakir cennetlik kişiye bir dünya verilecek. Zengin yıldızları düşünün, sisteminde binlerce gezegeni olan bir yıldız. İşte bizler de öldükten sonra, cennetlik isek, kendi yıldızımızın olduğu yere ulaşacağız. Cehennemlikler ise, dünyanın altına, karanlıklar diyarına doğru indirilecek.

Îsâ Aleyhisselam buyurdu ki: "Yapıcıların reddettikleri taş, köşenin başı oldu." Kâbe'nin köşesinde Hacerü'l-Esved vardır. O taş, Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) yıldızının taşıdır. Öyle bir yıldız sistemi ki ona bağlı binlerce gezegen ve yıldız vardır. O, hepsini güden bir çobandır. Halley kuyruklu yıldızından kopan bir parça olan Hacerü'l-Esved, işte Muhammed'in (s.a.v.) kâbe kavseynindeki o cennet yıldızından kopup gelen, bizi çoban gibi etrafımızda dönüp dolaşan bir rahmet nişanesidir.

Allah'ım, Muhammed Mustafa'ya, âline, ashabına, tâbiîne, tebeut-tâbiîne ve bütün müminlere, müminelere, müslimanlara salat ve selam eyle.

İşte Mûsâ Aleyhisselam ile ümmeti denize varınca durdular, kaldılar. Mûsâ'nın duası işte o an geldi:

Rabbi edhilnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrece sıdkın vec'al lî min ledünke sultânen nasîrâ.

Ey başına ahirzaman dumanları çökmüş, ahirzaman fitnelerine bulanmış insanlık! Bu küfür ve nefis denizini, bu karanlık dalgaları yarmak için hep birlikte Mûsâ ve ümmetinin duasını edelim:

Rabbi edhilnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrece sıdkın vec'al lî min ledünke sultânen nasîrâ.

Ümit olunur ki Rabbimiz başımızdaki dumanları dağıtır, bizi doğru girişle girdirir, doğru çıkışla çıkarır ve katından bize yardım edici bir kuvvet verir.

El-Fâtiha bi-hürmeti'l-Mehdî ve's-sâlihîn.

Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 25.10.2013 Cuma
YÜCE DAĞ BAŞINDA YAĞAN KAR İDİM

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn.

Sadakallahü’l-Azîm.
(Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.)

Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Ahmed.
Allahümme salli alâ Tâhâ.
Allahümme salli alâ Yâsin.
Allahümme salli alâ cemî’i’l-enbiyâi ve’l-mürselîn.
Allahümme salli alâ cemî’i’l-melâiketi ve’l-mukarrebîn.

Aziz Müminler,

Bugün sözümüz, dağlardan, tepelerden ve bunların manevi hayatımızdaki yerinden olacak. Zira her peygamberin, her Allah dostunun kabrinden cennete açılan bir kapı vardır. İsmail Aleyhisselam’ın kabri, Kâbe’nin yanındaki Hicr-i İsmail’dedir. Üzerinden geçilmesin diye çevrilen o mübarek yer, işte o kapının eşiğidir. Onun kabrinden cennete açılan kapı, Zilhicce’nin onuncu günü, Arefe günü, Hacer-i Esved tarafına değil de dışarıya doğru açılır ve gerçek hacılar cennete o kapıdan geçerler.

Bu böyledir. Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri, Ankara’nın cennete açılan kapısıdır. Konya’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Konya’nın cennete bakan kapısıdır. Her Allah dostu, bulunduğu beldenin manevi direği, o beldenin gökyüzünde parlayan bir yıldızıdır. Tıpkı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Pazartesi günü doğup yine Pazartesi günü vefat etmesi gibi, onlar da doğar ve batarlar. İsa Aleyhisselam gibi batmayan güneşler de vardır ki onlar, Kâbe ve Mescid-i Nebevî ekseninde yer alırlar.

Geçenlerde lösemi hastalığı üzerine bir konferans verildi. Biz de bu vesileyle şunu hatırlattık: Her şeyin doğal olanı, Allah’ın doğaya koyduğu yasalara uygun olanıdır. Kan hücrelerini yenileyecek en kıymetli gıdalardan biri üzüm pekmezidir. Lösemi hastalarının sabah aç karnına ve akşam yatarken yarımşar ince bardak içecekleri üzüm pekmezi, karaciğerin kendini tamir etmesine ve sağlıklı kan yapmasına vesile olur. Lakin ilaç sanayisinin çıkarlarına dokunanlar, “Demir üzüm pekmezinden alınamaz, mutlaka hap veya iğne gerekir” diyerek insanları yanıltmaktadır. Oysa Allah, demiri üzümün içinde, onun da özünü çekirdeğinde bizlere sunmuştur. İnsanoğlu topraktan yaratılmıştır ve toprakta bulunan tüm maddeler onun bedeninde de vardır. Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı doğal gıdalar, sayısız şifayı içinde barındırır. Mühim olan, helal ve temiz olana yönelmek, yaratılanın doğal dengesini korumaktır.

Hastalıkların şifasını da Rabbimiz yarattığı gıdalarda var etmiştir. Önemli olan, bu gıdaları doğal ve helal yollarla elde edip tüketmektir.

Gelelim asıl sözümüze: “Yüce Dağ Başında Yağan Kar İdim.”

Yıllar önce, imam-hatip ortaokulu üçüncü sınıftayken bir arkadaşımla Afyon’a, askerî okul sınavlarına gitmiştik. Fakat imam-hatipli olduğumuz için sınava alınmadık. Dönecektik ki arkadaşım Mehmet Emin, “Afyon Kalesi’ne çıkalım, buraya gelmişken” dedi. Birlikte çıktık o dik yokuşu, kale yolunu bilmeden tırmandık, zirveye vardık. Sonra arkadaşım sordu: “Afyon’a gittin mi?” “Gittim.” “Kaleye çıktın mı?” “Çıktım.” “Altındaki ormanlara baktın mı?” “Baktım.” Oysa kalenin altında orman yoktu. Meğer o dağ, Afyon’un babasının, Afyonluların suyunun dağıymış. Altındaki ormanlar derken, eteklerindeki evleri, insanları kast ediyormuş.

İşte herkesin bir dağı vardır. Peki Muhammed’in dağı neresidir? O iki çatallıdır: biri Sevr, biri Hira’dır. Mekke’ye gidip de Muhammed’in dağına tırmanmayan, bir başka deyişle manevi yolculuğunda o son tepeyi aşmayan, o yokuşu çıkmayan kimse, Muhammed olarak dünyaya gelemez. Neden mi? Çünkü o seyr-i sülûk yolunda, bedendeki hücreler insan tohumu oluncaya kadar nice merhaleler kat eder. Son yolculuk, o dağı tırmanıp aşmak, Muhammedî bir doğuşla dünyaya gelmektir.

Bir sır daha verelim: Bazı dağların başı karlıdır, ama Muhammed’in dağında kar olmaz. Hiç düşündünüz mü neden? Çünkü Muhammed (s.a.v.) annesinden sünnetli doğmuştur. Onun başında takke olmaz, sarığını kendi takar, dilerse takkesini de kendi takar. Alpler, Hristiyan diyarının dağlarıdır, hep karlıdır. Kilimanjaro da karlı bir dağdır. Karlı dağlar sünnetsizlerin, yani fıtratını muhafaza edememişlerin diyarını simgeler. Her doğan, Muhammed fıtratı üzere doğar; sonra anne babası onu başka dinlere, başka yollara yöneltir. İşte mesele, sünnetsize değil, sünnetli Muhammed’e varmak, ona tâbi olmaktır.

Türkler, Altaylar’dan, en yüce dağlardan inip gelen bir millettir. Bizler, Âdem ve Şît Aleyhimüsselam’ın soyundan, İbrahim milletindeniz. Urfa bizimdir, Adıyaman bizimdir, hacılarımız Mekke’ye, Medine’ye bizden gider. Biz Muhammed ümmetiyiz. Varın siz de bu sözümüzden ders alın, seyr-i sülûkünüzü tamam edip son dağı tırmanmayı kendinize gaye edinin. Muhakkak ki Uhud’daki o tepe, tıpkı Medine’deki Okçular Tepesi gibi, Mehdî’nin de tepesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sakın Mehdî’yi yalnız bırakmayın, karda sürünerek de olsa ona varın, tâbi olun, o tepeyi terk etmeyin” buyurmuştur. Uhud Savaşı, aslında Mehdî’yi kurtarma savaşıdır.

Dağa tırmanmak, hilâl gözetlemek de sünnettir. Ramazan hilâlini, şehrin en yüksek yerine çıkıp gözetlemek mübarek bir sünnettir. Biz de işte Alpler’in ortasında bir tepede, gurbet ellerde hilâl gözetleyenlerdeniz. Vaktiyle Hira’da, Sevr’de gözetlenen o hilâl, şimdi nice müminin gönlünde doğmayı beklemektedir.

Kur’an-ı Kerim’in ilk âyetleri Hira’da, Ramazan ayında indi. Kadir Suresi’nde “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik” buyrulur. İşte Ramazan ve Ramazan’da hilâl gözetlemek, yeni yılın ilk hilâlini gözetlemek, Medine’de Muhammed’i gözetlemek gibidir. Şehre bu gözle bakan, o şehrin sahibi, efendisi olur.

Zamanın sahibi Mehdî’dir. Onu bekleyenler, onu gözetleyenler de içinde bulundukları beldenin, gönül şehirlerinin efendileri olurlar.

Rabbimiz, mümin kullarını bu kainatta yerini görenlerden, yerinin kıymetini bilenlerden eylesin. Yurduna, dağına, şehrine sahip çıkanlardan, zamanın efendisi Mehdî’yi gözetleyenlerden eylesin.

El-Fâtiha bi-hürmeti’l-Mehdî ve’l-Muhammed.

Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 04.11.2013 Pazartesi
SAF ALTIN (MÜ'MİN)

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Fe vecedâ abden min ibâdinâ âteynâhu rahmeten min indinâ ve allemnâhu min ledünnâ ılmâ.
Kâle lehu Mûsâ hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimmâ ullimte ruşdâ.
Kâle inneke len testatîa maiye sabrâ.
Ve keyfe tasbiru alâ mâ lem tuhit bihi hubrâ.

Sadakallahü'l-Azîm. (Kehf Suresi, 65-68)

Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Mûsâ.
Allahümme salli alâ İsâ.
Allahümme salli alâ Hızır.
Allahümme salli alâ Mehdî.

Aziz Müminler,

Bugünkü sohbetimize, içsel bir yolculuğun, hakikate erme çabasının kapısını aralayarak başlıyoruz. Zira Allah Teâlâ, ledünnî ilim dediğimiz, eşyanın hakikatine dair sırlarla dolu bir ilmi dilediği kullarına bahşeder. Hz. Mûsâ’nın, kendisine bu ilim verilen Hızır Aleyhisselam’a talebelik etmek istemesi ve sabır konusundaki o meşhur imtihanı, bizlere büyük derslerle doludur.

Hepimiz ‘saf altın’ olmak, yani özüne ve aslına uygun, değerli bir mümin olmak isteriz. Peki bu nasıl mümkün olur? Saf altın olmak, önce ‘erinmemeyi’ öğrenmekle başlar. Dinimizin emirlerini yerine getirirken, iyilik yaparken, bir işe koyulurken hissettiğimiz o uyuşukluk, o isteksizlik, işte asıl mücadele onunladır. Bir bardak su vermekten, bir ihtiyaç sahibine yardım etmekten, kalkıp abdest almaktan, namaza durmaktan erinmeyen insan, iradesini güçlendirir ve manevi değerini artırır. Müslümanlıktan uzaklaşmanın ilk adımı da yine erinmekle başlar. Önce sabah namazına kalkmaya eriniriz, sonra diğer ibadetlerimizi aksatırız ve farkında olmadan manevi değerimiz erimeye, düşmeye başlar. İşte saf altın olmanın yolu, bu erinme duygusuna galip gelmekten geçer. Mümin, hayır işlerinde üşenmez, yorulmaz, usanmaz.

Bu dünyada her şeyin bir özü ve bu öze uygun bir davranış biçimi, bir metaneti vardır. Metanet, Allah’ın ‘el-Metîn’ isminin bir tecellisidir. Güçlükler karşısında yılmayıp dimdik durabilmek, ümidi kaybetmemektir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) “Kıyamet kopuyor olsa bile elinizdeki hurma fidanını dikiniz.” buyurarak işte bu metaneti, bu bitmeyen ümidi emretmiştir.

Düşünün bir ağacı; dalı toprağa bağlıdır ama meyve vermek için çalışan o enerjiyi nereden alır? Ya da felç geçiren bir insanı; yaşama azmi, o ‘eigene Wille’ dedikleri şey, yani metaneti onu nasıl yeniden ayağa kaldırabilir? İşte bu, Allah’ın izniyle olur. Her şeyin bir dengesi vardır. Bir yerde sel olur, deprem olur; bunlar boş yere değildir. Adl-i Mutlak olan Allah, kullarına zulmetmez. Bir topluma verilen her musibet, o toplumun işlediği hataların, bozulan dengelerin bir sonucudur. Önemli olan, bu uyarılardan ders alıp hatadan dönmektir. Suçsuz yere ceza olmaz. Allah’ın adaleti kusursuzdur.

Günümüzde insanoğlu, doymak bilmeyen arzularıyla birçok şeyin doğal yapısını bozdu. Toprağı, suyu, havayı, bitkiyi, hayvanı... Oysa vücudumuzun sağlığı, yediğimiz meyve ve sebzenin, yetiştiği toprağın sağlığına bağlıdır. Kalsiyum kemiklerimizi nasıl ayakta tutuyorsa, topraktaki mineraller de bitkileri ayakta tutar. Biz doğanın dengesini bozduğumuzda, aslında kendi bedenimizi, kendi kainatımızı hasta ediyoruz. Domatesi yaratan Allah, onu insana hizmet için yaratmıştır. Ama biz onun genetiğini, doğal yapısını bozarsak, o bize fayda değil zarar verir hale gelir.

İşte mümin, yani iman eden kimse, bu kainattaki her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu bilir. Su ne kadar ihtiyaçsa, hava da, toprak da, her bir element de o kadar ihtiyaçtır. Hiçbirini diğerinden ayıramayız. Nasıl ki Hz. İbrahim’in (a.s.) yumuşak huyluluğu, misafirperverliği (sebze-meyva cibilliyeti) bir ihtiyaçsa; savaşçılığı, cesareti (hayvani nefsi) de denge için bir ihtiyaçtır. Biri diğerini tamamlar. Dengeyi korumak, metaneti korumaktır. Allah’ın ‘Metîn’ isminin tecellisi, bütün kainatı ayakta tutar.

Öyleyse saf altın mümin olmak, sadece ibadet etmek değildir. Aynı zamanda erinmeden, üşenmeden bir bitki için, bir hayvan için, bir eşya için, hatta bir kaşık çatal için çalışıp onların temizliğine, düzenine, metanetini korumasına yardımcı olmaktır. Dünyamızın ve insanların kardeş olduğunu bilip, birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için anlayışıyla hareket etmektir. Yaratılan her şeyin bir hikmeti olduğunu bilmek, tilkinin de, kurdun da, hatta domuzun da bu dünyada bir görevi, bir dengesi olduğunu anlamaktır. Önemli olan, her yaratılanın kendi özünden Rabbine giden yolu bulmasıdır.

Her bir yaratılışın, her bir cibilliyetin bir efendisi, bir önderi, bir peygamberi veya bir velisi vardır. Onların yaşayışı, o cibilliyetin nasıl olgunlaşacağını, hangi ahlak üzere olması gerektiğini gösterir. Dağda yaşaması gereken bir kurt, şehre inerse denge bozulur. Tilki huylu bir insan, tilkinin özüne uygun hareket ederse, yani zekasını ve kurnazlığını doğru yolda kullanırsa, metanetini korumuş olur.

Rabbimiz, hepimize özümüzü bulmayı, özümüzü bulanın Rabbini bulacağı hakikatine ermeyi nasip etsin. Kazma olup bir işe yaramayı, faydalı olmayı ahlak edinmeyi nasip etsin. Gelen bela ve musibetlere karşı metanetli olup, bizlere biçtiği ömür içerisinde, özümüze ve ahlakımıza uygun bir hayatı, doğruluk, dürüstlük, hayır ve ibadetle geçirmeyi nasip etsin.

El-Fâtiha bi-hürmeti Mehdî ve’l-Muhammed.

15.11.2013 Cuma


Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan
Öğretmenler Günü ve Hakiki Öğretmen Reşid Mehdi'nin Günü (Mehdiyyunel Raşidiyn)

Her Şey "Oku" Ama "Lanet Okuma" Derler?

Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

"Fe harru minhâ..." (Rabbi şeytana) "...inneke racîm."
"Ve inne aleyke'l la'nete..." (Hicr Suresi, 34-35)

Sadakallahülazim.

Allah'ın ve meleklerinin laneti, apaçık düşman olan şeytanın üzerine olsun. Zira o azgın düşman, iyice azdı.

Allahümme salli ala Muhammed'in Mustafa ve ala âlihî ve sahbihî ecmaîn ve ala âli Muhammed'in Mehdiyyil Muntazar Raşidînel Mehdiyyûn.

Yolculuğumuza başlıyoruz.

Derler ki: "Sakın lanet okuma, çünkü lanet döner dolaşır seni bulur." Peki, öyle midir? Bakara Suresi'nde, "Sizi bıraksaydık da birbirinizi lanetleyip helak ederdiniz" manasında bir ayet vardır. Ama işte Hicr Suresi'nde, apaçık düşman olan şeytan aleyhillaneye lanet okunmuştur. Velhasıl kelam, hak edene lanet okumak varmış.

İşte Rabbimizin ona ettiği bu lanetin öcünü almak istercesine, bu apaçık düşman öyle vesveseler vermiş ki Mekke halkına, Muhammed Mustafa'yı Mekke'den çıkmak zorunda bırakmış. Lanetin birinci kısmının öcünü aldım diye sevinmiş ahmak şeytan. Hicr Suresi 34. ayet, "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovulmuş birisin." İşte şeytan öyle azılı bir düşman ki, Muhammed'i Mekke'den kovulmuş olarak çıkarmak için bu kadar düşmanlık etmiş. Muhammed (s.a.v.) de artık başka çare kalmadığını düşünüp Medine yollarına düşmüş. Peki şeytanın düşmanlığı bitmiş mi? Hayır, o azılı düşman hiç bırakır mı? Düşmanlığı ta son ana kadar sürdürmüş.

Rabbim, Ehâd ismin hürmetine, Mehdi'ye, ehline ve cemaatine güç kuvvet ver ki onları ayakta tutasın; dostuna da düşmanına da "of" dedirtme Ya Rabbi.

İşte Muhammed Mustafa hicret etmiştir ama düşmanı şeytan aleyhilaneyi sevindirmiştir. Neden? Çünkü Allah'ın onu azdırması sonucu kullarına düşmanlık edeceğini söyleyen şeytan, hangi peygambere düşmanlık etmemiş ki Muhammed'e de etmemiş olsun? İşte Muhammed (s.a.v.) Medine'ye giderek "Tebdil-i mekânda hayır vardır" dedi. Fakat bütüne bakınca görüyoruz ki bu bir intikam, şeytanın, apaçık düşmanın intikamı sonucu olan bir olaydır. Yani hicrete mecbur edilmek. Muhammed Mustafa ne dedi? Yine "Ey Mekke, ben senden ayrılmazdım ama beni mecbur ettiler" dedi. İşte onun direncini kaybetmesi sonucu Hüseyin de ondan sonra yerinden yurdundan ayrılıp yine tuzağa düşürülenlerden oldu. Muhammed (s.a.v.) en sonunda anladı ki yerini terk edenler kaybediyor. Ve Medine'de Uhud'daki okçu tepesindekilere dedi ki: "Sakın yerinizi terk etmeyin!" Ama sözü tutulmadı. Çünkü o Mekke'yi bırakmış, yerini terk etmişti; onun sözü de tutulmayıp okçu tepesini bekleyenler yerlerini terk ettiler. Ey Mehdi cemaati, sakın ola apaçık düşmanı sevindirmeyin ve yerinizi yurdunuzu terk etmeyin!

Biz ise Türkiye'den bir araba sevdasına Avusturya'ya hicret etmiş biriyiz ve bizim de sözümüz kaale alınmayacak. Ama biz sorunun cevabını peşinen verdik: Anlayan anlasın, yerini yurdunu terk etmesin! Cevap belli iken soruyu doğru cevaplamayana ... bunu duyun ve bilin. Ve yerini yurdunu hiç terk etmemiş bir Mehdi askeri, insanlara bu dediğimiz "Yerinizi terk etmeyin!" sözünü söyleyip insanları uyarsın.

Bunu nasıl yaparız sorusunun cevabına gelince: Hüzeyme (r.a.) okçular tepesini terk etmeyen ve kılıcı kınından uzun olan bir yiğit ve daha çocuk bir sahabiydi. O, çocuk olması hasebiyle daha henüz hic Medine'den ayrılmamıştı o yaşına kadar. O, ta ki okçuların tepeden ayrıldıklarını görünce dedi ki: "Peygamber burayı terk etmeyin dedi!" Ve onun sözü bir tek sahabi tarafından tutuldu ve iki kişi ayakta kaldılar. O sözünün eriydi, yani o söz üzerinde tezahür ediyordu. Yani o yurdunu hiç terk etmemişti. Ama geç söylenmiş bir söz ve doğru bir ağızdan gecikmiş bir söz. İşte yeni doğan çocuklardan okuma yazma bilen ve hiç memleketini terk etmek zorunda kalmamış birisi lütfen bu vaazımızı insanlara okusun. Ey Mehdi cemaati, "Yerinizi terk etmeyin!" sözünü söylesin ve Mehdi askeri olsun inşallah. Doğru ağızdan çıksın o söz. (Doğru ağızdan çıkması demek, o sözü kendisi yaşamış kimsenin söylemesi demektir. Kendi yaşamayan birinin söylediği söz makbul olmaz.) "Okçular tepesini terk etmeyin" desin o; yani "Mehdi'yi yalnız bırakmayın" desin; yani Mehdi'ye bağlanalı hiç terk etmeyen biri de "Onu yalnız bırakmayın" desin.

Ey müminler, sığınaklarınıza dönün! Geçenki vaazımızda dediğimiz Seyyid Efendi'dir ve Süleyman'ın karıncası, karıncaların seyyidesidir dedik. Karıncaların sultanı da İsa'yı başak toplayarak besleyen Meryem Anamızdır. Ve o, Süleyman askerlerinin kendilerine doğru geldiklerinin haberini alınca dedi ki: "Ey halkım, meskenlerinize dönünüz ki size Süleyman askerleri zarar vermesin!" Yani şu günün Süleyman'ı, dünya saltanatını ele geçirmeye çalışan deccal ve Amerika ordusunun askerleridir. Onlar gelmeden evlerinize dönün ki size zarar vermesinler diye seslendi. İşte karıncaların seyyidesi Meryem Sultan; onun seyyidi Ebu Bekir; onun seyyidesi Ayşe; Ayşe'nin seyyidi efendisi Muhammed; Muhammed'in seyyidi Hasan ve Hüseyin; onların seyyidi Mehdiyi Muntazar; Mehdi'nin seyyidi ise İsa'dır. Yani Ruh babası ve Mehdi'yi savunacak olan gerçek er ve ne diyecek? "Beni geçmeden Baba'ya gidemezsiniz" diyecek. Kim o zaman onun koruduğu babası? Ruh babası Mehdi ve onun seyyidi, seyyidimiz İsa Ruhullah. Ve biz de şimdi o ayeti karıncaların sultanının dilinden seslenip diyoruz ki: "Ey Mehdi askerleri, evlerinize, meskenlerinize dönün; olaki saltanat size zarar verebilir!"

Yani son tepeyi, okçular tepesini, Mehdi tepesini terk etmeyin. İşte Uhud iki şehit aldı: Biri Hamza, biri Muhammed'in dişi. Hz. Hamza, Allah'ın arslanı, Muhammed'in sivri dişiydi, onun bedenindeki dişiydi. Ve onun şehadetine sebep olanlar, okçular tepesini terk edenlerdir. Diyoruz ki: Mümin bir delikten iki kere ısırılmaz. Uyanık olun ve Mehdi'yi yalnız bırakmayın. Bu savaş, küfür ve deccalla olan savaştır. Kim deccalın safında yer alıp cehennemin dibini boylamak istiyor ise, o zaman İsa'yı beklesin onlar. Kim de Mehdi'nin safında yer almak istiyor ise, o zaman yerini yurdunu, bilhassa şu günlerde ve şu anlarda terk etmesin.

Ve geldik "Bu filmin senaryosunu kim yazmış?" sorusuna: Arnold Schwarzenegger'in (annesi Avusturyalı) filminin son bölümüne, yani Terminatör son bölüme. Gelecekten gelip annesini hamile bırakan ve kurtarıcıyı doğurtan, onu doğuran anne; yani Meryem ve İsa ve Mehdi; yani Tahir'in evladı Tahir ve Tahire'nin, yani temiz ve iffetli Meryem'in tahir evladı İsa ve onun efendisi seyyidi Mehdi. Yani Terminatör son bölüm. Kim yazmış bunun senaryosunu? Yani Meryem senaryosunu Allah mı yazdı yoksa o filmi yazan o ... mi?

Muhammed Mustafa: "İsa'ya en çok Mehdi benzeyecek" dedi. Yani İsa Mehdi'ye benzeyecek, Mehdi İsa'ya benzeyecek. Sebebi ne olabilir sizce?

İsa ve penisilin; yani en azılı mikrobu da öldürecek güçteki Hz. İsa. Ne dedik geçenki vaazımızda? Kötüler, şeytan ve ordusu mikroplar halinde; iyiler de yaptıkları ve yaratılışlarındaki güzellikle mikroplarla savaşanlar halinde. İsa Efendimizin cibilliyeti de işte penisilin bakterisi ve mikroplarla savaşan en güçlü asker. Are you understand me today? Kaç ay, kaç yıl geçti anlamayanların kafasına anlatmak için işte böyle tokmakla vurmamız mı lazım?

Eûzü demek, bütün mikroplardan Allah'ın kalesine sığınmaktır. Ve "Eûzü billahi mineşşeytanirracîm, Bismillahirrahmanirrahîm" dediğimizde, işte Rabbim sağımızdan gelen şeytana karşı bizi Hâdî ismin ve hidayetinle koru demektir. Eûzü çekerken bu tefekkür edilmelidir: Şeytan sağdan gelirse, o zaman bir iyilikle gelir ve sizin o iyiliğin daniskasını çıkarmanızı sağlar. Mesela sana "Namaz kıl" der, "nafile kıl" der. Sen başlarsın namaza, kıl kıl kıl, seni nafilede bıktırasıya yaptırır ve ertesi güne artık dermanın kalmaz. Yahut gece namaza kalkarsın ama gece kalkınca kılıp yatınca bu seferde farz olan sabah namazını kaçırırsın, yahut seher vaktinde seni uyku basar ve seni güneş doğarken uyutur. Veya sana hayvan besle de hayra gir der, sonra da bakamazsın, hayvan başına dert olur, bu seferde hayvanı sokağa attırır, sevap yerine günaha sokar. Yani seni bir iyilikle kandırıp, senin elindeki altını tenekeyle değiştirmeni sağlar. İşte bunun için Allah'ın hidayetine sığınmak lazımdır. Yani doğru yoluna girmek lazımdır.

Ve yine eğer şeytan aleyhillane soldan geliyorsa, bu sefer haramlarla, mekruhlarla gelir: İçki, kumar, zina, sigara, alkol gibi yasak olan ve insana zararlı olan şeylerle, onlara müptela etmek için size sebepler bulur. Kavga ettirir ve "Yak bir sigara" diye telkin eder, yahut yine "İç bir kadeh" diye telkin eder. Bundan da Allah'a sığınmak için Eûzü çekince, Rabbim "Solumdan gelen şeytandan beni inayetinle koru" demek lazımdır. Yani inayet, bidat ve sapıklıklara düşürme demektir.

Ve yine eğer şeytan size önünüzden gelirse, o zaman apaçık düşman olarak gelir. Yani mesela çıplak kadınlar halinde, yahut karşına milli piyangocu çıkarır ve der piyangocu: "Bu sene bilmem kaç para veriyor, geçen sene bizden alana çıktı" der. Sana da vesvese verir: "Al da kazanırsan yarısını hayır yaparsın" diye. Halbuki hiç alkolle zekat verilir mi? Yahut içki parası kalmamış adama "Hadi kendine git bir şişe bira al" diye para veren ahmak gibi, hayır yaptığını zannettirir. Sen ona alkol parası verince hayra mı girdin sanıyorsun ahmak! İşte böyle günah olduğu aşikâr olan işleri size güzel gösterir önden gelen düşman. Ondan da Allah'a Eûzü ile sığınıp demelisin ki: "Ya Rabbi, önümden gelen şeytanlardan beni ismetinle koru."

Ve yine arkadan gelirse şeytan, bu sefer gizli düşmandır. Senin haram mı helal mi olduğunu bilmediğin şeyler ile, yani şüpheliler vasfına girenlerle seni kandırmaya çalışır. Mesela o birilerini vesveselendirip bisküviye domuz yağı koydurur, onu da senin önüne birisi getirir sunar, yahut markette satarlar. Sen bunun içinde ne var, nasıl imal edilmiş bakmazsan, o zaman sana bilmeden domuz yedirir. Ve sen yiye yiye domuzlaşmaya başlarsın, müslümanlara tuzak kurmaya ve onların önünden ardından düşmanlık etmeye başlarsın, imanın gitgide sönmeye başlar. Sen hiç farkına bile varmazsın, çünkü vurdumduymaz ahlakıyla yaşıyorsundur, ve memleketin Müslüman diye, burada haram şeyler olmaz sanırsın. Halbuki şeytan esas Müslümanlarla uğraşır, bunu unutursun. İşte böyle şeytanlardan da Eûzü ile Allah'a sığınıp dersin ki: "Ya Rabbi, beni nusretinle ardımdan gelen şeytanlardan koru, ben onlardan senin kalene sığınırım" diye istiaze edersin.

İşte arkadan gelen şeytanın sana sunduğu domuzun içindeki domuz eti genleri, sende öyle bir etki yapar ki senin ahlakına sirayet eder, hatta bunlar fazlalaşınca sende hastalık dahi yapar. Çünkü onlar pis ve necistir, hükmünde halk olmuşlardır. Ve onlar insana zararlı mahluklar halinde ve kötü ahlakların kaynaklarıdır. Yine her güzel ve semiz ve Rabbimizin yememize müsaade ettiği, temiz sebze ve meyvelarda, mesela bir C vitamini deposu portakal gibi, yahut kalsiyum kaynağı süt, yoğurt, peynir gibi maddelerde, işte kainat-ı alemin haritası insan bedenine girince, bedenin salahı ve selameti ve sağlığı için hizmet ederler. Ve necis ve mundar olan şeyler ise bedeni hasta eden bakteri ve mikroplar halindedirler. Ve Allah her şeyi zevc (çift) halinde yarattık buyuruyor, bazıları da kutup halindedir: Yaz, kış; sıcak, soğuk; beyaz, siyah; iyi, kötü; acı, tatlı gibi kutuplar halindedir. Bir beden ya iyi olur ya kötü, ya sağlıklı olur ya hasta. Eğer mikroplar vücudu istila ettiyse, onun ya hasta olması umulur. Yahut kötü ve çirkin sıfatlar haline geldiyse, bu seferde o kimse artık gezen mikrop olmuştur. Mikrobun makro boyutu ve dünyada insanlara, hayvanlara, doğaya ve maddelere zarar verecek ahlak ile ya sapık, ya katil, ya kafir bir bilim adamı olur çıkar artık. O, gezen yürüyen şeytan askeridir. Yani gezen yürüyen mikroplar halindedir.

...

Müslüman çıplak olarak yatar mı, çıplak banyo yapar mı? diye insanlar bazı ihtilaflara düşüyorlar ki bunun cevabına gelince:

Ömer Efendimizi hizmetlisi bir gün onu namaza kaldırmak istedi ve onu odanın dışından çağırdı, uyanmadı. Tekrar tekrar çağırdı, uyanmayınca odasına girdi uyandırmak için. O sırada Ömer Efendimiz de çıplak olarak yatmıştı ve üstünü örten örtüsü de avret yerini açıkta bırakacak kadar açılmıştı. Bunu gören hizmetli hemen dışarı çıktı ve Allah'a niyaz etti: "Ya Rabbi, Ömer'i uyandır!" diye. Ve tekrar çağırdı, Ömer Efendimiz de o sırada uyandı ve hizmetlinin içeri girdiğini de anladı ve vücudunun açıkta olduğunu görünce: "Ya Rabbi, insanlar, mahrem olduğu kimselerin odasına, dinlenme ve halvet vakitlerinde keşke izinsiz girmeselerdi!" diye niyaz etti. Ve Cenab-ı Mevla, Nur Suresi 58. ayeti bu olaydan sonra inzal eyledi ve insanların halvet vakitlerinde ve odalarındaki, yani yatak odalarındaki dinlenme vakitlerinde, çocukların ve hizmetlilerin ve diğer insanların izin almadan girmemesi gerektiği ayet ile emredildi.

Yani çıplak yatılabilir, fakat evla olan insanın edepli olmasıdır ve örtünün denilen avret mahallini diğer insanların nazarından korumalıdır. Oysa ki bu gün insanlar çıplak sokaklarda gezer oldu ve insanların halvet hali filmler halinde internetten herkese gösterilir oldu. İşte şeytan böyle önden gelerek insanları apaçık günaha ve küfre sokar. Fakat eğer Ömer'in çıplak görülmesine kazaen çıplak yatmasına bilerek müsaade edildiyse, o zaman Hıristiyanların sandığı gibi Müslümanların halveti yorgan altında yapacak gibi bir mecburiyeti yoktur. Fakat kendi mahremiyet (halvet ve yatak) odalarında müsaade edilen haldir bu, yani. Allahu alem biz bilmiyoruz, belki de Ömer Efendimizi hizmetlisi halvet ederken görmüştür, o odasına girdiğinde. Yani bir sahabenin halvet ederken böyle bir durumla karşılaşması, o hal Ömer için ayrı bir hükme tabidir ve hizmetlisi için de ayrı bir hükmü vardır. Hizmetlisine düşen nasip, Ömer'i halvette görmek olmuş. Ömer'e düşen nasip de çıplak yakalanmak olmuş. Asıl olan böyle bir duruma maruz kalmamak değildir. Üzüm üzüme baka baka erer. Cennet'te de Adem ve Havva'nın ayrılmadan önceki son halleri, avret mahallerinin açılması idi. Yani şeytan önden apaçık düşman olarak gelince, insana gözlerinden mikrobu atar. Göz zinası, gözlerin nurunu söndüren bir mikroptur. Ama göz görmeyince merak edip onu istemez, yahut duymayınca "Bu da nasıl?" diye merak etmez. Yani bir isteğin olması ve oluşması için insanın duyu organlarından birinden ona dahil olması lazımdır. İşte Cennet'te Adem ile Havva, lay lay lom gezip tozarken cima ve halvet nedir bilmiyorlardı ve kaldırıp da avret mahallerinde ne var diye de bakmamışlardı ve tuvalet yapmak diye de bir şey yoktu. Şeytan onları kandırınca, ilk olarak Kur'an'da Rabbimizin belirttiği gibi avret mahallerini örten şeyler düştü ve çıplak kaldılar ve birbirlerinin avret mahallini görmüş oldular. İnsandaki cima ve halvet isteği ondan sonra meydana geldi. Şeytan aleyhillane de işte insana mikroplarını bu duyu organlarının biri ile dahil eder ve çıplaklık ile de şeytan mikroplarını insana gözden dahil eder. İnsan helalini çıplak olarak seyredebilir, fakat helal olmayan kimseleri seyretmesi, şeytanın askerlerini gözünden vücuduna alması demektir. Kaleleri korumayan, düşmanı içeri alan kimsenin de kalesinin düşmanlar tarafından ele geçirilmesi ihtimal dahilindedir. Bu yüzden helalde dahi çıplaklık konusunda dikkatli olmak lazımdır ve "Edeb yahu!" demek lazımdır. İlk bakış yasak değildir, hatta çıplak da görsen ilk bakış yasak değildir. Ama sen bir daha, bir daha bakarsan, o artık kapının aralandığının ve artık kapatılamaz halde düşmanlarca açılmaya çalışıldığının alametidir. Böyle bir göz kapısı, artık kale kapısı açıldıysa, düşman ordusu içeri daldıysa, artık kapatmakta fayda etmez, çünkü düşman kalededir artık.

Çıplak olarak banyo yapmak caiz mi? Banyoda çıplak yıkanabilmek için banyonun büyüklük ölçüsü ne kadardır?

İnsanın sağ ve sol omuzlarında bulunan hafaza melekleri, insanın günah ve sevaplarını kaydederler. Bu melekler insandan cima, hela ve gusül anında, bu haller bitinceye kadar ayrılırlar. Hz. Peygamber (s.a.s) buyuruyorlar:

"Sizden hela ve cima hali hariç ayrılmayan Kirâmen Kâtibin'e saygı gösterin. İçinizden biri banyo yaptığında bir bez parçası ile avret mahallini örtsün."

Hz. Ali (r.a) da şöyle buyurur:

"Avret mahalli açık olduğu kişiye melek yaklaşmaz."

"Örtüsüz hamama (başkalarının da bulunduğu hamamlar) girilince iki melek kişiye lanet eder."

Çıplak olarak banyo yapmak haram değilse de adaba aykırıdır. Bu bakımdan banyonun büyüklüğü ne kadar olursa olsun, kişi tek başına da olsa avret yerlerini örtmesi adaba uygun olandır.

Fakat alimlerin içtihadına göre, iki kol açılınca sığabilecek kadar yer varsa çıplak olunmaz, örtünmek gerekir. Bu iki kol mesafesinden dar olan bir duş kabininde veya hamamda çıplak olunabilir. Fakat duş kabini transparan olup dışından gözükebiliyorsa, böyle bir duşta çıplak olmak da caiz olmaz. İslam adap ve edep dinidir. Edepli olmak isterseniz, banyoda iken örtünmek, peştemal kuşanmak veya şort ile yıkanmak edebe uygun olandır. İnsan nasıl bir Müslüman yanında biri varken soyunması terbiyesizlik ise, yanında iki gözetleyen melek varken de çıplak olması caiz değildir.

Camideki sevap dağılımı, cemaatin imama olan yakınlığı ile alakalıdır. En çok sevap hemen ardındakine, sonra onun sağındakine, sonra onun solundakine diye devam eder gider. Zamanın imamının yanında bulunmanın da, eğer imanlı ve imama uyan kimse ise, ona tabi olan kimsenin en iyi sevap ve fayda göreni, onların en yakınındaki, hemen ardındaki kimsedir. Yani imam yokken imam olabilecek derecede, onun sağındaki ilk kimse ondan sonraki ve solundaki de ondan sonraki şeklindedir. Kıyas edersek: Cemaat, cami cemaati olduğu gibi, bir imam ve evliya veya peygamberin de cemaatine, ümmetine tabi olanlara ve komşularına şefaat yetkisi vardır. Evinin ve mezarının bulunduğu yerden en azı kırk fersah etrafında olan ve ondan üstünü elli, altmış... ve Peygamberimiz gibi bütün dünyayı kaplayacak kadar olanı da vardır. Nasıl mesela eskiden "Kahven kalmadı mı? Tuzun kalmadı mı?" istemek için ilk yakın kapı komşuna gidersen, imam ve evliya, peygambere yakınlığın derecesinde de, sen hangi evliya veya peygambere, imama yakınsan, senin ilk muayenen en yakın sağlık ocağı yahut hastanede yapılır. Sana gereken ilacı o doktor yazar. İlaçları alıp almamak ve kullanıp kullanmamak senin ihtiyarında olandır. Eğer durumun vahimse bir üst hastaneye havale edilir, onlar da olmazsa özel hastanelere havale edilir. Yani işte şefaat ve fayda da insana en önce en yakın imamdan, sonra en yakın evliyadan, sonra en yakın ashab-ı kiramdan, sonra en yakın peygamber hazeratından, sonra cihanşümul Muhammed Mustafa'dan gelir.

Tevbe Suresi'nde Allah katında ayların sayısı 12'dir. Bunlardan dördü haram aylardır ve bu aylarda nefislerinize zulmetmeyin buyruluyor. Yani işte Muharrem de bunlardan birisidir. Muharrem'de savaşmak haramdır. Sebebine gelince, denizciler bilir ki, hatta avcılar bilir ki, her av hayvanı için belli süreler avlanma yasağı vardır. Bu avlanma yasağı, o hayvan türünün soyunun tükenmemesi için geçen, yeni yavru verdiği ve yavrularını büyüttüğü süredir. Yani o mevsim avlanırsanız yavru balık, yavru ördek avlamış olursunuz. Bu yüzden her ruh için Rabbim belli bir süre dünyada kalıp Rabbini bulma süresi vermiş, Rabbini bulamayan veya zikirden kesilen için de ölüm ile ahirete göçme kuralı koymuş. Bazı meyveler geç erer, bazı meyveler erken; bazı meyveler sonbahar meyvesi, bazısı ilkbahar meyvesidir. Her meyve ve sebze için onun yenilebilecek erginliğe ulaştığı zaman beklenirse, o meyve veya sebze için ideal olan tat o zaman alınırsa; insan denen eşref-i mahlukat için de Rabbim işte dört ay haram aylar koymuş ve bu aylarda insanların canına kıymayın buyurmuştur. Yani ham meyvelere kıymayın demiştir.

Bu vaaza başladığımız dün 24 Kasım Öğretmenler Günüydü. Bütün öğretmenlerimizin küçük büyük hürmetle ellerinden öperim. Ve bizi irşad eden şeyhlerimizin ve mürşitlerimizin de ellerinden öperim. İşte Reşid demek gerçek öğretmen demektir. Mehdi'nin bir ismi ve lakabı da Reşid'dir. Biz de ismimizin Raşit olması hasebiyle bu vaazlarımızla sizlere İslam'ı öğretmeye çalışan öğretmenlik ve mürşitlik (gerçek öğretmenlik) görevini yapmaktayız.

İşte biz Raşid olarak bu vebalimizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Rabbim zekatımızı indinde makbul eylesin. Sizlere de bu ilimlerle amel etmek nasip eylesin.

Elfatiha maassalavat.

Başağaçlı Raşit Tunca (Karoğlan)

Schrems, 24.11.2013 Pazar
Allah'ın Bir İsmi de Celle Celalühü'dür

Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

"Kale Musa: Ma ci'tüm bihissirh. innellahe seyubtiluhu. innellahe la yuslihu amelel müfsidin."

Sadakallahülazim. (Yunus Suresi, 81)

Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

Musa dedi ki: "Bu sizin getirdikleriniz (yaptıklarınız) apaçık bir büyüdür. Muhakkak ki Allah, onun (büyünün) tesirini iptal edecektir. Muhakkak ki Allah, fesatçıların (içten pazarlıklı bozguncuların) yaptıklarını düzeltmez (ve emellerine ulaştırmaz)."

Sadakallahülazim. (Yunus Suresi, 81)

Sohbetimize başlıyoruz:

Geçen vaazımızda bahsettiğimiz hicret olayında, Peygamberimiz (s.a.v.) hicrete mecbur edilmişti. Ardından Medine'de de savaşa zorlanmıştı. Uhud Savaşı'nda, okçular tepesine yerleştirdiği askerlerin, "kazandık" zannederek yerlerini terk etmeleri sonucu Peygamberimizin (s.a.v.) dişi kırılmış ve amcası Hamza (r.a.) şehit edilmişti.

İşte bu olaylardan sonra, Allah Teala'nın yardımının müminlerle olduğunu gösteren ayetler nazil olmuştur. Muhammed Suresi 7. ayette şöyle buyrulur:

"Allah'ın yolundan gider ve O'nun dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı (olaylar karşısında) sabit kılar."

Yine aynı surenin 35. ayetinde ise:

"Sakın (düşmana karşı) gevşeklik göstermeyin ve (barışa çağrılmadığınız halde) barış istemeyin; (zira) siz üstün olanlarsınız. Allah sizinle beraberdir ve O, amellerinizi asla eksiltmeyecektir." buyrulmaktadır.

Bu ayetler bize açıkça gösteriyor ki, mümin direncini kaybetmemeli, metanetini korumalıdır. Sayıca az veya görünürde zayıf olsalar da Allah'ın yardımı müminlerle beraberdir ve galip gelecek olanlar onlardır.

İşte böyle bir inanca sahip olan Müslüman, düşman karşısında asla boyun eğmez. Zira Allah (c.c.), "Zayıf bile olsanız düşmana zayıflığınızı belli etmeyin" buyurmaktadır. Düşmandan önce davranıp aman dilemek, barış istemek müminin şanından değildir. Allah'ın emri, metanetli ve dik duruşlu olmaktır.

Hâlbuki günümüzde birçok Müslüman, bu bilincin uzağına düşmüş durumdadır. Oysaki Allah'ın adını andığımızda, O'nun sıfatlarını da hatırlamalıyız. Mesela Allah lafzının yanında gördüğümüz "C.C." ifadesi ne demektir bilir misiniz?

C.C.: "Celle Celalühü" demektir. Bu, Allah'ın, azamet ve yücelik sahibi olduğunu, haddi aşanlara karşı celaliyle (kahır ve gazabıyla) muamele edeceğini ifade eden bir sıfattır. Yani O, rahmetiyle olduğu kadar, celaliyle de kendisinden korkulandır. Kur'an'da kafirlerden, münafıklardan, zalimlerden bahsedilmesi, onların yaptıklarının boşa çıkarılacağının bildirilmesi, işte bu "Celle Celalühü" sıfatının bir tecellisidir.

Allah celle celalühüdür; yani celalinden korkulan, gazabına uğramaktan sakınılması gereken yegane kudret sahibidir. O, yeri geldiğinde kızar, döver ve söver mi? Elbette bu ifadeleri insani duygularla karıştırmamak gerekir. Allah'ın sövmesi demek, lanet etmesi, rahmetinden kovması, kafir demesi demektir. Kur'an'da birine "kafir" denmesi, onun hakkında verilmiş en büyük hükümdür. İşte bu, Allah'ın celalinin bir tezahürüdür.

Allah, kainatta her şeyi bir ölçüyle ve hikmetle yaratmıştır. Güneşler, dünyalar, tüm kainat içinde insan bir toz zerresi kadar bile değilken, Allah "her şeyi insanın emrine verdim" buyuruyor. Bu büyük bir lütuftur. Peki bu kadar şerefli kılınan insan, nasıl olur da kendini kainatın sahibi zanneder, büyüklenir ve Allah'a karşı gelme cüreti gösterir?

Bazı zavallılar, "Mahluka (yaratılmışa) bakan mahluk olur, mahluka Hakk gözüyle bakan nadan (cahil) olur" gibi sözler söylemişlerdir. Oysa kainata, dağlara, taşlara, güneşe, aya bakan ve onlarda Allah'ın kudretini, sanatını görmeyen, işte asıl odur. Nefsine tapan, her şeyi kendine perde edinip Hakk'ı göremeyen ahmak olur çıkar. Rabbimiz, kainatı insana musahhar kıldı ama bu, insanın şımarıp kibirlenmesi için değil, Allah'ın sonsuz kudretini anlaması ve şükretmesi içindir.

Dükkan sahibi yokken dükkana bakan çırağın, müşteri gelince "dükkan benim" havasına girmesi ne kadar yanlışsa, insanın da kainat üzerindeki tasarrufu geçicidir. Asıl sahip, her an her yerde hazır ve nazır olan Allah'tır. Öyleyse nefsine tapan aç kurtlar gibi olmayalım, Allah'tan çalmaya kalkmayalım.

İbrahim (a.s.) ve Sare validemizin kıssası bu konuda ibret vericidir. Firavun, Sare validemizi görünce ona zarar vermek ister. Ancak Allah, İbrahim (a.s.)'a, Sare'ye zarar verilemeyeceğini bildirir. Firavun her el uzatışında felç olur, Sare validemizin duasıyla kurtulur. En sonunda bu durum karşısında hayrete düşen Firavun, "Bu ne güzel bir dinmiş" der ve Sare validemizi İbrahim'e (a.s.) hediyelerle geri gönderir, yanına da Hacer validemizi katar. İşte Hacer validemiz de bu vesileyle İbrahim'in (a.s.) hanımı olur ve ondan İsmail (a.s.) dünyaya gelir. İsmail (a.s.) soyundan da Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) gelir. Görüldüğü gibi, Allah bazen hayır sandığımız şeylerin içinden şer, şer sandığımız şeylerin içinden hayır çıkarandır. Firavun'un kötülüğü, Hacer validemizin vesile olmasıyla Peygamber soyunun devamına sebep olmuştur.

Allah, geceden gündüzü, ölüden diriyi çıkarandır. Bir şeyin %100 kötü olmadığı gibi, %100 iyi de değildir. Önemli olan, iyi olmaya çalışmak, hayırda yarışmaktır. Herkes kendi amelinin karşılığını ahirette görecektir.

Kışın kar yağması da, yazın sıcağı da bir hikmetedir. Her şeyin bir dengesi vardır. Mesela ilk kar, faranjit mikrobunu taşıyabilir ama aynı kar, yüzümüzü ve ellerimizi ovuşturduğumuzda bizi yazın sivrisineklerden korur. Sivrisinekler de Mikail (a.s.)'ın askerleridir. Her şeyin birbiriyle bağlantısı vardır ve bu bağlantının merkezinde, eşref-i mahlukat (yaratılanların en şereflisi) olan insan vardır.

Namazda ikinci oturuşta okuduğumuz "Rabbenâğfirlî..." duası, anne-babamıza ve tüm müminlere karşı vefa borcumuzu ifade eder. "Rabbimiz! Beni, anne-babamı ve bütün müminleri hesap gününde bağışla" anlamına gelen bu dua, müminler arasındaki kardeşlik bağının ve merhametin bir göstergesidir.

Kıyamet yaklaştığında Kur'an-ı Kerim'in insanların kalbinden çekileceği, insanların Allah'ın kelamından mahrum kalacağı rivayet edilir. İşte o günlerde, insanların ellerinde sadece namazda oturuşları ve bu dualar kalacak. "Allah için bir müddet oturmak da ibadettir" bilinciyle hareket edenler, o günün zorluğuna hazırlık yapmış olacaklar. Bizler de evlatlarımıza bu bilinci aşılamalı, onların da Kur'an'a sımsıkı sarılmaları için dua etmeliyiz. Zira Kur'an'ın terk edilmesi, onun hicret etmesine, aramızdan ayrılmasına sebep olacaktır. Tıpkı yürüyen Kur'an olan Peygamberimiz (s.a.v.)'in hicrete zorlanması gibi, Kur'an da hicrete zorlanacaktır.

Rabbim, kainattaki yeri bir toz zerresi kadar bile olmayan insanoğlunu, nefsine tapıp kibirlenmekten muhafaza eylesin. Bizi, Firavun gibi azgınlaşanlardan değil, İbrahim (a.s.) gibi teslim olan, Sare validemiz gibi sabreden, Hacer validemiz gibi tevekkül eden kullarından eylesin.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.), onun pak âl ve ashabına, tüm peygamberlere ve bizi onların yolundan ayırmayan Rabbimize sonsuz hamd ü senalar olsun.

Âmin.
El-Fatiha.

03.12.2013 Sali

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan
El-Müheymin; Ölüleri Dirilten Allah

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

"Ve lekad ateyna davude ve suleymane ilma(ilmen), ve kalel hamdu lillahillezi faddalena ala kesirin min ibadihil mu'minin(mu'minine)."
Sadakallahul Azim. (Neml Suresi, 15. Ayet)

Allahümme salli ala Davude ve Süleymane,
Ve salli ala İsa ve Meryeme,
Ve salli ala havariyyun,
Ve salli ala ashabı kehf,
Ve salli ala Muhammedinil Mustafa,
Ve ala alihi ve ashabihi ecmain.

Aziz Müminler,

Yolculuğumuza, Allah'ın dilediği kullarına ilim vermesi üzerine başlıyoruz. Rabbimiz, Davud ve Süleyman aleyhimesselama ilim verdiğini buyuruyor. Onlar da bu büyük lütuf karşısında, kendilerini mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdettiler: "Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun" dediler.

Bugünkü vaazımızda, Allah'ın El-Müheymin isminin tecellileri üzerinde duracağız. El-Müheymin, ölüleri dirilten, hayat veren demektir. Peki, kâinatın haritasında bu ismin tecelli ettiği yer neresidir? Dirilenler kimlerdir?

Bunun en büyük örneklerinden biri, Hızır aleyhisselam döneminde diriltilenlerdir. Rabbimiz onlara "ölün" dedi, öldüler ve sonra onları diriltti. İsa peygamber de ölüleri Allah'ın izniyle diriltti. Yine geçen vaazımızda anlattığımız gibi, Hz. Ebubekir'den de keramet olarak bu hikmet zuhur etmiştir.

Konunun en çarpıcı misali ise Üzeyir aleyhisselamın kıssasıdır. Üzeyir aleyhisselam, tıpkı bugün bazı insanların kalbine düşen şüphe gibi, "Rabbim! Ölüp toprak olmuş insanları nasıl dirilteceksin bana göster de kalbim iyice mutmain olsun" demişti. Bunun üzerine Allah Teala, onu ve eşeğini bir mağarada yüz sene ölü bıraktı. Sonra onu dirilttiğinde, eşeğinin sadece kemikleri kalmıştı. Üzeyir aleyhisselam "Ne kadar kaldım?" diye sorduğunda, "Yüz sene kaldın" cevabını aldı. Ardından, eşeğinin kemiklerini toplaması emredildi. Allah'ın izniyle, önce bu kemikler bir araya getirildi, sonra onlara et giydirildi ve nihayetinde ona yeniden can verildi. İşte o zaman, "El-Müheymin Allah'tır" dedi.

Bu kıssada derin sırlar vardır. Bakara Suresi'ndeki bu ayete dikkatle baktığımızda, dirilmenin sırrının "kemiğe bak" ilhamında gizli olduğunu görürüz. Rabbimiz, kemiklerin üzerine et giydirdiğini değil, "onların (kemiklerin) üzerine et giydirdik" buyurmaktadır. Yani diriliş, önce kemiklerin düzenlenmesi, sonra onlara et giydirilmesi ve ardından can verilmesiyle olur.

Peki, toprakta topraklaşmış olanlar için durum nedir? Kemikler kalsiyumdan meydana gelir. Kalsiyumu inekler üretir, inekler sütü ottan üretir. Ot ise yeşildir. Yeşil, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) rengidir, bereketin ve hayatın sembolüdür. Tıpkı çiçeklere meyvenin verilmesi gibi, her şeyin özü O'dur. Can, O'nunla hayat bulur.

Müminler, Efendimiz'in (s.a.v) getirdiği hayat dolu yolu diri tutarlar. Bu yol, en kıymetli hazinedir. O'na dil uzatmakla O'nun değeri düşmez, övmekle de değerine değer katılmaz. Nitekim Cenab-ı Hak, şeytanın "Senin kullarına sağdan soldan, önlerinden arkalarından gelip onları saptıracağım" demesine karşılık, "Senin benim has kullarım üzerinde hiçbir hâkimiyetin olamaz" buyurmuştur. (Hicr Suresi, 39-42)

Altın değerlidir; onu övmekle platin, yermekle teneke olmaz. Altın, ne övülmekle gururlanır ne de yerilmekle değer kaybeder. Aslanı övmekle kedi, kediyi övmekle aslan yapamazsınız. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve O'nun Ehl-i Beyt'i ile Sahabe'sini yermekle de övmekle de onların kadrini ne eksiltir ne de arttırabiliriz. Övgü ve yergi, ancak gerçek değeri bilmeyenleri yoldan çıkarır.

Bu yüzden bizler, Rabbimiz'in sözünde, amelinde ve yolunda dosdoğru olan, altın kıymetindeki kulları gibi olmaya gayret etmeli, her şeyi vaktinde ve yerinde yapmalıyız. Vaktinde kılınmayan namaza nasıl "kaza" deniyorsa, yerinde söylenmeyen söz de laf-ı güzaftır, boş sözdür.

Yüce Rabbimiz, bizleri sırat-ı müstakimden, yani kendilerine nimet verdiklerinin, peygamberlerin, sıddıkların ve salihlerin yolundan ayırmasın. Bizleri, hakikatleri gören, anlayan ve yaşayan kullarından eylesin.

El-Fatiha, maassalavat.

12.12.2013 Persembe

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan
Tutan Eller ve Bırakan Eller

(Karoglan'ın 20.12.2013 Cuma Vaazı)

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnnemâ tünziru menittebea'z-zikre ve haşiyer-rahmâne bi'l-gayb.
Fe beşşirhu bi mağfiretin ve ecrin kerîm.

Sadakallahü'l-azîm. (Yâsin Sûresi'nden ayetler meâlen: Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmediği halde Rahmân'dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir mağfiret ve çok güzel bir mükâfatla müjdele.)

Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed.
Allahümme salli alâ Meryeme ve alâ âli Meryem.
Allahümme salli alâ Yakûbe ve alâ âli Yakûb.
Allahümme salli alâ Dâvûde ve alâ âli Dâvûd.
Allahümme salli alâ Zekeriyyâ ve alâ âli Zekeriyyâ.
Allahümme salli alâ Lokmâne ve alâ âli Lokmân.

Aziz kardeşlerim,
Bugün sizlerle, hayatın ve kâinatın üzerine kurulu olduğu büyük bir sırdan, "zıtlıkların dengesi"nden ve bunun bize öğrettiklerinden konuşmak istiyorum. Yolculuğumuza başlıyoruz.

Düşünün ki; bırakan eller olmazsa, tutan eller neyi tutacak? Eken eller olmazsa, biçen eller neyi biçecek? Diken eller olmasa, koparan eller ne koparacak? Tohumu toprağa koyan çiftçiler olmasa, toprak ananın bağrında ne bitecek?

Öte yandan, pişiren eller (anneler) olmasa, yemeyi eller ne yiyecek? Ören eller olmasa, giyen eller ne giyecek? Yıkayıp temizleyen su ve sabun olmasa, kirlenenler neyle arınacak?

Toprak olmasa, yağmur neyi bitirecek? Yer olmasa, göklerdeki rahmet nereye yağacak? Gökler olmasa, yerdekiler nereye bakıp da ibret alacak? Ses olmasa, kulak neyi duyacak? Söyleyen bir dil ve dudak olmasa, kulak ne işitecek, akıl ne anlayacak? Tat ve lezzet olmasa, yemeğe yemek denir miydi?

Hastalar olmasa, şifa arayan doktorların ve Lokman Hekim'in kıymeti bilinir miydi? Kâbe olmasa, Mekke'nin o mübarek beldenin önemi anlaşılır mıydı? Muhammed Mustafa (s.a.v.) olmasa, Medine'yi herkes böyle bağrına basar mıydı? Helaller, haramlar sayesinde kıymet bulmaz mı? Yasaklar olmasa, serbest olmanın tadı olur muydu? Öğrenmek olmasa, bilmenin hazzına varılır mıydı? Kalem olmasaydı, yazmak diye bir şeyden söz edebilir miydik? Çocuk olmasa, anne baba olmanın fedakârlığı ve sevgisi anlaşılır mıydı?

Cehennem korkusu olmasa, cennetin nimetlerine şükredebilir miydik? Düşmanlıklar olmasa, dostluğun, kardeşliğin kıymeti bilinir miydi? Anlatan olmasa, dinleyen neye kulak verecekti? Öğrenci olmasa, öğretmenliğin ne demek olduğu anlaşılır mıydı?

Gündüz olmasa, gecenin karanlığında kaybolup giderdik. Beyaz olmasa, siyahın ne olduğunu bilemezdik.

İşte bütün bunlar, Yüce Allah'ın "zevc" (çift) olarak yarattığı şu kâinattaki muhteşem dengenin birer yansımasıdır. Her şey zıddıyla kaimdir, zıddıyla bilinir.

Peki, bu zıtlıklar ve çiftler sadece tabiatta mı böyledir? Evlilikte de geçerli midir? Deniyor ki: "Evlilikte gerekli olan, aynı fikirde olanları bulmaktır." Bu doğru mudur?

Derim ki hayır. Çünkü "zevc" demek, senin zıddın demektir. Sen "a" dersin, eşin "b" diyebilmelidir. Sen sıcağı seversin, o soğuğu tercih edebilir. Sen tatlıdan hoşlanırsın, ona acı lezzetli gelebilir. Gece ile gündüz hep kavga halinde midir? Hayır, birbirlerini takip eder, birbirlerine yol verirler. İşte bu uyum, kavgadan değil, birbirinin varlığına duyulan ihtiyaçtan doğar.

Nasıl ki sonbahar, dünyayı kışa teslim eder; kış, emaneti alıp bahara devreder. Ana baba evladını besler, büyütür ve bir gün onu hayata, eşine teslim eder. Doğan, ölüme yol açar ki, gelenlerin önü açık olsun. Nefes alırken karbondioksiti veririz ki, yerine oksijen dolabilsin. Sadaka ve zekât veririz ki, malımızda bereket olsun, Allah da bize vermeye devam etsin. Kurban etini paylaşırız ki, Hz. İsmail'in teslimiyeti unutulmasın, kardeşlik bitsin.

Bazılarında Rahmân (şefkat ve merhamet sahibi) sıfatı tecelli ederken, bazılarında Rahim (bağışlayıcı ve nimet verici) sıfatı tecelli eder.

Âşık Veysel ne güzel söylemiş: "Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa." Yani evlilikte şart olan aynı fikirde olmak değildir. Gece ile gündüz "kavga" etmeseydi, yirmi dört saat tamamlanmazdı. Yaz ile kış "anlaşmazlık" yaşamasaydı, o güzel bahar ve sonbahar mevsimleri olmazdı. Farklılıklar zenginliktir, berekettir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Ümmetimin âlimlerinin ihtilafı (farklı içtihatları) rahmettir." buyurmuştur.

Bu farklılığı anlamak için misaller verelim: Tavşana havuz güzel gelirken, eşeğe arpa güzel gelir. Bu, yaratılıştan gelen bir fıtrat meselesidir. Kimse eşeğin arpasını yemez, ama tavşanın havuçunu afiyetle yer. Âlimler de böyledir. Biri bir konuyu anlatırken farklı bir yönü öne çıkarır. Kiminin mizacı daha sert, kimininki daha yumuşak olabilir. Önemli olan, bu farklılıkların ümmete bir rahmet olduğunu bilmektir. Çünkü herkesin anlayışına hitap eden bir âlim, bir söz mutlaka bulunur.

Bütüne bakmak gerekir. Parça bazen size çirkin, tuhaf görünebilir. Ama onu bütünün içinde gördüğünüzde, aslında o parçanın da bir anlamı, bir hikmeti olduğunu anlarsınız. İnanın bana, her şey yerli yerindedir.

Allah, insan denen varlığı, kâinatın küçük bir haritası gibi yaratmıştır. Bu haritada bedenimizin her uzvunun bir görevi, bir hikmeti vardır. Kimisi alır, kimisi verir; kimisi tutar, kimisi bırakır. Bu döngü hayatın ta kendisidir.

"Vaazlarımızda bazı ifadeler ağır oluyor" diyenler olabilir. Ama unutmayalım ki, hakikat bazen perdesiz söylenir. Mühim olan, söylenen sözün özüne, hikmetine bakmaktır.

Aziz kardeşlerim,
Hidayete ermek, hesap bilinciyle yaşamaktan geçer. Allah hesap gününün sahibidir, el-Hasîb'dir. Bu dünya bir misafirhane gibidir. Bir gün buradan göçüp giderken, yediklerimizin, içtiklerimizin, yaptıklarımızın, kazandıklarımızın hesabı sorulacaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Ölmeden önce ölünüz" buyurur. Yani, her akşam yatağa girmeden önce, "Bugün ne yaptım?" diye düşünün, nefis muhasebesi yapın. Eğer bir günah işlediyseniz, tövbe edip kalkın, iki rekât namaz kılın, bir tesbih çekin, iki satır Kur'an okuyun. Çünkü Yüce Rabbimiz Hûd Suresi 114. ayette şöyle buyuruyor: "Muhakkak ki iyilikler kötülükleri giderir." Günahlarınızı iyiliklerle, hayırla silin.

İşte böyle bir hayatın sonunda, tutan eller bir gün bırakacak ki, yerini yeniler alsın. Dedeler bu dünyadan göçmeseydi, torunlar bu dünyada dede olamazdı. Bu, sünnetullah'tır, Allah'ın değişmez kanunudur. Herkesin bir vadesi, bir emaneti vardır. Önemli olan, emaneti taşırken, vadesi dolduğunda onu nasıl teslim edeceğimizdir.

Yarbay Mehmet İldirar rahmetlinin dediği gibi: "Musa asasını şöyle tutmuş, İbrahim ateşe böyle atılmış diye anlatan Müslüman, sen vaktin gelince asanı nasıl tutacaksın, ateşe nasıl gireceksin, işte o önemli." Onlar kendi zamanlarını yaşadılar, imtihanlarını verdiler. Gün ve zaman bugündür. Şu anın idrakinde olalım.

Ve yine bilmeliyiz ki, korktuğumuz şeyler bazen birer korkuluktan ibarettir. Asıl mesele, Allah'tan korkmak, O'na karşı gelmekten sakınmaktır. Allah adalet sahibidir, el-Mukit'tir (her yaratılmışın rızkını veren, gücü yetendir). Hesabı dilediği gibi görür, dilediğine dilediği şekilde sorar. Korkaklar ve hainler, yaptıklarının hüznü ve utancıyla yaşayacak olanlardır.

Nasıl ki bir zamanlar Hz. İsa'ya (a.s.) dil uzatanlar, onun şahsını ve annesini hedef alanlar, ahirette büyük bir pişmanlık yaşayacaklarsa; bugün namaz kılmayanlar da yarın kıyamet gününde secde etmek isteyecek fakat buna güç yetiremeyeceklerdir. Sırtları dimdik kalacak, eğilmeyen kereste gibi olacaklardır. İşte o zaman pişmanlık fayda vermez.

Son söz olarak şunu hatırlatalım: Büyüklerimiz ne güzel söylemiş:

    Güvenme insanoğluna, ölmemeye çare mi var?
    Hazan olmuş bir gül gibi, solmamaya çare mi var?
    Hani ecdat hani ata, Hakka karşı yapma hata,
    Tabut denen o can ata, binmemeye çare mi var?

    Makamımız kuş misali, daldan dala konabilir.
    İnsanoğlu yok misali, bir gün olur ölebilir.

    Dağlar taşlar kül misali, bir gün olur tozabilir.
    İnsanoğlu gül misali, bir gün olur solabilir.
    Hakikate eren erler, Mevlâ'sını bulabilir.
    Kendini hor görenler, bir gün yüce olabilir.

Rabbim, cümlemizi, hakikati gören, hikmetle hareket eden, iyilikleriyle kötülükleri silen ve son nefesinde imanla huzuruna varan kullarından eylesin. Bizi, dünya ve ahirette zıtların dengesi içinde daima hayırda, doğruda ve güzelde buluştursun.

El-Fâtiha...

12.12.2013 Persembe

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)